Filistinliler Kürdistan’a mı?

FİLİSTİN VE KÜRD İLİŞKİLERİNİN TARTIŞILDIĞI BU GÜNLERDE ŞUBAT 2007 TARİHİNDE BAŞKA BİR KONU VESİLESİYLE KALEME ALDIĞIM BİR YAZIYI YENİDEN GÜNCELLEŞTİRİYORUM.

Filistinliler Kürdistan’a mı?

Bir kaç günden beri Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abas’ın özel temsilcisi Cirbil Recub’un Irak’a ve Kürdistan’a gelmesi ile birlikte Kürdler ve Filistinliler arasındaki ilişkilere dair Kürdistan basınında ciddi bir tartışma başlamış bulunmaktadır..Bilindiĝi gibi Filistin delegasyonu Baĝdat’ta gelerek, Irak Cumhurbaşkanı Mam Celal Talabani, Irak Dışişler Bakanı Hoşyar Zebari vb.. Kürd yetkililerle görüştükten sonra Kürdistan’a gelerek Kürdistan Başkanı Kek Mesud Barzanî, Kürdistan Parlamentosu Başkanı Adnan Mufti, KDP ve KYP üst düzey yöneticileriyle görüştüler. Bu görüşmeler esnasında tarafların kamuoyuna yaptıkları ortak açıklamalarda „Filistin ve Kürdistan halklarının arasındaki tarihi ilişkileri canlandırma“ , Kürd siyasal partileri olan YNK, KDP ve Filistinli El Fetih arasındaki eski ilişkileri yeniden canlandırmak istediklerini vurguluyorlardı.. Taraflar yaptıkları tüm basın toplantılarında „görüşmelerin çok olumlu geçtiĝini“ vurgulamaktan geri kalmıyorlardı..Ama, bu arada hem Güney Kürdistan basını ve hem de bazı Arap ülkelerindeki basın çevreleri bu ziyaretin esas amacının „Irak’ta bulunan ve can güvenlikleri tehdit altında olan Filistinlilerin Kürdistan’a yerleştirilmek “ olduĝunu gündeme getirdiler. Her ne kadar taraflar organize ettikleri basın toplantılarında „Filistinli göçmenler meselesini konuşmadıklarını“ söyleselerde yine bu meseleye ilişkin tartışmalar devam etti..Çünkü, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abas, Mam Celal’a ve Kek Mesud’a göndermiş olduĝu mektuplarda „Irak’taki Filistinli göçmenlerin güvenliĝi ve koruma altına alınması“ konusunda yardımlarını istediĝi bilinmektedir. Kürd tarafı basın toplantılarında her ne kadar „göçmenler meselesi konuşulmadı“ diyorlarsada diplomatik bir dille böyle bir sorun gündeme gelirse, “ insani amaçla gerekenin yapılacaĝını“ ifade ediyorlardı..

Sorun Islam ve Arap cehennemin ortasında tüm handikaplarına raĝmen Kürdlerin yaratabildikleri kuşatılmış özgür ada olan Kürdistan’a Filistinli göçmenleri kabul edip etmeme meselesi deĝildir. Sorun; Filistinli siyasal partilerinin, Filistin hükumetinin, Filistinli halk ve aydınlarının Kürd halkına, Kürd kıyımına karşı takındıkları düşmanca tavır ve pratiklerden kaynaklanıyor. Kürdler, her zaman tek taraflı ve karşılık beklemeksizin Filistin halkını Israil devletine karşı desteklediler… Kürdistan’ın bir çok parçasında Kürdler Filistin’e giderek Israil devletine karşı savaştılar… Bu savaşlarda ölen Kürdler Israil’in eline saĝ düşen Kürdler oldu.. Kürdler, millet olarak, islami, liberal, solcu tüm siyasal partileriyle, Kürdistan için gerçekleştirmeyi başaramadıkları ulusal konsensusu Filistinlileri desteklemek için gerçekleştirmişlerdi.. Geçmişte çıkan Kürd siyasal partilerin basınına hafif bir göz atılsa Filistinlileri destekleyen binlerce makaleye rastlanır. Geçen yüzyılın doksanlı yıllarına kadar eser veren tüm önde gelen Kürd şairleri Filistin ve Filistinlilere ilişkin bir kaç şiir yazdıĝı görülür….Yaser Arafat ölene kadar özel doktoru bir Kürdtü… Filistin’de El Fetih ve Hamas arasındaki bu son çatışmayi durdurmak amacıyla iki taraf arasında ara buluculuk yapan bir Kürd işadamıdır!!! Son Hewlêr ve Suleymaniye basın toplantılarında Filistinli temsilciler „Kürd ve Filistin dostluk ilişkilerini“ Selahadin Eyubi’ye kadar götürebiliyorlardı..Filistin ve Kürdistan arasındaki ilişkiler hep tek taraflı, Kürdlerin hiç bir karşılık beklemeksizin Filistinlilerin hizmetine koştuĝu, onların sesini dünyaya duyurmaya çalıştıĝı ve gerekli gördüĝünde uĝruna öldüĝü bir ilişki tarzı oldu..Hiç bir Kürd geçen yüzyılın 90‘lı yıllarına kadar, Kürd ulusal çıkarlarıyla Israil devletine karşı savaşma habitusumuzu masaya yatırma ve bu paradoksu deşifre etmeyi aklının ucunda bile geçirmedi..Kürdleri köleleştiren Türk, Arap ve Fars devletleri gibi islam ülkeleriydi… Biz ise Kürdistanı işgal eden sömürgeci devletlerin perspektifiyle israil devletine karşı solculuk, saĝcılık yada islam adına düşmanlık yaptık. Bu devletler kendi ulusal çıkarları için Israil ile kapalı yada açık ilişkilere geçerken, biz kraldan daha kralcı olarak Israil’e karşı tavır alabiliyorduk.. Islam ve Arap devletleri, Israil devletiyle girdikleri ilişkileri kendilerine „hak“ ve „helal“ görürken, bize ise bu ilişkiyi „haram“ etmişlerdi.. Biz ise bizim düşmanlarımızın bize „haram“ ilan ettikleri şeyi içselleştirmiştik. Biz hâlâ da bizim düşmanlarımızın bize empoze ettikleri „haram“ ve „helal“ paradigmasını aşmış deĝiliz…

Filistinliler, Kürdlerin kendilerine karşı gösterdikleri bu karşılıksız dayanışmaya nasıl cevap verdiler?

Kürdlerin Filistin için savaştıĝı dönem, Güney Kürdistan siyasal partileri FKÖ ile olan ilişkileri esnasında Irak rejimine karşı savaşmayı gündeme getirdikleri zaman FKÖ „Arapların Israil devletine karşı savaşını zayıflatıyorsunuz“ diyerek reddetmişti…Baas rejiminin Kürdistan halkına karşı giriştiĝi soykırım olan Enfal operasyonları esnasında FKÖ, Saddam’ın yanında olmuş ve Kürdlere karşı işlenen suçlara ortak olmuştur.. Ayrıca, Saddam rejimi Kürdistan’da etnik arındırmayı gerçekleştirdiĝi, Kerkük vb.. tarihi Kürd şehirlerini Araplaştırmaya çalıştıĝı zaman binlerce Filistinli gönülü bir şekilde bu politikaya katılmış ve yerlerinden kovulan Kürdlerin arazi ve evlerine yerleşmişti. Bazıları Kürdlerle Filistinlilerin ilişkilerinin bozulmasını bu son yıllara dayandırıyor.. Ama bunun gerçeklik payı yok.. Çünkü, Kürd ve Filistinlilerin ilişkileri Filistin’e hizmet temelindeydi. Kürdler, ne zaman kendileri için ilişkilere girmeye başladı ve özgürlükleri için harekete geçti, ilişkiler koptu..1991 yılında Güney Kürdistan’da Kürdlerin gerçekleştirdiĝi büyük Raperin’inden sonra yaşanan yenilgi ve „büyük göç“ esnasında tüm dünya kamuoyu Kürdlerin yaşadıĝı trajediye kilitlenmişti.. Tam da o dönem bir gazeteci Yaser Arafat’a: „Irak uçaklarının Kürdlere karşı giriştıĝı saldırılara karşı ne düşündüĝünü?“ soruyor. Yaser Arafat Kürd milletini rencide eden aşaĝılayan ve Baas rejimini destekleyen şu açıklamada bulunuyor: „Kürdler Hükümete karşı isyan ettiler.. Irak uçaklarının onlara kızartılmış tavuk götürme durumu yoktur“!!! diye cevap veriyor.(Nureddin Weysî)… Daha dün Filistin Başbakanı Ismail Hania Kürdistan Peşmergelerine „çete“ diye hakaret etti..Filistinlilerin solcu şairi Mahmud Derweş geçmişte „Kürdistan“ diye bir şiir yazmıştı.. Son yıllarda şiir kitabının yeni baskısını yaparken, söz konusu olan şiiri yayınlamadı..El Qaide teröristleri 1 şubat günü Hewlêr’de Kürdlere karşı giriştiĝi intihar saldırıların da yüzlerce Kürd şehit düşerken Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Yasin „hakettiler“ diye açıklamalarda bulunabiliyordu.. Daha sonra Israil’in bir saldırısında o hakettiĝi cezayi buldu..Hâlâ da Kürdlere karşı esas yaklaşımları deĝişmiş deĝildir.. Geçenlerde Kürdistan’da yapılan basın toplantılarda Mahmud Abas’ın özel temsilcisi Cirbil Recub’e Irak’ta federasyona ilişkin bir soru soruluyor… O ise özür dileyip sorulan soruya cevap vermemeyi tercih ediyor.. Buradan çıkan gerçek Filistinliler devlet kurmayi kendilerine hak, federasyonu dahi bize haram görüyorlar..Yine aynı basın toplantısında kendisine Hewlêr’de Filistin Konsulosluĝunun açılıp açılmaması soruluyor.. O, El Fetih’in bürosunun açılabileceĝini söylüyor.. Cirbil Recub kendisi Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abas’ın özel temsilcisi olarak Kürdistan’a gelmesine raĝmen, ilişkileri Filistin ve Kürdistan Hükümetleri arasındaki bir ilişki temelinde deĝil, El Fetih- KDP, El Fetih-YNK olarak kurdu.. Bu ise Kürdistan hükümetine, Kürd kazanımlarına düşmanlıktır..Ayrıca KDP yalanlamasına raĝmen bir çok Kürd basın çevresine yansıyan bir bayrak krizininde yaşandıĝı söyleniliyor.. Çünkü, ilk defa birileriyle yapılan bir basın toplantısında Kürdistan bayraĝı yoktu… Ayrıca Kürdistani Niwê gazetesi muhabirinin detaylı bilgi vermediĝini sebeb göstererek özür diliyor.. Ama, „basın toplantısı öncesi bir Kürdistan bayraĝı olduĝu ve sonradan sebebi belli olmayan nedenlerden dolayi bayraĝın kaldırıldıĝını“ yazıyor.. KDP ise açıklamasında „KDP politbürosuyla yapılan toplantının Kürdistan ve KDP bayrakları altında yapıldıĝını“ söyüyor.. Ama tartışılan bayrak meselesi toplantı salonuna ilişkin deĝil, basın toplantısı yerine ilişkindi.. Filistinli temsilciler basın toplantılarında „Irak’ın birliĝi“ni aĝızlarına sakız gibi almış ve Kürdlerin bu hususda oynadıkları „pozitif“ tavra övgüler yaĝdırıyorlardı..Aslında Filistinliler Arap şövenizminin bir parçası olarak Saddam rejiminin saflarında Kürdlere karşı jenosid suçunu işlediler..

Yazar, politikacı ve Irak Komünist Partisinin eski polit büro üyesi Dr. Kazım Hebib Medya gazetesine yaptıĝı açıklamada: „Kürdlere karşı Enfal operasyonlarında bazı özel birliklerde baştan Filistinliler olmak üzere Irak dışındaki Araplarda yer aldı“ diyor..Sayin Hebib uzun söyleşisinde Saddam rejiminin Kürdlere karşı soykırım yaptıĝı zaman gelişmelerden haberdar olan, gerçekleri gizleyen ve sessiz kalarak kırıma ortak olan Arap rejimleri ve Arap Birliĝi Kürd milletinden özür dilemelidir, diyor. Yine sayın Hebib Arapların biri kesimi siyasi gelişmelere karşı duyarlı deĝil , ama birileri onların adına Kürd soykırımına girişti ve bundan dolayi onlar sorumludur diyor. Filistinliler, bir yandan Kerkük’te Kürdlerin evlerini işgal ederken, diĝer yandan ise Filistin yönetimi Kerkük’te çıkan petrol gelirlerinden Saddam’dan gereken parasal yardımları alıyordu..Kürdlere de Kerkük petrolleri, kurşun olarak geri dönüyordu….Saddam Hüseyin rejimi Kuveyti işgal etmeden önce bu ülkede yüzbinlerce Filistinli vardı.. Baasçılar, Kuveyti işgal ettiĝi zaman Filistinliler Saddam güçleriyle beraber Kuveytlilere karşı ortak hareket ettiler.. Amerika tarafından Kuveyt Saddam güçlerinden temizlendikten sonra Kuveyt yönetimi sadece Filistinlileri kovmakla yetinmedi, Filistin yönetiminden ve Yaser Arafat’tan kamuoyu önünde açık özür dilemelerini istedi.. Fakat Yaser Arafat kabul etmedi, ama defalarca Kuveyt’e gitmek istemesine raĝmen bu ülkenin yönetimi kabul etmedi. Mahmud Abas Kuveyt’te gitmeden önce özür diledi ve ancak bu ülkeye gidebildi..1991 yılında Kürd ve Şii ayaklanmalarının bastırılmasında, Filistinli Baasçılar önemli bir rol oynadılar.. Saddam’ın kanlı rejimi yıkıldıktan sonra Şiiler bu çevreye karşı intikam almaya giriştiler.. Bu süreç hâlâ devam ediyor ve can güvenlikleri yoktur. Şiilerde, Kuveytler gibi kendilerine karşı yapılan suçları unutmuyor….Genel olarak Arapların ve özel olarak Filistinlilerin Kürd milletine hiç olmasa bir özür borcu var… Kuveyt topraklarında taşıyan insanlar kadar Kürd soykırımdan geçirildi ve Kürdistan harabeye çevrildi..Bugün Güney Kürdistan yönetimi hiç bir şey olmamış gibi davranamaz.. Kürdlere karşı işlenen suçlar var… Bu suçların bir hesabı olmalıdır. Irak’a yerleşen Filistinlilerin büyük bir kesimi Kürdlere karşı suçlara iştirak ettiler.. Kürd milletininde ve şehit ailelerinde duyguları var, açılan yaralar var. Eĝer Filistinlilerin Irak’ta can güvenliĝi yoksa, gidebilecekleri 20‘nin üzerinde Arap ülkesi var.. Sonuç olarak, Kürdlerin kıyımının sorumlusu Arap şövenizmidir… Kürdlerle Filistinlilerin „tarihi ilişkileri“ yerine Kürdler Israil ile olan „tarihi ilişkilere“ kafa yormalı.. Bizim ulusal ilişkilerimize hizmet edecek ve bizlerin önünü açan ilişkilere ihtiyacımız var..Neden Kürdler, Israil’e göçetmek zorunda bırakılan Yahudi Kürdlerin Anavatanlarına geri dönmeleri için girişimlerden bulunmuyor?Filistinlilerin gelmesi helal, Yahudi Kürdlerin gelmesi haram mı? 14.02.2007

“Erzincan Hükümeti” ve bazı eleştirel notlar

Davut  Hoca’nın     yıllar önce  KAWA  çevresinin  çıkardığı     bazı yayınlarda   yayınlanan “UNUTULAN TARİH: ERZİNCAN HÜKÜMETİ 1917-21“ adlı  makalesi    son  dönemlerde    yeniden  bazı   internet  sitelerinde   yayınlandı.

Kürd  tarihine   ilişkin  araştırmaları   önemsiyorum ve  büyük  değer  biçiyorum..

Kürd  tarihine  ilişkin    araştırmalar   her zaman   dikkatimi  çekiyor.   Bir  çok yazıyı  defalarca  ve  tekrar tekrar    okuduğumu  hatırlıyorum.   Davut  Hoca’nında   bu  yazısını    defalarca  okumuşumdur.
Sonuçta     Kürdler,  kendi  tarihlerine    ilişkin    sahip  oldukları    bilgi ve  belgeleri   eksik ve yanlışları  içerse  dahi     yayınlamalılar..  Çünkü,    bu tip yazılar/araştırmalar  daha  sonra    aynı  konuya   ilişkin   olarak   yapılacak  araştırmaların  önünü açar  ve  daha da  zenginleştirir.

Davut arkadaşın  makalesinde  gündeme getirdiği    Ermeniler, Kürdler ve Türkler  tarafından    kurulan  „Erzincan   Şûrası“    yıllar önce     ideolojik duygularıma    bir hayli    hitap ediyordu.   Hatta    bende       20 yıl önce    „Mahabad         Kürd  Cumhuriyeti „(Demokratik  Kürdistan Cumhuriyeti)  üzerine  yaptığım  bir araştırmada      Sovyetlerin     Cumhuriyetin   yıkılışından    hiç  bir  rolleri olmadığını   ispat etmeye  çalıştım.   Bu makaleyi  bazı arkadaşlar  Almanca’ya  çevirmiş ve  Navend’in  çıkardığı  dergide de yayınlamışlardı. Başkalarıda    bu  makaleyi  geniş bir  şekilde  kullandılar.  Fakat  gelinen aşamada      yayınlanan  bir  dizi belgeden  sonra   Sovyetlerin   Cumhuriyetin  yıkılışında   o kadar da  pirûpak  olmadığı  biliniyor..(Bu  konu  üzerine   ayrı  bir  makalede  duracağım)

Davut’un „Erzincan   Hükümeti“ adlı makalesini  okuduğum  zaman    yararlanan yazılı kaynaklar  ciddi bir şekilde  dikkatimi  çekti.

Bu  kaynaklar:

„Ben makalemi şu kaynaklara dayanarak yazdım.
1- Belgelerle türk tarih mecmuasi
2- Kazım karabekir, anılar
3- Erzincan valisi Ali Kemali, Erzincan tarihi
4- Erivan doğu bilimleri akademisi üyesi .,Astranyan….
5- Erivanda 1986 yılına kadar çıktığı söylenen Dersim adlı derginin konuyla ilgili bir makalesi“

İlk   üç   kaynağın  sahipleri  biliniyor.  Üçüde  Kürd  düşmanı.  Kürdlerin   ulusal hareketini  karalamak ve  Kürdlerin  millet  olarak  varlığını    inkar eden   çevreler…  Ali  Kemali ve Kazım Karabekir gibi..
Dörtüncü  kaynak ise  „Erivan doğu bilimleri akademisi üyesi .,Astranyan…“.dır.   Yani   Prof. Dr.  Garnik ASATRİAN….

Bu   adamda  Kürd  düşmanıdır. Asatrian’ın  Kazım Karabekir ve  Ali  Kemali  ile   Ermeni  oluşu  dışında     hiç  bir farkı  yok.   O  Türkiye’de  yaşasaydı     bugün  MHP ve benzeri çevrelerle hareket edecek  bir perspektife   sahip.

Bir  kere  Asatrian    yüzlerce  yıl boyunca  Ermeni tarihçileri tarafından   „Kürdler  Medlerin(Marlar)  torunlarıdır“  tezini reddediyor.    Kardoxilerin  Kürdlerin atası olmadığını ileri sürüyor.   Zaza ve Êzidilerin  Kürd  olmadığını  savunuyor.   Kuzey Kürdistan’da   Kürd  olarak  bilinenlerin   Ermeni etnisine  mensup  olup  Kürdleştiğini  ileri sürüyor.  Kürdlerin ise  „XVI. yüzyılın ilk yarısı, Kürtlerin kütle halinde Hayasdan’da yayılmaya başlamalarının tarihidir“ diyor. Bu  söylemini   ise   Kürdler  konusunda   hiç  bir araştırması  olmayan  N.Adonz’a   dayandırıyor.  ( daha detaylı bilgi  için  Asatrian’ın         „Ermeni Siyasal Düşünce Sayfalarından“ adlı makalesini  okuyunuz)

Asatrian’ın  Kürdlere  karşı olan  düşmanlığı ve kini   bir dizi tarihsel    gerçekleride    altüst ediyor.  9. Yüzyılda   kurulan  Merwani Kürd Devleti ve  bugün   yaşadığı  Erivan ve çevresini de  kapsayan   9.yüzyıldan  12.yüzyıla kadar   varlığını sürdüren  Şeddadi  Kürd Devleti gibi  tarihsel  gerçekleri dahi göremiyor.(Şeddadi  devleti üzerine    yaptığım   araştırmayı  okuyabilirsiniz.  Newroz.Com’un arşivinde   var)

Ayrıca   Asatrian   açık bir şekilde   Kürdlere karşı   Türk devletini  destekleyen  bir insandır.
Bu konuda    sözü kendisine bırakalım:  „Fakat bugün Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bu ülkenin istikrarı Ermenistan’ın çıkarınadır. Öteki tüm durumlarda Türkiye’nin parçalanması ve batımızda bir Kürt devletinin kurulması Ermenistan’ın ulusal güvenliği için ciddi bir tehlike olacaktır………………………….. Şu an komşuluğumuzda önemli bir devlet geleneğine sahip ve dünya ile uygarca temaslara dayalı ilişki kurmaya çalışan Türkiye bulunmaktadır. Türkiye’nin parçalanması durumundaysa sınırlarımızda aşırı saldırgan ve nasıl davranacağı kesinlikle önceden kestirilemeyen etnik bir afetin bileşiminden oluşan bir devlet peyda olacaktır. Milli ideolojimizin bir unsuru olan Batı Ermenistan’ı kaybettiğimizde, kutsal değerlerimiz olan Ararat, Aktamar, Mıher Kapıları, Haçkarlar, Urartu kitabeleri de kaçınılmaz olarak bu yeni devletin sembolleri olacaktır. „

Asatrian‘ın    bilim,  vicdan ve  gerçeklik  diye  bir sorunu  yok.  Onun  tek  kaygısı  „Ermenistan  Ulusal Güvenliği“dir.   Zaten   Karabekir ve Kemali’nin de   ortak  kaygıları  „Türk  Ulusal Güvenliği“idi.    Aslında    o  dönemde   Kürdler   bu  iki kardeş  zihniyet arasında  kalmışlardı.(Bu meseleyi  sonra açacağım)
Daha  fazla  uzatmadan   Ali Kemali, Kazım Karabekir ve Asatrian  gibi     Kürd  düşmanlarının  yazılarında   „Erzincan Hükümeti“  ve Kürdlere    ilişkin    oluşturdukları  bataklıktan       altın  bulma  gibi    zor  bir olay  ile  karşı karşıyayız.   Davut’da   bu   bataklığın  bilincinden  olduğundan  dolayı   bazı aşırı   yorumlara    gitmek  zorunda  kalmış.

Dünyanın  en  ünlü  tarihçilerinden  Arnold Toynbee   haklı  olarak , “bir millet için en büyük felaket, tarihinin düşmanları tarafından yazılmasıdır” diyor.

Arnold Toynbee’nin  bu   tespiti  belki de en çok Kürdler  için geçerlidir.
Davut’un  makalesinde   kullandığı  iki  gurup   kaynak ise    Amerika’dan  gelen Kürdler(Xoybun  bazında    o Kürdlere ilişkin  bir hayli kafa yormuştum) ve   Dersim  yaşlıların anlatımlarıdır.  Bu  kesimin    anlatımlarını    önemsiyorum. Fakat  ne yazık ki,      o  süreci  yaşıyan     fazla  insanımız da   yok..   Geçmişte       o  süreçleri  farklı  şekillerde yaşıyan  bir  dizi insanın  bilgilerine  başvurabilir ve anlatımlarını arşivleyebilirdik.  Fakat,  ideolojik  nedenlerden ve  tarihsel  ulusal  bilinç  yokluğundan   dolayı  bir  dizi  canlı ve ayaklı  kutuphanelerimizden   yararlanmadık.

Kaynaklar  hakkında   bir kısa  değerlendirmeden  sonra     Davut’un   makalesine gelmek  istiyorum.

Erzincan  Hükümetidenilen olay  işgal   idaresi mi   yoksa  Ermeniler ve Kürdlerin   özgür  iradeleriyle  oluşturdukları   şûra mı?
“Erzincan  Hükümetine”  ilişkin   kafamı kurcalayan  soruları      sormadan  önce    bazı  hususlara   dikkat  çekmek  istiyorum.

Birinci  Dünya  Savaşı    sırasında    Kürdler  sadece    Osmanlı  devletinin  saflarında  savaşmadılar.    Kürdlerin bir  kesimi de  Rus  ordusunun  saflarında  savaştılar..   Êzidi  Kürdlerden  Cihangir  Ağa’nın  önderliğindeki   birlikler  dışında    Kürd  siyaset  dünyasının   tanınan   iki  önemli  şahsiyetlerinden   Abdulrezak Bedirxan(Abdulrezak  üzerine  olan   çalışmamı  Newroz.Com arşivinde bulabilirsiniz) ve  Kamil  Bedirxan    Rus  ordusunun  saflarında    Osmanlı  devletine   karşı  savaşa  katıldılar.
Sözünü  ettiğim  Bedirxaniler    farklı  dönemlerde  Kürdistan’ı  özgürleştirmek  için     Çarlık  Rusyasından    destek alacakları   umuduyla     savaşa  katıldılar.

Abdulrezak ve Kamil  Bedirxan’ın     savaş sırasındaki   konumları,    Rus  yetkilileriyle  yaptıkları  görüşmeler ve  talepleri   büyük   oranda      belgelidir.   Çarlık  Rusyası    Bedirxanilere    Kürdistan’ın geleceği  hakkında    söz vermiyor.   Kaçamaklı ve   her tarafa  çekilebilen    bazı    şeyler  söyleniyor..  Buna  rağmen      Kürdistan’ın  özgürleştirecekleri umuduyla   ilk  önce Abdulrezak  daha  sonra   Kamil     Kuzey Kürdistan’da    ciddi  faaliyetler  içine giriyorlar.  Bedirxaniler   Kuzey Kürdistanlı   biri dizi   ileri  gelenlerine   mektuplar  yazarak   yada     doğrudan  ilişkiye geçerek    Rusya’nın  saflarına  çekmeye çalıştılar.
Fakat,  onlar  bu amaçlarından  başarılı  olamadılar. Kuzey  Kürd  ileri gelenleri    bırakın  Bedirxanilerin   çağrılarına     olumlu  cevap vermeye,   hakaretlerle  cevap  verenler  de az değildi.(Kör  Hüseyin Paşa  örneği gibi)

Rusya,  Kürdleri   tarih boyunca   İran ve Osmanlılarla  yaptığı  savaşlarda   çok yakından   tanımıştı.    Kürdler  gibi  savaşkan  bir  halkı   karşısına   almak  istemiyordu.  Bunun  için  Bedirxaniler  aracılığıyla    Kürdleri  en azından  nötral     bir  pozisyona       sokmak  istiyordu.   Rusya’nın amacı   bizim bugün  Kuzey Kürdistan  dediğimiz  topraklarda      kendisine  bağlı  bir  Ermenistan     oluşturmaktı..  Bu mesele bir  dizi   uluslararası  toplantı ve konferanslarda gündeme  gelmiş ve  Kürdler arasında da  büyük  kaygı  ve  huzursuzluklara  neden  olmuştu.

Birinci  Dünya  savaşı  başladığı zaman  Ermeniler    çok  yaygın  bir  şekilde     Rus  ordusu    saflarında   savaşa  katıldılar..    Ermeni  Birlikleri   Rusya   saflarında    Doğu,  Güney  ve Kuzey  Kürdistan’ın   tüm cephelerinde   aktif  bir  şekilde  savaşa  katıldılar.(bu konuda   daha detaylı  bilgilere  ulaşmak  için    kendiside  Ermeni  asılı    olan   General  G.  Korganoff’un    la  Participation   des  Armeniens   a  la   Guerre  Mondiale  sur  le  Front  du  Caucase,  1927,   Paris, adlı  eserine  bakınız)
Rusya   saflarında  savaşa  giren  Ermeniler   ciddi bir ulusal  bilince   sahip  olan    Taşnak ve Hinçak     gibi    siyasal  partiler  tarafından   yönlendiriliyordu.

Savaş  sırasında   bugün   Kürdlerin yaşadığı  topraklara  ilişkin     iki  proje vardı…Biri   Türklerin  “Büyük Turan Ülkesi”  ve diğeri ise  Ermenilerin  “Büyük Ermenistan”   projesiydi.   İki  projede de  Kürdlere     yer yoktu.  Ermeni  Birliklerinin  Kafkasya’da  Mahabad,   Revandiz, Erzurum,  Bitlis ve  Van  gibi alanlarda    Kürdlere  karşı   yaklaşımları    Kürdleri tümden   Osmanlı  devletinin  saflarına   zorladı..  Çünkü,  Ermeni  birlikleri    Osmanlı    devletine  karşı   savaşma  yerine   Kürdlere   yönelik    etnik  temizlik  yapıyordu.    Rus ve Ermeni  birliklerinin   elinden  kurtulan  Kürdleri’de    Türkler  kar da ve  kışta    ölüm  yolculuğuna  çıkarıyordu.   O  dönemler   Osmanlı Ordusunda    subay olan  değerli  Kürd  siyaset adamı  Mustafa Paşa  Yamulki’nin  oğlu  Aziz Yamulki   o  dönem için 700.000  Kürd’ün   ölümünden  sözediyor.   Abartılmış  olsa daha  incelemeye  değer  buluyorum.

Savaş esnasında   Kürd ve Ermeni   ilişkilerini  daha  iyi kavramak  için   Aris  Arda   araşadaşın  Newroz.Com’da   yayınladığı    Rus ve Sovyet Arşivlerinde   Kürdler  adlı  yazı  serisinde   Kamil Bedirxan’ın    ve Prens Şachovski’nin    raporlarını      okumak  gerekir.    Hamidiye Alaylarının   bazı komutanları    Rusların  saflarına   geçiyor. Fakat,  Ermenilerin   kendilerine karşı yaklaşımlarından  dolayı pişman  oluyorlar.   Abdulrezak Bedirxan’ın   Van’ın  çevresinde  3  Kürd   köyünün  sakinleri geri getirme  girişimi ve Ermenilerin tavrını     görürseniz  gelişmelerin vardığı  boyutu anlarsınız.

Savaş esnasında   ele düşen ve teslim   olan  Kürdler   sistematik  bir şekilde    öldürülüyor.  Bundan dolayı   tüm cephelerde  Kürdler   teslim olmuyor ve   ölesiye  savaşıyorlar.   Bu realiteyi  Şachovski  raporunda  göreceksiniz.   Bundan  dolayı  Prens    Şachovski  Rus    Çarı’na   Ermenileri   cepheden   geri  çekin       önerisinden  bulunuyor.

Enteresan  bir  olaydır ki  Prens Şachovski,    yıllar  boyunca   Çarlık  Rusyasının     Kürd  danışmanıydı.  Daha   sonra Kürdler  konusunda    Bolşeviklere  danışmanlık  yaptı. Şachovski’nin  hazırladığı raporlarda    sadece  değişen  şey,  eskide  “ekselans”larla  başlayan raporlar, bu sefer   “Yoldaş”   diye  değişmeye başladı.
Aslında   Çarlık Rusyasıyla   Bolşevik  Rusya’nın   Kürd  politikalarından   yapılan  değişiklik   Şachovski’nin    “ekselans” ve  “yoldaş”   değişikliğidir.  Bolşeviklerde  bağımsız Kürdistan’a, federal Kürdistan’a    ve  hatta   kimin denetinde  olursa  olsun  otonom  Kürdistan’a  karşıdır.  Bu  söylediklerim   Sovyetler Birliği’nin    resmi  belgelerinde   söyleniyor.  Ben  sadece  toparlamaya çalıştım.(merak eden Aris Arda’nın  yukarıda  sözünü ettiğim      çeviri serisine  baksın)

Çarlık ve Bolşevik  Rusya’sının    Kürd  politikasını  gündeme  getirmemin   nedeni  Davut arkadaşın makalesinde  sözünü  ettiği  “Erzincan  Hükümeti”  tamda  Rusyadaki  iktidar  değişikliğinden  sonra    gündeme   gelmesindedir.
Bilindiği gibi Rus Orduları Osmanlı ordularını yenilgiye uğratarak Temmuz 1916 yılında Erzincan’ı işgal ediyor. Erzincan’ı işgal eden Rus birliklerinin komutanı bir bildiri yayınlayarak “karma ve gecici bir hükümet kurulduğunu, Osmanlılar zamanına ait davaların dinlenemeyeceği, günlük olayların her kavmin kanununa göre çözüleceği………………” şeklinde bir “işgal idaresini” öngörüyor.
Rusların Erzincan işgalı 1917 Ekim devrimine kadar sürüyor. Ekim devriminden sonra Bolşevikler Çarlık Rusyasının yaptığı gizli antlaşmaları kamuoyuna açıkladılar.
Ayrıca Bolşevikler 21 kasım 1917 tarihinde Müttefik Elçilerine verdiği notalarla bütün cephelerde mütareke yapılması teklifinde bulundu.

Osmanlılarla “Sovyet” güçleri arasında 18 Aralık 1917 tarihinde Erzincan’da 14 maddeyi kapsayan “Erzincan Mütarekesi” imzalandı.

Mütareke görüşmelerine Türk delegesi olarak, III.
Ordu Kurmay Albay Omer Lütfi’nin başkanlığı altında, 1. Harekat Şubesi
Müdürü Binbaşı Hüsrev Bey ve III. Ordu tercümanı Yüzbaşı Yakup
Bey katılmışlardl. Rus heyeti ise asker ve sivil temsilcilerden karışık
bir grup olup, Rus devriminin karakterini taşımaktaydı. Heyetin Başkanlığına,
Rus Kafkas ordusu Kurmay Başkanı General Vişinski getirilmiş beraberinde;
156. Rus Alay Kumandanı Albay Petzenger, Rus Köylü Cemiyeti
üyesinden Ermeni Arşak Cemalyan, Rus Ordusu Kumandanı Yaver.
Yüzbaşı Vedrinski, Rus asker Cemiyeti üyelerinden iki asker, Rus Amele
Cemiyeti üyesinden Gürcü Victor Tedzaya, ordu karargahında foto memuru Albay Esadze görevlendirilmişlerdi..(Dr. Nurcan Yavuz, Erzincan Mütarekesinin Türk Tarihindeki yeri ve önemi, sayfa 217)
Mütareke öncesi savaşan güçler arasında bir dizi görüşmeler yapılıyor. Osmanlı ve Rus devletleri de mütareke şartlarını hazırlamak için Vehip Paşa ile General Perjevaleski’yi görevlendirmişlerdi. Tabi ki perdenin arasında ise Rus ve Osmanlı devletlerinin yetkilileri barış antlaşmasına kadar yapılacak ateşkesin koşullarını detaylara kadar oluşturmaya çalışıyorlardı. Rusya General Vişinski’yi Mütareke görüşmeleri için başkan seçip göndermişti.
General Vişinevski’ye ise, Zakafkasya Komiserliği
10 Aralık 19l7’de Mütareke şartları hakkında talimat vermiş ve
bu talimat dairesinde, Mütarekenin hazırlanmasını istemişti. Talimat’ın altında General Lebedinski
Genelkurmay Albay Şatilof
Genelkurmay Yüzbaşı Dolgof’un imzaları var.
13 maddeden oluşan bu talimatın Kürdleri doğrudan ilgilendiren 12. Ve 13. Maddelerini aktarıyorum.
12- Görüşmelerin yapılması ve mütarekenin imzalanması esnasında,
Kürt çeteleri tarafından tehlike yaratılabilir. Onlar savaştan önce yaşadıkları
topraklara gitmek isteyeceklerdir. Bunun için hıristiyan halka kötülük
, yapabilirler.
13- Buna göre de bu hareketlerinin önüne geçmek için, Kürtler hususunda
ayn bir madde düzenlenmeli ve talep edilmelidir ki, Türk kumandanlığı
Kürtleri mütareke şartlarına tabi tutmak için bütün tedbirleri alsın.
Tedbirler alınmadığı ve Kürt hareketleri başladığı anda bizim birlikler,
onların hiçbir hakimiyet tanımadan haydut sayacak ve uygun şekilde davranacaklardır„(N. Yavuz, age sayfa 214)
Yukarıda aktardığım talimatı Davut yoldaşın şu tespiti ile birlikte okunması yararlı olacaktır:

“1.Kızıl ordu, Lenin ve Sovyet hükümetinin direktifleri doğrultusunda 24 kasım 1917 de Osmanlı hükümeti ile bir barış antlaşması imzaladı. Antlaşma hükümlerine göre, kızıl ordu işgal bölgesinde üç ay içinde çekilecek ancak çekildiği bölgelerde yönetimi yerel halkın seçimle oluşturacağı konseylere devredecek, Osmanlı hükümetinin de halkın yönetimine saygı duyacağını ve tanıyacağını, Osmanlı idaresi ve ordusunun herhangi bir şekilde bu yönetimlere müdahale edemeyeceğini, herhangi bir karışıklık durumunda sovyet ve osmanlı hükümetlerinin ortak kararları ile ve bölgede oluşan hükümetin talebi doğrultusunda hareket edileceği, ve benzeri hükümler yer almıştı.”

 

 

Rusya’dan gelen talimatlar pek de Davut Hoca’nın söylediği temelde gelmiyor. Davut 24 Kasım 1917’de Rusya ile Osmanlılar arasında bir barış antlaşmasından sözediyor. Böyle bir antlaşma yok. Yazının içeriğinde “Barış Antlaşması” denilen olayın “Erzincan Mütakeresi” olduğu anlaşılıyor. Mütareke barış değil, ateşkes anlamına geliyor.
Ruslar, 12.maddede görüldüğü gibi, sürülen, yerlerini ve yurtlarını terkeden yüzbinlerce Kürd’ün Erzurum, Kars, Van, Muş, Bitlis vb şehirlere geri dönmelerini dahi istemiyor.
Tüm okuyuculardan özür dileyerek Erzincan Mütarekesinin 14 maddesini de yayınlıyorum.
“Madde 1- Bu mukavelename hükümleri, 18 Aralık 1917 öğlen saat
1.00’den itibaren kesin sulh ün imzalanmasına kadar her iki taraf için geçerli olacaktır. Taraflardan’biri bu mütarekeyi feshetmek lüzumu görürse,
harbe tekrar başlamaden ondört gün önce durumdan. karşı tarafı haberdar
etmeye mecburdur.
Madde 2- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu andan itibaren,
her iki taraf bütün Osmanlı-Kafkas cephesinde harp hareketlerini durduracaktır.
Her iki taraf değil yalnız karşı taraf birliği üzerinde hatta kendi
hattı faslının on verst gerisinden geçen hat ile sınırlanan bölge dahilinde bile hiçbir hava harekatı yapılmayacaktır.
Madde 3- Hatt-ı fasıllar bu mukavelenameye bağlı bir ilavede tamamen gösterilmiş bir krokide de işaret edilmiştir. Müstakil 7. Kafkas Kolordusu
ile, 1. Kafkas. Müstakil Süvari Kolordusu bölgesinde ve Kafkas
Osmanlı Ordusu cephesindeki hattı fasıllar bu kolordular ile Osmanlı
askeri kuvvetleri arasında tarafların katılması ile oluşturulacak komisyonlar
muvafakatle tespit edilecektir.
Madde 4- Bu mukavelenamenin imzalanmasından itibaren, her iki
taraf askeri harekatta bulunmayacak, birlikler değiştirilmeyecek, tabii durumlar
hariç askeri nakliyat yapılmayacaktı. Bu maddeye aykın harekatta
bulunanlar harb harekatlarını tekrar başlatma alameti olarak sınıflandırılacaklardı.
Yalnızca 15 Aralık akşam saat 6.oo’dan sonra verilen emirler yerine
getirilecek ve bu saatten sonra bu maksatla verilen emirler geri alınacaktır.
Madde 5- Her iki taraf için tespit edilen hatt-ı fasıllar dahilinde, her
iki taraf birlik değiştirme veya iskan yapma hususlarında serbest hareketlerini
koruyacaklar. Şu şartla ki; cephenin fırka mıntıkaları mütareke
imza zamanında kuvvetlerini çoğaltmasınlar.
Madde 6- Bu mukavele hükmünü koruduğu müddetçe taraflardan
hiçbiri, gelecekte saldrıın için hiçbir hazırlıkta bulunmayacaklarına söz verirler.
Ancak mevcut inşaat-ı ahkamiyenin geçmiş halinin korunması için
çalışması uygundur. Tüfenk ve makineli tüfenk atış talimleri asıl hattın
beş verst gerisinde ve top atış talimleri, hattın onbeş verst gerisinde yapılacaktır.
Bu atış talimlerinden her iki taraf, önceden birbirlerini haberdar
edecektir.
Madde 7- imzalayan taraflardan hiçbiri, sınırın ilerisine emniyet ve
keşif bölükleri göndermeyeceklerdir.
Madde 8- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu müddetçe tarafların
hattı fasılları ile sınırlanan tarafsız bölgeye gerek askeri ve gerek
yerli halkın geçişi men ‚edilecektir. Tarafsız bölgeye gelen asker ve asker
çağında bütün erkekler harp esiri sayılacaktır. Ancak müracaat ettikleri
için, yine aynı sebeple tarafsız bölgeye geçmelerine tarafların izin vermesiyle
müsaade edilecektir. .
Madde 9- Mukavelenamenin hükümleri uygulanırken, meydana gelebilecek
herhangi bir kötü durum, iki tarafın görevlendireceği delegeler
tarafından halledilecektir. Her bir olayın halli için herşeyden önce, usul
gereği birleşecek görüşme memurları vasıtasıyla tarafların delegelerinin
toplanacakları zaman ve mekan kararlaştınlacaktır. Ordular karargahları
arasında haberleşme gereği duyulursa görüşme memurları Refahiye Erzincan
yolu üzerine gönderileceklerdir.
Madde 10- Tarafsız bölge dahilinde süküneti bozacak olayın cinayet
ve ihtilal hadiseleri, tarafların uygun görmesiyle ve tayin edilecek delegeler
tarafından halledilecektir. Tarafların suçluları talep halinde derhal geri
verilecektir.
Madde 11- Osmanlı komando heyeti, Kürtleri bu mukavelename hükümlerine
harfiyyen uymaya mecbur etmek için çalışmaya söz verir,
Kürtler tarafından Rus hattı faslının üst tarafındaki toprak dahilinde fiili
tecavüz hareketi yapılırsa, Rus askerleri Rus Hatt-ı faslını geçmemek
üzere, bunları hiçbir hükümet emri tanımayan eşkiya gibi farz ederek gerekli muameleyi yapacaklardır.
Madde 12- Mütareke imzalayan taraflardan biri, bu mukavelenamenin
herhangi bir maddesini değiştirme veya yeniden ilave hususunda
teklif hakkına sahiptir. Rus Cumhuriyetinin Avrupa cephesinde
merkezi devletler ile imzalayacağı genel mütarekenin bütün maddeleri
Kafkas cephesi için de geçerli olacaktır.
Madde 13- Karadenizde tarafların savaş filoları arasında müweke
imzalanmaktadır. Mütarekenin denizlere ait maddelerinin diğer ayrıntıları
filoların toplanacak olan özel komisyonları tarafından düzenlenecektir.
Tarafların deniz, kara ve hava kuvvetleri karşı taraf sahillerine on verstten
daha yakın hareket etmesi ve her ne şekilde olursu olsun taarruzda bulunması
yasaktır.
Madde 14- Bu Mukavelename Türkçe ve
Rusça ikişer nüsha hazırlanarak
tarafların delegeleri tarafından imzalanıp, imza eden tarafların delegelerine
birer nüsha verilmiştir“
Yani kısacası Rusya bu mütarekeyi imzalarken halklara özgürlük, kardeşlik ve eşitlik için yapmadı. Zaten mütarekenin amacı da bu değildi. Mütarekenin amacı var olan savaşı durdurmak barış görüşmelerinin önünü açmaktı.
Eğer bu mütakere ve çizdiği sınırlar barış antlaşmasına çevrilmiş olsaydı, Kürdler yaşadıkları felaket ve trajedilere bir başkasını daha eklerlerdi.
Bolşevikler Kürdlere karşı daha önceki talimatlarını „Erzurum Mütarekesinin“ 11.Maddesi olarak yerleştirdiler.
Davut Hoca makalesinde Enver Paşa’nın bu antlaşmaya karşı çıktığını söylüyor.. Bu konuda haklı. Enver’ın bazı itirazlar var. Bunlardan biri de „Kürdlere karşı niye Ermeni maddesini eklemediniz“ diye itiraz ediyor. Fakat, iş işten geçmiştir.
Erzincan Mütarekesi” ile Osmanlı ve Rus devletleri arasındaki sınır hattı tespit edilmiş ve bir dizi yanıyla protokollere bağlanmıştı. Barış Antlaşmasına kadar Mütareke ile tespit edilen bu sınırların tespiti konusunda detaylara ilişkin detaylı bilgiler var. Bu makaleyi daha fazla detaylara boğmamak için N. Yavuz’un çeşitli kaynaklara dayandırdığı sınırlar hakkında kısa bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Bu bilgi okuyucunun söz konusu iki devlet arasındaki sınırlar hakkında küçük bir resme sahip olması açısından gereklidir.
Sınırlar şöyle bir hat izliyor:
“Mütareke ile her iki taraf kuvvetleri arasında tarafsız bir saha bırakılmak üzere sınır çizgisi tespit edilmişti. Buna göre; Deniz kuvvetleri sahile altı milden fazla
yanaşmayacak, Karadeniz kıyısından başlıyarak Munzur Dağına kadar her iki taraf siperleri mütareke hattını oluşturacaktı.. Munzur Dağından sonra Türk hattı; Mercan
Dağları, Karacakale, Zağki, Erik Dağı,Sağnis-Oğnut, Şerafettin Dağları, Buğlan Gediği, Soluk Köprüsü, Murat Nehri Uzerinde Kertakom-Azakpur-Mişagsin-Bitlis
kuzeyindeki 5. Tümen siperleri- Van Gölü güneyi Erik Dere-Munzur Dağından sonra
Rus hattı; Kırahdah Dağı Akbaba-Kösmer dağı, Şeytan dağları-Çoriş Dağı-
Bahçe-Izrak-Muhacirköy-Belicen (Dokument i Materiali po Vneşney …, Belge No:
44, s. 68; Kazemzadeh- The Struggle for Transcaucasia, s. 82). ( N. Yavuz, age, s 230)
“Erzincan Mütarekesi” öncesi, esnasında ve özellikle sonrasında Rusya’da ve Kafkasya’da ciddi iktidar savaşları başlamış, Rus Ordusu saflarında tam bir kaos ortamı oluşmuştu… Bolşevikler Rusya’da Pandora kutusunu açmışlardı bir kere….. Çarlık Rusyasının denetiminde olan halklar ve özellikle Kafkas halkları kendi yol haritalarını çizmek için pratik adımlar içine girmişti.. İktidar kavgası ve esas hesaplaşma savaş öncesi sınırların içinde oluyordu.( daha sonra bu noktaya döneceğim)
Yeniden Erzincan’a ve Davut Hoca’nın makalesine dönmek istiyorum.
General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.”
(General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)
General G. Korganoff’un “ Gönülü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.
Türklerin iddialarına göre Bolşevikler bilinçli olarak “ Rus Birliklerinin yerine Ermeni birliklerini bıraktılar”.
Erzincan Mütarekesinin imzalandığı 18 Aralık(görüşmeler 15 Aralık’ta başlıyor) ile Ermeni Alayının Erzincan’ı terk etmeye zorlandığı 13 Şubat 1918 tarihi arasında yaklaşık olarak 2 ay gibi bir bir zaman dilimi var. “Ovacık Şûrasını” bir kenara bırakırsak Davut arkadaşın sözünü ettiği Erzincan merkezli Şûra bir ay ve yirmi beş gün yaşaması gerekir.
Davut Hoca Şûra’nın oluşum sürecini şöyle açıklıyor:
“Mütarekeden hemen sonra, 1.Kızıl ordu komutanı Arsak Cemalyan, Kürt,Türk ve Ermeni ileri gelenleri ile bir toplantı yaptı.bu toplantiya Ermeniler adina Muradov,kürtler adina Aliser ve Alisan beyler, türkler adina istanbuldan gönderilen erzincan müftüsü katildilar. Bölgede nüfus sayımı na göre halk temsilcileri sayısı belirlendi ve en kısa zaman içinde Erzincan, Bayburt, Dersim bölgelerini kapsıyacak 25 (ermeni kaynaklari 75 temsilci oldugunu söyler)halk temsilcisinin hemen belirlemesi çalışmalarına başlandı. Kızıl ordunun desteği ile çevre bölgelere propaganda birlikleri seferber edildi. Birinci kızıl ordu parti ve askeri komitesi Türk, Kürt ve Ermeni halkına ve emekçılerine çağrısı adı altında ki bildiri bölgede büyük bir heyecan uyandırdı. Halk büyük bir heyecanla olanbitenleri anlamaya, istanbul hükümetini tanımamayı ve kendi hükümetini kurmaya başladı. Çarlık ordusu korkusuyla kaçanlar yerlerine döndünler. Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir. Dersim delegeleri 8 bin kişilik bir askeri güçle Erzincan‘a gelirler. Dersim Delegeleri Erzincan‘a gelirken, Soveyt ordusu ve Ermeniler askeri törenle karşılar. Erizincan‘da bulunan 5 Türk delegesi karşılama törenlerine katılmıyorlar. Ermeni temsilciler heyeti başkanı Muradof Paşa, törende bir konuşma yapar. Muradof Paşa, Ekim devriminin dünyadaki ve bölgedeki etkilerini anlattıktan sonra Türkler Kürtler ve Ermeniler kardeştir. Bizi birbirimize kırdıranlar emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileridir. Biz çektiğimiz acıları unutuyoruz ve barış elimizi uzatıyoruz. Bütün Kürt, Ermeni ve Türk rençberleri ve amaleleri birleşerek kendi şuuramızı kuralım. Bizim Sultanlara ihtiyacımız yoktur. Rus amalesi zalim Çarı devirerek kendi hükümetlerini kurdular, bizde birleşerek kendi hükümetimizi kuralım. Lenin ve Ordusu bizi destekliyor.dedi.“
Hoca’nın makalesinden yaptığım alıntı uzun oldu, ama sözünü ettiği oluşumun yapılanması ve katılımı hakkında bir hayli bilgi veriyor.
Bu bilgiler temel alındığında Kürdlerle Ermenilerin ortak bir Şûra konusunda antlaşmaya varıldığı görülüyor.
Türk resmi tarihçileride Kürdlerin Erzincan’a yaptığı bu ziyareti gündeme getiriyorlar.
Örneğin Ali Kemali Erzincan üzerine yazdığı eserinde bu gelişi şöyle açıklıyor:
„O sıralarda Seyyit Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin(İlk Millet meclisinde mebus olarak girmiştir) Pir Ahmed’in oğlu ve Ağa Bey ve daha iki kişiden oluşan bir Kürt heyeti Erzincan’a geldi. Bunlar Ermeni komitesi tarafından davet edilmişlerdi. Bir gece komite nezdinde konuk olduktan sonra ertesi gün belediye de yapılan toplantıda hazır bulundular. Halk heyecan içindeydi. Ne olacağını, ne yapılacağını soran gözlerde , derin bir endişe okunuyordu. Kürtlerden Ağa Bey: ‘Ateşkes koşullarına gore Erzincan cephesinin korunmasının Ermenilere ait olduğunu ve Fırat’ın öte ‘geçe’sinin Kürtler, bu ‘geçe’sinin de Ermeniler tarafından savunulacağını, kasabaya göçmüş olanların köylerine gitmelerini ve tarlalarını hazırlamalarını, bunun içinde Hüseyin Bey’in konağında oturan ‘Ermeni Kurbuz’undan belge almaları gerektiğini söylemiş, sözde ortalığı yatıştırmak istemişlerdi” diye yazıyor.(Ali Kemali, Erzincan……… Kaynak Yayınları, İstanbul, sayfa 103)
Ali Kemali yazısının devamında Kürdlerin daha sonra “davulcu yada zurnacı İbiş’in evine” gittiklerini, “halk büyük bir kalabalıkla onları izliyor ve kendilerinden kurtuluş dileniyordu” diyor.
Daha sonra İbiş’in evinden yeniden belediyeye dönüyorlar. Ali Kemali’nin anlatımlarına gore “halk akın akın arkalarından koşuyordu” diyor. Yine onun anlatımlarına gore başka Kürdlerde belediyeye gelmişti. Bunlardan “ Lolanlı Mamo, Mamo’nun dayısı Ali Ağa, Yusuf’un oğlu Kako ve başkaları” diyor.
Ali Kemali’ye gore Kürdlerin bu son grubu da “Ermeni Paşalarının davetiyle gelmişti“..
Fakat ilginç olan durum yazar Kürdlerin Ermeni komitesinin daveti sonucu geldiğini yazmasına rağmen, hemen ardından Ermenilerin Kürdlerin Erzincan’a gelmesi karşısında paniğe kapıldıklarını yazıyor. Ermeni komitesi Mehmet Emin Efendi’yi, komiteye çağırıyor “sorular sordular, Kürd ağalarının Erzincan’a gelme nedenini sorarak, ertesi güne kadar güvenliği bozan bir harekette bulunmayacakları konusunda güvence istediler. Onlardan başka Kürt gelecek mi diye sordular” vs. vs..”(Ali Kemali, age, sayfa 104)
Ali Kemali’nin verdiği bilgilere gore “Ermeni Komitesi” daha sonra Belediye Başkanı Osman Osman Nuri’yi ve Belediye Meclis üyesi Haci Hatipzade Yusuf’u çağırarak Kürdlerin gelişleri hakkında sorular soruyor. Onlarda bir malumatları olmadığını deklere ediyorlar.
Nuri Dersimi’de Ermenilerle Kürdler arasında yapılan bu görüşmelerden söz ediyor.
Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “ Kumandan Lahof 1918 yılı ocak ayında Erzincan’ı terketmiş olduğundan, orada kalan Ermeni kumandanlarından Murat Paşa Dersimlerle kuvvetli bir ittifak yapmak istemişti. Bu hususta Alişêr Efendiyle yapılan görüşmelerde bazı önemli şartlar üzerinde uyuşulamamış ve Murat Paşa’nın teşebbüsü akim(sonuçsuz) kalmıştı.
Alişêr Efendinin beyanatına göre Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklalı hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan, kendisiyle uyuşmak mümkün olmamış ve bu sebeple meyusen Batı Dersim’e çekilmeye mecbur kalmıştır.” diyor.
Davut’ta makalesinde Alişêr ve Alişan Beylerin Kürd temsilcileri olarak Murat ile görüştüklerini ve daha sonra “Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı” diyor.
Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırdığı teze göre taraflar “Kürdistan ve Ermenistan meselesinde” anlaşamamışlar..
Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşmayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.
Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)
Kürdlerin Erzincan’a gitmesi ve Ermenilerle görüşmesi tarihsel bir hakikattır. Fakat, bu toplantılarda Kürdlerle Ermeniler “bir Şûra” yada “ortak bir hükümet” meselesi konusunda anlaştılarmı? Eğer bir hükümet kurulmuşsa ismi neydi? Kürdlerin bu hükümette sahip oldukları görevler nelerdi?
İşgal döneminden kalan belediye yapılanması ve kadrosu “Erzincan Mütarekesi”nin imzalanmasından Ermeni Birliklerin şehri terketikleri 13 Şubat’ta kadar görevden kalmaları Şûra’nın ruhuna nasıl bağdaşıyor?
Yukarıda Ali Kemali’den aktardığım alıntıdaki Ağa Bey’in konuşmasını önemsiyorum.. Orada Ermenilerle Kürdler arasında Fırat’ın sınır olarak tespiti meselesi var.
Baytar Nuri’de bu mesele üzerine duruyor ve şöyle yazıyor:
“ Dersimliler, Rus kumandanı Lahof ve Ermeni kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fırat’ın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve hususiyetiyle Ovacık mıntıkalarında Kürdistan hakimiyeti altında muvakkat bir siyasi varlık taraflarca tanınmıştı.” (Dr. Vet. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, sayfa 113)
Davut Hoca, Muradov Paşa’nın bir konuşmasını aktarıyor. Muradov Taşnak Partisinin tanınan önder kadrolarından biriydi. “Sivaslı Murad” olarak biliniyor. Sivas’tan İstanbul’a gidiyor ve uzun yıllar orada kalıyor. Dahas sonra Kafkasya’ya gidiyor. 1904 yılında Sason ayaklanmasına katılıyor…. 1908 yılında yapılan darbeden sonra yeniden Sivas’taki köyüne dönüyor, evleniyor ve yerleşiyor. Murad, Antranig Paşa gibi milliyetçi bir Ermeni olarak Ermeniler tarafından “Ulusal Kahraman” olarak görülüyor. Daha sonra Murad Birinci Dünya Savaşına katılıyor ve 4 Ağustos 1918 tarihinde Baku’deki çatışmalarda yaşamını yitiriyor.( Murad hakkında daha fazla bilgi için Taşnak Partisi teorisyenlerinden Mikayel Varandiyan’ın 1931 yılında Boston’da(Ermenice) yayınladığı daha sonra 2006 yılında Murad of Sebastia adı altında İngilizce’ye çevrilen biografisine bakınız.)
Davut makalesinde Murad’a ait olduğu söylediği bazı konuşmalar var. Fakat, bu konuşmalarda söylenen bazı şeyler gerçek ile ilgileri yok. Örneğin Murad’ın “Ben 17 yıl Dersim Dağlarında yaşadım ve savaştım”.. söylemi Murad’a dahi ait olsa basit bir propagandadır. Zaten Murad’ın biografisine bakıldığı zaman da doğru olmadığı ortadır. Ben aynı kuşkumu çeşitli halkların kardeşliği konusunda Murad’ın açıklamalarına karşı da ifade etmek istiyorum.( belge lazım)
Fakat, şu noktanın altını çizmek lazım. Kürdler olmadan ne Ermeniler Erzincan savunmasını yapabilirdi, ne de Türkler Erzincan’ı alabilirdi. İki tarafta Kürdlere kazanma faaliyetleri içindeydiler. Munzur Dağlarına sahip olan Kürdler iki taraf üzerinde de Demokles Kılıcı gibi salanıyordu. Kürdlerin Ermenilerle ortak hareket etmesi durumunda Türkler Erzincan’ı yeniden işgal etselerde dahi çok zorlanacaklardı.
Davut hocanın makalesinde Murad’ın Türkleri tehdit eden ve 17 yıl Dersim’de kaldım adlı bölümüne benzer bazı tespitlerde Ali Kemali’nin kıtabında var(sayfa 104) Fakat, Davut Hoca’nın yazdıklarından farklı olarak Ali Kemali Muradov’un konuşmasında dinleyicilere “Dersim’den dört çipil Kürd getirmekle beni korkutamazsınız” diye bir tespit var.
Nuri Dersimi bu tespiti onaylar anlamında şöyle yazıyor: “Murad Paşa şartlarını tadil ve her iki taraf için kabulu mümkün makul tekliflerde bulunacak yerde Kürd köylerine hakarete ve Kürdlerin alehine konferaslar vermeye başlamıştı”(N. Dersimi, age, sayfa 117)
Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırarak söylediği şeyler bana daha mantıklı geliyor.
Alişêr’in “Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklalı hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan” dolayı antlaşma sağlanmamıştır yönündeki söylemi gerçeğe yakındır.
O dönemler ve daha sonraları Taşnak Partisine ait yayın organlarında çizelen “Büyük Hayastan” sınırlarını gördüğümüz zaman Alişêr’in söyledikleri daha da anlaşılır. (Bu konuyu merak edenler Ermenilere ait kaynaklara bakabilirler. Bırakın Erzincanı, Amed, Urfa Maraş’ta Büyük Hayestan’ın sınırları içindedir)
Zaten Ali Kemali’nin, Davut’un ve daha başka bir çok kaynağın Erzincan’da yapılan toplantı ve konuşmalarda bir dizi şahsiyetleri saymaları ve Alişêr’in isminin geçmemesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Alişêr, 20.yüzyılın başlarında Kürdistan’ın yetiştirdiği en büyük liderlerin başında geliyordu. Kürdistan’ın bağımsızlığı konusunda tutumu biliniyor. Eğer Alişêr, Murat Paşa ile anlaşmış olsaydı, Erzincan’da yapılan toplantılarda Kürdler adına konuşurdu. Eğer Kürdler delege seçip Erzincan’a göndermiş olsaydı, Alîşêr delegasyonun başkanı olurdu.
Daha fazla uzatmaya gerek yok. Alişêr ve Seyid Riza’nunda içinde yer aldığı bir grup Kürd liderinin Kurdistan Teal-i Cemiyeti aracılığıyla Paris Barış Konferansı düzenleyicilerine gönderdikleri mektup o dönemi daha iyi ifade ediyor.
Alişêr Koçgirizade
Kürdlerin Dêrsim, Erzıngan, Kangal, Sêwaz, Akteke,….. delegesi
Seyd Rıza
Dêrsim Şix Hesen Aşireti Lideri
Brahim
Dêrsim Seydan Aşireti Lideri
Mehmet Emin
Aşiret Lideri
Husên Mustafazade
Erzıngan Aşiretleri Lideri
Mahmud ve Mehmed Kamıl
Koçgiri Aşiretlerinin Liderleri’nin imzaladıkları mektuptan konumuza ilişkin kısa bir bölümünü aktarıyorum.
“Koçgirili Alişer Efendi 1916’da Erzingan’a geçti ve kürd delegasyonunun şefi olarak ruslarla görüşme yaptı.
11.11.1916’da, Rus İmparatorluğu ve müteffik güçler, Alişêr Efendi ile bir antlaşma imzaladılar.
Alişêr Efendi Dêrsim’li 11 aşiret lideriyle birlikteydi. Bu liderler savaştan sonra Kürd ulusunun bağımsızlığını ve haklarının tanınmasını istediler.
İmzalanan bu antlaşma özel bir komisyon tarafından Erzingan’da tercüme edildi. Dêrsim Ordular Komutanlığı tarafından Rus İmparatorluğu’na gönderildi. Gazetelerde yayınlandı.
Doğal olarak bu antlaşma Rus Ordusu tarafından mütefiklere de gönderildi. Bu dokumanın bir nushası bizim elimizdedir.
Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.“(Sevê Evin Çiçek , “17 bin kişiyi ırmağa atıp boğdular“ adlı makalesine bakınız)
Alişêr Efendi, Seyid Riza ve arkadaşlarının bu mektubu ciddi bir şekilde irdelenmesi gereken tarihsel bir belgedir.
Ben burada bu mektup hakındaki görüşlerimi yazmayacağım. Konumuzu aşıyor. Ama şu tespiti yapmaktan geri durmayacağım. Bu mektubu Alişêr ve Seyid Riza’nun önderlik ettikleri Koçgiri ve Dersim hareketlerinin Kürdlüğüne gölge düşürenlere tarihsel bir tokat olarak görüyorum.
Alişêr ve arkadaşlarının mektubunda yer alan bilgileri bugün başka kaynaklarla doğrulayacak pozisyondayız.
Örneğin Alişêr bu mektupta şöyle yazıyor: ““Koçgirili kürdler geri çekilen Osmanlı Ordusuna darbe vurdular.” gerekçesiyle ordular sivil halka karşı saldırıya geçirildiler.”
Alişêr’in mektubunda geçen bu bilgileri yani Osmanlı orduları geri çekilirken Dersim Kürdleri tarafından saldırıya uğradıkları meselesini General G. Korganoff’da doğruluyor. Korganoff şöyle yazıyor: “1916 yılının Şubat ayında Türkler Erzurum kalesini boşaltmak zorunda kaldı. Yüzlercesi şimdi Türklerle ittifak halinde olan bu Dersimli Kürdler tarafından haince öldürüldü ve talan edildi”( General G. Korganoff, age, sayfa 96)
Korganoff’un burada sözünü ettiği Sansa boğazındaki çatışmalardır. Daha sonra Ermeni Birlikleri Erzincan’dan geri çekilirken bu boğazda Dersim Kürdlerinin saldırısına uğruyorlar.(sonra bu hususa geleceğim)
Diğer bir husus ise Alişêr efendinin Rus Çarlığı yetkilileriyle bir antlaşmaya varmasıdır. Bu antlaşmanın içeriğine dair elimizde resmi belgeler yok. Fakat, buyük ihtimale Rusların Abdulrezak Bedirxan ile yaptıkları antlaşmanın bir benzeri olacak.(Kamil Bedirxan ve Prens Şachovski’nin raporlarına bakınız)
Nuri Dersimi’de Alişêr’in Ruslarla olan ilişkilerini farklı bir şekilde gündeme getiriyor. Türkler o süreçte Kürdleri kazanma politikalarını hayatta geçiriyorlar. Bu konuda sözü Nuri Dersimi’ye bırakalım: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusyaya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)
Burada açık bir şekilde görüldüğü gibi Alişêr’in Çarlık Rusyası ile işbirliği içine girmiştir.
Nuri Dersimi “Alîşêr, daha 1914 Dünya Savaşı’nda, Kürdistan’ın özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Erzincan’a kadar gelmiş bulunan Rus Ordusu’na katılmış; Koçgiri, Sivas, Malatya ve Dersim bölgelerinin Kürt temsilcisi sıfatıyla, Rusya koruması altında özerk bir Kürdistan yönetimi kurulması için çalışmıştır” diyor. Daha başka kaynaklarda bu ilişki üzerine duruyorlar.
Alişêr Efendi ve arkadaşlarının mektuplarında
“Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.“ yönündeki tespitleri Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” yada “Erzincan Şûrası” tezinin içini boşaltıyor.
Davut arkadaş makalesinde Erzincan’da yapılan ilk görüşmelerin mimarının Alişêr olduğu ve daha sonra Alişêr Dersim bölgesine geçiyor ve seçilen Kürd temsilcilere önayak oluyor gibi tespitlerde bulunuyor. Davut’un makalesinde ileri sürdüğü iddialar Alişêr tarafından doğrulanmadığı gibi, Alişêr ve Seyid Riza Bolşeviklere karşı savaştıklarını söylüyorlar.
Bolşevik dedikleri de Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği yapılanmaya karşı savaştır.
Alişêr, Seyid Riza ve arkadaşlarının bu mektubu Paris Barış Konferansına göndermeleri gözönüne bulundurarak “anti Bolşevik” vurgusunun Batılı devletlerin sempatisini kazanmak amacıyla yapıldığı hipotezi ileri sürülebilinir.(Bu konuya ilişkin belgeleri ortaya koymak gerekecek)
Daha önce Nuri Dersimi’nin Kürdlerle Ermenilerin niçin anlaşamadıklarını Alişêr’e dayandırdığı aktarmıştım.
Türk resmi kaynakları Alişêr’den nefret ettikleri ona ilişkin tüm bilgileri çarpıttıkları biliniyor. Ali Kemali bir olayı anlatıyor. Olay şöyle: “Öbür yandan Koçgiri Aşiret reisinin katibi, Alişan Bey namında bir adam Erzincan’a gelerek Rus ordusuna etlik hayvan bulmaya başladı. Binilecek 2, eşya taşınacak 8, yani 10 baş hayvanla da Erzincan’dan hareket etti. Emrinde er olarak 10 Rus askeri vardı. Alişan Bey, atları zorla alarak ve erlerden üçünü esir ederek Rus sınırını aşmıştı” diyor(Ali Kemali, age, sayfa 99)
Daha sonra Ali Kemali Kürdlerle “sırdaş” olduğunu ileri sürdüğü Abdülmabut Bey’in devreye girdiğini atları ve esirleri geri aldığını böylelikle müslümanların Lahof’un hışmından kurtulduğunu yazıyor. Ali Kemali’nin aktardığı bilgiden “Alişan’ın tucarlığını” bir kenara bırakırsak, Alişan “Koçgiri aşiret reisinin katibi” değil, aşiret reisidir. O dönemler Koçgiri aşiret reislerine “katiplik” yapan Alişêrdir.
Nazmi Sevgen de bu olay üzerine duruyor, bu olayı gerçekleştireninin Alişan değil, Alişêr olduğunu şöyle yazıyor: “. Erzincan’da Ruslar’ın et müteahhidi olarak ortaya çıkan Alîşêr, Rus komutanlığından, orduya sığır almak üzere yediyüz Türk altını, yanına da bir manga kadar Rus askeri ve on beygir almış, Munzur Dağları’nı aştıktan sonra Ruslar’ın elinden hayvanlarını alıp ve askerlerden de üçünü esir ederek Dersim’e yürümüştür. Bu olay, esasen Türk düşmanı olan Erzincan’daki Rus komutanı Lahof’un büsbütün Türkler’e karşı harekete geçmesine sebep olmuştur.”diyor.(aktaran, M. Bayrak, „Koçgiri İsyanı Alîşêr ile Zarîfe“ adlı makalesi)
Türk resmi ve anti Kürd tarihçilerinin Alişêr’i „ticaret işleri“ yapan biri olarak göstermeleri onun o dönemler içine girdiği siyasal faaliyetlerini gölgelemek amacını taşıyor. Eğer Alişêr’in „Rusların hayvanlarına el koyması ve askerlerini esir alması“ bilgisi doğruysa bu Ruslarla olan kopuşun başlangıcı olabilir. Yani Davut’un makalesinde „Erzincan Hükümeti“ dediği sürece denk geliyor. Çünkü, burada devreye giren Abdülmabut Beydir. Davut’un makalesinde Müfti olarak geçen Türkler adına Alişêr ve Muradov ile “Şûra” için ilk görüşmeleri yapan adamdır. Bu ise bu gelişmenin “Erzincan Mütarekesi” sürecinde yaşadığını gösteriyor. Bu bilgileri Alişêr’in Dr. Nuri Dersimi’ye niçin Ermenilerle anlaşamadıkları yönünde aktardığı bilgilerle birleştirdiğimiz zaman Davut’un arkadaş makalesinde ileri sürdüğü “Kurulan Erzincan Rençber ve amale Şuurası” tarihsel gerçeklikliği ifade etmiyor. Davut, Mitingde kızıl ordudan bir yetkili de konuşma yaptı:“……………Kurulan Erzincan Rençber ve amale Şuurasına her türlü desteğin verileceğini söyledi. Mitingde Kürt Ermeni ve Türk temsilcileri adına da konuşmalar yapıldı. Miting bir bayram havasına dönüşmüş, eski düşmanlar barışıyordu, eski güzel anılarını anlatarak nasıl kapı-komşu ve iç içe kardesçe yaşadıklarını anlatıyorlardı.“
Davut’un makalesini var olan belge ve verilerle birlikte yeniden okuduğum zaman halkların kardeşliğini temel alan güzel bir konsturksiyon yaptığı düşüncesi bende hasıl oldu.
Davut’un makalesinde bir hayli yanlış bilgiler var. Bunların içinde bir hayli yanlış bilgiler var.
Bunlardan biri Mehmet Emin ile Hatipzade Yusuf’un Türkler tarafından idam edilmeleridir.
Davut şöyle yazıyor:
„ Hasan Lütfi bey komutasındaki 9.kolordu birliklerinin, tekrar Paluya geri dönmesi ve Dersim üzerinden Erzincana saldırılmaması koşulu ile kuşatmayı kaldıracaklarını bildirirler. Ancak Dersimlilerin uyarılarını dikate almadan gelen Hasan Lütfi bey dönüş için Dersimlilerden çekinmekte ve kendisine birkaç rehber verilmesini ister. Dersimliler yanlarına Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi verirler. Hasan Lütfi bey, Peri suyuna kadar refakat ederek, oradan ayrılmak isterken bu iki kişiyi tutuklar, paluda �divanı harp�te şuura çalışmalarına katıldıkları, askere mukavemet ettikleri ve vatana ihanet ettikleri suçlamaları ile idama mahkum edilirler ve aynı gün asılırlar. bu olayda öfkelenen Bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar.“
Şu noktanın altını çizmek istiyorum. Seyid Riza’nun Erzurum’a gidişi ve gelişi denilen süreç, Ermenilerin Erzincan’ı terketmesinden sonradır. Yani Erzincan’dan itibaren Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerini kovdukları süreçtir.
Seyid Riza’nun kendisi ve ona bağlı olan güçler hâlâ Kazim Karabekir’in güçleri Erzincan’a gelmeden yarım gün önce Erzincan’a giriyorlar.(bu meseleye sonradan geleceğim)
Evet, Davut’un makalesinde sözünü ettiği „Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi“ tutuklanması bir olay var. Fakat bu olay Davut’un sözünü ettiği gibi Türk ordusunun Dersim’den çekilmesi için kuriye olarak verilmiyor. Bu olay Doğu Dersim’de gerçekleşmiyor.
Bu olay Erzincan çevre köylerinde oluyor. Davut’ta makalesinin bir yerinde “Mehmet Emin Bektaşi’nin Erzincan Belediye Başkanı“ olduğunu söylüyor.(Fakat bu konuda farklı bilgiler var) Yine makalesinde “Şûra faaliyetlerine katıldıkları için idam ediyorlar” diyor.
Burada sözkonusu olan “Erzincan Şûrası”!!!dır.
Mehmet Emin Bektaşi ile Katipzade Yusuf Erzincan Belediye’sinde çalışıyorlar. O dönemler Fırat’ın Kuzey yakasında bulunan Cimin (aktüel olarak Üzümlü Kazası olarak biliniyor) Köyünde bazı olaylar oluyor. Söylentiye gore: “Cimin köyü halkı ücretli Kürd fedaileri tutarak Erzincan’a o yönden baskı yapmak, yani kasabadaki hemfikirleriyle birleşip Ermenileri öldürmek girişimindeymişler; bir yandan kuşkuları gidermek, öbür yandan Cimin halkıyla Kürdleri uyuşma yoluna çekmek için bir heyet gönderilmesi uygun görüldü”(Ali Kemali, age, sayfa 107)
Daha sonra bir Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf bey’den oluşan bir heyet Cimin köyüne gidiyor. Heyet Alana varmadan once Cimin köyüde dahil olmak üzere bölgedeki bazı köyler “Milislerin” denetimine girmiş bulunmaktadır. Eğer Dr. Nuri Dersim’inin verdiği bilgiler doğruysa Seyid Rizo’ya bağlı güçler Deli Halid Paşa ile birlikte o alanda olması gerekir.(Çerkez asılı olan Deli Halid Paşa 1925 yılında Türk meclisinde öldürülüyor)Dr. Nuri Dersimi “Seyid Rizo ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334(1918) Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi” diyor(Geniş bilgi için Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119)
Ali Kemali’nin Heyet “milisler tarafından yakalandı” yönündeki tespiti Nuri Dersimi’nin söylemiyle birleştirilirse belkide Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi tutuklayanlar Seyid Rizo’ya bağlı güçlerdi.(bu konuyu başka belgeler ışığında irdemek lazım.)
Davut makalesinde bu iki şahsiyetin idam edildiğini yazıyor, fakat bu bilgi eksiktir. Hatifzade Yusuf bey idam edilyor. Mehmet Emin Bektaşi ise yargılamak amacıyla Elazığa gönderiliyor.
Ali Kemali kitabında “Erzincan Rus İdaresinde” adlı bölümünün altına şu notu düşmüştür: „ Bu sözü geçen olayın bizzat tanığı ve “Bektaşi” adıyla anılan Avukat Mehmet Emin Efendi’nin ayrıntılı ve kanıtlı anı defterinden aldım. Adı geçene şükran borçluyum. A.K)diyor.
Acaba Mehmet Emin Bektaşi daha sonra serbest mi bırakıldı? Ali Kemal’i gibi birinin Davut’un Türklerin „hain“ olarak gördükleri ve öldürdükleri düşündüğü bir adama „şükran borçluyum“ demesi pek bana mantıklı gelmiyor. Her halde serbest bırakıldı.
Davut makalesinde tarafların silahlarını “Belediye Başkanı Mehmet Emin Bektaşi’nin adamlarına teslim etmesi gerekiyordu.” diyor ve ardından Muradov’un Türkleri azarlayan devrimci bir konuşmasını veriyor. Alınan bir karara bağlı olarak taraflar 5 gün içinde silahlarını teslim edecekler. Sözü Davud’a bırakalım: “Tanınan beş günlük süre içinde, Ermeniler, ellerindeki silahları, Türkler teslim etmediği takdirde geri almak kaydıyla silahlarını teslim ettiler. Beş gün sonra, Türkler silahları teslim etmediği için ermeniler silahlarını geri aldılar” diyor.
Ermenilerin silahlarını teslim etmesi meselesi doğru değil ve mâkulda değildir. Ermeni Birlikleri silahlarını Belediye Başkanı’na teslim edecek kadar saf ve hayalci değillerdi. Rus Birliklerinin çekilmesinden sonra Ermeni Birlikleri onların yerini aldılar. Rus asılı General Lahof’un gitmesinden sonra onun yerine Rus ordusunda albay olan ve aynı zamanda Ermeni asılı olan Morel geldi. Ermeniler “Erzincan Mütarekesi”nden Ermenilerin Erzincan’ı boşaltıkları 13 Şubat 1918’e kadar yani Davut’un “Şûra süreci” olarak gördüğü aşamada tüm güçleriyle silahlanmaya ve askeri güç oluşturmaya çalışıyor.
General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.”
(General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)
General G. Korganoff’un “ Gönülü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.
Ermeniler tüm güçleriyle Erzincan ve çevresini gelecek olan Türk genel saldırısına ve özellikle sürekli çatışma içinde oldukları Kürdlere karşı güçlendirme çabaları içindeydiler.
Ortada düzenli bir askeri yapı var. Bu askeri yapı Ermenilerin hayat sigortasıydı.
Ermenilerin silahlarını götürüp ne olduğu dahi tartışmalı birine, Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına silahlarını teslim etmeleri kendi elleriyle ölüm fermanlarını imzalamaktı.
Ali Kemali Mehmet Emin Bektaşi için “ istihbarat ve basiretli hareket etme görevleriyle Belediyede kalmış olan Mehmet Emin Bektaşi” diyor.(Ali Kemali, age, sayfa 103-104)
Ali Kemali’nin notlarında yararlandığı şükran borçlu oduğu istihabat amaçlı belediyede kaldığı ve daha sonra serbest bırakılan bu adama neden Ermeniler güvensin siahlarını teslim etsin..
Ermenilerin silahlarını teslim etme meselesinin maddi ve gerçekçi dayanakları yok.
Eğer Ermeniler Erzincan ve çevresindeki Kürd ve Türkleri silahsızlandırmak istiyordu, denilse akla yakın ve mantıklı olurdu.
Erzincan Mütarekesinden 18 Aralık 1917’den 13 Şubat’ta kadar bölgede, Erzincan ve çevresinde sürekli çatışmalar var.
Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 25 Aralık 1917 tarihinde Cephe Komutanlığına gönderdiği telgrafta Rus askerlerinin geri çekilmesinden sözederek “ Bu şartlarda eğer Ermeni Birliklerinin cepheye gönderilmesi gecikirse, Erzincan Türklerin yada en azından Kürdlerin işgaline uğrar. Böyle bir durum beni bölgeyi boşaltma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakır. Bu da Türk Ermenistan’ın geriye dönüşü olmayan kaybı olur” (Korganoff, age, sayfa 81)
Yine Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 8 Ocak 1918 tarihli raporunda Rus birliklerinin Erzincan’dan geri çekilmesinden sonra doğacak olan ortama vurgu yaparak şöyle diyor: “ Bizim güçlerimizin geri çekilmesi ve Erzincan’ın Kürdler tarafından işgal edilmesi hali Mütarekenin Türkler tarafından ihlali anlamına gelecektir. Türkler genel saldırıya geçerler. Erzincan’ın işgalı beraberinden bizim tüm Doğu Cephesini boşaltmamıza neden olacaktır” diyor(Korganoff, age, sayfa 81)
Yine aynı raporda Erzincan’ın kaybı 3 yıl boyunca savaşta elde ettiğimiz tüm kazanımların kaybı ve Türk Ermenistan’ın yitirmesi anlamına geleceğini vurguluyor.
Erzincan askeri anlamda çok stratejik bir konumdadır. Her ne pahasına olursa olsun Erzincan’ın savunmasını güçlendirmek istiyorlar. (bu konuda bir hayli resmi belgeler var, aktarmaya kalkarsam, makale değil başka bir plan yapmam gerekecek)
Bu reel durumdan dolayı Erzincan Ermenilerinin silahlarını Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına teslim etmesi düşünülemez.
Yukarıda da vurguladığım gibi Erzincan çevresinde çatışmalar var..
Çatışmalar daha çok Kürdlerle Rus ve Ermeni Birlikleri arasındadır.
General Korganoff Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği süreç için “Erzincan’dan Fam’a kadar olan birlik rakip olarak yalnızca Kürdleri bulacaktır”
Tespitinin devamında Türk askerlerinin karda kışta o bölgelerde bir fonksiyonu olmayacağını söylüyor.
General General Korganoff esas askeri gücün Erzincan’da olduğunu Erzincan ile Erzurum arasındaki bölgelerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığı, Kürdlerin telefon hatlarını keserek iletişimi engellediklerini geniş geniş anlatıyor.
General Korganoff Erzincan, Fam, Mamahatun ve Erzurum arasında iletişim sağlayan güçlerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığını, Erzurum’daki merkez ile irtibatın zora düştüğünü yazıyor.. Bilindiği gibi General Adranig Paşa Erzurum’daydı..
General Korganoff 27 ve 28 Ocak tarihinde Surpiran’daki bir çatışmadan sözediyor. Surpiran’ın 60 kişilik bir Ermeni Birliği tarafından işgal edildiğini ve bu birliğin Kürdlerin saldırısına uğradığını yazıyor. Daha sonra Erzincan’dan ağır silahlarla bir birlik gönderiliyor ve “Kürdler 65 ölü vererek geri çekiliyorlar” diyor. (General Korganoff, age, sayfa 92)
General Korganoff, Erzincan’a(doğusunda) 25 km uzaklıktaki Khan köyünün yakınında “Kürd çeteleri”yle yapılan bir çatışmadan sözediyor. Saldırganların sayısal olarak çokluğundan dolayı başka güçler gönderildi. Fakat, saldırganları silahsızlandırmadan şehir ile olan irtibat sağlamadan 3 Şubat 1918 tarihinde birlikler Erzincan’a geri çağrıldılar, diyor.( Korganoff, age, sayfa 93)
Kısaca da olsa aktardığım bu bilgiler ışığında bakıldığı zaman ciddi bir karkaşa var. Her tarafta çatışmalar var. Böyle bir ortamda hiç bir taraf yada etnik grup kendi elindeki silahları başkasına teslim edemez.
Davut’un makalesinde Xalid Begê Cibrî ve Seyid Riza ilişkileri meselesinde bazı tespitler var. Bu tespitler bir çok yanıyla sorunludur. Biraz uzun olacak ama, Xalid Begê ilişkin Davut’un makalesinde bazı alıntılar yapacağım.
Davut şöyle yazıyor:
“Cemiyeti islamiye ise artık Ermenilere açıkça savaş çağrısı yapıyor ve Dersim delegelerini cihad’a kazanmak için yoğun çabalar harcıyor, etkili kişileri ve Subayları araya koyuyordu. Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi. Cibranlı Halit Bey, Dersim ileri gelenleri ile gizli görüşmelerde yaptı ve onlara, henüz ayaklanma ve savaş zamanı olmadığını, kürtlerin belli bir hazırlıktan sonra topluca ayaklanmaları halinde sonuç alabileceklerini telkin ve tavsiyelerinde bulundu. Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”
Bu uzun alıntıda sorunlu gördüğüm noktaları açmak istiyorum. Bizim kafa yorduğumuz dönem “Erzincan Mütareke”sinden(18 Aralık 1917) Ermenilerin Erzincan’ı terkettiği 13 Şubat arası dönemdir.
Acaba Xalid Begê Cibrî yukarıda sınırlarını çizdiğim zaman dilimi içinde Dersim’e geçip Seyid Riza’yı ikna etmeye çalıştımı?
Davud’un söylemine bakılırsa “Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul ettiler” diyor.
Xalid Begê Cibrî’nin sözünü ettiğimiz dönem Dersim’e gittiğine dair elimizde belge yok.
Davut’ta bu konuda belge ve kaynak sunmuyor.
Aslında bu konuda esas zorluğumuz, Türk devletinin Albay Xalid Cibrî hakkında var olan tüm belgeleri gizlemesinden kaynaklanıyor. Xalid Begê Cibrî’nin mahkemesi dahil onun tüm faaliyetleri hakkında yüzyıllık bir sansür ve suskunluk var. Benim gördüğüm kadarıyla devlet Kürd davasına kendisini adamış ve Azadi gibi bir örgütlenmeyi oluşturan Xalid Beg gibi bir lideri hafızalardan silmek istedi.
Davut 1918 yılında “Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi” diyor.
O dönemler Azadi örgütlenmesi yok.. AZADÎ daha sonraları oluşuyor. Eğer İsmail Hakkı Şawes’e bakılırsa “1921 yılında Erzurum’da kurulmuştur”. Bu konuda daha başka belgelerde vardır. Aris Arda arkadaşın çevirisini yaptığı Rus ve Sovyet belgelerinde Azadi ve Xalid Begê Cibrî hakkında bir hayli belge var(Newroz. Com arşivine bakınız)
O dönemler Xalid Beg’in İstanbul’daki Kürd örgütlenmeleriyle olan ilişkilerinden sözedilebilinir, ama Azadi örgütlenmesinden değil.
Xalid Cibrî’nin 1916 yılında Palu’da olduğu biliniyor. Onun Dersim ileri gelenleriyle ilişkiye geçmesi düşünülebilinir. Xalid Bey gibi geçmişte İstanbul Kürd siyasal yapılarıyla ilişkisi olan birinin ve bir kaç yıl sonra Kürdistan tarihinde en modern, en kapsamlı ve en ciddi siyasal yapılanması olan Azadi’yi oluşturan birinin o dönemler boş duracağını düşünmek bana pek doğru gelmiyor. ( Azadi’nin saflarında bulunan Kürd subayları bir günde yanyana gelmediler. Bu konu ciddi ve derin bir araştırmayı gerektiriyor)
O dönemler(1917 yılının sonu ve 1918’in başında) Seyid Riza ile ilişkiye geçen “Binbaşı Halid” var.
Bu “Binbaşı Halid” Kürd değil, Çerkezdir. Osmanlı Ordusu tarafından Dersim’e gönderiyor. Seyid Riza ile birlikte Erzincan alınmasında ve Erzurum’a karşı saldırıda bu “Binbaşı Halid” var. Bu “Halid” “Deli Halit Paşa” olarak biliniyor. 1925 yılında Türk Meclisi’nin ortasında öldürülüyor. Bugün Erzincan’dada onun adını taşıyan çok uzun bir cadde var.
Dr. Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “Seyid Rizaya ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334’te Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi.
Erzincan işgalinden sonra Erzurum’a doğru hareket başlarken Seyid Riza ile beraber bulunan ve Deli Halit şöhretiye maruf olan kumandanı, Seyid Riza’ya: Aman Seidim Kara Kazim’den evvel Erzuruma biz girelim!! Demiş ve hakkikaten Erzuruma ilk olarak giren Seyid Riza kuvvetleri olmuştu”(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119)
Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilere bakılırsa hem Erzincan ve hemde Erzurum’a ilk giren Seyid Riza’nın güçleriydi.
Başka kaynakları yanı sıra Kazım Karabekir’de Erzincan’ın alınması meselesi üzerine duruyor ve şöyle yazıyor: “ Garbi Dersim müfrezesi kumandanı Halit Bey askeri dairede bana mülaki olmuştu. Halid Bey Dersim’den 735 kişilik milis ve bir nizamiye taburuyla hareket etmiş, fakat Erzincan’a ancak 250 milis ve 30 nizamiye askeriyle gelebilmiş” diyor.(Kazım Karabekir, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, Sarıkamış, Kars ve Ötesi, 1990, Erzurum, sayfa 72)
Kazım Karabekir yazısının devamında “Halid Bey’e şunu sordum:
Şehre daha evvel girdiğin halde ve yanında 30 da nizamiye efradı varken neden bana veya en yakın kıta kumandanına bir rapor göndermedin?
Bu süretle saat kaçta girdiğin de tespit olunur, vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı” diyor. (Karabekir, age, sayfa 73)
Kısacası tüm bilgilerden ortaya çıkan olay, Seyid Riza “Kürdleri korumak amacıyla”(Nuri Dersimi) Erzincan’ın alınmasına katılıyor ve Seyid Riza yanında bulunan Komutan Cibranlı Xalid değil, Çerkez asılı “Binbaşı Deli Halit”tır.. İki “Binbaşı Halit”ı karıştırma olayı sık sık oluyor, buda bir dizi anti-Kürd çevrelerinin spekülasyonlarına neden oluyor.
Cibranlı Xalid’ın 1919 yılında Ovacığa gitmesi olayı var. Bunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Ahmet İzzet Paşa Anılarında Seyid Riza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Riza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)
Farklı cephelerde yer alan Dr. Nuri Dersimi ile Ahmet İzzet Paşa’nın söylediklerinde çıkarılan ortak payda Seyyid Riza’nın Ermeni Birliklerinin Erzincan ve Erzurum’da çıkarılmasında ciddi bir rolü olmuş.
Davut makalesinde Osmanlılar tarafından Mehmet Emin ve Hatipzade Yusuf’un idam edilmelerini(yukarıda bu mesele üzerine durmuştum) anlattıktan sonra,“bu olayda öfkelenen Bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar.” diyor.
Bu yaptığım alıntıda ciddi sorunlar var ve bir dizi eklektik ve çelişkili bilgileri içerir.
Çünkü, Mehmet Emin ile Haci Hatipzade’nın meselesi Ocak ayının(1918)sonuna doğru geçiyor. Erzurum’un alınması 12 Mart 1918 tarihine tekabül ediyor. Çünkü Andranik Paşa 11 Mart günü akşamı saat 8’de savaşı konseyini topluyor ve Erzurumu boşaltma emrini veriyor. Ermeni güçleri 12 Mart günü saat sabahın 5’inde şehri boşaltıyorlar. (General Korgannoff, age, sayfa 112)
Davut’a göre halk Xalid Beyi tutuklamak istemiş “ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar” diyor.
Bu olay Seyid Riza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonrasınında oluyorsa, var sayalım Mart sonu olsun. O dönem Xalid Bey’in Dersim’de ne işi var?
Osmanlılar tüm güçleriyle Kürdleri cephelere sürdüğü bir dönemde Xalid bey Dersim’de oturuyor? Xalid Bey’in 1918 yılının Mart ayında Dersim’de olduğuna dair ciddi belge göstermek gerekiyor.
Aslında Davut makalesinde kendi kendisiyle çelişkiye düşüyor.
Davut Seyid Riza’nın Cibranlı Xalid tarafından ikna girişimlerini anlattıktan sonra
“hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”diyor.
Görüldüğü gibi Davut iki “Halid’ı ” karıştırmış ve bir dizi yanlış yorumlara gitmiştir.
Xalid Begê Cibrî aynı anda hem Erzurum’da ve hemde Dersim’de olamaz.
Aslında Davut Seyid Riza ile Hasan Vefa’nın Erzurum’dan geri dönüşlerini gündeme getirerek makalesinin Dersim şûrası boyutunu da boşa çıkartıyor. Davut şöyle yazıyor: “Erzincandaki şuura çalışmalarına delege olarak katılan ve Ermeni katliamına karşı çıkan ve 1917 de alay komutanı iken istifa ederek Dersime sığınan albay Hasan Vefa Bey karşılar. Hasan Vefa bey aynı zamanda, Merkezi Yeşilyazıya taşınan şuura hükümetinin de askeri komutanı idi.”
Eğer Hasan Vefa Bey “Yeşilyaziye taşınan Şûranın askeri komutanı” ise ve Ermenilere karşı Erzurumdaki çatışmalara katılmışsa demek oluyor ki “Yeşilyazı Şûrası”, “Erzincan Şûrası”na karşı Osmanlılarla beraber hareket etmiştir.
Yukarıda “Hasan Vefa” eğer Yeşilyazı Şûrasının askeri komutanıysa Türklerle birlikte Ermeni Birliklerini Erzincan’dan Erzurum’a kadar kovuyorlarsa, bu bağımsız Şûranın bağımsızlığı nerede kaldı? Davut arkadaş makalesinde Şûra’nın Ovacık’a mıntıkasına taşıma gerekçesini Osmanlılara karşı savunma meselesini gerekçe olarak ileri sürmüştü.
Şimdi ise Şûra’nın askeri komutanı Osmanlılarla kolkola Erzurum’a kadar Ermenilere karşı savaşıyor.!!!!!
Davut’un makalesinde sözkonusu olan ve Davut’un “Hasan Vefa” diye adlandırdığı binbaşının ismi “Hasan” değil, Mustafa’dır. En azından karıştırdığım bir çok kaynak bu Kürd şahsiyetinden Mustafa Vefa diye söz ediyorlar. Mustafa’nın Hasanlaşmasının nedenini hâlâ anlamış değilim!!
Nurcan Yavuz Mustafa Vefa için şöyle yazıyor: “1916’da Ruslar Mamahatun’a ilerledikleri sırada Ermenileri ve firari Mustafa’yı Dersim’e gönderip Balabanlı, Kureyşanlı ve Kozuşağı aşiretlerine silah vererek Türklerle mücadeleye teşvik etmişlerdi”(Dr. Nurcan Yavuz, İşgal ve Mezalimde Erzincan, Ankara, sayfa 344)
Türk Genelkurmay arşivlerinden çalışan Türk ordusunun tam güvenine sahip olan N. Yavuz’un burada sözünü ettiği “Firari Mustafa” Mustafa Vefadır.
Davut makalesinde “1917 de alay komutanı iken istifa ederek Dersime sığınan albay Hasan Vefa Bey”diyor. Aslında Mustafa Vefa istifa etmiyor.
Mustafa Vefa taburuyla birlikle Osmanlı Ordusunun saflarını terk ediyor.
Bundan dolayıdır ki Türk kiralık kalemleri ondan sözederken hep kin ve nefretle sözederler.
Ali Kemali Mustafa Vefa hakkında şöyle yazıyor: “Memleket başsız kalmıştı. Ruslar kendi menfaatlarını, Ermeniler kendi emellerini izliyorlar, Müslümanlar- Türk ve Kürtler- kendilerini tesadüflere bırakarak bocalıyorlardı. Mustafa Vefa adında bir adam bu halden aklınca yararlanmaya kalkmıştı. Bu adam, Türk ordusu subaylarındandı. Bir alaya vekâleten kumanda etmekteyken, asaleti tasdik olunmamıştı. Yerine başkasının atanmasından gücenmiş olarak Osmanlı ordusundan kaçmıştı. Bu adam Kürdlerden bir tümen oluşturulmasına girişti; amacı Dersimi elde etmekmiş. Önerisine hiç kimse ilgi göstermedi. Bu yolla hem milletinin lanetlenmesine hemde Rusların nefretine uğradı” (Ali Kemali, age, sayfa 99)
Ali Kemali ve benzerlerinden bu Kürd subayı hakkında olumlu şeyler söylemelerini beklemek hayal olur. Mustafa vefa 1916’larda Rus ordusunun bölgeye gelmesiyle birlikte Osmanlı Ordusunu terk ediyor. Davut’un makalesine ilişkin kaygı, kuşku ve eleştirilerimi 18 Aralık 1917 ve 13 Şubat 1918 süreciyle sınırlamaya çalıştığımdan dolayı geçmişe giremiyorum. Kendimi 2 ay ile sınırlıyorum.. Aslında Kürdlerle Ruslar ve Ermeniler arasında en enteresan ilişkiler Alişêr Efendi’nin başkanlığında Kürdlerle Rusların görüşme ve ilişkilerinde mevcuttur. O süreçte Mustafa Vefa’da var. Kürdlerin yoğun bir şekilde Ruslara ilgi duydukları bir dönem.. Hatta Kürdler bir çok alanda Osmanlı Ordularına büyük darbeler vuruyorlar ve bir çok alanda Osmanlıları atıyorlar. Bu yazıda buna girme imkanım yok.
Yeniden konumuza dönersek Ali Kemali’de bu Kürd subayından “Hasan Vefa” olarak değil, “Mustafa Vefa” olarak sözediyor.
Bu konuyu Dr. Nuri Dersimi’den bir alıntı vererek kapatmak istiyorum.
Nuri Dersimi bu konuya ilişkin Murat Paşa ve Rus Generalı Lahof Erzincan’a geldikten sonra(1916) Kürdlere bir çağrı yapıyorlar “Bu davete, Elaziz vilayetinin Koruk köyünden olup Alay Kumandanı vazifesiyle orduda bulunan Kürd Mustafa Vefa icabet etti ve taburuyla beraber Erzincan cephesinden Ruslara iltihak etti” diyor.(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa, 112)
Yani hem Kürd ve hemde Kürd düşmanı kaynaklar bu Kürd subayından “Mustafa Vefa” diye sözediyorlar. Davut’un makalesinde “Hasan Vefa” başka bir şahsiyet mi bilemiyorum. Ama, hiç bir kaynakta böyle bir isme rastlamadım..
Benim bu isim meselesi üzerine bu kadar ısrarlı durmamın nedeni Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi tarihinde bir çok Kürd subayı sömürgeci orduları terkederek Kürd ulusal kurtuluş davasına angaje olduklarını görüyoruz.. İhsan Nuri Paşa ve arkadaşlarının Türk Ordusunu terkederek Beytüşebab Hareketine katılmaları, Mir Haç ve arkadaşları Irak ordusunu terkederek daha önce Barzan hareketine(1943) daha sonra Kürdistan Demokratik Cumhuriyetine(Mahabad) katılmaları,(bu subayların dörtü daha sonra Irak rejimi tarafından idam ediliyor. Mir Hac ise General Barzani ile Rusya’ya gidiyor) Xalid Cibri’nin Türk ordusu yerine Azadi gibi bağımsızlıkçı bir yapıya gitmesi ve burada Mustafa Vefa var.. Bu bilgilere yarın “Kürd Subayları ve Kürdistan Devrimi” diye kendi başına bir akademik çalışmaya kaynaklık edebilirler..
Davut’un makalesinde “Seyid Riza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonra” Xalid Bey ile ilgili yaşanan olay meselesinde kafama bir dizi soru takıldı. Bu sorulara ilişkin yukarıda kısmen cevap vermeye çalıştım.
Kafama takılan sorulara cevap bulmak için farklı kanallarla Xalid Bey’in ailesinden olan Simko Sever ile, ve yine aynı aileden gelen Xalid Bey ve Azadi sürecine ilişkin değerli çalışmalar yapan Tahsin Sever ile ilişki kurdum ve bilgilerine başvurdum. Bu iki arkadaşa verdikleri bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum
Tahsin Sever’in bana bu konuya ilişkin gönderdiği mesaj bir hayli değerli bilgileri barındırıyor.
Bu bilgileri okuyucularlada paylaşmak istiyorum.
Tahsin Sever şöyle yazıyor:
“Benim öğrenebildiğim kadarıyla; Xalit Bey’in Palu’ya gelmesi ve kalması 1917 Ekim Devrimi ile beraber Rus ordusunun çekilmesine kadar devam ediyor. Rus ordusunun Varto bölgesinden geri çekilmesinden sonra Varto’ya dönüyor. Geri döndüklerinde Bütün köyleri yakılmış.Dolaysıyla Alevi-Kürt aşiretlerinin köylerine yerleşiyorlar. Xalit Bey, Varto’nun Kalçık Köyüne İsmalê Seyithan’ın yanına, kardeşleri Ahmet ve Selim beyler Kovik köyüne, amcası İsmail ağa zaçeğ köyüne yerleşir. Bu köyler Kürt- Alevi olup, Avdelan ve Kımsoran aşiretlerine mensupturlar. İlişkileri de son derece sıcaktır. Bilahare kendi köylerini inşa edip yerleşiyorlar.
Xalit Bey’in Dersim’e gidişi bir kezdir. Tarih 1919. Bu olayı Vet. Dr. M.Nuri Dersimi anlatıyor. O dönem Ovacık’ta olaylar çıkmış ve bunun bastırılması için Xalit Bey’in alayı görevlendirilir. Xalit Bey bunun bir tuzak olduğunun farkındadır. Ovacık’a gittiğinde bölgenin ileri gelenleriyle toplantılar yapar. Bunların başında Hıdır Bey(M.Ali Eren’in dedesi) gelmektedir. Taraflar , olayın Alevi-Sunni Kürtleri birbirine düşürmek için tezgahlandığı konusnda ortak kaanate varırlar ve çatışmaya fırsat vermenden kendi aralarında çözerler. Bu durum hükümetin dikkatinden kaçmaz ve derhal alay orduya katılmak için geri çekilir. Xalit Bey Varto’ya geri döner. Aynı tarz toplantıları Varto’daki Alevi-Kürt aşiretleri Hormek ve Lolanlarla yapar. Ünlü KÊRAJ toplantısı. Bu bardağı taşıran son toplantıdır ve Ankara hükümeti Xalit Bey’in derhal Erzurum’a gönderilmesine karar verir. Tarih 1920.
Burda dikkat edilmesi gereken bir başka husus var. Cıbranlılarda iki tane Miralay Xalit bey var. Bir tanesi Harbiye mezunu Azadi lideri Xalit bey. Diğeri yaşça biraz daha büyük, Kanireş’teki 3.Cıbran Alay komutanı Cıbranlı Xalit Begê Meksudi. Bu farklı birisidir. Birinci Dünya Savaşında Erzurum- Pasinlar cıvarında hayatını kaybetmiştir. Tarihi kesin olarak bilmiyorum. Bu ikisi bazen bilerek bazen bilgi yetersizliğinden karıştırılır. Cıbranlı Xalıt Begê Meksudi’nin Dersim-Erzincan mıntıkalarına gönderlip-gönderilmesiğini kesin olarak bilmiyorum.. Bunu araştırıyorum.Çünkü Kanireş’teki(Karlıova) 3.Cıbran alayı Dersim-Erzincan’a çok yakındır.
Mehmet Şerif Fırat, Doğu İlleri Varto Tarihi adlı kitabında 1919-1920’de Ermenilere karşı başalatılan hareketa Cıbranlı Xalit bey’in katılmadığı ve kendilerinin de katılmasını engelediği ve bu durumu Muş’taki hükümet yetkililerine ilettiklerini anlatır. Selam ve saygılarımla.“
Cibranlı Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’e geçtiğine dair elimizde hiç bir belge yoktur. Eğer bu konuda belge ve kaynak varsa ortaya koymak gerekir. Kürdlerin kendi aralarındaki dinsel ve mezhepsel farklılıkları Kürd düşmanları tarafından sürekli kaçınmaktadır. “Şafi” Kürdlerden Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e hiç bir kan dökülmeden gidişi(1919), CHP’nin başında olduğu Türk devletinin Dersim’de yaptığı katliamlar kadar kollektif hafızadan yer almıyor!!! Belge ve ciddi kaynaklar olmadan Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’de olduğunu söylemek, yeni spekülasyonlara zemin hazırlamaktan başka bir şeye yaramıyor.
Şimdilik bu konuyu kapatıyorum.
Şûra meselesine yeniden dönersek iyi olur. Bu konuda Davut arkadaş şöyle yazıyor:
“Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılmas ı kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.”
Aktüel olarak ellimizde Dersim’de seçimlerin yapıldığı ve temsilcilerin seçildiğine dair bir belge yok. Daha önce Muradov Paşa’nın Alişêr ile “Kürdistan ve Ermenistan” meselesinde anlaşmadıklarını kaynaklara dayanarak yazmıştım.
Davut’un burada Doğu ve Batı Dersim delegeleri olarak yazdığı isimler Alişan bey hariç diğerleri Doğu Dersim aşiret reisleri yada ileri gelenleridir.
Doğu Dersim’den Erzincan’a giden bu aşiret reisleride Muradov ile bir anlaşmaya varamıyorlar.
Ayrıca Alişan Bey’in o süreçte Erzincan’a gidip gitmediğine dair hiç bir belge yok. Zaten Alişêr Efendi ilişkilerini koparmış ve Dersim’e çekilmiştir. Alişan Bey niye gitsin?
Alişan Beylerin Erzincan’a gitmeleri yada Şûra’ya katılmaları sorununda tam tersi durumunu doğuracak bazı veriler var ellimizde …
Alişan ve Haydar Beylerin 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa tarafından Suşehri’nde gözaltına alınmaları meselesi var.
Dr. Nuri Dersimi Alişêr’in Ruslarla ilişkiye girmesi ve Kürdistan uğruna pratik faaliyetler içine girdiği dönem de “Kürd reislerinden Alişan ve Haydarla görüşülüp ve takip edilecek hareket hattı tespit edilerek Dersimlilerle işbirliği meselesi kararlaşmak üzre iken, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa Alişan ve Haydarı ordu merkezine getirterek göz hapsi altına almış ve Dersimle irtibatlarını kesmişti.” diyor.(N. Dersimi, age, s,112)
Alişan ve Haydar Beylerin esir alınmalarından sonra da Alişêr Çarlık Rusya’sının yetkilileriyle görüşmeleri sürdürüyor ve Erzincan’da kalıyor.
Davut arkadaşın Doğu Dersim delegeleri olarak gördüğü kesim, Dr.Nuri Dersimi’nin söylenmiyle Muradovla anlaşamıyorlar ve Dersim’e dmnüyorlar.
Hemen bu süreçte Türk tarafı devreye giriyor.
Dr.Nuri Dersimi’den daha önce aktardığım bir alıntıyı yeniden yayınlama gereğini duyuyorum. Dr. Nuri Dersimi :: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusyaya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)
Burada çıkan sonuç Alişan ve Haydar Beyler o Şûra kuruluş döneminde Türklerin elinde esir olarak tutuluyorlar. Çünkü, Suşehri toplantısı Kürdlerle Ermeniler arasındaki Erzincan’da yapılan toplantının sonrasına denk geliyor. Vehip Paşa’nın Suşehri’nde Kürd ileri gelenleriyle yaptığı görüşmeden sonra “Alişan ve Haydarı serbest” bırakıyor.
Bu şu anlama geliyor: Alişan Bey Şûra’ya katılmamış ve Batı Dersim delegesi olarak Erzincan’a gitmemiştir.(1918 yılının başında)
Vehip Paşa’nın çağrısı üzerine Suşehri’ne giden Kürd aşiret liderlerinin isimlerini tespit etmek kötü olmayacaktır. Döneme ilişkin daha sağlıklı bir resim elde için de gereklidir. (Atase Arşivinde var)
Acaba Davut’un Doğu Dersim delegesi olarak gördüğü şahsiyetlerden bazıları Vehip Paşa’nın çağrısına uyarak Suşehri’ne gittilermi?
Bu konuda kafama takılan bir soru var.
Mevcut olan verilerden hareketle Ermenilerle Kürd arasında bırakın ortak bir “ŞÛRA”nın kurulması, bazı konularda ortak hareket etme konusunda bir antlaşma olsaydı, en azından bir kaç Kürd aşireti Ermenilerle birlikte Osmanlılara karşı savaşırdı.
Fakat, tam tersi var. Bayburt’tan Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerinin geri çekilişi sırasında tüm esas çatışmalar Kürdlerle Ermeniler arasındadır.
Türklerde hem bunu teşvik ediyor ve hemde örgütlemek için bir dizi faaliyet içindeler. Yani kısacası bir taş ile iki kuş vuruyorlar.
Kazim Karabekir Erzincan hareketi’ni örgütlemeye çalıştığı sırada Mustafa adında birileriyle görüşüyor ve ona “Rus belâsından kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden de kurtulacaklarını söyledim.”(Kazım Karabekir, age, sayfa 45)
Yine Kazım Karabekir ve Vehip Paşa Erzincan hareketi örgütlemek için Dersim ileri gelenlerini kazanmak için her türlü iki yüzlülüğü ve riyakarlığı yapıyorlar.
Fakat, bir arada kaldıkları zamanda Vehip Paşa, Kazım Karabekir’e Dersim için “Burası vahim bir çıbandır, şimdiye kadar sarfolunan paranın ve dökülen kanların had ve hesabı yoktur”diyor.(Kazım Karabekir, age, s 91)
Tamda Dersimlilerle nasıl hesaplaşacaklarını düşündükleri bu ortamda yine Dersim ileri gelenlerine para ve hediyeler gönderiyor ve her zaman olduğu gibi kardeşlik üzerine yalana dayalı söylevler ve nutuklar çekiyorlardı.
Bu süreç içinde bir dizi Kürd ileri gelenleri osmanlılarla birlikte hareket etme kararı alıyor.
Davut’un makalesinde Doğu Dersim delegelerinden biri “Use Seydali” dir. Bu isim Dr. Nuri Dersimi’nin kitabındada geçiyor. Dersimi onun Ezincan görüşmelerine katıldığını ve ondan “ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini” diye söz ediyor.
N.Yavuz Atase belgelerine dayanarak Ermenilerle yapılan bir çatışmada “ Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi otuz silahlı askeriyle muharebeye katılmış” diyor.(N. Yavuz, age, 352)
İsim benzerliğide olabilir!! Fakat başka bir husus bu konuda kuşkumu daha da artırdı.
Davut makalesinde Erzincan’a giden delegeleri sayarken “Use Seydali, … Memo Loliz vs” diyor.
Dr. Nuri Dersimi yine Erzincan görüşmesinden söz ederken ““ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini ve Lolanlı Mehmet”en söz ediyor.
N.Yavuz Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi’den söz ettikten sonra “Lolatlı Mehmet Ağa 30 askeriyle gelip çatışmaya katılmış”diyor(age)( N.Yavuz, Genelkurmay arşivine dayanarak yüzlerce Kürd ismini kıtabında veriyor. Bu tip kaynaklar daha farklı kaynaklarla doğrulanmadığı sürece kuşkuyla yaklaşmak lazım. Aynı durum bu iki Kürd içinde geçerlidir.)
Dr. Nuri Dersimi’nin sözünü ettiği Suşehri’ne giden Vehip Paşa ile görüşen “Ovacık aşiret reisleri” kimler? O görüşmede ne oldu ki, Alişan ve Haydar Beyler serbest kaldılar?
Sözünü ettiğim iki Kürd şahsiyeti ile ilgili benzetme provokatif bir soru olarak alınıp daha derinlemesine o süreç üzerine gidilebilinir. Günü gününe sözkonusu 2 ay içinde yaşanan gelişmeler yeniden inşa edilebilinir.
Osmanlı Ordu Komutanları Kürdleri öncü güç olarak savaşa sokarak hedeflerine varmak istiyorlar.
Bu konuda 2. Ordu kumandanı Binbaşı Nihat, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta “Doğu ve Batı Dersim milislerini kullanacaklarını” söylüyor. Vehip Paşa’da bu öneriyi kabul ediyor.(N. Yavuz, age, sayfa 350-51)
Erzincan ve çevresinde bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor, Rusların protestolarına karşılık Türkler “Kürdleri kontrol edemediklerini ve Kürdlerin bağımsız hareket ettikleri” bahanesine sarılıyorlar. Kürdlerle Ermeniler arasındaki ilişkiler kopmuş ve tam bir çatışma ortamına girmişlerdi.
Albay Morel, Tschaplikine görderdiği bir telgrafta “Kürdler Erzurum ve Erzincan arasında sürekli güçlerimize saldırıyorlar, yolun iki tarafında Kürd çetelerine yataklık yapabilecek köyleri yıktırdım” diyor(.N. Yavuz, age, s 293)
Kazım Karabekir Dersim milisleri için “919 insan Şarkı Dersim’de 2567 insanda Garbi Dersim’de besliyorduk. Erzincan hareketine pek zayıf mevcutlu bir nizamiye taburu da beraber olduğu halde Garbi Dersimden 735 insan iştirak etti, Erzincan’a gelince de 250 milis ve nizamiyeye inmişti. Şimdi ise bu milislerden elimizde 80 kişi kalmış”diyor(Kazım Karabekir, age, s, 100)
Aslında General G. Korganoff ve çeşitli Türk kaynakları dikkatli bir şekilde okunduğu zaman çatışmalar esas olarak Kürdlerle Ermeniler arasında oluyor. Gül Ağa önderliğindeki Balabanların akibeti biliniyor. Bako Ağa, Şah Hüseyinzade Mustafa, Şêx Hasananlar, Seyid Riza ve çevresi gibi çok geniş bir çevre bu savaşlarda yer alıyor. Ayrıca Erzincan ve çevresindeki yerleşik köylülerle de aktif bir şekilde savaşa katılıyorlar. Erzurum’a kadar Osmanlı ordusu çatışmaları arkadan takip ediyor ve Erzincan’da dahil alınan yerlere sonradan giriyor ve kendi sömürgeci idaresini kuruyordu.
Erzincan çevresinde meydana gelen çatışmalara, Erzincan’dan Erzurum’a yol boyunca atılan pusulara bakıldığı zaman Karabekir’in verdiği rakamlar pek mantıklı değildir. Bazı Kürdler evlerine dönüyorlar, fakat çok yoğun bir şekilde Kürd yaşamını yitiriyor. Birde şubat ayında iklim koşullarının sertliğinden dolayı bir çok insan donarak ölüyor.
Karabekir kitabının daha sonraki bölümünde Erzurum çatışmalarından sonra Doğu ve Batı Dersim’in “235 milisinden” sözediyor. 14 Mart’ta terhis ettiğini yazıyor.
Ermeni kaynaklarında Erzincan’dan Erzurum’a kadar Kürdlere verdikleri kayıplara baktığımız zaman yoğun bir Kürd kitlesi yaşamını yitiriyor. Aynı durum Ermeniler içinde geçerlidir.
Daha fazla uzatmadan Davut arkadaşın makalesine ilişkin bazı temel noktalara dikkat çekerek bu yazıyı sonlamak istiyorum.
1)Bolşevikler, Rusya’nın işgali altındaki toprakları “Türk Ermenistan’ı” olarak görüyor. Bu konu Halk Komiserleri Sovyet Başkanı, Lenin’in imzasıyla 11 Ocak 1918 tarihte yayınlanan 4 maddelik karar da sabittir.
2) Bolşeviklerin, Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı diye bir sorunları yoktu. Bolşevikler, kimin denetiminde olursa olsun otonom Kürdistan’a dahi karşıydılar ve devlet güvenlikleri için tehlikeli buluyorlardı.
3)Erzincan’da Kürdler ve Ermenilerin kurduğu ortak bir Şûra olmamıştır.
4)Taşnak Partisinin Batı Ermenistan’ın bir parçası olarak gördüğü Erzincan’da bir idare kurma girişimi olmuş ve Erzincan’da yaşıyan bazı Kürdleri ve Türkleri de entegre girişimleri de olmuştur. Fakat, sonuçta bu politika başarısız olmuştur.
5)Ermeniler zaman kazanmak ve Albay Morel’in söylemiyle “Kürd aşiretleriyle iyi geçinmek” için bazı girişimlerde bulundular. Fakat, Ermenilerin bu girişimleri hem Doğu Dersimliler ve hemde Batı Dersimliler tarafından ciddiye alınmıyor.
6) Bu anlaşmazlığın esas nedeni ise Taşnak Partisinin “Büyük Ermenistan” projesiydi.
7)Alişêr Efendi, savaşın başlarından itibaren Osmanlılarla ilişkilerini koparmış, bağımsız bir Kürdistan amacıyla Çarlık Rusyasıyla ilişkiye geçmiş, Ekim Devriminden sonra Ermenilerin bölgede Ermenistan’ı kurma girişimlerinede tavır almıştır. Alişêr Efendi, Çarlık Rusya’sıyla ilişkiye geçerkende, Ermenilerle ilişkilerini koparırkende, Koçgiri Hareketine önderlik ederkende ve Dersim Hareketine katılırkende o toprakları Kürdistan olarak görmüş ve ona göre davranmıştır.
8)Yıllarca Ermenilere sahip çıkan ve binlerce Ermeni’yi soykırımdan kurtaran Dersim Kürdleriyle Ermeniler arasında en kanlı çatışmalar o dönem yaşanmıştır.
9)Dersim Kürdleri Erzincan Mütakeresi sonrası tarafsız kalsaydı yada Ermenilerle birlikte ortak hareket etmiş olsaydı, Ermenilerin alanı boşaltması o kadar hızlı olmayabilirdi. En azından Erivan’daki Taşnak yönetimine karşı Bolşevik-Türk ittifakına kadar devam ederdi.
10) Tüm savaş boyunca Ruslarla birlikte hareket eden Abdulrezak ve Kamil Bedirxan ile, savaş sırasında Ruslarla ilişkiye geçen Alişêr Efendi’nin Ermenilerle olan ilişkilerinin bozulması o toprakları adlandırma meselesi ve iktidar sorunuydu.
11)Sonuç olarak o süreçte hem Kürdler ve hemde Ermeniler büyük kayıplar verdiler ve büyük acılar yaşadılar.
Fakat yıllar sonra Taşnak ve Xoybûn antlaşması imzalandığı zaman Taşnak Partisi farklı bir noktaya geldi. Fakat çok geç olmuştu.
Keşke Kürdlerle Ermeniler Birinci Dünya savaşı sırasında 1927 yılında geldikleri pozisyonda bulunsaydılar.
Iki partinin ortak protokolunun B kısmının 2.maddesi „Sevres Antlasmasında Ermenilere Van, Bitlis ve Erzurum’u veren 89.maddesi geçersizdir“diye yazıyor. ( Wahe Tachjian, age sayfa 365)
Sayın Wahe Tachjian’nın Fransız belgelerine dayanarak verdiği bilgilere göre, 2 Ocak 1929 yılında Mir Celadet Bedirxan Haleb’teki Taşnakçıların Club’unda yaptığı konuşmada:
„Kürdler ve Ermeniler aynı ırktan geliyorlar, yalnızca dinsel olarak farklılar. Uzun zamandan beri biz acı çekiyoruz ve Türk sultasına karşı mücadele ediyoruz. Biz bilmeden ve bilinçsizce bir birimizi katlettik.. Fakat biz bundan sonra ayrılmamak için birleştik. Türklerden rövanş almak için ve onlara karşı koymak için dostluğu ve barışı yerleştirmek için tüm çabalarımızı kanalize edelim..“ diyor( Wahe Tachjian la France en Cilicie et en Haute Mesopotamie, sayfa 365)
“Erzincan Hükümeti” ve bazı eleştirisel notlar( Xalid Begê Cibrî -Ekler)
Xalid Begê Cibrî’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle 1916-1918 yıllarında Dersim’e gidişi konusunda yapılan spekülasyonlar maddi temelden yoksundur.
Xalid Cibrî’nin bu süreçte Dersim’e karşı saldırılarda bulunduğuna dair hiç bir belge yoktur.
Bırakın saldırılar için Dersim ileri gelenleriyle Osmanlı devleti arasında aracılık yaptığına dairde belge yoktur. Aslında böyle bir ihtimali de gözönünde tutmak lazım. Çünkü, Xalid Cibrî Birinci Dünya Savaşı boyunca Rus Ordularına karşı savaştı.
Fakat, belge yok.
Yazı serisi boyunca “Deli Halit Paşa” ile “Xalid Cibrî”nin karıştırıldığına dair hususu gündeme getirmiş ve bu konuda bir hayli kaynak vermiştim. 1916 ve 1918 yılının başında bölgede olan “Deli Halit Paşa”dır. Seyyid Riza ile birlikte Erzincan’ı alan ve Erzurum’a kadar gidende Deli Halid Paşadır. Xalid Cibrî bu süreçte Erzurum’da olabilir ve hatta daha sonra Rusya sınırına kadarda gidebilir. Fakat, bu konuda elimizde belge yok. Türkler Xalid Cibrî hakkında tüm belgeleri yokettiler yada gizliyorlar.
Davut arkadaş makalemin altına düştüğü yorumda
“bunun üzerine Karabekir Halit begi ovaciga tekrar göndermistir, bu 1918 mart veya nisan aylari olmasi gerekir. —-Nuri Dersimi Desimliler gerek alay komutanin sahsina gerek fertlerine karsi iyi bir karsilama yaptiklarini ve Halit begin kaymakamlik kurduktan sonra ovacikta kalmaya devam etmesi türkleri kuskulandirdigini yaziyor.( Kürdistan tarihinde dersim.s.84)diyor.
Davut Hoca Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişini “1918 mart veya nisan aylari olmasi gerekir” diyor ve bu tezini Dr. Nuri Dersimi’ye dayandırmaya çalışıyor.
Sadece Davut arkadaş bu yanlışlığı yapmıyor. Xalid Begê Cibrî’nin ailesinden olan Mehmet Emin Sever’de benzer bir yanlığa düşüyor.
M.E Sever Kovara Bîr’de yayınladığı “Azadî Örgütü Lideri Cıbranlı Miralay Halit Bey” başlıklı makalesinde “Rus ordusu, Hınıs-Varto’ya kadar gelince Halit Bey’in alayı Elazığ bölgesine gelir, Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl, Hükümet Halit Bey’e Ovacık’ta hükümet konağı kurma görevi verir. Halit Bey, o sırada Belediye Başkanı olan Hıdır Bey’e (İstanbul milletvekilli M. Eren’nin amcası) misafir olur. Alayı onun arazisinde yerleştirir. Oradaki tüm aşiret reisleriyle görüşür, dostluklar kurar. Hükümetin o bölge halkına bakışının iyi olmadığını, bir kaç eski silah falan vererek bu işin savuşturulmasını ister. Öyle de olur. Ancak hükümet, Cibranlı Halit Bey’in niyetini anlar. Onun bu konudaki düşüncelerinden ve onlarla yakınlık kurmasından rahatsız olur. Bu nedenle de Halit Bey”in alayını geri gönderir.“diyor
Sayın M.E Sever Xalid Beg “Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl” Dersim’e gönderiliyor diyor. Daha sonra anlatıkları ise Dr. Nuri Dersimi’nin tespitleridir. Bilindiği gibi 1916 yılında Osmanlı Devleti tüm gücüyle Dersim Kürdlerini Ruslara karşı kazanmaya çalışıyor. Eğer Xalid Begê Cibrî 1916 yılında Ovacığı işgal etmiş olsaydı Osmanlılar için bulunmaz bir nimetti.. Ama böyle bir şey yok.. 1916 yılında Dersim’e yönelik genel bir saldırı var. Fakat, hiç bir belgede Xalid Begê Cibrî’nin bu saldırılarda ciddi bir görevle rol aldığından sözedilmez. (Dersim’e yönelik 1916 saldırısıyla ilgili ayrıca gerekiyor. Çünkü bazı iddialara göre Seyid Riza’nın Osmanlılara yaklaşması o süreçte oldu)
Hem Davut arkadaş ve hem de M.E Sever Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Xalid Begê Cibrî’nin 1918 veya 1916 yılında Dersim’e giittiğini söylemeleri doğru değildir.
Dr. Nuri Dersimi Xalid Begê Cibrî’nin 1335 yılında yani 1919 yılında Dersim’e geldiğini şöyle aktarıyor:
“Erzincan ve Erzurum mıntıkaları Rus ve Ermeni kuvvetlerinden tecrid edildikten sonra, Dersimde yeniden bazı mahalli ihtilaller baş gösterdi.Aldandıklarını anlamış olan Ovacık aşiretleri, Türk mıntıkalarına akın etmeye başladılar.
Türk hükümeti bu hareketlere karşı yeni bir hile tasarlamış olmalı ki, bu mıntıkaya Kürt aşiret alayı kumandanı Cıbranlı Halit kuvvetlerini gönderdi.
Dersimliler, gerek alay kumandanının şahsına ve gerekse efradına karşı hüsnü kabül gösterdiler ve hiçbir hadise çıkarmaksızın, alay mümanaatsız Ovacığa yetişti. Bu durum Türk hükümetinin dikkat nazarından kaçmamıştı. Her fırsattan istifadeyi bilen Türkler, Kürt Halit sayesinde Ovacık mıntıkası aşiretlerinde hasıl olan sükünden dahi faydalanarak, Ovacıkta bu Kürt kumandan sayesinde yeniden bir Türk kaymakamlığı tesisini başarmışlardı.
Kaymakamlık tesisi işi başarıldıktan sonra, Kürt Halit Bey alayının Dersim’de ipkası Türklerce mahsurlu görüldüğünden, bu alay orduyla birleşmek üzere geri çektirilmişti.“(Dr. Nuri Dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim, sayfa 119-120)
Aslında Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gidişi konusunda yaptığı bu tahlili yorumlamaya dahi gerek yoktur.
Bir hayli bilgiyi içeriyor.
Tarih olarakta 1919 yılını veriyor.
Türk resmi tarihçileri ve süreci yaşıyan Türk subayları pekte Xalid Beg’in Dersim’e gidişini önemsemiyorlar ve bu konuda yazdıklarıda yok.
Dersim tarihinde Dersim’e yapılan tek kansız bir hareket yok.
Dersimliler kendi topraklarına ayak basanlara karşı birlikte olmasa dahi karşı koymuşlar ve kanlı çatışmalara girmişlerdir.
Xalid Begê Cibrî’nin 1919 yılında Dersim’e gidişi sırasında kanlı çatışmalar olmuş olsaydı, Kürdler arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrılıkları sürekli olarak kaşıyan çevreler var olan yaraları daha derinleştirmek için çoktan bir dizi belgeyi piyasaya sürerlerdi.
Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişi ve Dersim ileri gelenleriyle olan dostane ilişkilerini okuduğum zaman Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından basılan Dersim adlı kitapta ismi geçen “ Miralay Halit Bey’e” takıldım.
21 Ocak 1921 tarihinde Elaziz Vilayetinde İçişler Bakanlığına gönderilen bir rapor var.
Bu rapor yada mektupta Seyid Abdulkadir ve Sabık Polis Müdürü Miralay Halit Bey’in Dersim aşiretleri üzerindeki etkileri ve mektuplaşmalarından sözediyor.
Acaba burada sözü edilen Miralay Halit Bey kimdir?
Eğer burada sözü edilen Xalid Begê Cibrî ise bu bilgiler Dr. Nuri Dersimi’nin tahlilleriyle çakışıyor. Xalid Begê Cibrî 1919 yılında Dersim’e gidiyor ve pro Kürd faaliyetlerinden dolayı geri çekiliyor. 1920 yılının Ocak ayında Xalid beg’in Dersim aşiretleriyle ilişkileri, mektuplaşmaları ve Jin gazetesi hepsi kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Benim burada ileri sürdüğüm sadece bir hipotez…. Araştırılması gereken bir husustur. Acaba Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişkisi olan ve aynı ismi taşıyan başka bir Miralay Halit Bey varmı?
Şimdi o belgeyi aktarıyorum:
“Mütarekeyi takip eden günlerde ise Dersim yeniden kımıldamağa ve etrafa sarkıntılık yapmaya başlıyor. Bu sırada Kürtçülük ceriyanlarıda sokulmağa ve Dersimde fikirlerini neşredecek elemanları bulmağa çalışıyordu. Ve buna kısmende muvaffak oluyor. Bu sırada Dersimlilerin azgınlıkları arttıkca artıyor. Dersim’in mütareke ile milli mücadele arasındaki vaziyeti Elaziz vilayetince şu suretle İstanbul’a anlatılıyor.
Vilayetin 21 kanunu sani 1920(ocak ayı-Aso) tarihinde dahiliye nezaretine(İçişler Bakanlığına-Aso) yazdığı tahrirat hulasatan( özet resmi mektupta-Aso): Hükümet kuvvetli iken evamire serfüru(emirlere başeğme) ve zaif iken gaile(sıkıntı yada başbelası) yapmaktan çekinmeyen Dersim aşairi son günlerde hükümetin zafı ve bazı hainlerin tahriki neticesi olarak Dersim’e cıvar Egin, Çemişkezek, Arapkir ve Pertek köylerine tecavüzle ağnam ve mevaşi gasp etmişlerse de jandarma ve ahalinin muaveneti ve mevsimi şıtanın hululile bunların tecavüzleri menedilmişti. Dersim mutasarrıflığından alınan telde Koç ve Şam uşağile diğer aşair rüesassının Karaballı aşiret reisinin ikametgâhı olan Ağzonik köyünde içtima etmekte oldukları ve maksadı içtima ise tekmil aşiretin temini itifakı ile Çemişkezek ve Pertek köylerine ve bilhassa Türk köyleri aleyhine vasi mikyasta bir kiyam ve tecavüz icrası olduğu cihetle hemen kuvvei askeriye izami talep olunmakta ve diğer bir telde de bilcümle aşiretlerin bilhassa Karaballı ile Koç Uşağı aşiretinin Meclisi Ayandan Seyid Abdulkadir efendi ve sabık polis müdürü Miralay Halit bey ve Kürt Teali Cemiyetile ile münasebette bulundukları sansur edilen mektuplarla muhbirlerin ifadesinden anlaşıldığı ve hükümeti, kararsızlığından dolayı acızla tevsim ettiklerinden yakın bir atide istifadeye şitap edecekleri dermeyan olunmaktadır. Halbuki öteden beri Koç, Şam uşağı ile Karaballı aşireti arasındaki münaferet ve rekabetin mevcudiyeti şimdiye kadar muvazene tesis eder ve müttefikan tecavüzlere mani iken bu iş’arat mühim görülmüştür. 13. Kolordu ile muhabere yapılmış ve Çemişkezek ve Pertek ve cıvar Türk ahalisinde şayani itimat görülenlerin kefaleti müteselsile ile şimdilik teslih ve filhakika Dersimliler tarafından bir kiyam ve tecavüz gibi bir zarüreti mübreme halinde kuvvei kafiye sevk ve izame teemmül ve temin edilmiştir. Ancak harekatı ekseriyeyi mucib hadisatın düveli itilafiyeye mütarekenamenin 24. Maddesinden istifadeyi temin tehlikesi olduğundan buna meydan bırakmamak için her tedbire başvululacaktır. Maahaza Abdulkadir Efendi ve Halit Bey’in daha ne gibi teşvikatta bulundukları mutasarrıflıktan sorulmuştur. Mektupların sansor edilmesi, Türklük ve Kürtlük neşriyatı yapan gazetelerin ve bilhassa Jin gazetesinin Dersime ve mülhakatı saireye ithal olunmaması esbabının istikmali emredilmiştir” (T.C Dahiliye Vekaleti, Jandarma Umum Kumandanlığı, Gizli ve zata mahsustur, DERSİM-Kayit altında yüz tane basılmıştır- sayfa 169- kitabın arjinalinden-Aso)
Devlet Kürd aşiretleri arasındaki barış ve Türklere karşı ortak hareket etme girişimlerini tehlikeli buluyor ve bu gidişatın sorumlusu olarak da Seyid Abdulkadir ve Miralay Xalid Beyi görüyor.
Koçan aşiretinin 1925 Devrimine karş olumlu yaklaşımı Karaballı’lardan olan Hasan Hayri’nin 1925 devrimi sırasında idam edilmelerinin bir boyutuda devlet tarafından tespit edilen Kürdler arasındaki bu ilişkilerden yatıyor.
Faik Bulut’ta daha önce eleştirilerini yaptığım arkadaşlarla aynı hatayı yapıyor.
Faik Bulut şöyle yazıyor: “ Geçerken belirtelim; 1915-1916 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rus birliklerinin Erzincan’dan çekilmesinden sonra, Osmanlı ordusu Cibranlı Halit Bey komutasındaki Kürt Süvari Alayı ile birlikte iki koldan harekete geçer. Ordu, Erzincan’ı Ermeni komitelerinden temizlemek, Cibranlı Halit ise Osmanlı adına, Ovacık’ta lağvedilen resmi yönetimi yeniden kurmak amacındadır.. Dersimli Kürtler Halit Beyi uzaktan izler, ancak tek kurşun sıkmazlar. Ovacığa giren Halit Bey yerel yönetimi lağveder, yerine Osmanlı yönetimini kurar. Bir süre sonra da çekilir. Bu Ovacık’ta kurulan ‘ikinci resmi yönetimdir”. (Faik Bulut, Belgelerle DERSİM RAPORLARI, Yön Yayıncılık, 1991, sayfa 28)
Görüldüğü gibi Faik Bulut’ta isim vermeden Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Cibrî’nin Ovacığa gidişi sırasında yaptıklarını ve aşiretlerin ona karşı yaklaşımını anlatıyor. Fakat, bu sefer Xalid Begê Cibrî’yi “Deli Halit Paşa”nın yerine geçirmiş..
Faik Bulut yazının devamında Xalid Begê Cibrî hakkında bazı tespitler yaptıktıktan sonra “ nitekim aynı Cibranlı Halit Bey, Koçuşağı isyanını te’dip için görevlendirilmesi yolundaki Mustafa Kemal’ın talimatlarını reddetmiştir” diyor.(Faik Bulut, age, sayfa 28)
Fakat, ne yazık ki sayın Bulut bu konuda hiç bir belge sunmuyor.
Bildiğimiz kadarıyla Türklerin “Koçuşağı Tedibi” yada “1926 Hareketi” dedikleri Koçan başkaldırısı 1926 yılında oluyor. Xalid Begê Cibrî , 1925 Devriminin hazırlık faaliyetleri içindeyken Yusuf Ziya Bey ile birlikte Türkler tarafından yakalanıyor ve Bitlis’te kaleşçe katlediliyor.
Koçan hareketi 3/6/10/1926’da başlıyor.
Xalid Cibrî Kemalistlerle çoktan tüm ilişkilerini koparmış ve o güne kadar Kürdlerin başarmadıkları en geniş kapsamlı ve illegal örgütü AZADİ’yi oluşturmuştu.
Bir dizi yerli ve yabancı belgelerde Xalid Cibrî’nin 1920 ve 1924 yılları arasında sahip olduğu ulusal bilinç, bağımsız Kürdistan için yaptığı çalışmalar sabittir.(Aris Arda’nın çevirisini yaptığı Kürd-Sovyet İlişkileri, İsmail Hakkı Şawes’in Azadi ve Xalid Cibrî hakkındaki anıları-kendiside Azadi üyesidir-na bakınız)
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın bazılarına göre 1932 ve bazılarına göre daha sonra basılan DERSİM adlı kıtapta Dersim’e yönelik bir dizi hareketi veriyor.
Her ne hikmet ise Xalid Begê Cibrî’nin önderliğinde Osmanlı’nın “Ovacık’ta ikinci resmi yönetim” inin tesisinden söz etmiyor.
İkinci defa Osmanlı’nın resmi idaresini Ovacık’ta inşaa edeceksin, Dersim ile ilgili böyle bir kapsamlı çalışmada hiç bir yer verilmeyecek?
Şunu görmek lazım. AZADİ örgütü Türk ordusu içindede örgütlüydü. İhsan Nuri Paşa, İsmail Hakkı Şawes ve diğer Beytülşebbab Hareketine katılan subaylar Türk ordusundaydılar. Bir yandan Türk Ordusundan yana görünmek ve diğer yandan Bağımsız Kürdistan için örgütlenme faaliyetleri içindeydiler.
Xalid Begê Cibrî Azadi’nin beyniydi. Azadi 1921 yılında kurulduğuna göre Xalid Cibrî’de illegal bir örgüt kurma düşüncesi eskiye yani bir kaç yıl öncesine kadar gider.
Bu anlamda Xalid Begê Cibrî Türklerin istemlerine bağlı olarak Dersim’e gittiği zaman, onların istemlerini yerine getirmemiş, kan dökülmemiş ve Türkler bundan rahatsız olduğundan dolayı geri çekmişler.
Aslında Xalid Begê Cibrî’nin bu pozisyonunu Dr. Nuri Dersimi ve Seyid Riza’da görüyoruz.
“Koçan Direnişi”nden sözetmişken bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi’nin Kürdistan Tarihinde Dersim adlı eserini okuyanlar, onun “Koçan Direnişi”ne karşı Türk Ordusunun “saflarında” yer aldığını bilir. Dr. Nuri Dersimi o serüvenini geniş geniş açıklıyor. Türkiye’ye giden delegasyon , Dersim toplantıları vs.vs…. Dr. Nuri Dersimi bu harekete niçin katıldıklarınıda izah ediyor.(kitabını Koçan Hareketi bölümünü okuyabilirsiniz)
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın(JUK) çıkardığı gizli kıtapçık Dr. Nuri Dersimi’nin söylediklerini tehid ediyor.
JUK’nın “Dersim” kıtapçığına göre Seyid Riza’da “Koçuşağına karşı” Türklerin saflarında yer almış.!!
Bu kıtapcıkta uzun bir alıntı yapmak istiyorum. Çünkü, o dönem Kürdlerin takındığı tavır konusunda bir hayli ilginç bilgiler veriyor:
“Koçuşağı aşireti üzerine yapılan harekette Dersimlilerin takip ettikleri siyaset icabı her ne kadar hükümet kuvvetleri ile müşterek Koçuşakları tedip için hareket etmişlerse de bu harekette de Dersimlilerden istifade olunamamış, bilhassa harekâtın ciddi şekilde ve süratle yapılmasına engel olmuşlar ve askeri kıtalara en müşkül ve en çetin yerlere taaruzlarını tevcih ve sevkederek hareteti akamete uğratmak ve askeri kıtalarla yaptıkları hareketler de askerin maneviyatını bozarak bozgun bir vaziyette çekilmelerine sebep olmuşlardır. Hükümete yardım maksadiyle gelen Seyid Riza ve Ovacık aşiretleri yardımdan sarfı nazar Koç uşaklarına yardım ve yataklık ederek onları imhadan kurtarmışlar.
Koç Uşağı harekâtında orduya yardım için gelen aşiretlerin maksatları, bu hareketın tetkiti neticesinde şu süretle tespit olunabilinir.
1)Esaslı bir hareket ve taaruza girişmemek,
2)Bu maksatlarını tamamen saklıyarak verilen vazifeyi yapacak görünmek ve bunun için kı’talardan mümkün olduğu kadar çok cephane koparmağa çalışmak,
3) Hareket zamanında en ufak bir bahane ile geri kaçmak ve bu süretle kı’taların harekâtını da muvaffakiyetisizliğe uğratmak,
4)Kumandanın ciddi ve seri hareketlerine mahal vermemek bunun içinde asilerle kumandan arasında müzakerelere yol açmak, mümkün mertebe uzunca mühletli müddetler ile harekâtı tevakkufa uğratmak ve neticede harekâtı daha gayri müsait mevsimlere bıraktırmak, Kumandanlığın maksatlarından asi aşiretleri haberdar etme ve yer değiştirmek, kıtaatın tesirinden korumak için zaman kazanmak…
5)Kıtaatı hareketleri çetin yerlere çattırmak,
6) Askerin maneviyatını bozmaya çalışmak,
7)Fırsat kollamak, küçük müfrezelere veya nakliye kollarına baskın yapmak,
8)En nihayetinde asi aşiretlerin imhadan kurtulmaları için kaçmalarını ve kendi aralarında saklanmalarını temin etmek…”
Devamında “Dersim aşiretlerinin hükümete taraftarlıklarına ve sadakatlarına itimat asla caiz değildir” dedikten sonra:
“Evvelki hareketlerle beraber 1926 Koçuşağı hareketide böyle oldu. İdarecilerin telkini ile askeri kumandan Seyit Riza ile başına topladığı aşiretlere inandı. Bunlar asker asker arasında harp etmeyeceklerini söyleyerek kendilerinin sağ cenahta Şimala giden yolları tıkamaları vazifesini istediler. Bunlara istedikleri vazife verildi. Fakat ne oldu. Mustafa Bey(33 Kürd’ün katili Muğlalı Mustafa-Aso) Ali Boğazına hakim olduğu zaman burada kimseyi görmedi. Çünkü Koçuşaklılar onlara Ovacık yolunu sedde memur millisler tarafından parça parça Şimala geçirilmiş ve muhtelif aşiretler arasına dağılmış ve şu süretle imha edilmekten kurtarılmışlar. Seyit Riza’nın son dakikaları Koçuşaklara lehdar cephe almasının içyüzü işte budur”(JUK, Dersim, sayfa 174-177)
Seyid Riza’nın bu harekete katılıp katılmaması bir yana(başka kaynaklarca doğrulanması gerekir) Türk devletinin Kürd aşiretlerine karşı yaklaşımı açıktır. Kürdlerde Türk devletine karşı çeşitli hesaplar içindeler. Koçanlardan sonra sıranın kendilerine geleceğini bilirler. Bunu için karşılıklı olarak bir dizi labirentler oluşturulur, hesaplar yapılır ve “ittifaklar” kurulur.. Asırlar boyunca savaşlar içinde olan ve özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın farklı cephelerinde savaşan, tecrübe sahibi olan ve Kürd Ulusal bilincine kavuşan Kürd kadroların sömürgeci Türk devletinin hesaplarını boşa çıkarma kadar doğal bir şey olamaz.
Xalid Cibrî’nin 1919 Dersim olayını, Seyid Riza, Dr. Nuri Dersimi’nin ve diğer Kürd aşiretlerinin Koçan Direnişi sırasında takındıkları tavırlar, Yusuf Ziya Bey’in parlamenterlik sürecinde Bolşeviklerle Trabzon’u da içeren bağımsız Kürdistan için yaptığı pazarlıklar ve Koçgiri Direnişi sırasında “Hilafet Ordusu Müfettiş-i Umumisi” sıfatını kullanan Alişêr ‘in bu tutumu bu bağlamda değerlendirilebilinir.. (Burada devletin yandaşı olan yapıları dıştalamıyorum…)
Türk devleti bunların hepsini görüyor ve arşivliyordu.
Tüm bunlar bilince çıkarılmadan TC’nin 1938 yılında uyguladığı en iyi Kürd ölü Kürdtür politkasını anlamakta zorlaşır.
ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP/ DAVUT KURUN
1980 yılının sonunda yazdığım “Erzincan hükümeti 1917-21” adlı makaleme Aso arkadaş on bölümlük bir eleştiri notları yazdı. O
dönemdeki bilgi ve siyasi perpektifimle,
mümkün olduğu kadar gelişmeleri “doğruya yakın “ bir öykü şeklinde
vermeye çalışmıştım. Bir kaç ay önce birçok sitede yeniden yayınlanması
üzerine, birçok eleştiri ve suçlama
alınca , cevap mahiyetinde bazı eklemeler yaptım ve kaynaklar verdim. Makalenin Tarihsel belgelerin derlemesi veya
belge olma iddiası yoktur. “doğruya yakın” bir öykü terimini kulanmak zorundayım, çünkü kürtlerin
yazılı belgeleri yoktur veya çok azdır. Türk ve Ermeni kaynaklarını “tersinden
okuyarak” bazı sözlü duyumlarımla
birleştirmeye çalışarak, gerçeği bir “yargıç “ gibi sorgulayarak bulmaya
çalıştım. Aso”nun dediği gibi “…kürt düşmanlarının yazılarında Erzincan
hükümeti ve kürtlere ilişkin oluşturdukları bataklıktan altın bulma gibi zor
bir olay ile karşı karşıyayız”. Bunun bilincinde olan Aso arkadaşım da aynı
bataklıkta gerçekleri ararken bulduklarını 10 bölüm halinde yayınladı. Asonun yazı dizilerini okudukça
tekrar konuya kafa yormaya, elimdeki
notlarımı ve bazı kaynakları tekrar gözden geçirmeye çalıştım. Bugünükü bilgi
ve siyasi kriterlerimle makaleyi yazsam
daha farklı ve daha geniş yazardım, ama ogünkü siyasi formasyonumuzu ve tarihe
bakışımızı yansıtan bir belge olması açısında
olduğu gibi kalmasını daha uygun buluyorum. Ancak aynı konuda daha
kapsamlı bir araştırma çabası içindeyim. Bilinen nedenlerle “bataklıkta altın
arama” olan bu çabamda fazla yol alamıyorum.
Aso arkadaşın verdiğim kaynaklar hakındaki değerlendirmesi yanlış değil.
Bunu bir kaç ay önce makaleye yaptığım ek de
aynı değerlendirmeleri bende yapmıştım. Ek olarak şunları yazabilirim.
Garnik Asatrian ı Danimarkada şahsen
tanıdım. Kendisi ile iki günlük tarih
tartışmamızdan sonra ücüncü gün birlikte
Almanyaya yolculuk yaptık.
Sanırım Erivan doğü bilimleri
akademi üyeliği ve Ermenistan komünist partisi genclik örgütü başkanlığını
yapmıstı. Konuşmalarımızın çoğunu not ettim, daha sonra Erivanda bir arkadaşı
üzerinden bana bir gazete gönderdi. Dil
ve harf farklılığından dolayı gazetenin içeriğini halada bilmiyorum. Tanıdığım
bir kaç ermeni arkadaşıma gösterdim ancak bana tercüme edemediler, hala dosyamdadır. G.Asatrian türkce , kürtçenin her üç lehcesini, farsca
gibi bölge dilleri dışında birçok dil bilen, tarih bilgisi oldukça iyi olan
biri idi. Benim Dersimli olmamda dolayı Dersim Tarihi, yerleşim yerleri, hatta
benim doğum yeri olan Tomayik köyünün tarihçesi hakında detaylı bilgiler verdi.
1917-18 yıllarında Dersim ve Erzincanda gelişen olaylar hakındaki konuşmasından
da bazı notlar almıştım. Asatrian militan bir ermeni milliyetcisiydi,
yezidilerin kürt olmadığını, Kuzey Kürdistanın önemli bir kısmının hala
Ermenistan olduğunu, zazaların ermeni olduğunu vs bir çok konuda, ermenilerin
resmi görüşlerini dile getiriyordu. Konumuz G. Asatrian değil , ama neden
kaynaklarımızın bilgilerini tersinden okumamız gerektiğinin anlaşılması için,
bunları belirtmek zorundayım.
2
ASO.NUN ELEŞTİRİLERİNE GELİNCE..
Aso notlarının ikinci bölüme “Erzincan hükümeti” denen olay işgal idaresi
mi yoksa Ermeni ve Kürtlerin özgür iradeleriyle oluşturdukları şura mı?
Sorusuyla başlıyor. Notlarının
sonunda da “ Kürtlerle Ermenilerin kurduğuortak bir şura olmamıstır” diyor
Çarlık ordusunun işgal ettigi bölgelerde,
kendisine bağlı ve ermeni
güçlerinin güvenlik güçleri olarak hizmet ettiği bir işgal yönetimi kurduğu bilinen tarihi bir olgudur. Bu durum,
çarlığın devrilmesinden sonra da Kerenski
geçici hükümeti döneminde de devam
etmiştir. Ancak Ekim Devriminden sonra durum değişmiştir. Çünkü sovyet yönetimi
savaşa tek taraflı olarak son vermekte ve osmanlı devletinde işgal ettiği toprakları tahliye etmektedir.
İşgal biteceğine göre, yeni bir işgal
yönetimi kurma sözkonusu olamaz. işgal
bölgelerinin kaderinin ne olacağı,
konusunda, türkler, ruslar, Ermeniler, Kürtler, Potnuslar,
Gürcüler,Azeriler farklı tavır ve siyasi bakışlara sahiptir. Bunun dışında
İngilizler Fransızlar Amerika ve İran bölgenin kaderini belirleyen siyasi
aktörler olarak, o dönem yoğun çaba içindedirler.
Erzincan mütarekesi de bu dönemde
yapılmıştır. Daha işgal döneminde, Ermenilerle Kürtler arasında belirli
konularda antlaşmalar sağlanmıştı. İleriye doğru bazı siyasi adımlar atılmış,
karşılıklı dayanışma ile ortak siyasi
yönetimler oluşturma konusunda itifak sağlanmışıtır. Ancak Rusyadaki Ekim Devermi, 1. dünya savaşını sona erdireerek, işgal
bölgelerini tahliye etmeye başlaması, bölgemizdeki dengeleri altı üst ederek
yeni bir süreci başlatıyor, ve bu değişen yeni dönemde Kürt –Ermeni ilişkilerini, Türk –Rus
ilişkilerinide yeniden şekillendirdi. Kürtlerle Ermeniler arasındaki eski
antlaşmalar yeni zeminde ele almak ve kalicılaştırmak içi heyetler bir dizi
görüşmeler yapar . makalede sözü gecen görüşmeler bu döneme aittir
Sovyet ordusu ile Osmanlı ordusu
arasındaki ilk temas 4 kasım da başlamış ve 24 kasımdaki heyetler arası
görüşmede ateşkes antlaşmasının tam metni hazırlanıyor ve 5 aralıkta imzalanıyor. Tarih konusunda kesin bir şey söyleyemiyorum, çünkü bazı
kaynaklar eski tarihi kulanarak tarih verirken bazı kaynaklar yeni tarihi
kulanmışlardır. İki tarih arasında 13 günlük fark vardır. Gürcü kaynaklar 17
kasım tarihini ( Dokumanti materiali po Vneşney..belge no.44) , Ermeni
kaynakları 30 kasımı (R.Hovanisian.Armania on the Road independ. 1918 los
Angeles.1967..s.109) türkler ise 18(diger takvim ile 5 aralık) Aralık tarihini
vermektedir. Mütareke sürecinde ilk görüşme den antlaşmanın imzalanmasına kadar
bir kaç görüşme yapılıyor ve bu gürüşmelere farklı isimler de katılıyor. Ancak türklerin verdiği tarih olarak 5 aralık saat
15.00 imzalanan metinde rus kaynakları
ile türk kaynakları imzalayan heyet hakında farklı bilgiler veriyorlar.
Stefanos Yerasimos türk sovyet ilişkileri adlı eserinde (s.40) Rus Heyetini, Tuğgeneral Vişinski,
Yelizvetensk, bir albay(imza okunmadı),Smirnov, doçent V.Tavazaya, Vedrinski isimlerini sayarken, türk heyetinide söye
saymaktadır. 3. ordu genelkurmay başkanı (imza okunamadı), Ömer Lütfü, Hüsrev
bey, tercüman Yakup. Ali Kemali de “Erzincan tarihi “ adlı eserinde farklı
isimler vermektedir. Burada isimlerden
çok, bu heyetlerin kimin adına yetkili oldukları ve ateşkes antlaşmasını
imzaladıklarıdır. Bilindigi gibi,
bolşevikler merkezi rusyada hala
eski rejime bağlı olan generallerin ordularıyla boğuşmaktadır ve
iktidarını kafkasya kadar
geliştirememislerdi. Erzincan heyeti,
kendisini hem merkezi rusyada kurulan sovyet hükümetine hem de
kafkaslarda kurulan Menşevik Gürcüstan ,
Taşnak Ermenistan ,Müsavaat Azeri hükümetlerine bağlı görmektedirler. Daha
sonra bu hükümetler, merkezi tifliste olan
Mavera-i Kfkas, yada zakafkas,
yada kısaca seym olarak adlandırılan bir güney kafkaf
fedarasyonunu kurdular . Erzincan
mütarekesinde sovyet ordusunu temsil
eden heyetin başkanlığını yapan Tuğgeneral
Vişinski, daha sonraları güney kafkas Federasyonuna bağlı ordunun
komutanlığını yapacaktır. Konuyu fazla dağıtmadan, Aso arkadaşın notlarına
dönersek. 1-mütareke tarihini türk
kaynaklarınca belirtilen 5 aralık 1917 tarihli tarihi problemli ve diger kaynaklarca doğrulanmamaktadır.
2-çarlık ordusunun işgal ettigi
bölgelerde ilhak politikası amacına uygun olarak kurdukları işgal
idaresini, savaşa son verip çekilen
sovyet ordusun, bu bölgelerde kurmayı amaçladıkları yönetim arasındaki farkı
görmeyip, aynılaştırması doğru bir yaklaşım degildir. Sovyet hükümetinin
kürtlere karşı ermeni yanlısı politikasının olduğu açıktır, ancak ilhak amaçlı bir işgal hükümeti kurma çabası
olarak görmek yanlıştır. Sovyet hükümeti bu dönemde ilhakçı politikasından çok
kendi eski çarlık sınırları içinde kendi yönetimini oluşturma çabası içinde
olduğu bir gerçektir ve Ekim devriminden hemen sonra da “emperyalist savaşa”
son vererek, rus ordusunun işgal ettigi bölgelerden çekileceğini açıklamıştır.
Ancak geri çekilirken işgal bölgelerini
oraada yaşıyan halkların oluşturacakları yönetimlere devredileceğini,
osmanlı ordusunun bu halklar üzerindeki hakimiyet kurmaya yardımcı
olmıyacaklarını da açıklamıştır. 11 Ocak 1918 de SSCB hükümeti, geri çekilen sovyet ordusunun
“ yönetimi kurulan halk temsilcileri sovyetine devredeceklerini” bir kararname
olarak açıklamıştır….(Akdes Nimet, Kurat. S.334-34.) (Genel kurmaybaşkanlığı
CJL. S.423-28)
Stefan yaresimos bu konuda aktardığı
Lenin ve Stalinin imzaladığı kararnamede 1. 2 ve 3 maddelerinde güvenliği sağlayacak bir ermeni milis gücünün oluşturulması, başka
yerlere zorla göçettirilmiş ermenilerin topraklarına dönmesinin barış
görüşmelerinin ön koşulu olarak belirttikten sonra Türkiye ermenistanında “Ermeni halk
temsilcileri sovyeti “ adiyla gecici bir yönetimin oluşturulmasını ve Türk Ermenistanın coğrafi sınırlarının
demokratik esaslara göre seçilen ermeni halk temsilcileri ile komşu münaşakalı
illerin halkında demokratik esaslara
göre seçien temsilciler Kafkas işleri olağanüstü komiseri ile birlikte kararlaştırırlar
ve saptarlar, demektedir ( türk sovyet ilişkileri. S41) Burada sökonusu edilen
ve topraklarına dönecek olan Ermeniler, ittihat Teraki partisinin . 1. dünya
savaşı yıllarında tehchir ettiği Ermenilerdir. Bir hatırlatma olarak belirteyim
ki, bu kararnamenin yayınlandığı yıllarda Ermeniler hala Sovyet hükümeti ile
birlikte hareket etmektedirler. Ancak bir kaç ay sonra, mondros
mütarekesinden sonra, ingilizler, Fransızlar ve Amerikalılar bölgeye girmeye
başlaayınca Ermeniler ikiye bölünür,
Taşnak partisi ingilizlerin safında sovyetlere karşı tavır alırken, bir kısım Ermenilerde sovyet hükümetiyle aynı
cephede saf alır ve Ermenistan sovyet
hükümetini oluşturmak için Taşnaklarla savaaşa tutuşurlar. Daha sonra SSCB bağlı Ermenistan cumhuriyetini
kuracak olan bu partinin yayınladığı
bildiride, “milli müdaafa komitesinin (Taşnak) siyasi mesleginin
esasını,Trabzon,Mahahatun,Diyarbakır,Musul memeleketlerininde ermeni
egemenliğine alarak geniş topraklara sahip olma havasının teşkil ettiği ve
bundan vazgeçmediği için emperyalistlerin propağandasina kapılarak büyük
Ermenistan hayali ile uğraştıkları ifade edilmiş, bunların miletlerin refahi
saadetinin topraklarının genişletmesinde değil, birbirine kardeşlik ve dostluk
göstermeleri ile, birbirinin hukukuna riayetle kaim olabileceğini bilmeleri
gerektiği belirtilmiştir.” (Sabahatin Özel,milli müc. Trabzon, ankara 1991,
s.228)Yani saflar oldukça karıışıktır. Dolayısıyla sovyetlerin 11 ocakta yayınladıkları
kararnameye “Türki Ermenistanda “ yegane
güç olan Taşnakyum partisi uymayınca, uygulama sansını da yitirmiştir.
Sovyetlerin, Taşnaklara yardım etmesi bir yana, türklerle birlikte taşnak
güçlerine karşı ortak savaştılar. İngilizler, taşnaklara verdikleri sözleri
tutmayıp yanlız bırakınca, taşnak güçleri, sovyet ve kemalist güçleri arasında
ezildiler. Türkler burada kurnaz davranarak, hem eski osmanlı sınırları içindeki
ermenileri temizleyip, taşnak güçlerini
ezip rusya ermenistandaki iktidarını yıktıktan sonra, işgal ettikleri gümrüde teslim olmaya zorlanan taşnak temsilcileri ile Gümrü antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma
imzalandıktan bir gün sonra Ermenistan
Bolşevik partisi Erivanda
iktidarı elegeçiip SSCB bağlı
Ermenistan cumhuriyetini ilan etti. Ancak Kemalistler Gümrü antlaşmasını
hem SSCB ne hemde yeni Ermenistan hükümetine karşı
işgal ettiği bölgelerdeki yönetimini meşrulaştırmak
için kulanmıştır. Bugünkü Nehcivan ve
karabağ sorunu bu anlaşmaların doğurduğu sorunlar olarak günümüze kadar
sürmektedir.
3
Aso arkadaşın eleştiri notlarına dönersek, kürtlerin ve ermenilerin birlikte oluşturdukları Erzincan şuurasının olmadığını, Ermeni ve
Kürtler arasındaki görüşmelerin sonuçsuz kaldığı şeklinde tesbitine gelince.
1950 lerde ve 60 larda yayınlanan Belgelerle Türk tarih mecmuasında Erzincan şurası hakında önemli belgeler var. Ne yazık ki bugün bu belgelere
ulaşmak mümkün değildir ve alıntı veremiyeceğim. İkincisi G.Asatrian dan aldığım notlar, ki bunları da
yukarda belirttiğim gibi kürtleri küçük
düşüren, ama satır aralarında kürtlerin
önemini vurgulayan sözlerle gerçeği
yakalamak mümkündü. Diger bir sözlü
kaynağım, çocukluk yıllarında dinlediğim ve bugün hala belegimde iz bırakan Dersim yaşlılarının anlatımıdır.
Bunlardan 1900 den itibaren Dersim
olayları hakında bilgisi olan İman Tahran’ın hatırımda kalan
anlatımlarını, bir kaç ay önce oğlu
tarafında da teyid edilince, buraya aktarmayı uyğun buuldum. Bunun dışında
eldeki yazılı kaynakları de vermeye çalışcağım.
Konuya dönersek.
Başlangıçda rus ordusunun denetimi altında
olan taşnak güçleri, uzlaşmacı davrandılar.
ama Ruslar çekilince, Bolşeviklerin Ermenistan komitesinin dediği
gibi, “büyük Ermenistan” hayali için Dersim güçlerini dayanak yapmaya
çalıştılar. Hem Bolşeviklerle hem Türklerle savaş haline giren Taşnaklar,
Kürtlerle itifak kurmak için tavizkar davranacağı yerde , kendi şartlarını
Kürtlere empoze etmeye çalıştıkları görülmektedir. Taşnak güçlerini destekleyen
Rus işgali döneminde, konjuktürel güç dengesine uygun olarak, Taşnaklarla ortak
yönetim konusunda Dersim uzlaşmacı
davranarak beli antlaşmalar yaptılar, ancak rusların geri çekilmesinden sonra ,
türklerin saldırıya hazırlandığı ,güç dengesinin tamamen değişdiği bir dönemde
dersimlilerin bölge üzerindeki iddialarını dikate almadan, Türklere karşı
kürtlerle itifak kurarak ortak yönetim konusunda uzlaşma yerine, bilinen Büyük
Ermenistaan projesinden israr ettiler . Kürtlerle Taşnak güçleri arasında
uzlaşı sağlamak için yapılan görüşmelerden birini Sasuni söyle aktarıyor.. “ Uyuşma ve anlaşma yönünde yapılan
atılımlardan birini de ben şahsen 1918 ocak ayında Hınus ta iken
yaptım….Orada Bingöl, şuyar, Tekman ve Varto bölgelerinde ki Kürt liderlerini
ve delegelerini bir Kürt –Ermeni
toplantısına davet ettim. Bu kongreye 40 kadar
Kürt geldi ve konuşmalar tam 24 saat sürdü. Zanederim ki bu kongre öz vatanda yapılmış
olan ilk Ermeni-Kürt kongresi olarak kabul edilebilir. Biz Kürtlere bütün
tarihi izah ettik. Bu savaşın
neticelerini, Türklerin Ermenilerin
katledişlerini ve Kürtlere yaptıkları kötülükleri belilrterek, Ermeni kürt
dostluğunun ve işbirliğinin kaçınılmazlığı üzerinde durduk, Kürt deleğelerinin
bazıları Ermeni Kürt dostluguna tamamen
inanmışa benziyor idise, teklifi onaylamakla beraber, düşmanca bir tavır
içiinde olduklarını gösteriyorlardı. Kongreye gelmiş olanlar sadakat ve dostluk
yeminleri içerek dağıldılar.Fakat şubat sonlarına doğru Osmanlı orduları bize
baskı yapmaya başladıkları zaman kürtlerin büyük bir çoğunluğu yine onlara
yardımcı oldular.” Garo sasoni, Kürt
ulusal hareketleri, Ermeni-Kürt ilişkileri. S.158” Bu görüşme Erzincan şurası
döneminde yaapılan Kürt – Ermeni
görüşmelerinin bir devamı olduğu
anlaşılıyor, ve Erzincanda Dersim güçleri ile yapılan görüşmelerin de aynı
minval üzeri yürüdüğü, şartların dengelerin hızla değişmesi nedeniyle, daha
önce yapılan antlaşmaların gecerliliğini
yitirdiği, ermeni güçlerin intikamcılığı
ve büyük ermenistan hayali, türk birliklerinin toparlanıp ilerlemesi,
Kürtlerinede hızla yeni duruma uyğun tavır geliştirdikleri bir durum
sözkonusudur.
Yine o dönemde Ali Şerle Erzincana
giden, daha sonra Ermeni-kürt
çatışmalarına katılan İmam Tahran ın anlatımları,ki bu anlatımları yakın dönemde oğlu H.T iye yaptığım söyleside tasdik etimiştir.
Dersimin yakın tarihi hakında kendisinden çok şey dinlediğim İmam amcanın
bu konu hakında anlatıkları kısaca,:
Alişer yanında bir kaç süvari ve eşi ile Merxho köyüne geldi.
Merxho suran ağalarına aitti ama
yarıcıları ermeni idi. Gelenler Paşa ağaya misafir oldu. Zarife “caxht”nı
cıkarıp silahını ile birlikte alişerin yanına koyduktan sonra dam evine gitti..”
alişer küs olan ve aynı zamanda akraba olan bu ağaları ikinci gün tek tek
ziyaret ederek akşam hepsini bir araya getirdi. Kendisininde katıldığı
toplantıda “alişerin Erzincandan geldiğini, rus ordusunun subayları ve Ermeni ileri gelenleri ile
görüştüğünü, osmanlıya karşı istiklali
olan bir “şura” yapacaklarını, rus ordusunun
idareyi bu şuraya bırakacağını” vs açıklamalar yaptı. Suran ağaları
Alişere destek sözü vererek uğurladılar. O zamanlar Merxhodan Sorpiyana kadar
olan köyler suran ağalarına aitti. Bunların Erzincana gönderdiği milisler arasında bende vardım. Ancak biz
erzincana girmedik. Ermeni ileri
gelenleri dersim milislerinin şehre
girmesini istemiyorlardı. Alişer efendi ile yaptıkları anlaşmayı
bozmuşlar. On gün içinde yüzlerce milis
erzincanın etrafında biriktii. Ermenilerin Pülümür tarafından bizim köylere saldırdığı
yakaladıkları erkekleri öldürdükleri söylendi. Daha sonra ermeniler bizim
kaldığımız bölgedeki bir köylüyü
öldürdükleri söylendi. Dersimliler
Erzincana almak için ağaları
sıkıştırıyorlardı. Bir gün, birkaç türk
askeri geldi ve biz Erzincana girdik. Ermeniler fazla direnmediler. Erzincanın
dışına çıktılar. Bir iki gün sonra türk askeri girdi şehre, rus ordusunun deposunda aldığımız postal va
paltoları bizden toplayıp kendi askerlerine verdiler. Biz yine kendi
çarıklarımızı giydik. Daha sonra Pülümür tarafında Ermeniler ile bizimkiler arasında çatışmalar başlayıncı
o bölgeye gittik. Bizimle gelen ermeniler korktukları için geri dönüp köylerine
Merxhoya geri döndüler. Biz daha pülümür
dağına varmadan Ermeniler orayı da terketmişlerdi. Biz daha ileri gitmedik.
Türk askeri bir kaçgün sonra oraya da geldi. Onlar hiç savaşa
katılmıyorlardı. potinleri bile çamura
degmiyordu. Bizim çarıklarımız o kayalıklarda parçalanmıştı, hiç olmazsa birer
postal vermelerini söyleyince çamur ve taşlık yerde çarıkla dolaşırsanız tabii
ki yırtılır, dışarda yaya gezin
çarıklarınızı içerde giyin
cevabını verdiler. Türk subaylarından nefret ediyorduk “
İmam amcanın anlatımlarına benzer
bazı anlatımları da ikinci ağızlardan,
yanı gidenlein çocuklarından da dinlemiştim. Hatta o zaman şura çalışmalarına
katılanların çocuklarının evlerinde rusların verdikleri büyük
“bakır siniler” “ her biri 20
teneke su alan sekiz kulplu kazanlar,
kırılmaz cam bardaklar, ve rus
mavzerleri” vs hala onların torunlarının evlerindedir.
Yine başka bir kaynak bu konuda şunları yazıyor. “ Koçgirideki ayaklanma
aniden patlak vermiş değildir. Bu Hareket 1917-18 yıllarında Erzinda kürtler ve
ermeniler tarafından kurulan şuura hükümetinin devamıdır. 1918 Rus askerlerinin
ateşkes nedeniyle Erzincandan
çekilmesinin ardından koçgiriye çekilen
Kürtlerin kemalistlere karşı direnmesi olarak görülmelidir koçgiri ayaklanması”(prol.
Devrimci köz. Sayı 16, şubat 2004)
Devam edecek

ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP (2)Davut Kurun
Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa
Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra
baska bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde
özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne da
bölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da
seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı
anlamına gelmez, ancaak demokratik
olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediilen, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri
denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların
belirlenmesi kastedilmiştir.
Osmanlı devletinin savaşta yenilmesinden sonra her yerde yerel yönetimler, cemiyetler,
şuuralar, heyetit-i temsiliye ler çıkmıstır.hatta çete reisleri bile Trabzonda
görüldüğü gibi bir hükümet kurmuşlardır.Bunların
halkın özgür iradesiyle kurulmamışlardır
ama bir vaka olarak vardırlar. Artvin Ahıska bölgesinde Acar milli şura hükümeti, Kars, Ardahan, Göle
bülgesinde Güney batı kafkas hükümeti, Kağızman milli şurası, kulp
şurası,zenginbaşar şurası, Nahcivan ve ordubad milli şurası….Ekim devriminden
sonra 1917 sonları 19 başlarında kurulan bu şuralar, osmanlı ordusunun Çar
ordusu karşısında yenilip geri çekilirken, işgal bölgelerinde Rus birliklerine
karşı gerila saldırıları düzenliyen
işgal ordusunun lojistik desteğini kesmek amacıyla ittihat terakinin
kurduğu karakol örgütünün elemanlarıydı.
Daha sonra bu hükümetler 8 kasım 1918 de “milli islam şurası” adı altında
birleştiler. 18 aralık 1919 da “cenubi garbi
kafkas hükümeti” adını aldı.
Bu arada “cizre hükümeti”ne de, değinmek gerekir. Kemalistlerin
Fransızlarla ankara antlaşmasından sonra
türkiye –suriye sınırı konusunda
antlaşmazlık çıkar. Fransızlar sınırın dicleden sonra düz bir hat olarak cizrenin kuzeyinden
geçmesini ve Cizrenin Suriyeye
katılmasını söylerken, Ankara
dicle nehrinin sınır olmasını, ve Cizrenin Türkiyede kalmasını isterler ve bir uzlaşmaya varmayınca,,Cizre
halkının da isteğinin sorulmasına karar verirler. Bu karardan sonra kasım 1920
de Cizre belediye Meclisi Cizrenin
bağımsızlığını ilan eder. Ama diger yandan hem kemalistlerle hem Fransızlarla dirsek
temaslarını sürdürürerek, “bize baskı yapmayın, aksi takdirde diger tarafa
geçeriz” şeklindeki politikaları sonuç vermez. Aralık 1920 türk askeri, Cizreye
girerken askeri direnç gösteremiyen
çizre halkı evlerine kapanmışıtır..Cizre hala kendine özgü bir şehirdir. Sadece
tarihi ile değil, sosyal ve kültürel yapısı ile
kendini ayrıcalıklı görür. 1970 lerin ortalarına kadar, cizrelilerin
dünyanın her yerinde gayrı menkul alma hakları
varken, yabancı ve cizrede ikamet etmeyen birinin cizrede gayrı menkul
alması belediye kararı ile yasaklanmıştı.
Kürt-Ermeni ilişkilerinin düğüm noktası 1917-18 müzakerelerinde de görüldüğü ülke ve ikdirar
sorunu olmuştur. Kürtler ve ermeniler kürdistanın bir çok yerinden iç içe yaşamakdadırlar.
Hayalci Taşakçılarn, hemen hemen Kürdistanın
tamamını kapsayan topraklarda büyük Ermenistan kurma çabaları ve
bulundukları bölgelerı kürtlerden
arındırma çabaları kürtlerin
tepkisine yol açmış ve türklerle mecburi itifaka itmiştir. O dönemin “ruh-i
haleti”ni göstermesi açısından , okuyucunun afına sığınarak uzunca bir alıntıyı
kısaltarak vermek zorundayım.
1903 yılında, Taşnak partisi yetkili temsilcisi ile birlikte aktif üyesi Malhası özel yetki ile Şemdinana
Şeyh Mehmet Sıddık (Şeyh Ubeydullahın küçük oğlu) ile Kürtlerle anlaşma yapmak için gönderilir.
Taşnak üyeleri istek ve önerilerini
sunduktan sonra Şeyh Sıddık su cevabı verir.”Siz Ermeniler Hırıstıyan
olduğunuzdan ötürü belirli bir derecede himaye altındasınız. Herhangi bir köyde
bir Ermeninin burnu kanasa bu haksızlığa karşı
İstanbuldaki yabancı büyükelciler Osmanlılara hemen şikayette
bulunurlar.”Osmanlı” öldürür fakat suçlu daima Kürttür. Osmanlı baskı yapar
kabahatli olan yine Kürttür. Hiç bir fenalık ortada mevcut değildir ki bunu
yapan Kürt olmasın ve hiç bir zulüm
yoktur ki buna maruz kalan Ermeni olmasın. Büyük yabancı devletler buna böyle
inanıyorlaar ve sizde aynısını iddia ediyorsunuz. Sizi sevmek için hiç bir
neden bulamıyorum. Fakat biliyoruz ki bu tüpraklar üzerinde sizde bizler kadar
eskisiniz ve bu topraklarda yeni olanlar Türklerdir ve onlara karşı ikimizinde
dostane bir tutum takınmamamıza hiçbir
neden yoktur. Toprağımız geniştir ve iki halka da fazlasıyla yeterlidir.
Başkale ve Norduzdan başalayarak Musula
kadar olan bölgeler bizimdir, yukarısı da sizindir. İşte esas üzerinde duşunmemiz gerek konu budur…” (
Hayre dergisinin 1926 tarihli sayısından aktaran, Garo Sasoni, age. S.140) Şeyh
Sıddık, Kürt Ermeni ilişkilerinde kördüğüm olan noktayı çok yalın açık bir
şekilde vurgulamıştır. Ne yazıkkı Batılı devletlerin vaadlerine
inanan Taşnak temsilcileri , kürtlerin dile getirdikleri ve şeyh Sıddık ın önerilerini kabul etmediler. Soykırımdan sonrada aynı hayalci hedefler peşinden koşarak Kürtlerle bir anlaşmaya yanaşmadılar. Konuyu çok fazla dağıtmadan Aso nun notlarına dönelim.
5
Aso arkadaş eleştiri notalrının 4.ve 5. bölümünde çelişkili ve yanlış anlatımlarla doludur.
Sorun Asonun yanlışlarını düzeltmek, değil,
“ Ermenilerin ve Türklerin yarattığı bataklıktan” gerçekleri ortaya çıkarmaktır.
Aso notlarının sonunda Kürtlerin ve
Ermenilerin kurduğu ortak bir şura olmamıştır. Alişerin Ermenilerle görüşmelerinin sonuçsuz kaldığını
ve bu görüşmelerden bir bir sonuç çıkmadığını söylüyor ama aynı zamanda
notlarının 4. bölümünde Nuri Dersimiye
dayanarak “Dersimliler, Rus kumandan Lahof ve
Ermeni Kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fıratın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve
hususiyetiyle Ovacık mıntıkallarında Kürdistan
hakimiyeti altında mavakkat bir siyasi
varlık taraflarca tanınmıştır.”
Diyor.
Ustat Aso, aktardığı alıntının
hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir
edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla
ilgili yukarda verdigim kanıtları burada
tekrarlamadan, sadece hatırlatarak
geçiyorum.
N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin
birleşmesini sağlayarak Türk orduları
sivaas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek
arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına
alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge
arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut
bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu
kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı
bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ın
işgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak
Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin
komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği
türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak
Erzincana geri dönmesi Türk saltanat
heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür.
Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait
yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt
Hükümeti oluşturarak,
Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve türklerle her
çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersimde büyük sevinçle
karşılanmıştı.
Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş
olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle
ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık
taraflarca tanınmıştı”
Aso’
notlarının bir yerinde soruyor, “eğer böyle bir hükümet varsa ismi
neydi”. Burada önemli olan isim değil, böyle bir siyasi oluşumun
olmasıdır. Bu oluşumun kendi kararıyla kendisini nasıl isimlendirdiğini
bilmiyorum, Nuri Dersimi “hükümet”
“siyasi oluşum” diyor. Yine Ekim Devriminden sonra heryerde kurulun
siyasi oluşumların kendilerini “şura” olarak adlandırdıkları da biliniyor. Kars
milli şurası. “islam şurası”….vb.
Erzincandaki siyasi oluşum için
hükümet, şura gibi adlarla
anıldığı bazı kaynaklarda belirtilmiştir. Burada isimden çok oluşumun kendisi
önemlidir.
Bütün bu gercekleri Aso arkdaş da biliyor, ve elinin altındaki belgelerde
Kürtlerle Ermeniler arasında, ortak “hükümet” “şura” “siyasi oluşum” vs konusunda
anlaşma sağlandığı ortaya
koymasına rağmen, böyle bir şura yok
demesinin “hikmet-i harbiyesini” anlamış değilim.
Aso Zagrosi, eleştiri notlarının 4. ve 5. bölümünden Dersim ileri
gelenlerinin,Barış konferansına gönderdiği bir mektuptan bahs ediyor. Eger
böyle bir mektup varsa, ki muhtemeldir, içeriği
doğru değildir. “Mektupta
“Leninin yönettiği bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişmeler
sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın
dışına atmaya mecbur kaldık.” Demektedir
ki , sovyet ordusu ile Dersim kürtlerinin çatıştığına dair hiç bir belge yok, kaldıkı böyle bir çatışma için neden de yok.
Söz konusu olan Taşnak güçleri ile çatışma ise, bunların “Leninin ordusuyla”
bir ilgileri yok, . Bu durumda kürtlerle sovyet ordusu arasında çatışmadan
değil , dolaylı itifaktan bahsedilebilir. Böyle bir ifade, muhtemelen, barış
konferansının Taşnak taraftarılığı billindiği için, Asonun da ifade ettiği gibi, “anti-bolşevik” vurgusu batılı devletlerin sempatisini kazanma
amacıyla yapıldığı söylenebilir.
Aso arkadaşım, Ali Kemali ve Nazmi
Sevilgenin aktardığı bir olaya değiniyor.
Kısaca özetlersek, Ali Kemali ye göre Alişan Beyin, Nazmi sevilgene göre
de Alişer yediyüz kadar türkaltını ve
yanına bir manga rus askeri ve on beygir ile ruslara etlik hayvan temin etmek için Dersime
gidiyor, dersim sınırında atları zorla
alarak ve erlerden de ücünü esir ederek
Dersime kaçmaşıtır. Daha sonra Alişanın
veya Alişerin sırdaşı olan Abdulmabut
devreye girerek atları ve esirleri geri alıp ruslara veriyor ve müslümanları
rus mezaliminden kurtarıyor. Olay bu. Bir söz vardır. Zeki birinin beni
kandırması zoruma gitmiyor, ama aptal birisinin kendisini zeki sanarak beni kandırmaya çalışması zoruma gidiyor. Bu
olayda öyle bir şey, zoruma gidiyor. Bir kere Abdulmabut ne Alişan beyin ne de
Alişerin sırdaşıdır. Abdulmabut karakol örgütün bölge sorumlusu ve “cemiyeti
islemiyenin” sorumlusu ve kürtlerle
ermenileri birbirine kışkırtarak, vuruşturmaya çalışan pravakatör biridir.
Bunun Alişan bey ve Alişerin yanında hiç bir itibarı ve ihtiramı yoktur.
Velevki böyle bir olay olmuş farzetsek bile,
Alişan beye onun sözünü dinleyeceği , nazarında itibarı olan birini
gönderirler. Demek ki olayın iç yüzü farklıdır. Ben A.Kemali ve Nazmi Sevilgenin yazdıklarından anladığım
şudur. Ruslar ordusunun et ihtiyacını
Dersimden karşılamak için Alişan bey yada Alişer den yardım
istemişlerdir, onlardan 10 yük hayvanı ve 10 askeri yanına alarak Dersime
giderken, muhtemelen Abdulmabutun örgütlediği karakol örgütünün çeteleri tarafında yolda
önleri kesilerek soyulmuşlardır. Bir şekilde kurtulan askerler derhal
komutanlığı haberdar etmişlerdir ve Rus
komutan da“cemiyeti islamiye”nin sorumlusu olan Abdulmabuta, olayın kimler
tarafından yapıldığını bildiklerini, gaspedilen
malları, esir alınan askerleri ve
olaya katılan suçluları teslim edilmesini istemişlerdir. Aksi halde
kendilerinin olayı yapanları ve destekçilerini cezalandırmak için bölgeye
gireceklerini söylemişlerdir ve
Abdulmabut da çaresiz rusların dediklerini yapmıştır ve suçu kürtlere
yüklemeye çalışmıştır. Bunun başka türlü olması mümkün değildir. Alişan bey
veya Alişer, on rus askerini nasıl
enterne eder, ne amaçla, sonra neden
sadece üçünü esir alıp rus
ordusuna haber verecek digerlerini
serbest bırakır. Aslında türkler oyun kurmakta ustadırlar ama böyle mantıksız
durumlara düştükleri de oluyor deme ki. Gerçi aso arkadaş da türk yazarların Alişan beyi ve Alişer beyi küçük düşürmek
için böyle bir şey yazdıklarını söylüyor
ama doğrusunun ne olduğunu koymadığı için
okuyucunun kafasında soru işareti bırakıyor.
Aso notlarının 5 bölmünde, benim makalemde , Mehmet Emin ile Hatipzade Yusufun, Nazimiyede
kuşatılan Hasan Lütfü bey komutasındaki
Türk birliklerini Dersim bölgesinden
çıkması için refakat ettiğini, peri suyunda ayrılmak isterlerlerken, türk
komutanın bu iki kişiyi tutuklayıp
vatana ihanetten idam ettiğini belirlemelin doğru olmadığını yazıyor.
Ben
konuyla ilgili bir makaleyi
Belgelerle Türk Tarih mecmuasında yıllar önce okumuştum. Daha sonra
makaleyi yazdığım zaman elimdeki
veri ve kaynaklarla eski bilgilerimi harmanlamaya çalıştım. Türk
birliklerinin iki refakatçiyi aynı gerekçeyle idam ettikleri kesindir, ama bu
iki kişinin yukarda isimlerini verdiğim kişiler olduğu konusunda hafızam beni yanıltıyor olabilir.
6
Aso Zağrosi notlarının 7. bölümünde Cibranlı Xalid beg hakında
belirlemelerde bulunuyor ve benim
bazı belirlemelerimi yanlış algılayarak
yanlış eleştirilerde bulunuyor.
Ermenilere karşı savaşan Dersim güçlerinin Cibranlı Xalid ile birlikte savaşa
katıldıklarını ve Ezrumura kadar gittiklerini şeklindeki ifademe itiraz etmekte
ve sözkonusu edilen subayın Cibranlı Xalit olmadığını ve Deli Xalit olduğunu
söylemektedir. Nuri Dersimi de aynı belirlemede bulunmaktadır. Aso yine 1918 de Cibranlı Xalidin Dersimde
olduğuna dair bir belgenin olmadığını söylemektedir. Ben Asonun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum.
Cibranlı Xalid Beg 1916 dan 19
sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Paludur yani
Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış
durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi
aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur. Diger itirazım da, Nuri
Dersimiye Dayanarak, Ermenilere karşı savaşta Dersim güçlerine komuta edenin
Deli Xalit olduğudur
.Xalit, Teşkilatı Mahsusa nın kuruşusu E.Kuşçunun has adamıdır ve onun gibi
çeerkez asıllıdı. Daha sonrada Karakol örg ütünün kilit adamlarından biri olarak, Enverci
subaylarla birlikte işgal bölgelerinde bir çok katliam ve provakasyon eylemleri
düzenler veya örgütler. Kafkalardaki
karakol örgütünün oluşturduğu şura yönetimleri ve çetelerin faaliyetinde
Deli Xalitin parmağı da vardır. Topal Osamanı Trabzonda karakol örgütüne alip öne çıkarıp
silahlandıran da deli Xalid’dir. Topal Osmanın Mustafa Suphi ve arkaşlarının
Trabzonda boğması olayında Deli Xalid’in rolü araştırmaya değerdir. Galip
Devletler, suç işledikleri için aradığı
İttihatçıların listesinde Deli Xalid de
vardır. Okuyucunun afına sığınarak, konuyla doğrudan ilgisizda olsa, daha iyi
anlaşılması için bir ön bilgi vermek zorundayım. Aranan ittihatçıların bir
kısmı yurtdışına kaçarken, Anadoluda ve kürdistanda kalanlar bir müdet kendi
birliklerinin başında kalmaya devam ettiler. Ancak yakalanma tehlikesi
yaklaşınca kendi yarattıkları gizli örgütlenmelere sığındılar. Örneğin, kafkasyayı kurduğu islam orduları
ile kasıp kavuran ve kuzey ve güney Azerbeycanı işgal ederek
Müsavat partisini iktidara getiren Nuri ve Halil Paşalar (Enverin amcası ve
kardeşi) arandıkları için M. Kemal tarafında gizli görevlerle ve gizli
yollarla kafkasyaya gönderildiler ve
oradaki Enverin örgütlediği turancı- islamcı komiteleri yönetme görevi verildi.
Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan
Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı
ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi
verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli
surası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki
Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların
teslimini isterken türk yetkililer
“bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin
emrindedirler, onlardan isteyin”şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun
ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman
diliminde de Batumu daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime
geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum. Bu
konuda özel bir araştırmam yok ancak elimdeki kaynak da benim düşüncemi
doğruluyor. Kamuran Gürün, K. Karabekirin anlatımına dayanarak “ Geldiği gün
kendisine vekalet etmekte olan 9.Fırka komutanı
Şürkrü bey Rawlinsondan
gelmiş bir emri göstermişti. Bu
emirde, 3. tümen komutanı yarbaş Halit Bey’in Gürcülere karşı mukabelede
bulunduğundan tutuklanarak Trabzona nakli yazılıydı.” (Kamuran Gürün, Ermeni
dosyası. S.337) Karabekir anılarının
23.sayfasında.”bugün İngiliz miralayı Rawlinson’da ziyaretime geldi.
Görüştüğümüz şeylerin mühim hulasası şöyledir.
Vazifesini sodum, şark mıntıkasında mütareke ahkamının hüsnü tatbikine
nezaret etmek dedi. O halde fırkalara ve kolorduya neden emir verir gibi
yazdığını sordum…………bundan sonra arzunuzu bana söylersiniz…..bakınız ücüncü fırka komutanı
Hali Beyin derdesti olmazsa kolordu komutan vekili Rüştü gidecek
tarzındaki tahriratınız halkta fena
galeyan yapmış, daha dün geldim, bana bir çok halk ve zabit geldi.ilk günden
işi çığırından çıkarmaya sepep olursa ikimizde tehlikede kalabiliriz dedim”.(Karabekir
kendisini vatan kurtaran kahraman olarak tanıtmak için bir çok abartı ve
yanlış bilgilerde veriyor. Osmanlı
Sultanın ve hükümetinin önünde ceket iliklediği İngiliz temsilcisine, bir kolordu komutanın nazikce
seni öldürürüz tehdidinde bulunması pek mantıklı değil ama, neyse konu dışıdır).
Nuri Dersimi ise aynı dönemde
D.Halid in Dersim güçlerinin başında olduğunu söylüyor. Gerçeğin ortaya
çıkarılmasını “yaratılan bataklıkta altın arayan” ustat Aso’ya bırakıyorum. Kaldı ki Nuri Dersimi de
çelişkili bilgiler vermektedir. Aso Ustadın degerlendirmesi için N.Dersimi den
aşağıdaki alıntıyı veriyorum.” Türkler zayıflamış olan ordularını düzenliyerek
hücum hazırlığına başlamışlar ve Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ile Hasan
Lütfi Doğu, Halit adında diger bir
subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti. Bunlar Dersimlilerin ruhi
durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşşa katılmak üzere yerinde
teşkilat yapmışlardı. Erzincan ve Erzurum bölgelerini kurtarmak ve kara Kazım
Paşa ordusuna öncü olmak amacıyla Dersimlilerden önemli kuvetler seferber
edilmişti” (N. Dersimi.ağe. zel yayıncılık,s.83) Buradaki Halid’in Deli Halit
olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz
bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı türk silahlı
güçlerini ve yerel siyasi otoriteler
yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki
9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahs
ettigi Halit adındaki sabay,mutlaka
kürtçe bilen ve “dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe
bilen ikinci bir Kürt Halit mi var.?
Aso, notlarının ek 1 de ,aynı bölgede
olan, Kürt Teali cemiyeti ile ilişkili polis Müdürü Halid Bey den söz
ediyor. O dönemde de kırsaldaki
karakollar jandarmanın-ordunun elinde olması nedeniyle mi polis sıfatı kulanılıyor,
yada başka bir Halit mi. İç güvenliği ilgilendiren bu görev, bölgeye ve dile
hakim olan, ve bölge halkı üzerinde önemli bir etkisi olan kolordudaki
Cibranlı Halit beye mi tevdi edildi.? Hepsine soru işareti koyarak
geçiyorum.
7
Bu konuyu şu açıdan önemsiyorum. Cibranlı Halid’in komutasındaki Dersim
güçlerinin ile Deli Halid’in başındaki Dersim güçlerinin misyonu, siyasi
duruşları ve amaçları farklı olacaktır.
Birinci dünya savaşı yıllarında, ermeni soykırımına katılmayan, Dersimdeki Eremeniler dışında, kırımdan
kurtulan” 20 bin Ermeniyi korumaya alan”
(G.Sasuni. ağe.s.153) Dersim güçlerinin Ermenilerle savaşa tutuşmasının sebebi neydi. Türk ve
Ermeni kaynakları , yağma, talan hırsızlık
gibi aşağılayıcı nedenler gösterir. Nuri Dersimi, bölgedeki kürtleri
korumak için savaşa katıldıklarını
söyler. Türk ve Ermeni kaynaklarının kulandıkları aşağılayıcı sıfatları kendilerine iade ederek, Nuri
Dersiminin tezini de ikna edici bulmadığımı söylemek zorundayım. Bu koruma
Türklere karşı mı , Ermenilere karşımı, belli değil. O bölgedeki kürtler gerek
işgal döneminde gerekse işgalden sonra kısa bir dönem korumasızdı ve Ermeni idaresi altında idiler. Bölgedeki
kürtlerin esas koruma ihtiyacının olduğu, taşnakların en güçlü oldukları bu
dönemde kürt güçleri bir tedbir almıyor da, Taşnakların türklere karşı tedbir almaya çalıştığı kürt
desteğine en çok ihtiyaç duydukları bir dönemde, koruma gerekçesiyle kürtlerin saldırıya
geçmeleri inandırıcı olamıyor. Gerçek neden, Erzincanda ve Erzurumda
Kürt ve Ermeni nüfus yoğun bir
şekilde yaşamakta, türkler ise azınlık durumunda idiler. Bu bölgelerde Ermeni
hakimiyeti kalkacaksa, Kürt hakimiyetinin kurulması gerekir. Daha önceki Kürt heyetleriyle Ermeni heyetleri
arasındaki tartışmalar da bu noktada idi , yani kimin bu bölgelere hakim
olacağı sorunu idi ve bu sorun diyaloğ ile çözülmediği için, görüşmeler kesilmiştir. Taşnakların büyük Ermenistan
rüyası, hem çözümü engelledi hem
çatışmaları başlattı. Dersim güçlerinin kanatönderleri, ve savaşa katılanlar,
türk ordusu bu bölgelere girmeden önce Taşnak güçlerini kovarak kendi
hakimiyeti kurmak, bu mümkün olmazsa türklere karşı daha güçlü bir pozisiyonda
olmak için , türk desteği almaksızın Taşnak güçlerine karşı harekete geçtiler.
Kürtler ne cephelerde, nede Erzincan ve Erzurumdaki Rus ve Taşnak depolarına
dokunmadılar. Silah, yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını giderdikten sonra, savaşa
devam ettiler. Ama Kazım Karabekir gerek Erzincanda Gerek Erzurumda ilk iş olarak ganimetleri elegeçirmek
olmuştur. Kürt güçlerinin arkasına saklanarak,
şehirlerdeki çatışmaların bitmesini bekleyerek, silah seslerinin
susmasında 8-10 saat sonra şehre giren
karabekir ilk iş depolara el koymak olmuştur. Karabekir anılarında depolardaki mallarının dökümünü yaparken”
rusların Ermenileri destek olmak için bıraktıkları malzemeler “ olarak belirtiyor ve “aç ve sefil durumda olan
askerleri” giydirip yedirirken
sevinclerini de belirtmekten kaçınmıyor. Bu,Kürtler için sarfettikleri yağma ve talanın
kimin yaptığının da itirafıdır. Dersimli güçler ile Türk ordu yönetileri
arasında Erzurumda ihtilaf çıktığı Karabekirin “Dersim milislerini” terhis ettiklerini ifadesinden de anlaşılmaktadır. Aso
Arkadaşın Karabekirden aktardığı
alıntıda da bellirttiği, “Halid beye sordum, şehere daha evel girdiğin halde…
neden bana veya en yakın kıta komundana
bir rapor göndermedin,?…bu suretle
saat kaçta girdiğin de tespit olunur , vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı”
diyor. Karabekirin kızgınlığı nedendir? Acaba
askeri depolardan malzeme alınmasından mı bahsediliyor? Yada türk bayrağının hala neden
direklere çekilmediğini mi soruyor? Bence her ikisi. Halit Beg hakında ciddi
arastırmaları olan ustat Aso bu noktaya mutlaka değinmeli, ve “bu
bataklıktan”hakikatleri açığa çıkarmalıdır. Çünkü TC nin kuluş temelleri
olan bu olaylar, Kürdistan
cumhuriyetinin de kuruluş temelleri olabilirdi. Olayı biraz açmama müsaade
ederseniz, meramım ve sorularım daha iyi anlaaşılır.
Karabekir –M.Kemal çelişkisi cumhuriyetten sonra su yüzüne çıkıp, iktidar
kavgası başlayınca, Karabekir, o İzmir
fatihi ise ben Erzincan, Erzurum, Kars,Nahcivan fatihim, o yunanlara karşı
zafer kazandıysa, ben Rum, Ermeni, Gürcü
ve Ruslara karşı zafer kazandım, M.Kemali ben korudum , Kurtuluş savaşını ben
yaptım, anlamındaki gerekçeleriyle iktidarın kendisinde olması gerektiğinı
savunuyor. Söylediklerinde tamamıyla haksız da değil. Peki ona bu mezafer
Komutan edasını verenler kimlerdi. Erzincan, Erzurum , Kars fatihleri gerçekten
kimlerdi, Kara Bekir kimin omuzlarına
basarak oraya geldi, kimi azarlayarak, dıstalayarak, zeferine sahip çıkarak
kahramanlığını ilan etti. Karabekir ile ordusu, bu cephede hangi savaşa
katılmıştır. Bunların bilinmesi gerekir.
Cibranlı Xalit Bey’in komutasındaki kürt güçleri, Erzincan, Mamahatun,
Erzurumu aldıktan sonra, yani 1914
Osmanlı Rus sınırına dayandıktan sonra, Türkler büyük bir sevinç ve moral kazanıyorlar. Doğu ordularının
“kahramanlıkları”, dağılan Osmanlı orduların yeniden toparlanmasına,
özgüven kazanmasına neden oluyor. Yanlız
burada, Xalid Bey’in emrindeki Kürt güçlerinin arkasına saklanan, elinde
bayrağı ile biran önce askeri depolardaki ganimetlere konmaya çalışan
Karabekir’in bir sıkıntısı var. Gerçekler ortaya çıkar, kürtler kendi
zaferlerine sahip çıkarsa durum tam tersine dönebilir. Onun için, kürtleri
devreden çıkarmanın yollarını arıyor.Aso’nun aktardığı karabekirin şu sözleri
herşeyi tam yerli yerine oturtuyor. Karabekir Mustafa adlı birine(muhtemelen
karakol üyesidir-d) “Rus belasindan
kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden kurtulacaklarını
söyledim”. Bir kahraman muamelesi
bekleyen Xalid Bey , komutanı tarafıından dıştalanıyor, azarlanıyor. Bununla da
yetinmeyerek, emrindeki kürt güçleri “terhis”adı altında istihkakı kesiliyor,
karavanaları verilmiyor. Kürt güçleri
Kaarabekirin emri ile savaşmadılarki, onun emri ile terhis olsunlar.Dersim
güçleri türklerin katliamlarından ve
kendilerine yapılan uyğulamalardan
rahtsızdırlar ve bunları Xalid Beye de iletiyorlar, Xalid bey ise ordu
disiplini içinde komutanına bir şey yapamıyor.
Oysa Muzafer bir ordunun muzafer bir
komtanı olarak Karabekir ve ekibinine hadini bildirme, olmazsa tutuklaması
gerekirdi. Emrinde Kürdistan için savaşan,zafer kazanmış askerleri de vaardı, Gücü yetersiz idiyse Ermeni güçleriyle itifak
yapmalıydı. Ne varki, Xalid bey çok
ihtiyatlı biri olmalı ki, Kürtler henüz buna hazır değil diyerek, yapılan
aşağılamayı dıştalamayı üzülerek sineye çekiyor. Robert olson “”Cibranlı
Halit Bey, seferberlige katılmakla kalmayıp, 1918 yılında Doğu
Anadolu harekatlarında öne çıkmış
bulunmaktaydı. Gerçekten de öyle görünüyorki, Halit Bey, tam da bu hareketlar
sırasında Ermeniler’in tamizlenmesinin Kürtlerin Türk milliyetçiliğiyle
karşı karşıya kalması demek olacağını
farketmiştir.Zira ne bir tampon nede bir blöf imkanı olacaktır. bu konuda van Bruinnessen şü hadiseyi
aktarmaktadır.”Ermenilere karşı nihayi zafere ulaştığı günde herkes kutlamalar
yaparken Halit Bey üzgün olarak çadırında oturuyordu. Mehdi yanına
oturup,Halid’e yüzünün niçin asık olduğunu sordu. Biraz üsteledikten sonra Halit, Mehdiye, bugün, bir gün bizim gırtlaklarımızı kesecek olan kılıcı biledik”
dedi. Bu düşünce zihnini işgal etmiş ve onu rahat bırakmamaktaydı.”
(aga.s,52) Kara Bekir, kürt güçlerinin zaferini kendisine malederek, onları
dıştalayarak, onların kanlarının
döküldüğü topraklara bayrak dikerek, T.C temellerini attı.
T.C nin temellerinin atıldığı
Erzurumdaki gelişmelerin açıklığa kavuşturulmasi işini ustat Aso ‘ya havale ederek konumuza
dönüyoruz.
Kısaca Kürtler istedikleri bölge hakimiyetini
türklere karşı savunmadıkları için geri
çekilmeyi uğun görmüşlerdir. Türklerin
gerçek yüzünü bu savaşta daha iyi anlayan Dersim güçlerinin ileri gelenleri,
Seyit Rıza ve arkadaşları, döner dönmez dersimde sözde de olsa bulunan türk
memurları ve dairelerini dersim dışına
attılar, hatta daha ileri giderek, o döneme kadar, türklerle yapılan buncaa
savaşlara rağmen dokunmadıkları Çemişgezekteki türk köylerine bile, ilerde tehlike yaratabilirler düşüncesiyle,
saldırılar düzenlediler. Osmanlı ordusu ve idaresi, yine sözü
Dersimlilerce dinlenen Xalid beyi bölgeye gönderir. Ancak Xalid Bey “hükümet
otoritesini temsil eden konumları işgal etmekte ve bu otoriteyi aşiretleri
milliyetçi hükümete karşı isyan için teşkilatlanmaya zorlamak amacıyla kulanmaktadır.(age.s.53)
8
Aso’nun, benim “ Xalid Beyi tutuklanmasına, Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza
ve Hasan Vefa bey karşı çıkıyorlar” ifademe yaptığı eleştiri yerindedir. Bu
olay 13 şubat 1918 tarihinde önce olması gerekir, ikincisi Hasan Vefa Beyin bu
şavaşa katıldığına dair bir bilgim yoktur.
“Hasan Vefa bey ile Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza……karşı
çıkıyorlar” şeklinde olması gerekirdi. Ancak tarih olark yaptığım yanlışlığın
dışında, sözkonusu olayda iki refaketcinin idam edilmesine Dersimlerin tepki göstererek Halit beyin tutuklanmasını
istemi bir vakaadır.
Aso Arkadaşın Hasan vefa olarak yazdığım Kürt subayının isminin Mustafa
Vefa olduğu şeklindeki düzeltmesi doğrudur. Yukarda ismi geçen, 9.kolorduda
subay olan , Hasan Lütfi ile Mustafa
Vefa isimlerini karıştırarak yanlışlıkla Hasan Vefa olarak yazmışım Aso
arkadaşın düzeltmesine teşekürler.
Aso arkadaş, makalemde, Erzincaandaki şura toplantısı için seçilen doğu ve batu Dersim delegelerin, Alişan bey
hariç hepsinin doğu dersimden olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim
delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa
neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü
doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da
dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir.
Aso Erzincana giden Delegelerin
Doğu Dersim delegeleri olduğunu
neye dayanarark belirliyor bilmiyorum.
Murat Paşa olarak makalede ismi
geçen Murat muhtemelen Aso’nun belirlediği
Murat kırımiyan olarak da bilinen
Sebastasti Murattır. Hıncak üyesi olarak mücadeleye kadılan Murat daha
sonra Taşnak partisine katılıyor ve
Antranik’in en sadık ve cesur teğmeni olarak Erzincan olaylarında yer
alıyor. Murat isminde Ermeni mücadelesi içinde yer alan başkaları da var.
Ermeni ulusal hareketi içinde önemli bir
yeri olan Hınus’lü Ardaşes Murat, İhsan Nuri paşa önderliğindeki Ağrı isyanınd Zilan bey olarak ismi geçiyor, ancak bolşeviklerin tuzağına
düşüyor ve tutuklanıyor
Son olarak Bolşeviklerin Kürtlere yaklaşımi
ile ilgili Aso’nun bazı belirlemelerine de katılmıyorum, ama konuyu
başka bir tartışma alanına kaydırmamak için şimdilik bu konuyu kapatıyorum.

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN  DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(1)

Davut arkadaşın makalesine yönelik yaptığım eleştirilere verdiği cevab beni pek tatmin etmedi.
Çünkü Davut arkadaş makalesine yönelik bazı eleştirilerimi makalesinden soyutlayarak cevaplamaya çalışıyor.
Daha fazla detaylara girmeden ve biraz daha anlaşılır kılmak için anabaşlıklar halinde cevap vermeye çalışacağım.
1) Davut arkadaş makalesinde Mütarekeden sonra Erzincan’da „Ermeni, Kürd ve Türklerin ortak bir şûra kurduklarını“ geniş geniş anlatıyor. Hatta Davut arkadaş daha da ileri giderek „Şuuraya Kızıl ordunun ve RSDP(B) üyelerinin askeri, sayasi, ve ekonomik desteği ile kısa zamanda gerçek bir iktidar oldu. İlk etapta, Sovyetlerdeki Kolhozların benzeri bir kolektif üretim çiftlikleri oluşturuldu. Türk delegelerinin muhalefetine ragmen istihbarat ve askeri örgüt ve polis teşkilatı kuruldu. Maliye kanunu çıkarıldı ve vergilerin Istanbul hükümetine değil, şuuraya ödenmesi ve vergi miktarları belirlendi. Toprak kanunu çıkarıldı, topraksız köylülere toprak dağıtıldı , tenkil komitesinin el koyduğu ermeni toprakları sahiplerine iade edildi.“diyor.
Benim itirazım böyle bir Şûra’nın kurulmadığı yönündedir.
Çünkü, Mütareke sonrası Kürdlerle Ermeniler arasında yapılan görüşmelerde ortak bir siyasal yapı konusunda anlaşmaya varmamışlar.
Ben Davut’un makalesine yaptığım eleştirilerde Rusların Erzincan’ı işgal ettiği süreçten Müzakere’ye kadar olan bölümü dışardan bırakıyorum demiştim.(Elbette o süreç ciddi bir şekilde irdelenmeli) Benim ilgilendiğim dönem Müzakere sonrası ve Ermeni Birliklerinin Erzincan’ı terketmesi süreciydi. Defalarca 2 aydan sözetmiştim.
Davut arkadaş benim Dr. Nuri Dersimi’de yaptığım bir alıntıyı aktararak çelişkiye düştüğümü yazıyor. Şöyleki:“Ustat Aso, aktardığı alıntının
hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir
edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla
ilgili yukarda verdigim kanıtları burada
tekrarlamadan, sadece hatırlatarak
geçiyorum.
N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin
birleşmesini sağlayarak Türk orduları
sivaas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek
arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına
alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge
arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut
bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu
kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı
bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ın
işgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak
Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin
komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği
türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak
Erzincana geri dönmesi Türk saltanat
heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür.
Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait
yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt
Hükümeti oluşturarak,
Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve türklerle her
çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersimde büyük sevinçle
karşılanmıştı.
Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş
olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle
ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık
taraflarca tanınmıştı”
Benim Dr. Nuri Dersimi’den son pragrafını aktardığım bu tekstin tümünü Davut aktarıyor. Buradan çıkardığı sonuç ise Nuri Dersimi “hükümet”
“siyasi oluşum” diyor.
Alişêr’in Rus generalı Lahof ve Sivaslı Muratla yaptığı bu antlaşma eskiye dayanıyor. Şûra ile alakası yok. Alişêr’de Kürdistan teali Cemiyeti aracılığı ile Şerif Paşa’ya gönderdiği mektupta Ruslarla yapılan antlaşmadan sözediyor. Bir çok defa görüşmeler olmuştur.
Aslında Davut olayları kronolojik sürecine göre takip etseydi bu tip bariz hatalara düşmezdi. Çarlık Rusya’sı döneminde „Şûra“ yada „Sovyetler“ kurulamayacağına göre geçiyorum. Aslında Çarlık döneminde Erzincan’da ve Dersim mıntıkasında çok daha enteresan gelişmeler yaşanıyor.(ayrı bir yazıya bırakıyorum)
Mesela Davut arkadaş Mütareke sonrası bir „Ermeni İdaresi“ kuruldu, dese itirazım olmaz.. Bu idarede Bayburt’an Erzincan’a ve Erzurum’dan Kars’a kadar vs.vs. yayılan bir „iktidarın“ parçasıdır. Mütareke sonrasıda Dersim aşiret reisleri Ermenilerle görüşmeler yapmışlar ve anlaşamamışlar. Ermeniler „Büyük Ermenistanı“ dayatmış ve Dersim Kürdleride bunu kabul etmemişlerdir. Bundan sonrada herkes kendi başının çaresine bakmaya başlamış. Dersimliler kendi kendi bölgelerine çekilmiş ve „Erzincandaki Ermeni idaresini“ kendi başına bırakmıştır.
Aslında bu konuda sözü Antranik Paşa’ya bırakmak en mantıklı olanıdır. Bakalım Antranik Paşa „Erzincan Şûrası“ için ne diyor. Bilindiği gibi Andranik Paşa o dönem Ermeni Birliklerinin en tepedeki adamıdır. Sivaslı Murad ve diğer kadrolar hepsi ona bağlılar.
Andranik Paşa’nın anılarını derleyen A. Çelebyan şöyle yazıyor.
„Sivaslı Murad ve Albay Morel Erzincan’da bir Ermeni yönetimini kurmuşlardı. Rus Ordusundan Fransız asılı Albay Morel, Murad’ın sağ koluydu. Diğer kolu ise Beyrut’un Fransız fakültesinden eşsiz Doktor Arşak Bağosyandır. Murat Erzincan’dan trajik geri çekilişe kadar silah elde savaş cephesinde ve gönüllüler arasında çarpışmaktadır.
Murad Erzincan’da Kürdlerle dil bulmaya çalıştı. O aşiret beylerine kendisiyle görüşmesi için haber saldı. Murad özel bir araç göndererek iki Kürd ağasını Erznincan’a getirdi. Murad söylevde bulundu, antlaşmaya varıldı ve Kürd ağalarına bir at ve altın saat hediye ederek uğurladı.
Kürd beylerinin kendi yerlerine gitmesinden az bir müddet sonra , üçyüz silahlı Kürd gelip şehrin Türk muhtarlarının evlerini bastı. Onların yönetcileride Murad’a haber yollayarak kendilerininde antlaşmaya(birer at ve altın saat isterler) varmak istetediklerini belirtir.
Murad bunları da hediyelerle yola koyar. Tanınmış Sivaslı çetebaşı Kürd aşiret beylerine o kadar da inanılacak bir insan değildir. Fakat, onlara saat hediye ederek Tiflis’deki Ulusal Konseyi’nin yada General Andranik’in yardımcı kuvvet yollayana kadar zaman kazanmanın peşindedir.
Erzincan ve Bitlis General Andranik’in korumak istediği Batı Ermenistan’ın sınırlarının uzağına düşmekteydi……………………… Murad ve daha önce Armenak(Hrayr-Djokhk) Kürdleri yanlarına çekme politikaları iflas eder. Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. daha sonra uzun bir şekilde Erzincan’ı terketme olayından söz ediyor ve „Yolda şiddetli kar yağışına ve Kürtlerin saldırısına uğranılır. Sadece Vjani köprüsünde pusuya yatmış neyar karşısında 500 kayıp verilir“( Andranik Çelebyan, Andranik Paşa, Pêrî yayınları, İstabul, 2003, sayfa 225-226)
Burada görüldüğü gibi Erzincan’da bir „Ermeni Yönetimi“ kurmuşlar. Askeri güç gelene kadar Kürdlere oyalamaya çalışmışlar. Hediyeler!!! vermişler. Sonuçta „Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. “ !!!!!!
Davut’un haklı çıkmasını çok isterdim, ama, belgeler ve veriler başka şeyler söylüyor.
2) Davut arkadaş „Dersim’de delege seçimi yapılmamıştır“ yönündeki tespitimi eleştiriyor ve şöyle yazıyor:“Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa
Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra
baska bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde
özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne da
bölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da
seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı
anlamına gelmez, ancaak demokratik
olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediien, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri
denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların
belirlenmesi kastedilmiştir.“

Ben Davut arkadaşın seçimle ilgili tespitine katılıyorum. Ama bunu tartışmanın nedeni Davut arkadaşın makalesindeki seçimlerdi.
„Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılmas ı kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.
Birde işin içinde „Şûra hükümetine katılacak temsilciler“ meselesi olunca niye seçilmesin ki…. Yazıda „yapılan seçimlerde …………..seçildiler“ deniliyor. „atanma“ denilseydi zaten böyle bir tespitte bulunmayacaktım.
Aslında ismi geçen yada geçmiyen Kürd şahsiyetleri Sivaslı Murad tarafından davet ediliyorlar.
3)Davut arkadaş, Erzincan’a giden Dersimlilerle ilgili bir tespitimin hakkında bilgi istiyor ve şöyle yazıyor: „Aso arkadaş, makalemde, Erzincaandaki şura toplantısı için seçilen doğu ve batu Dersim delegelerin, Alişan bey
hariç hepsinin doğu dersimden olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim
delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa
neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü
doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da
dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir.
Aso Erzincana giden Delegelerin
Doğu Dersim delegeleri olduğunu
neye dayanarark belirliyor bilmiyorum.“

Aslında konumuz açısından fazla önemli bir husus değildir, Doğu yada Batı Dersimli olmaları…
Davut makalesinde Alişêr ile Alişan’ın Erzincan’a gidip Ermenilerle anlaştıklarını ve Dersim’e geçtiklerini yazıyordu. Ben Alişan Bey’in olmadığını, çünkü Alişan ve Haydar beyin Türkler tarafından Suşehrinde esir olarak tutulduğunu yazdım ve araştırmaya açık bıraktım. Davut makalesinda Erzincan’a giden Kürd temsilcilerinden söz ederken
„Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.
Davut „…………… Batı Dersimden de Alişan Bey iki delege ile gelir“ diyor. Burada diğer „delegelerin“ Doğu Dersimli olduğu anlaşılır. Genelikle Dersim Doğu ve Batı Dersim diye ikiye ayrıldığından dolayı başka şekilde anlaşılması zor. Zaten Davut cevabında Doğu ve Batı Dersimi dalgınlıkla karıştırmış. Biraz da benim yönümü şaşırtı. Neyse sorun değil, konumuzla ilişkisi yok.
Davut bana verdiği cevapta „Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. „diyor.
Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilerden itibaren de öyle bir sonuca vardım.
Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşmayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.
Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)
Aslında Erzincan’a gidip görüşenlerin Dersim’in hangi bölgesinde olduğu bizim konumuzun özüyle ilişkisi yok. Erzincan’a giden aşiret liderleri ve ileri gelenlerin hangi bölgede olduklarını tespit etmek kolaydır. Bunun için bir zaman harcamak gerekir. Davut’un kendisi dahi kendi makalesinde böyle bir ayırım yapmış. Ayrıca aynı şey Dr. Nuri DErsimi de var.
Benim burada söylemek istediğim Alişan ve Haydar Bey Suşehir’de 3. Ordu kararhagında esir durumdalar. Bundan dolayı Alişan Bey’in Alişêr ile Sivaslı Murad ile görüşmeleri/anlaşmaları ve hemen ardından Dersim bölgesine geçip „Şûra“ için çalışmaları olanaklı değildir.
Alişêr’in Erzincan’dan Dersim’e geçişi Ermenilerle bir kopuştur. Bunu Dr. Nuri Dersimi’de teyid ediyor. Alişan ve Haydar beylerin esir oluşları bir anlamda Alişêr’i de zorlamıştır. Açıkca şunu ifade etmek istiyorum. Benim bu söylediklerim elimizde bulunan kısmi belgelere dayanıyor. Yarın başka belgeler çıkabilir ve o dönem yaşanan gelişmeler daha farklı değerlendirilebilinir.
4) Yeniden Xalid Begê Cibrî ve Dersim olayına dönelim. Davut ana makalesinde Dersimlilerin Palu’dan itibaren Dersim üzerinden Erzincan’a saldırıları engellemeye çalıştıklarını uzun uzun anlatır. Dersim (makalenin o bölümünü tekrar okunsa iyi olur) Bu arada Xalid Begê Cibrî’yi arabulucu olarak gönderiyor. Dersim yol vermiyor….
Ben notlarımda 1916-1919 yılına kadar Xalid Cibrî’nin Dersim’de olduğuna dair belge yok demiştim. Yani Xalid Bey’in bir birliğin başında iç Dersim’e geçip Erzincan’a karşı hareketi örgütlenme konusunda belgenin olmadığını söyledim. Xalid Cibrî’nin Davut’un iddia ettiği gibi 1918’de Ovacığa gittiğine dair belgenin olmadığını söyledim. Yani daha açık ifade ile 1918 ve daha öncesi „yeşilyazı Şûrasını merkezine“ gitmediğini söyledim.
Davut buna karşılık Ben Asonun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum.
Cibranlı Xalid Beg 1916 dan 19
sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Paludur yani
Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış
durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi
aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur. “
Şimdi buna ne demeli…. Palu Dersimdir.. Sivas’ta Dersimdir. Erzincan’da Dersimdir. Biz Dersimi mi tartışıyoruz? Dersim’in sınırlarını mı tartışıyoruz.
Osmanlıların amacı Dersim Kürdlerini örgütleyip savaşa sokmaktır. Çünkü, Dersim Kürdleri sahip oldukları arazi ve askeri yapılamaları Bayburt’tan Erzurum’a kadar savaş meydanını kontrol edebiliyorlardı. Dersim Kürdlerinin takınacağı tavır savaşın gidişatını uzatabilir/kısaltabilir ve değiştirme imkanına sahipti.. Bundan dolayı Dersim önemliydi.
Devam edecek

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN CEVABINA  CEVAP(2)

Zaten Birinci Dünya Savaşı sırasında (en azında Kürdistan’da) Türkler Kürdleri savaşın en ön cephelerine sürerek Kürdlerden millet olarakta kurtulmak istiyorlardı. Bu stratejik planlarını pratiğe de geçirdiler.
Bu anlamda Kürdistan diğer alanlarında olduğu gibi Erzincan ve Erzurum güzargahındaki savaşlara da Dersimli Kürdleri sürmek istiyorlardı.
Bunun içinde İç Dersim’de Kürdleri örgütlemek gerekiyordu. Davut’un bana verdiği cevapta Xalid Cibrî’nin 1918’de İç Dersim’e geçtiğine dair hiç bir belgenin olmadığını söylediğimde “Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur”
Tamda konumuzla ilgili olan husus budur. Xalid Cibrî ve Dersim ilişkisinde esas itiraz ettiğim noktanın özünü oluşturuyor.
Davut notlarımda Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Çerkez Deli Halit’in Erzincan ve Erzurum savaşlarında Batı Dersimli güçlerine komuta ettiğine dair söylemimi eleştiriyor ve doğru bulmuyor.
Ardından Deli Halid’ın “Teşkilatı Mahsusa“nın adamı olduğu, Gürcü ve başka kesimlere karşı yaptığı katliamlar vesilesiyle galip devletler tarafından arandığını geniş geniş anlatıyor.
Davut arkadaşın Deli Halit hakkında söyledikleri hepsi doğru. Gerçekten de katil ve belki de Mustafa Suphi ve arkadaşlarının olayıyla da ilişkisi var.
Fakat, Davut’un yanlışlığı olayların kronolojik sürecini takipetmemkten kaynaklanıyor. Davut arkadaş şöyle yazıyor: “Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan
Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı
ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi
verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli
surası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki
Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların
teslimini isterken türk yetkililer
“bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin
emrindedirler, onlardan isteyin”şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun
ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman
diliminde de Batumu daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime
geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum.”
Kısacası Davut Deli Halit’ın hem Karadeniz ve Ardahan’da ve hem de Dersim ve Erzincan’da aynı anda olmayacağını söylüyor.
Aslında ilk bakışta Davut’un söyledikleri çok makul görünüyor, ama olayların ve gelişmelerin seyri takip edildiği taktirde pekte oyle olmadığı görülüyor.
Aslında Davut’un kafasına takılan Deli Halit gibi bir katilin ve “Teşkilatı Mahsusa“nın bir elemanının nasıl olupta Garbi Dersim güçlerine Erzincan ve Erzurum savaşlarında komutanlık ettiğidir.
Çünkü, Davut’un Dersim ve Erzincan Şûraları perspektifi böyle bir adamın Seyid Riza birlikte Erzincan’a saldırmasına engel teşkil ediyor. Böyle bir Şûralar ortamında böyle bir adamın bırakın Dersimlilere komutanlık etmeye, o toprakları ayak basması bile gunahtır.!!!
Bunun için Davut ısrarla Deli Halit’ın yerine Xalid Cibrî’yi ikame etmeye çalışıyor.
1917 ve 1918 yılının başlarında Dersim’in durumuda pek iç açıcı değildi. Ciddi bir bölünmüşlük ve açlık vardı.
Dersim’in o sürecini tam olarak kavramak için 1916 yılında Türklerin Dersim’e yönelik saldırılarını, katliamlarını ve yaptıkları insanlık dışı suçlarını görmek lazım. Bunun için jandarma Umum Kumandanlığının çıkardığı tarihsiz “Dersim” adlı kıtabının 165-170 sayfalarında yer alan “332(1916) Hareketi”, yine Kurmay Bnb Bürhan Öztürk’ün 1937 yılında bastığı “Osmanlı devrinde Dersim isyanları” adlı kıtabının “Büyük Harpte Dersim İsyanı” 332-1916(sayfa 35-70) ve Dr Nuri Dersim’inin 1916 hareketine ilişkin yazdıklarını ve konuya ilişkin başka kaynaklara bakmak lazım. Türkler 1916 baharında büyük güçlerle Dersim’e yükleniyorlar. Okuduğum bazı kaynaklara göre 1916’da devletin Dersim’e yapmış olduğu saldırı halk arasında “Tertelo Vire “ diye anılıyor.. Yani “Birinci Tertele” 1937-1938 yıllarında yapılan “İkinci Tertele” den ayırmak için…. Türkler her ne pahasına olursa olsun Dersim’in Rus hakimiyetine girmesini istemiyordu. O dönemde Alişêr, Binbaşı Mustafa Vefa ve daha bir çok Dersim ileri gelenleri Ruslarla açık ilişkiye geçtiler. Türkler ciddi bir panik içine girdiler.(Dersim Kürdleri ve Çarlık Rusyası ayrı akademik bir çalışmanın konusu olabilir) Ahmet İzzet Paşa Anılarında 1916 hareketine değiniyor ve şöyle yazıyor: “Yine bu sırada Doğu Dersimlilerin gösterdikleri bazı haydutluk ve taşkınlık belirtileri üzerine , buraya bastırmak amacıyla üzere bir kuvvet gönderilmesi 3.Ordu tarafından gerekli görüldü ve Başkumandanlaıktan izin alındı.” Ahmet İzzet Paşa yazısının devamında kendisinede sorulduğunu ve ihtiyatlı davranmalarını istediğini, fakat eğer silah patlarsa “artık Dersim’de eli silah tutan kimse bırakılmaması gerekeceğini, şu sırada ise bunun çok güç bir mesele olduğunu bildirdim” diyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, sayfa 250)
Ahmet İzzet yazısının devamında Şevket Bey tümeni Doğu Dersim’i batırmakla görevlendirildi…. “Fakat, bereket versin Rusların yavaşlığı, bu kötülükleri mümkün mertebede ortadan kaldırıyordu” diyor(age, sayfa 251)
Ama bu arada Ahmet İzzet Türklerin Daha sonra Kürdistan’da yapacakları soykırımında işaretlerini veriyor. Fakat bugün zamanı değil….
İşte tam bu savaşın tahribatları sırasında ve sonrasında Devlet Dersim Kürdlerinin bazı ileri gelenleriyle ciddi ilişkiler içine girdi.
Mesele “Galatalı Şevket beyin şiddetli hareketi o sıralarda Ruslara yanaşan aşiretleri tekrar hükümete çevirdi(Yukarı Abbas ve Kırgan bu meyandadır)” (jandarma Umum Kumandanlığı “Dersim” sayfa, 168)
Bilindiği gibi Seyid Riza Yukarı Abbasanların lideridir.
Ahmet İzzet Paşa da Anılarında Seyid Riza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Riza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)
Ahmed İzzet Paşa Karer işgalına değinirken “Bunların reisi olan Küçük Ağa adında doksanlık bir piri fani, halkın bazı isteklerini bildirmek için yanıma geldi. Kendisine iyi muamele ederek çok makul ve ılımlı olan isteklerinin hemen hepsini kabul ettikten sonra, aynı mezhepten olan Dersimlileri de teselli etmekle görevlendirerek ve gönüllerini alarak oraya gönderdim. Mareşal Kurt İsmail Paşa merhumun kardeş çocuğu Alay Beyliğinden emekli Mehmet Bey’i de mahalli vukufundan istifade için daha önce karargahıma almış olduğumdan, Doğu Dersim’in büyük reislerinden olan Şah İsmailzade Mustafa Bey ile eskiden tanıştıklarından dolayı, beraberce gönderdim. Bu iki zatın gayret ve himmeti ve kurmay yüzbaşısı Ahmet Beyin gönül alıcı muameleleri ve hareketlerinin etkisiyle 1. Selim Han döneminden beri devlete düşmanlık besleyen ve bir kaç hafta önce bizimle kanlı bir şekilde savaşıp duran, şimdi de Ruslarla birleşen, hatta 3. Ordunun geri çekilmesi sırasında yanlarını ve arkalarını şiddetli bir şekilde tehdit eden Doğu Dersim tamaıyla tarafımıza geçti”(A.İ Paşa, age, sayfa 261)
Ahmet İzzet Paşa’nın Doğu yada Batı Dersim’in “tamamıyla” saflarımıza geçti gibi belirlemeleri doğru değildir. Türk subaylarının anlatımlarını ciddi bir şekilde mercek altına almak lazım. Birde kendilerini merkeze koyup kurtarıcı pozisyonuna giriyorlar. Sanki Yavuz Sultan Selim’den beri var olan sorunları Ahmet İzzet çözmüş….. 1937 yada 1938 neyin nesi? Türklerle ilişkiye geçenler olduğu gibi, ilişkiye girmeyen yapılar da vardır. Dersim Kürdlerininde kendilerine göre hesaplar var. Türklerinde bu arada kendilerine verdiği sözler sözkonusudur. En azından çarlık Rusya’sının verebileceği sözler gibi bir şey…. Kemalistler Şeyh Mahmud’u İngilizlerden koparmak için otonomiden daha ileri bir antlaşmayı kendisiyle yapıyorlar. (Newroz.Com’daki Rus Arşiv belgelerine bakınız)
Ayrıca Osmanlılar bu arada Cemilpaşazadelerden Ziya’yi Hozat’ta mutasarıf olarak göndermişlerdi. Ziya ile Seyid Riza arasında da ilişkiler var.
Sonuç olarak Türkler Dersimlileri Erzincan ve Erzurum savaşlarına katmak ve en azından bu iki şehir arasında Rus ve Ermeni birliklerinin rahat hareket etmesini engellemek için Türk subaylarının iddia ettikleri gibi değil, ama dayanacakları ilişkileri vardır. Bu ilişkiler Rus ve Ermeni birliklerinin Kürdlere karşı yaptıkları saldırılar sonucuda sürekli olarak besleniyordu.

ERZİNCAN HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(3)

Pülümür’de Şah Hüseyinzade Mustafa Bey’in konağına girip kadınlara tecavüz olayı gibi(Çakmak, Büyük Harpte Şark Cephesi, sayfa 261) gelişmeler daha sürecin başından itibaren bir dizi Kürd çevrelerini Ruslara karşı tavır almaya götürmüştü.
Hatta Kürdlerle Rusların ilişkileri o kadar kötü duruma geliyor ki, Ruslar 1917 yılının ortalarında Çakmak’ın söylemiyle “Rus tayyareleri Dersim’de Ovacık’ı bombalamışlardı”( age, sayfa 264)
Burada fazla detaylara girmeksizin 1917 yılın ortalarına doğru Kürdlerle Ruslar arasında bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor.
Böyle bir “Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ,Hasan
Lütfi adındaki bir binbaşıyı Doğu, Halit adında diger bir
subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti”….(Dr. Nuri Dersimi, KTD, s 117)
Davut yukarıda verdiğim alıntıyı ve ardındaki yorumuda aktararak şöyle yazıyor: “Buradaki Halid’in Deli Halit
olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz
bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı türk silahlı
güçlerini ve yerel siyasi otoriteler
yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki
9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahs
ettigi Halit adındaki sabay,mutlaka
kürtçe bilen ve “dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe
bilen ikinci bir Kürt Halit mi var.?
Davut arkadaşın burada yaptığı sadece bir yorumdur. Dr. Nuri Dersimi “Bunlar Dersimlilerin ruhi
durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşa katılmak üzere yerinde
teşkilat yapmışlardı” diyor.. Dil ve benzeri şeyler yok.
Kaldıki Dr. Nuri Dersimi hemen aynı kitabının yukarıda verilen alıntının bir sayfa sonrasında Seyid Riza ile birlikte olan “Halıt”ın “Deli Halit” olduğunu söylüyor.(s 118)
Hatta Dr.Nuri Dersimi “Deli Halit şöhretiyle maruf olan kumandanı, Seit Rizaya: ‘Aman Seidim, Kara Kazımden evvel Erzuruma biz girelim” demiş..
Zaten hem Erzincan’a ve hemde Erzurum’a Seyid Riza ile Deli Halit Kazım Karabekir’den çok önce giriyorlar.
Davut arkadaş ana makalesinde Seyid Riza ile birlikte Erzurum’a giden komutanında Xalid Cibrî olduğunu yazıyor ve şöyle bir olayı aktarıyor: “ Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Beyin önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”
Seyid Riza’nın Erzincan ve Erzurum’a gittiği artık biliniyor. Fakat, birlikte gittiği askeri komutan konusunda sorun var. Burada Davut yeniden Xalid Cibrî Deli Halit’a ikame ediyor.
Burada Dr. Nuri Dersimi’nin “Hatıratım” adlı eserinde bir alıntı vermek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi hem “Halitlar” konusunda ve “Ermenilerin katliamı” konusunda Davut’un tam tersini söylüyor.
Dr. Nuri Dersimi “ Seyid Riza bana aynen şu olayı anlatmıştı: ‘Erzincan’dan itibaren felakete maruz kalmakta olan Kürdleri Ermeni zulümünden kurtarmaya başlıyarak ve Ermenileri kovalayarak Deli Halit Beyle birlikte Kara Kazım Paşa’dan önce Erzurum merkezine 27 Şubat 19’8’de varmıştık. Oldukca büyük ve tamamen ahşaptan yapılmış olan binanın içerisindeki erkek, kadın,çocuğun bu binada ve canhıraş bir tarzda ateş dumanları içerisinde yanmakta olduğunu ve binanın dış kapısı altından yanmakta olan zavalıların kanlarının ve bedenlerindeki suların akarak adeta bir dere oluşturduğunu gözlerimle gördüm. Hayatımda bu gibi felakete ve acı verici sahneye asla raslamadım. Binlerce felaketzede insanın Kürt olduklarını ve hiç olmazsa insan olduklarını görerek ve bilerek hüngür hüngür ağlamaktan kendimi alamadım”(Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Yayınları, 1997, İstabul, sayfa 45-46)
Dr. Nuri Dersimi burada Seyid Riza’ya dayandırarak Erzurum’a birlikte gittikleri komutanın Deli Halit olduğu, orada Ermenilere değil Kürdlere yönellik katliamların yapıldığını yazıyor.
Batı Dersim komutanlığına atılanın Deli Halit olduğunu sadece Dr. Nuri Dersimi değil, bir çok kaynak sözediyor.
Ali Kemali bu konuya ilişkin olarak “9. Kolordu kumandanı Ali İhsan Paşa, istilaya uğrayan yerleri kurtarmak için önlemler almaktaydı. Hasan Lütfi bey adında bir binbaşıyı doğuya ve Halit Bey(merhum Halit Paşa) adında bir binbaşıya Batı Dersim’e kumandan atamış” (Ali Kemali, age, s, 108)
Ali Kemali’nin sözünü ettiği “Merhum Halit”, 1925 yılında “TBMM”de öldürülen Deli Halit’ır. Ayrıca Ali Kemali o süreçte “Binbaşı halit”tan sözediyor. Cibranlı Halit Bey Birinci Dünya Savaşı’nın başında Pasinler savaşında Miralaya yükselmişti.. Deli Halit o süreçte yani 1917-1918 yıllarında hâlâ yarbaydır.
Daha önce makalemde Kazım Karabekir ile Batı Dersim güçlerinin komutanı Halit Bey arasında geçen diyalogu Karabekir’e dayanarak aktarmıştım. Davut bu belirlememe bir dizi itirazdan bulunduktan sonra sözkonusu Halit Bey’in Xalid Begê Cibrî olduğuna dair şeyler söyler.
Kazım Karabekir “Doğunun Kurtuluşu” adlı eserinde Erzincan’da Sansa Boğazında Doğu Dersim “Komutanı” Hasan Lütfi’yi Batı Dersim “Komutanı” Halit beyin denetimine veriyor. Hasan Lütfi bu konuda bir dizi sorun çıkarıyor. Kazım Karabekir, Hasan Lütfi Bey ile uzun bir diyaloga giriyor ve yer yer azarlıyor. Bu yapmış olduğu görevlendirme meselesini tartışırken “aynı rütbede iki zattan kumanda mutlaka kıdemlisine değil, daha değerlisine verilir” (age, sayfa, 79)
Hasan Lütfi, Kazım Karabekir’in söylemiyle “Şamlıdır”… Halit Bey ise Teşkilatı Mahsüsa’nın aktif bir elemanı olarak daha savaşın ilk dönemlerinde Türk ırkçılarına bir dizi hizmetten bulunmuş biridir. Neden değerli olmasın ki…..
Kazım Karabekir’in kıtabına düşürülen dipnotta Halıt Bey’in kim olduğunu da açıklıyor: “Halit Bey(K.K). (1883-1925) Doğu Harekatında komutan. İstanbul’da doğdu. Ahmet beyin oğludur. 1903’de harbiyeyi bitirdi. 1915’de binbaşı, 1916’da yarbay ve 1920’de Albaylığa terfi ediyor. Erzurum hareketinde sağ kol müfreze komutanıydı. 6 Aralık 1919’da Kars’ın alınmasından rol aldı. 1925’de BMM’de öldürüldü” (Karabekir, age, s 440)
Ayrıca bugün Erzincan’da Belediye önünde geçen ve şehri boydan boya kesen caddenin ismi “Halit Paşa Caddesi” dir.
Deli Halit’ın Batı Dersim güçlerine komutanlık yaptığı ve K. Karabekir’den önce Erzincan’a girdiği biliniyor. Aynı Deli Halit yine aynı güçlerle Erzurum savaşına giriyor.
Kazım Karabekir Erzurum’un alınması sürecini anlatırken “ Sağ cenahtaki Halit Bey müfrezesi de saat 7 evvelde Harput kapısından girerek Erzurum’un şarkındaki Kars kapısında 9. Fırka kıtaatına iltihak etmiştir”(K. Karabekir, age, s, 149)
Yine Karabekir, Erzurum’daki bazı çatışmalardan söz ederken “İşlerimiz bitirdikten sonra telgrafhanenin bulunduğu 9.Fırka Karargahına gittim. Taşhanlar buraya daha yakındı. Taşnakların çoğu da burada idi. Halıt Bey Dersim milisleriyle bunları temizlemeye çalışıyordu. Fakat, az zayiatla bu işin başarılabilmesi kolay olmuyordu.” (K.K, age, s 149)
Yani kısacası Deli Halit, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan vb şehirlerin alınmasına katılıyor. Davut’un makalesinde sözünü ettiği, Deli Halit’ın Artvin, Şafşat, Ardahan vb alanlarda yaptığı katliamlar ve bundan dolayı aranması doğrudur. Ama bunların hepsi Erzurum savaşından sonra gelişiyor. Deli Halit’ın İslam Ordusu’nun 3. Fırka Komutanlığı’na atanmasından sonra bir dizi gelişme yaşanıyor. Bu konuya girmek istemiyorum. Çünkü, o kadar belge var ki merak eden herkes bir dizi belge bulabilir.
Benim ilgilendiğim Deli Halit’ın Batı Dersim Güçlerinin “komutanı “ olarak Erzincan ve Erzurum savaşlarına katılması olayıydı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle savaşın orta ve sonlarına doğru Kürdlerin niçin tüm alanlarda intiharvari savaşa katıldıkları hâlâ incelenmiş değildir.
Birinci Dünya Savaşı esnasında Kürdlere yönelik yapılan kıyımlar konusunda Kürdler tarafından yapılan tek bir araştırma yok.
Ya genel savaş bazında, ya Ermeni Meselesi bazında yada Türklerin “tetikçileri” bazında bazı Kürd çevreleri gündeme getirilmiş ve eserlere kaynaklık etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Sivastan Revandiz’a ve Mahabad’a kadar savaşla ilgili yazan yada anılarını yayınlayan, Rus, Ermeni, Türk, Kürd, Arap, İngiliz ve Fransızlar her tarafta Kürdlerden sözediyorlar.
Kürdlerin olmadığı alan yok gibidir. Ölen Kürd ve öldüren Kürd her tarafta var.
Ama, ne yazık ki bugüne kadar Kürdler tarafından bu süreç tüm boyutlarıyla incelenmiş değildir.
O süreç ciddi bir şekilde irdelenmeden yaşanan gelişmeleri kavramak çok zordur.
Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” adlı makalesinde çizdiği “Erzincan Şûrası” tablosu o dönemin gerçeklerine tekkabül etmemesine rağman, kendi tarihi hakkında zaten çok az bilgiye sahip olan Kürdlerin var olan bilinçlerinide handikapa uğratabilir.
Zaten Kemalistlerin yüzyıl boyunca Kürdistan’da giriştikleri Kürdsüzleştirme politikaları sonucu, Kürdlük dışında tüm limanlara gemilerini kırmaya hazır çevreler, bu sefer hayali ve olmayan “Kürd-Ermeni Erzincan Şûrasını” Seyid Riza yıktı!!! Diye Hawar edebilirler.
Aslında elimizde bulunan bazı Kürd kaynakları o dönem yaşanan gelişmelere ilişkin olarak tek taraflı da bulunsa, abartılmış da bulunsada bazı olaylara dikkat çekiyorlar. Aziz Yamulki’nin Anılarında Birinci Dünya Savaşı sırasında 700 000 Kürd’ün yaşamını yitirdiğini söylemesi yabana atılacak bir olay değildir.(Kitap sorancadır, çevirmek lazım)
Yine Dr. Nuri Dersimi’nin o sürece ilişkin yaptığı şu tespit var.
“ Gerek bizzat gördüḡüm ve gerekse bazı Kürt subayları aracılığıyla temin ettiğim ve gerekse bazı Türk harbiyesiyle ilgili dairelerdeki dosyalardan öğrendiğim ve aldıḡım bilgiler üzerine ve özellikle Cemal Paṣa´nın anılarında açıklanan yazı ve istatistiklerden savaşın baṣlangıcı olan 1914 yılından 1919 yılı sonuna kadar Kürdistan´da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürdler olmak üzere, 1,5 milyon insan mağdur olmuştur.Bu zararın çoğunluğu Ermeniler tarafından bilfil işlenmiş olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiḡi kesin olarak anlaşılmıştır.“ (Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, s 47)
Bu bilgileri hemen “bilimsel” ve “akademik” yada “ o süreci yaşıyan insanların ağzından” diyerek hemen bire bir sahip çıkmak doğru değildir. Fakat, bu bilgiler bize o dönemler çok ciddi katliamların yaşandığını gösteriyor. Kürd tarihçilerinin önünde duran en büyük görevlerden biri de o süreci incelemektir.
Son

29 Mayis 2011

Aso Zagrosi

NEWŞİRWAN MUSTAFA’NIN BİR SÖYLEŞİSİNDEN BAZI BÖLÜMLER !!!

 

1999 yılının sonlarına doğru YNK basınında çalışan gazeteciler, Newşirwan Mustafa ile geçen yüzyılın yani 20.yüzyılın üzerine bir söyleşi yapıyorlar. Söyleşi çok uzun ve hepsini tercüme etme imkanım yok. Newşirwan Mustafa ve düşüncelerini tanımak açısında bazı bölümlerini özetleyerek vereceğim.

Kurdistan Nwe gazetecilerinin Kürd Ulusal Hareketinin gelişimi üzerine sordukları bir soru üzerine Newşirwan Mustafa: “ Şêx Ubeydullah Nehrî öncesi Kürd hareketi vardı. Fakat, Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareketi Kürdistan geneline yayılan kurtuluş hareketinin başlangıcı olarak değerlendirebiliriz. Yani hareket çok yönlüydü ve Kürdistan’ın tüm parçalarını kapsamıştı.Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareket, bağımsız Kürd devletini kurmak için Uluslar arası dost ve destek elde etmek çabalar içine girdi. Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareket İran’da amansız bir şekilde bastırıldı. Onlarca yıl boyunca bölge de bir hareket görülmedi. Çünkü İran devleti 1000’e yakın Kürd köyünü yerle bir etti.

Siz kendiniz de bir hesap yapabilirsiniz. 1000 köy yerle bir edildiği zaman kaç bin aile öldürüldü, imha oldu ve derbeder oldu? Bu arada bir boşluk meydana geldi. Bazı aşiretlerin direnişini ayrı tutarsak 20. yüzyılın başına kadar silahlı Kürd direniş hareketi olmadı.” diyor.( Newşirwan Mustafa Şêx Ubeydullah Nehrî hareketi üzerine ciddi araştırmalar yapan bir Kürd tarihçisidir. Kürd ve Acem adlı eserinde bir bölümünün tümünde bu hareket üzerine duruyor. Ayrıca Newşirwan Fars ve İngiliz belgelerinde Şeyh Ubeydullah Hareketi adlı eseri hazırlayıp yayınladı. ASO)

Newşirwan söyleşinin devamında 20. yüzyılın başlarında Osmanlı devletinin başkentinde ortaya çıkan Kürd gazete, dergi ve siyasal örgütlenmeleri üzerine geniş bir şekilde duruyor.( Newşirwan Mustafa    Kürd  Gazeteciliği  üzerine  yazdığı   3.ciltlik  eserinde  İstanbul’daki  Kürd gazeteciliği  üzerine  geniş  bir şekilde  duruyor. Aso)

Bu arada Birinci Dünya savaşı üzerine duruyor: “Savaş başladığı zaman Kürdistan savaş meydanlarından biri oldu. Her ne kadar ne Kürdler savaşı başlattı ve ne de Kürdlerin bir kazanımı vardı. Fakat ülkeleri savaş meydanı oldu. Bu savaşta Kürd şehirleri ve yerleşim birimlerinin bir çoğu harabeye çevrildi. Kürdistan ekonomisi çöktü ve yeraltı kaynakları yerle bir edildi. Özellikle Osmanlının denetimi altındaki bölgelerde erkekler zorla savaşa götürüldü ve hayvanlarına el konuldu. Bu da açlığa ve hastalıklara yol açtı. Suleymaniye gibi bir şehirde 4 kişiden 3’ü öldü. Siz kendiniz artık yaşanan trajediyi tahmin edebilirsiniz” diyor.

Newşirwan söyleşinin devamında Birinci Dünya savaşı sonrası Sevres ve Lozan gibi antlaşmalara, Şeyh Mahmud önderliğindeki Kürdistan Hükümetine, Qazi Muhamed önderliğindeki Demokratik Kürdistan Cumhuriyetine ve 1991 Raperinden sonra ortaya çıkan Güney Kürdistan hükumeti üzerine duruyor.

Kürd hareketinin bağımsız Kürdistan stratejisinden otonomiye kayması meselesinde ise Newşirwan şöyle diyor: “ Birinci Dünya savaşından sonra Sykes-Picot Antlaşmasına göre bölge bölüştürüldü. Bizim ülkemizde Türk, Arap ve Farslar arasında bölüştürüldü. Birinci Dünya savaşı sonrası kurulan devletler, ikinci dünya savaşı sürecinde sağlamlaştı ve sınırları kabul gördü. Eski de Kürd hareketleri bağımsızlığı savunuyordu. Bu sınırlardan dolayı Kürd siyasileri artık bu sınırları değiştiremeyiz düşüncesinden hareketle bağımsız Kürdistan stratejisinden devletlerin sınırları içinde Kürd halkının haklarını elde etme stratejisine gittiler. Bana göre bu gerçekten de geri adım atmaktı. Çünkü, eğer Kürdler Irak’ta bağımsız Kürdistan mücadele etseydi , otonomi için verdikleri bedeller kadar ölü verirdi”…

Newşirwan Mustafa bir soru üzerine Şeyh Mahmud ile Simko’nun Kemalistlerle olan ilişkilerini şöyle değerlendiriyor: “Bana göre bu ilişkinin bir kısmı bilgisizlikten kaynaklanıyordu. Yani o hareketin ulusal tabiatını iyi tanımıyorlardı. Örneğin Şeyh Mahmud Mustafa Kemal den yardım almak umuduyla onunla ilişkilere girdi. Simko’da ayni şekilde Kemalistlerden yardım almak için ilişkiye girdi. Onlar bu hareketin ulusal doğasını tanımıyorlardı. Eğer Kemalistlerin tabiatını tanısaydılar, kuşkusuz girdikleri ilişkilere girmeyeceklerdi. “

Kürdlerin iç kavgaları üzerine sorulan bir soru üzerine Newşirwan Mustafa: “Bu felsefi ve sosyolojik bir sorudur ve cevap vermekte çok zordur. Fakat, bana göre bu büyük oranda geri kalmışlıktan kaynaklanıyor. Ne yazık ki şimdiye kadar Ulusal kazanç nedir?Ulusal güvenlik nedir? Gibi meseleleri bilmek için Kürdlerin saflarında ulusal bilinç o kadar yüksek değil.. Şimdiye kadar aileye, aşirette, şehre ve köye bağlılık halk ve millete bağlılıktan daha güçlüdür. Bana göre bu esas sebeptir. Ne yazık ki Kürdlerin çok kötü bir tabiatı var. Düşmanlarına karşı çok zayıflar, bazen çok kolay bir şekilde yabancılara ve düşmanlarına boyun eğerler. Fakat, kendi içlerinde birbirlerine karşı en küçük adımı geri atmazlar. Bana göre bu da ulusal bilincin zayıflığından kaynaklanıyor. Çünkü, eğer insanların ulusal bilinci güçlü ise halka ve vatana bağlılığı her şeyin üzerinde tutar. Ulusal bilincin güçlü olduğu ileri ülkelerde hırsızlar, kötü alışkanlıkları olan ve yolsuzluğa bulaşan insanlar vatanları tehlikeye düştüğü zaman ulusal meselelerine ve ulusal güvenliklerini savunurlar. Devletlerine, milletlerine ve ulusal güvenliklerine zarar verecek girişimlerden bulunmazlar. Bu ülkelerde halk parkları kendi parkı, caddeleri kendi caddesi, ağaç ve fidanları kendi malı, vahşi hayvanları kendi malı vs. vs. olarak bilir. Halk bunları kendi malı ve ulusal zenginlikleri olarak görür. Bizim ülke de ne yazık ki hala bu ulusal bilinç oluşmamıştır” ……………

Yine Kürd iç savaşı konusunda gelen bir soruya Newşirwan Mustafa: “Bana göre eğer bu konuda ciddi sosyolojik bir araştırma yapılırsa, Kürdistan’da merkezi bir devlet olmadı ve büyük şehirlerde olmadı. Kürdistan’da binlerce çeşme ve su kaynağı var. Kürd toplumsal yapısında aşiretsel ve köy de ikamet edenler yoğunluktadır. Bu durum Kürdler arasında küçük küçük birimlerin oluşmasına neden oldu. Örneğin, bir grup insan gidip bir çeşme başında bir köy kuruyor. Bu köyü savunabilecek bir hükumet, asker ve polis yoktu. Bu küçük birim mecburiyet karşısında işlerini yürütmek için kendi içinde bir idare oluşturmak zorunda kalıyor. Hatta evlenmek için komşu köylere gitmek gerekmiyordu ve kendi içlerinde evleniyorlardı. Ekonomileri çok zayıftı ve başkalarına muhtaç olmamak ancak kendilerine yetiyordu. Baş vuracakları başka mercilerde yoktu. Aşiretler yarım hükumetler gibi bir şeydi. Aşiret reisleri kendi bölgelerini yönetiyorlardı. Kendi içlerinde öldürülme olaylarını dahi hükumetlere götürmüyorlardı ve kendileri çözüm yollarını buluyorlardı. Bu küçük birimler kendi içinde ihtiyaçlarını karşılamak için ticaret ve işleri de yapıyordu. Bu küçük birimler büyük şehirlerin oluşumunu da engelledi. Büyük şehirlerde başkalarının savunmasına ihtiyaç var. Aşiretlerini savunacak ve gerektiğinde baş vuracakları bir merkez de yoktu. Çünkü bizim devletimiz yoktu. Devletimiz olmadığından dolayı bu küçük birimler bazen birbirlerine saldırırlardı. Biri diğerini alt ederdi. Toprak üzerine, hayvanlar üzerine sorunlar çıkar ve kavgaya tutuşurlardı. Bu geri gelenekler kalıyor. Kendi köyü ve kabilesinin çıkarlarını merkeze alma ulusal taleplerin önüne geçiyor. Yani kuşaktan kuşağa geç irsi  bir olay değildir.“

Gazetecilerden biri Amerika iç savaşında 300.000 insan öldü ve başka ülkelerde de iç savaşlar oldu. Sonuçta birliğini sağladılar. Kürdlerde niye olmadı? diye bir soru soruyor.

 

Newşirwan Mustafa cevaben: “Bölgesel koşullar hiç bir zaman Irak Kürdistan bölgesi üzerine bir tarafın tek başına hakim olmasına izin vermiyor” diyor.

Gazeteciler Kürdistan bölgesinde basın ve yayının 4. kuvvet olması için ne yapılması gerektiğini soruyorlar.

Newşirwan Mustafa cevaben: “Bana göre bizim bölgede basının bu yakınlarda 4. kuvvet olma imkanı yok. Çünkü hepsi partilere bağlıdır” diyor.

Not: Bu söyleş 1999 yılının sonuna doğru yapılmış ve sadece bazı bölümlerini çevirdim. Keşke zamanım olsaydı hepsini okuyucuya aktarabilseydim.

 

 

Aso Zagrosi

 

 

02.07.2017

 

 

 

 

SEVGİLİ XECÊ(HATİCE YAŞAR) İLE NEWŞİRWAN MUSTAFA ÜZERİNE!!!

 

 

19 Mayıs günü vefat eden Newşirwan Mustafa’nın 29 Haziran da ölümünün 40. Günün de “YADÎ NEWŞÎRWAN MUSTAFA- Xelk, Gul û Mum” adı altına anılacaktır. Yapılacak olan tören Newşirwan Mustafa’nın mezarının bulunduğu Girdî Zergete de olacak. Newşirwan Mustafa yarım yüzyıl boyunca Güney Kürdistan siyaset, basın, tarih, edebiyat, anılar ve askeri faaliyetlerine damgasını vuran ender insanlardan biridir. Newşirwan yaşadığı süre içinde Kürdlere dair farklı alanlarda 20 civarında esere imza attı. Vefat ettiği zaman da 100 binlerce insan kendisine son yolculuğunda refakat etti ve mezarını ziyaret etti. Bu 40 gün boyunca Newşirwan’ın cenaze törenine katılanlara, türbesini ziyaret edenlere, onun hakkında yerli ve yabancı basında çıkan yazılara ve gönderilen mesajlara baktığım zaman Kürd milliyetçiğinin babalarından olan HACÎ QADIRÎ KOYÎ’ni bundan 150 yıl önce kaleme aldığı bir şiiri aklıma geldi.

HACÎ QADIRÎ KOYÎ şiirinde şöyle diyor:

“Mirin û jîyan mîna sêber û tav e

ew ê baqî bimîne her nav e!!”

Sevgili Xecê Kuzey Kürdistan’da Newşirwan Mustafa’yı yakından tanıyan çok ender insanlarımızdan biridir. Bundan dolayı kendisine Newşirwan Mustafa hakkında bir kaç soru sordum ve aldığım cevapları yayınlıyorum.

Silav û rêz

Aso Zagrosî

Aso Zagrosi: Yıllar boyunca Newşirwan Mustafa ile ilişkin oldu,Newşirwan ile ilgili bazı anılarıni anlatırmısın?

 

Xecê: 40 yılı aşkın bir süredir yazıyorum ama ilk kez duygularımı yazı yoluyla ifade etmekten zorlanıyorum. 40 yıllık dost ile ortak anılar üst-üste yığılıyor hangisini seçeceğimi bilemiyorum. Aylarca aynı kaptan yemek yediğim, aynı evlerde kaldığım, aynı cephelerde omuz-omuza olduğum, açlığı , 4 yandan kuşatılmışlığı  ve 20 mart 1991’de özgür Kerkük ‘te Newroz kutlamalarının mutluluğunu birlikte yaşadığım bir dost ile yaşanan ortak anılar arasından seçim yapmak meğer ne zormuş. Kendimi dost zengini sayarım ama, kavga ederken dostluğa halel getirmeyecek kelime aramak bence dostluğu sınırlara hapseder. Asıl dostluk; kavga ederken, kelimeleri ağzında, beyninde dolandırmamaktır, beynini ve kelimeleri özgür bırakmaktır. Newşirwan ile böylesi ender rastlanan bir dostluğum var.  Bu dostluğun ilk taşları birçok insan için karşılıklı selamı-sabahı kesmeye yetecek olan  bir kavga ile başladı. Cins, yaş  farkı gözetilmeyen, sadece  karşıdakini alt etmeyi amaçlamayan eşit şartlar da birbirinin göz hizasında bir kavga.

1978 Haziranında YNK Hakkari de büyük bir felaket ile karşı-karşıya kaldı. Yüzlerce Peşmergesi katledildi ve efsanevi liderleri Eli Eskeri ve Dr Xalit gibi birçok lideri de Qiyade Muwaqet (O yıllarda ki KDP’nin adı) tarafından esir alındı. KDP’li bir yetkili bu durumu büyük bir gururla bana aktardı; “Saddam’ın cahşı Talabaninin 800 adamı Iran’ın da yardımı ile bize saldırdı, Talabani’nin kendisi de Ecevit’in temin ettiği bir helikopterden operasyonu yönlendiriyordu.”  Vasat bir zekaya sahip herhangi birisinin sorusunu sordum. “Kayıp  çok mu? Neler yapabiliriz?. Karşımdaki gülümseyerek; “ korkma bizde kimsenin burnu kanamadı,karşı taraf telef oldu ve en büyük komutanlarını da esir aldık.”

Karşısındakini ahmak yerine koyan bu cevap karşında gereken tavrı koyduktan sonra Rizgarî hareketinin koymasi gereken tavrı aldık.   Rizgarî hareketi olarak, benim tüm siyasi yaşamımda son derece ciddiye aldığım bir prensibimiz vardı. “ideolojik mücadele’ siyasi dostluk” diyorduk ve hiçbir gerekçe ile siyasi tutuklu kavramını kabul etmiyorduk. O dönemde bizim  QM ile dostça ilişkilerimiz vardı ve özellikle benim YNK ve önderleri konusunda Dr. Şiwan’ın KDP’nin resmi görüşlerini tekrarlayan yazısı dışında herhangi bir bilgim yoktu. Ama yine de bahsettiğim ilkemiz gereği dostumuz QM dan Eli Eskeri ve arkadaşlarını kayıtsız’ şartsız  serbest bırakmalarını talep ettik. Kürdçe ve  Türkçe “QM girtîyan berde”  manşetli 10 binlerce duvar gazetesi yayınladık.  Yanılmıyorsam böylesi bir Tavrı sadece biz gösterdik. Bir süre sonra Necmettin Büyükkaya aracılığıyla YNK temsilcisi Kemal Xoşnav zor koşullarda ulaştığı Ankara’da bizimle görüşme talebinde bulundu. Görüşmeye ben ve Ruşen Arslan katıldık.  Bu ilk görüşme benim açımdan bir çok ezberlerimi bozan bir görüşme oldu.

Kürdistanî idik, tüm Kürdistan’ı kurtarmaya aday proleter devrimci önder hareket idik ama Türk tarihini bildiğimizin binde biri kadar kendi tarihimizi bilmediğimiz gibi ülkemizdeki siyasi gelişmelerden de bi haberdik. Özellikle sol gelenekten gelen benim gibiler. ( Daha organik ve Kürdistani olan KDP’lileri ayrı tuttuğumu özellikle belirtmek isterim)

Türkler Kürdlere hangi gözle bakıyorsa bizlerde diğer parçalara  aynı gözle bakıyorduk. Feodal veya en hafifinden Küçük burjuva hareketleri demeye devam ediyorduk.

Kemal Xoşnav; YNK’nin  1975 felaketinden hemen sonra mücadeleye devam eden yarı cephe niteliğinde bir hareket olduğunu ve en büyük parçasının 1968 lerden itibaren örgütlenen ve bize çok yakın görüşler savunan Komelay Rençderanî Kurdistan olduğundan ve 2 sekreterinin Irak rejimi tarafından katledildiğinden bahsediyordu.

Bu arada biz Ala Rizgarî olduk ve yine Necmettin aracılığı ile Komelayla ilişkilerimizi geliştirme kararı aldık. Komela’nın sekreteri Newşirwan ile görüşecektik. Randevu  yeri olarak Necmettin kendi evini ayarlamıştı. Ben de aranıyordum ve Newşirwan’ın başına 1 milyon dolar konduğunu da biliyordum.  Salona girdiğimde Newşirwan”ın son derece rahat yerleştiğini gördüm. “ hemen burayı terk etmemiz gerek” demem üzerine Newşirwan ile ilk kavgamız başladı.  Yazarken Kürdçe kelimelerle oynayan arkadaşım kavga sırasında kelimeleri  özgür bırakıyordu. Bana baktı ve “biliyor musun tüm çirkin kadınlar devrimci oluyor” dedi. İkimizi de tanıyan Neco odayı terk etti.  O’na göre ilk diplomatik görüşme başarısız  hatta düşmanlık ile sonuçlanıyordu. Ben de karşılık olarak “sen ayna düşmanısın galiba “ dedim, şaşırdı ve “niye?” dediğinde “Darwin’in tezinin ispatısın” dedim. Birbirimize baktık ve 40 yıl sürecek kahkahaları koy verdik.

Daha sonra, hiçbir sömürgeci devletle ilişkili olmamak adına “Peşmergenin son başkenti “ olarak adlandırdığım Nawzeng’de beraber olduk. Günlük yaşantımızda işgali altında yasadığımız farelerden niye korkmamak gerektiğini kendi parmağını fareye ısırtarak , odamda vaktinden önce karşılaştığım akrebi kurşunla değil de ufacık bir taşla öldürebileceğimi hafiften dalga geçerek bana öğretiyordu. Akşam yemeklerinden sonra  odasında kurulan meclisler benim açımdan üniversite dersleri gibiydi. Her bölgeden gelen Pesmergeler kendi bölgelerindeki farklılıkları dillendiriyorlardı ve Newşirwan bu sohbetleri başlatırken en iyi dinleyici oluyordu. Kürdlerin niye her söze başlarken “bila mana” demek gereği duyduklarını da Newe’den benimle bolca dalga geçmesi bahasına öğrendim. Bir köyde son derece masum olan bir kavram yan köyde çok garip fantazilere neden olabiliyordu. Kek Newe benim için Kürdistan tarihi, coğrafyası ve 50 yıllık mücadele tarihi olarak başvurduğum bir ansiklopedidir. Kendi tezlerine aykırı bile olsa yalansız bilgi aktarmayı biliyor.

Aso Zagrosi: Dağdaki Newşirwan ile şehirdeki Newşirwan arasında nasıl bir fark görüyorsun?

 

Xecê: İktidar insan türünün tüm cilalarını söküp atan ve onu aslı  olan barbara dönüştüren bir güce sahip.  Newşirwan ; iktidarın her türünü tatmış olup kendisi gibi kalmaya devam eden ender ulusal kurtuluşçulardandır .  Iktidarı elde tutmak için adına taktik denen eğilip-bükülmeleri ve gerçek duygularını saklamayı bilmek yani real politiker olmak gerekir. Oysa , Newşiwan real politikanın göbeğinde, en tepesinde görünürken bile hayatının hiçbir döneminde real politiker olmadı.

Diyarbakır da ilk olarak karşılaştığım kaçak ve Hakkari felaketi nedeniyle kadroları neredeyse parmakla sayılacak halde olan Komela’nın  sekreteri Newşirwan nasıl idi ise 1991 Kûrd baharının askeri ve siyasi komutanı aynı insandı. Hiçbir koşulda eğilip-büküldüğüne elde ettiklerini korumak için bile olsa taktik yoluna başvurduğuna rastlamadım.  Xuşka Helîm’den Kewş adetini dinlerken gösterdiği özen Madame Mitterand’a gösterdiğinden daha fazlaydı.

1975 felaketinden hiç de geri kalır yani olmayan Enfal sonrası Newşirwan ile 2 haftada Saddam’ı Kürdistandan süpürüp atan ayaklanmanın tek lideri Newşirwan aynı insandı.

Aso Zagrosi: Newşirwan’ın Kürdistan’ın bağımsızlığına ilişkin tavrı nasıl dı?

 

Xecê: Newşirwan Kürdçeyi çok iyi bilen yazarken kelimeler ve nüanslarıyla oynayan biridir. 1960 ‘lı yıllarda hakim siyaset Kurdler  için otonomiden bahsederken Newşirwan Slêmanî ’de yayınlamaya başladığı dergisinin adını Rizgarî   koydu. Rizgarî ve azadî arasındaki farkı iyi bilen biri olarak bu adı tesadüfen seçmemişti. Rizgarî etrafında örgütlenen siyasi hareket daha sonra YNK ‘nin en büyük gücüne dönüşecek olan Komala’nın asli 3 kanadından birini oluşturmuştur. 1991 Kürd baharından sonra hemen “ Mafê Çarexwenivîsîn , li ser singîman dınivîsîn” şiarını gündeme getirdiklerinde, bu gün bağımsızlıktan bahseden birçok çevre ‘bunlar provokasyon yapıyorlar, dağı ve savaşı özlemişler”  propagandası yapıyorlardı. Kürdistan’daki 1992 seçim propagandalarının arşivlerine artık isterse herkes ulaşabilir. Ama Kuzeyli okur-yazar ve klavye kahramanları futbol takımı tutma hevesleri üzerinden siyasi taraf tutma yolunu tercih ediyorlar. Onlarca kitap yazmış, Kürdistan’ın her kulilkının  ve en küçük tepesinin adını bile sevgiyle yazıya dökmüş birinden bahsediyoruz.  Mahabad sonrasında “dostlarımız” tarafından Kürd Ulusal Kurtuluşçularına tek yol olarak dayatılmış olan ve sömürgeci devletlerden biriyle zorunlu ilişkiyi kader gören real politikanın çıkmazını  “Xulanewe le nav baznede” ( Kısır döngü içinde debelenmek)  kitabında birinci elden tanıklıklara dayanarak kitaplaştıran yine Newşirwandır. Kurd  halkını siyasi haklar itibariyle kendisiyle eşit şartlara sahip bir komşu olarak görmeyen türk, Arap ve Fars devletlerini lojistik-stratejik dost olarak görmenin Kürd halkını felaketlere sürükleyen bir kısır döngü olarak gözler önüne sermiştir. Bu 4 komşu Kürd ulusal kurtuluş hareketine birbirlerine karşı kullandıkları bir koz olarak yaklaşmışlardır-yaklaşırlar.

Büyük şairimiz Salim’in ;

“le gel dil şerte (Salim) ger necatim be la Tehran,

Behîşt ger beta deştî Rey, be Irana guzar nakem.”(Salim; yürekten şart olsun diyor; eğer Tahrandan kurtulursam;

Cennet Rey ovasında olsa bile , bir daha Irandan geçmem“

Dizelerini kendi pratiği ve de somut belgeleriyle ortaya koyan ender ulusal kurtuluşçuların başında geliyor.

Franz Fanon; sömürge okur-yazarlarının;  sömürgecileri karşısında içselleştirdikleri aşağılık duygusuna özel olarak vurgu  yapmış ve bu duygunun nedenlerini araştırmaya neredeyse ömrünü vakfetmiştir.

Ancak kendi tarihini, şarkılarını, şiirlerini, fıkralarını yani kendisini iyi tanıyan ve kendisi ile barışık olarak özgürlük kavgasına girenlere entegre aydın der. Kek Newe ile Kurdistan’ın 4 parçasında Paris, Viyana , Berlin, Londra gibi büyük şehirlerde, diplomatik görüşmelerde birlikte oldum, Her yerde herkes ile eşit şartlarda bir araya geliyordu. Fransızların siyasi olarak sahip olduklarının hepsini bir Kürd olarak kendisine de layık görüyordu.

Sömürgeci devletler de Newşirwan’i iyi tanıyorlardı. Ateşkes dönemlerinde üzerinde kendi resmi bulunan pahallı saatleri hediye olarak gönderen Saddam “nasılsa Newşirwan bu saati kırar bari resmimi çiğnemesin “ derken Türkler de, Mam Celal’den “görüşmelerde Newşirwan bulunmasın” ricasında bulunuyorlardı. (Newşirwan bir Ankara ziyaretinde arkasına 2 koruma takan Türklere “bunlar kim?” diye sorduğunda “sizi korumak için cevabını aldığında ‘ “burada sizden başka kimse beni öldürmez , beni kendinizden mi koruyorsunuz” demişti.

Enfal sonrası idi, Paristeydik.  Türk devletinin yine Kerkük Musul teranelerinin gündemde olduğu günlerdi.  Le monde ile röportajında “Türkler Güney’i ‘işgal etmesinden korkmuyor musunuz? “ sorusuna “gelsinler bakalım birde onlar kendilerini denesinler. Ayrıca bizim için fena da olmaz, 2 parçamız birleşmiş olur ve de  23 Arap devletinin ırkçılığından kurtulmuş oluruz” diyordu.

Kürdistan’i ve Kurd halkını daha doğrusu kendisini iyi tanıdığından sadece Rizgari yetmez “Kürdler Rizgari ve azadiyi aynı anda hakkediyor “ u savundu, ve savunmaya devam ediyor.  Bazı halkları ;  kutsal sloganlar ile oyalayarak, özgürlüklerinden feragat etmeleri sağlanabilir ama söz konusu Kürdler olunca Rizgari mutlaka azadi ile taçlandırılırsa bir  anlam ifade eder. Jekaf’ın yayın organı Niştiman ‘rêkeftin serkeftina” şiarını yüzyıllık tecrübelerden süzerek edinmişti.

Newşirwan , Kek Newe kayıtsız şartsız bağımsızlığı kendisine amaç edinen entegre aydın bir Kürd ulusal Kurtuluşçusudur. Yaşamı zaten gözler önünde bağımsızlık konusundaki görüşleri için yukarıda bahsettiğim kitabın yanında “pencekan yektir deşkênîn” (parmaklar  birbirini kırıyor) kitabını da okumak gerek. Kendi mücadele tarihimiz ile ilgili olarak sadece bizlere değil gelecek kuşaklara da birinci ağızdan tecrübe-bilgiler aktarıyor. Bağdat, Ankara, Tahran ve Şam’ı stratejik-lojistik  dost  görmenin Kürdlerde hangi katliamlara neden olduğunu eğilip-bükülmeden dosdoğru gösteriyor.

Teşekkürler

28.06.2017

Aso Zagrosi

 

 

AMEDLİ MAMOSTE ALÎ SEYDO GEWRANÎ’NİN ANISINA!!!

 

Aso Zagrosî

Onlarca yıldan beri değerli Kürd yazarı, tarihçisi, çevirmeni, diplomatı ve dil bilimcisi ALİ SEYDO GORANÎ/GEWRANÎ’nin çalışmaları hakkında bilgi sahibiyim. Fakat, hiç bir şekilde detaylı bir şekilde Mamoste Ali Seydo’nun kişisel yaşamı üzerine duramadığımdan dolayı kafamın bir yerinde onun “Goran Kürdlerinden olduğuna” dair bir düşünce doğmuştu.

Böyle bir düşüncenin bende peyda olmasının esas nedeni soy ismine ilk defa rastladığımda “Guran yada Goran” olarak yazılı olduğunda benim beynime ALİ SEYDO GORANÎ olarak yerleşmişti.

Yine yıllar önce çevirdiğim bir yazıda ALİ SEYDO GORANÎ’nin Goran Kürdlerinden olmadığını fark ettim. Onun yaşamı üzerine bir şeyler yazacağımı düşünerek “yarına” bıraktım. Benim “yarınım” yıllara yayıldı. Bu arada onun hakkında topladığım bir dizi belge ve bilgi farklı yıllara ait arşivlerin içinde gözümden kaçmaya başladı.

Mamoste Ali Seydo Kürdistan dışında doğan ve tüm yaşamını diyaspora da geçiren ender bir Kürd şahsiyeti olarak, ulusal kimliğini koruyan, hatta sonradan Kürdçe’yi öğrenen ve Kürdçe-Arapça sözlüğünü yayınlayan yurtsever bir Kürd şahsiyeti olarak hep hafızamda canlı olarak kalmıştı. Kürdistan dışında yaşamak zorunda kalan milyonlarca Kürdün ulusal kimliğini yitirerek Araplaştığı, Farslaştığı ve Türkleştiği bir ortamda Mamoste Ali Seydo’nun bir Kürd ulusal yıldızı olarak parlaması unutulacak bir olay değildir.

Mamoste Ali Seydo 16 Haziran günü yeniden aklıma geldi. Elimde bulunan belgelere bakmaksızın aklımda kaldığı kadarıyla Mamoste Ali Seydo soy ismini Amed ile bir kazası arasındaki ovadan aldığı geldi. Sevgili Rojhat’a telefon ederek “Amed ile Lice arasında Deşta Gewdanî” diye bir yerleşim alanı var mı? diye sordum. Rojhat ise araştıracağını söyledi.

Bu arada Facebook’a okuyuculara “Acaba Amed ve Lice arasında Gewdani Ovası/ Deşta Gewdani Var mı?” diye bir soru sordum.
Bu sabah facebook sayfama gelen yorumlara baktığım zaman Urarto Elyan arkadaşın “Li navéna. Amed Ergani testa Gewrani .Gewran yek mezintîrin deste heta gundé Cermîk Kondé Elyan bavé min jî li ew gondé dayik buyî” yorumu dikkatimi çekti.

Daha sonra sayın Eyub Alacabey, Abdurrahman Önen ve Bedran Xebinyan’ın Amed ve Ergani hattını gösteren yorumları geldi.

Bu yorumları görünce kendi kendime “Lice” ve “Gewdan” nerede çıktı. Pekala bu ova Ergani ve Amed arasında olabilir demeye başladım.

Mamoste Ali Seydo hakkında yıllar önce aldığım notları aramaya başaldım.. Çünkü o notlar içinde bir hayli bilgi vardı. Evet Kurdistan21 dergisinde Mamoste Ali Seydo’nun yaşamını konu alan makaleye ulaştım ve kısaca özetleyerek aktarmak istiyorum.

Mamoste Ali Seydo’nun kendi söylemiyle ailesi Osmanlılar döneminde Kürdistan’ı terk etmiş ve ailesi hakkında şöyle yazıyor: “Benim ismim Ali Seydo Ali Gewrani Kurdidir. Bizim aşiretimiz Dudikandır. Amed ile Ergani arasındaki Deşta Gewraniliyiz”….

Ali Seydo Gewrani ve Yaser Arafat’ın doktoru Eşref Kurdi Amed’ten Ürdün’e giden aynı ailenin çocuklarıdırlar.

Demek ki Mamoste Ali Seydo’nun asıl ismi ALÎ SEYDO GEWRANÎ KURDÎ dir.

Mamoste Alî Seydo Gewranî 1908 yılında Ürdün’ün başkenti Amman’da dünyaya geldi. Dedesi Osmanlılar döneminde 1880’li yıllarında Şam’a gelip yerleşiyor. Daha sonra Selb şehrine gidiyor ve Osmanlılar tarafında bu şehre kaymakam görevine getiriliyor.

Mamoste Alî Seydo Gewranî, ilk eğitimini Ürdün’ün başkenti Amman da yapıyor. Birinci dünya savaşından sonra Kudüs’da bir İngiliz okuluna yazılıyor ve eğitimine devam ediyor. Kudüs’daki eğitiminden sonra 1924 yılında Beyrut’ta gidiyor ve orada Amerika Üniversitesinde iktisat bölümünü bitiriyor. Mamoste Alî Seydo Gewranî Ürdün’ün Amerika üniversitesinde okuyan ilk öğrencisiydi.

Mamoste Alî Seydo Gewranî, 1929 yılında Ürdün’da eğitmen olarak göreve başlıyor. Mîr Celadet Bedirxan Hawar dergisini yayınladığı zaman Mamoste Ali Seydo Hawar’a Kürdçe yazılar yazıyor. Fakat, o dönemler Kürdçesi iyi değildir.
Mamoste Alî Seydo Gewranî Ürdün de uzun yıllar okul yöneticiliği yapıyor. O, 1949 yılında Ürdün Dış işleri Bakanlığının sekreterliğine getiriliyor.
Daha sonra Ürdün’ün Suudi, Ankara ve Şam büyük elçiliklerinde görevlere getiriliyor.
Bir ara diplomatik alandan çekiliyor ve Ürdün’de Eğitim Bakanlığında görevlendiriliyor. Bu süre içinde Ürdün eğitim ve öğretimi bazı kitaplara imza atıyor.

Ali Seydo Gewrani, belli bir dönem sonra yeniden diplomatik alana geri dönüyor ve Ürdün devletinin Cidde, Ankara, Şam ve Sina’da konsolosluklarında görev alıyor. Ali Seydo Gewrani 1960’lı yıllarında emekliğe ayrılıyor ve 8 Aralık 1992 tarihinde 84 yaşında Amman’da vefat ediyor. Ali Seydo Gewrani’nin 5 çocuğu var. Eşref, Mazin, Şîrîn, Nesrîn ve Nermîn. Eşref belli bir dönem önce Güney Kürdistan’a gelmişti.

Mamoste Ali Seydo Gewrani’nin bazı eserleri:

1)Min ‚Ammān il al-‚Imādīyah, aw jawlah fī Kurdistān al-janūbīyah (1939)

2) Hasan Arfa’nın Kürdler adlı eserini İngilizceden Arapçaya çevirerek basıyor.
3) William Eaglaton’un Mahabad Kürt Cumhuriyeti adlı eserini İngilizçeden Arapça’ya çevirerek yayınlıyor.
4) Dana Adams Schmidt’in Cesur Adamların Ülkesine yolculuk adlı eserini İngilizçe‘ den Arapça’ya çeviriyor ve yayınlıyor.
5) Lor ve Loristan adlı çalışması 1974 yılında Kori Zanyari Kurd dergisinde yayınlanıyor ve daha sonra kitap olarak bastırıldı.
6) Nûjen adlı Kürdçe ve Arapça sözlüğünün 2 Cildini hazırlayıp yayınladı.
7) Min amal ali Mlagiye adlı eserleri var.
Aso Zagrosi
18 Haziran 2017

 

 

Necmettin Erbakan, Kozanoğlu ve Kürdler

Aso Zagrosi

Ben Türkiye’deki islami siyasi hareketine ilişkin bilgi toplarken, Necmettin Erbakan’ın ismi her tarafta önüme çıkmaya başladı… İster istemez Erbakan’ın başında bulunduğu partinin veya yan kuruluşlarının Necmettin Erbakan’ın biyografisi hakkında verdikleri bilgiler dikkatimi çekmeye başlıyordu.. Verilen bilgiler içinde hemen hemen her tarafta : “Necmettin Erbakan Kozanoğulları soyundadır.. 1800’lü yılların son dönemlerinde Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nden gelip İstanbul’a yerleşen ve Sultan Abdülhamid’e yakınlığı ile bilinen Hüseyin Bey’in torunudur” deniliyor..Aslında Kozanoğlu hikayesi bu kadar basit değil.. Kozanoğulları kendiliğinden İstanbul’a gidip yerleşmemişlerdir. Kozanoğulları da bir çok Kürd Beyliği gibi Osmanlı devletine karşı başkaldırmış, Osmanlı devletini tanımamış olduklarından Osmanlı devleti “Fırka –i İslahiye” komutanı Derviş Paşa’nın önderliğinde gönderdiği askeri güçlerin hışmına uğramışlardır… Kozanoğlu Beyliği’nin siyasal varlığı sona erdirildikten sonra liderleri sürgüne gönderilmişlerdir..Aslında Kürdistan’da Avdalê Zeynikê’nin klamlarını dinleyenler “Wey Xozanê wey Xozanê” adlı klamı bilirler..Çünkü, Avdalê Zeynikê de Xozan ayaklanması bastırıldığı zaman oradaydı.. Avdalê Zeynikê, Osmanlı Sultanı’nın fermanına uyarak Kürdistan’ın Serhad bölgesinde Xozan giden Sürmeli Mehmed Paşa’nın dengbêjiydi… Gelişmeleri yakında yaşamış, ama ne yazık ki Xozanoğlu’nun etnik kimliği hakkında hiç bir bilgi vermemiştir, olsada ben bilmiyorum..Ama, bugüne kadar resmi Türk tarihi ve yazıcıları her zaman yaptıkları gibi Xozanoğlu ayaklanmasını “bir Türkmen ayaklanması” ve “Xozanoğlu’nu bir Türkmen” olarak lanse ediyor.. Bir çok konuda olduğu gibi Türk tarih çarpıtıcıları “Xozanoğlu Beyliğini” de Türklere mal etmişlerdi.. Bu konuda “ortak, genel bir düşünce birliğini” yaratabilmişlerdi.. Türk devletinin resmi tarih ideologları bilinçli olarak çarpıttıkları tarihi gerçekleri Kürdlere de empoze edebilmiş ve istedikleri sonucu elde etmişlerdi. Hatta, Türk resmi tarih yaratıcıları bırakın Xozanoğlu’nun Kürd olup olmamasını, söz konusu olan ayaklanmada Kürdlerin oynadıkları rolu tümden inkar etmişlerdi..Ben burada Xozanoğlu ayaklanması ve tarihçesi hakkında bilgi vermeyeceğim… Zaten amacımda bu değil. (Bu konuda bir dizi kaynak var) Burada esas olarak üzerine kısaca duracağım bu Beyliğin Kürd boyutudur..Fazla bu meseleyi uzatmadan elde bulunan bir kaç belgeyi sunmak istiyorum…Vital Cuinet 1891 yılında Paris’te bastığı “La Turquie D’Asie” adlı kitabının ikinci baskısının 6. ve 7.sayfalarında Kürdlerin Karduklar’dan geldiğini, Kürdistan’ın yerlileri olduklarını; Türkmenlerin ise Tükmenistan’dan geldiğini vurguladıktan sonra, bu iki yapılanmanmaya bağlı aşiretlerin birlikte hareket ettiklerini söylüyor… Ayrıca Vital Cuinet Adana çevresinde, Çebel-i Bereket ve Kozan’da bulanan ve çadırlarda yaşıyan aşiretlerden Berbes Aşireti, Türkmen Sirkintili aşireti, Cerid Kurd, Karsant aşireti ve Menemenci aşireti gibi aşiret isimlerini verdikten sonra: “Kürdler yazın dağlara çıkardıkları ve kışın ovalara indirdikleri büyük hayvan sürülerine sahipler.. Bu aşiretler 20 yıl önce bağımsız bir şekilde yaşarlardı ve Bey unvanını alan kendi şeflerinin dışında hiç bir otoriteyi kabul etmiyorlardı.. 1865 yılında kolera salgını bunların üzerine çöktü ve onları hafifte olsa zayıflatı.. Hükümet bu durumdan yararlanarak bunları ittihat altına almaya ve toprağa bağlamaya çalıştı.. Bu ise öyle direnişsiz olmadı.. En büyük ve güçlü iki Beyleri olan Kozanoğlu ve Küçük Alioğlu üzün süre boyun eğmeyi reddettiler.. Adana valisi Cevdet Paşa tarafından düzenli ordular bunların üzerine gönderildi ve ……. daha sonra iki şef yakalanıp sürgüne gönderildi” diye yazıyor…Yine Vital Cuinet değerlendirmesinin devamında “ o günden beri Kürd aşiretleri devletin otoritesi altına alındılar…….. toprağa bağlanmaya ve hayvanları için ahır yapmaya zorlandılar, ama onlar hâlâ eski yaşam biçimlerinden diretiyorlar” diye ekliyor..

Ayrıca Vahé Tachjan “La France en Cilicie et en Haute- Mesoptamie” adlı çalışmasında dönemin Fransız kaynaklarına dayanarak Osmanlı devletinin ““ Derviş Paşa ve Cevdet Paşa komutasındaki “Fırka –i İslahiye” ile 1865’de itaat etmeyen Beylere karşı harekete geçtiğini, Osmanlı güçleri ilk önce tam bir bağımsızlığa sahip olan Gavur Dağ Kürdlerine karşı bir harekat düzenlediğini ve ardından Sis Kozan’a Kozanoğlu’na karşı harekete geçip boyun eğdirdiğini” yazıyor.( Fransız Dışişler Bakanlığı arşivi, Halep Konsolosluğunun 12 Kasım 1865 tarihli raporu) Yine söz konusu olan raporda Kozanoğlu Yusuf kaçmaya çalışırken Osmanlı güçleriyle bu saldırıya katılan 3000 Ermeni’den biri olan Ekmekçi Mardiros tarafından yakalandığını yazıyor…Kozanoğullarından biri sürgünden kaçıp yeniden hareketi başlatıyor, ama, yenilgiye uğruyor… Bu konuda Celilê Celil V. Meliksetian’nın 1960’da Erivan’da yayınlanan “Zeytuni Erocamarter” adlı eserine dayanarak : “Ancak harpten sonra büyük bir askeri  gücünden istifade eden Türk hükümeti, Kozanoğlu Kürdlerini ve komşuları olan Zeytun Ermenilerinin ayaklanmasını bastırabilmiştir” diye yazıyor..1778’den 1865 yılına kadar yarı bağımsız veya bağımsız bir şekilde yaşıyan Kozanoğulları, aslen Antepliler… Kozanoğlu ailesinden geldiğini söyleyenler de dahil tüm resmi tarihçiler bu tezi destekliyorlar…O dönemler Antep Halep vilayetin bir sancağıydı… Vital Cuinet aynı kitabının 126 sayfasında gözlemciler tarafından Kürdlerle Türkmenlerin bazen karıştırıldığını ve “Halep vilayetinde çok az Türkmene rastlandığını ve bunlarında bir yılın içinde bir kaç defa büyük deve sürüleriyle geçiş güzergahı olarak bölgeyi kullandığını” söylüyor..Ayrıca yine bir Fransız olan M. Baptistin Poujoulat 1840 yılında Paris’te basıma verdiği “Voyage Dans L’Asie Mineure” adlı eserinin 2. sayfasında Antep’in nüfus yapılanması hakkında şu bilgileri vermektedir: “Antep nüfusu Kürd kökenli 12 bin müslümandan ve 3 bin Ermeniden oluşuyor” diyor..Ayrıca hepimiz Kürd Canpolatların 7. yüzyıldan itibaren bugünkü Kilis ve Antep mıntıkasında oynadığı rolu biliyoruz.. Daha sonra Osmanlı’ya başkaldıran Canpolatlarda tüm diğer Kürd Beyliklerin akibetine (Bu konuda yakında bir yazı yayınlayacağım) uğruyorlar..Antep’te Türkmenlerin öyle ciddi bir varlığı olmadı… Bir Aşiret olarak bölgede varlık göstermiş olsaydılar , bugüne kadar resmi tarih yazıcıları çarşaf çarşaf yayınlamaya kalkarlardı…Sonuç olarak burada benim amacım Erbakan’ın ulusal kimliğini yada kökenini ortaya çıkarmak değil, esas amacım tarihte yaşanan Xozanoğlu Beyliğinin bir bütün olarak Türkmenlere mal edilmesine soru işareti koymak ve bu yapılanma hakkında Kürd cephesinde bir bilimsel araştırmanın yolunu açmaktır..Çünkü, Kürdistan tarihi ve Kürdlere ilişkin tüm gerçekler çarpıtılmış, Kürdler yok sayıldığından dolayı var olan her şeyine sahip çıkılmıştır..

31 Ağustos 2007

Şeyh Ubeydullah Nehri, 1880 Devrimi ve ilk Kürd siyasal örgütü

Aso Zagrosi
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin “Kürd Milliyetçisi” olduğu ve “Ulusal bilince sahip olduğunu” ileri süren tüm kaynaklar Şeyh Ubeydullah’ın Amerikalı misyoner Dr. Cochran’a yazdığı 5 Ekim 1880 tarihli mektubunu kendilerine kaynak olarak gösteriyorlar.
Şeyh Ubeydullah Nehri Amerikalı Misyoner Dr. Cochran üzerine İngiliz yetkililerine gönderdiği mektup’ta şöyle diyor:
“Buradaki durumu size sözlü ve şeffaf bir şekilde aktarmak için Mela İsmail’i size gizli olarak gönderiyorum. Özellikle sizden rıca ediyorum Kürdistan Meselesini ve oğlumun Sablaxa(Mehabad) gitmesini İngiltere Hükümetine bildirin ve açıklayınız. Kürt halkı 500 binden fazla aileden oluşuyor, ayrı bir milletir, dinleri diğerlerinden farklıdır, yasaları, gelenek ve görenekleri ayrıdır
Bütün milletler arasında Kürtler zararlı, sert ve asi olarak tasvir ediliyor.Böyle Kürdistan’dan söz ediliyor. İçlerinden biri kötü bir bir iş yapsa binlerce iyi insanın adı kötüye çıkıyor. Sizi temin ederim ki bunların hepsi Türk ve İran yönetiminden kaynaklanıyor; onlar tarafından Kürdler için uydurulmuştur.Çünkü Kürdistan bu iki ülke arasında yer almakta ve bu iki hükmet de iyi ile kötüyü ayırt edememektedirler. Bu şekilde kötü insanlar kalıyor , iyi insanlar ise lekeleniyor ve arada gidiyor. Kuşkusuz siz Şikakli Ali Ağa’nın ismini duymuşsunuz. Pratikte kötülük ve haksız şeyler yapanlar ve yabancı vatandaşlara eziyet edenler olarak isimleri çıkmış. Aynı zamanda müslümanlara ve diğer halklara da eziyet ediyorlar. İki devlette yapılan kötülüklerden haberdarlar. Fakat buna göz yümüyor ve iktidarlarını güçlendirmeye çalışıyorlar. Bu halk uygarlıktan uzak tutuluyor, geri kalmış ve ilkel kalıyor. Türkiye vatandaşı olan Herki aşiretinin kötüleri açık bir şekilde bilinmektedir. Osmanlı hükümeti de İran hükümeti gibi bu halkın ilerlemesi için bir şey yapmıyor ve bu halkı küçük görüyor. Kürdistan’dan her zaman kötü söz ediliyor ve düşük görülüyor. İyi ve kötü insanlar arasında ayırım yapılmıyor.
Kürdistan lider ve önderleri ister Osmanlı ve ister İran vatandaşı olan ve Kürdistan’ın tüm vatandaşları kendilerini tanzim ederek artık bu iki devletin denetimi altında yaşamaya tahamülleri kalmadığı kararına varmışlardır. Avrupa devletleri Kürd meselesini görmeli, anlamalı ve sorşturmalıdır.Biz parçalanmış bir milletiz ve kendi kendi işlerimizi kendimiz yönetmek istiyoruz, böylelikle suçlularımızı cezalandırırken güçlü ve bağımsız oluruz ve diğer milletlerin sahip oldukları haklara sahip olmak istiyoruz; suçlularımız konusunda, diğer uluslara hiçbir zarar gelmeyeceği sözünü üstlenmeye hazırız. Amacımız bu dur. Oğlumun Mehabad’a gitmesinin nedeni Kürdistan’ın durumunu daha yakından görmek ve soruşturmaktır. Hiç bir kötülük olmaz Kürdistan’da baştan başa meseleleri ele aldığımızda. Çünkü milletin artık bu iki devletin kötülüklerine ve insafsızca baskılarına tahamülleri kalmamıştır”. .(Le Tarikewe bo ronaki, sayfa 84-85)
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin Dr. Cochran aracılığı ile İngiltere elçisine gönderdiği bu mektup Kürdler ve Kürd Milliyetçiliği üzerine çalışma yapan yerli ve yabancı araştırmacılarının büyük bir kesimi tarafından “Bağımsız Kürdistan deklerasyonu”, “İlk Kürd milliyetçi girişimi”, “Ulusal içeriği olan bir mektup” ve “Ulusalcı ve milliyetçi” bir girişim olarak değerlendiriliyor.
Şeyh Ubeydullah’ın bu mektubu “Bağımsız ve Birleşik Bir Kürdistan’ın Manifestosu” olarak almak doğrudur. Şeyh Ubeydullah bu mektubunda hem Kürd olmanın tanımını, hem Kürdlerin Farslar ve Türklerle olan farklılıklarına, hem de Kürdlerin Türk ve Fars devletlerinin denetimi altında yaşayamacaklarını , dünyanın diğer milletlerinin sahip oldukları hakları istediklerini ve kendi kendilerini yönetme iradesini ortaya koyuyor. Ayrıca Şeyh Ubeydullah Kürdlerin içinde bulunduğu geri konumunun sorumluluğunu Türk ve Fars devletlerinin politikalarına bağlıyor ve iktidara geldikleri zaman Kürdistan’da asayiş ve güvenliği sağlayacaklarına dair güvence veriyor. Şeyh Ubeydullah’ın Avrupa devletlerinin yardımına başvurması Fars ve Osmanlı din kardeşlerinden tam kopmadır. Şeyh Ubeydullah’ın Bağımsız ve Birleşik Kürdistan için gerçekleştirdiği bu kopuş, 21. Yüzyılda dahi Kürd hareketleri tarafından açık bir şekilde formüle edilemiyor. 21.yüzyılda en çok ileri sürelen savlar “ulusal devletlerin zamanı geçmiştir” , “şairleri rüyası” yada “Kürdlerin hakkıdır, fakat………” diye açıklamalardır. Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde gerçekleşen 1880 Devrimi hakkında yapılan “ İlk bağımsızlık deklerasyonu”, “ilk ulusal ve milliyetçi” girişim gibi tespitlerden kaçınmak lazım. Çünkü, Kürdlere ilişkin “İlkleri” tespit etmek için Kürdlere ilişkin var olan tüm bilgi ve belgelere sahip olmak lazım. Kürd düşmanı çevreler sürekli olarak kendi işlerine gelen ve Kürdlere ilişkin araştırmaları çıkmaza sokan belgeleri sunuyorlar. Kürdlerin millet olarak taleplerini seslendirdikleri belge ve bilgileri ise gizliyorlar. Çünkü, Kürdlerin ulusal haklarını ve Kürdistan’ın bağımsızlığını hedefleyen her hangi bir belge yada bilgi Kürd milletinin “Ulusal Kollektif Hafızasının” inşasına katkıda bulunuyor ve sömürgeci güçlerden kopuş sürecini hızlandırıyor.
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin bu mektubu “ Bağımsız ve Birleşik Kürdistan Manifestosu” olarak almak doğrudur. Fakat, “ilk” olduğunu ve “Kürd Milliyetçiliğinin ilk ve açık girişimi” olarak ileri sürmek sakıncalıdır.
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin düşüncelerini ve 1880 Devrimi’ni anlatmadan önce kısaca da olsa Şeyh Ubeydullah Nehri’yi ve ailesini tanıtmak istiyorum.
Şeyh Ubeydullah Nehri ve ailesi
Şeyh Ubeydullah Nehri, Mewlana Xalid Şarezori’nin en önemli halifelerinden biri olan Seyyid Taha Hakkari’nin oğludur. Şeyh Ubeydullah 1831 yılında Nehri’de dünyaya gözlerini açıyor. Nehri şeyhleri kendilerini secere olarak Kadiri Tarikatı’nın kurucusu olan Doğu Kürdistanlı büyük din alimi olan Seyyid Abdulkadir Geylani’ye bağlıyorlar. Soz konusu olan secere Seyyid Abdulkadir Geylani’den başlarsak, Seyyid Abdulaziz, Seyyid Muhammed, Seyyid Hac, Seyyid Abdullah, Seyyid İbrahim, Seyyid Muhammed, Seyyid Hac II, Seyyid İbrahim II, Seyyid Salih, Seyyid Ahmed , Seyyid Taha Hakkari ve Şeyh Ubeydullah Nehri diye devam ediyor.( Dr. Saleh Ebrahimi, Raperini, Melik Qazi Hazreti Şêx Ubeydullah Nehri Şahi Şemzin, sayfa 187)
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin babası Seyyid Taha Hakkari, ataları gibi Kadiri Tarikatına bağlıydılar. Fakat, Mewlana Xalid Şarezori(1779-1827), Delhi’ye giderek Xulam Ali Şah’dan Halifelik alarak Nakşibendi tarikatını bölgede yaymaya başladığı zaman Seyyid Taha Hakkari Bağdat’ta giderek belli bir dönem ve bazı kaynaklara göre 6 ay yanında kalarak Hilafetnameyi yazılı olarak kendisinden alıyor ve Nehri’ye dönüyor. Nakşibendi Tarikatının şeyhleri Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinden önemli bir aldıklarından dolayı Mewlana Xalid Şarezori’den başlayarak ciddi bir irdeleme tabi tutulması gerekir. Bu konuda değerli Kürd din alimi Şeyh Mehemede Xal „Yadi Merdan“ adlı eseriyle bize ciddi bir miras bırakmıştır. Bugün „Türkiye“ denilen coğrafya’da nakşibendilerin yüzde yüzü olmasa dahi yüzde doksan dan fazlası Mewlana Xalid Şarezori’ye bağlıdır. Fakat, ne yazık ki Türk ırkçı çevreleri Nakşibenciliğin Kürd tarafını sürekli olarak unuturmaya çalıştılar.
Şeyh Mehemede Xal belgelere dayanarak Mewlana Xalid Şarezori’nin 67 Halifesini yani kendisinden doğrudan hilafetname alanları tespit ediyor. Bunlardan 34 halife Kürd asılıdır.
Mewlana Xalid’ın Kürd halifelerinin isimlerini veriyorum:
1)Seyh Osman Sireceddin,
2) Mela Celal Xurmali’nin oğlu Mela Mustafa,
3)Seyyid Ahmed Sergelu,
4)Şeyh Abdulkadir Berzenci Sergelu,
5) Şeyh Mahmud Sahibi,
6)Şeyh İsmail Berzenci Konekotri,
7)Şeyh İsmail Henarani,
8)Haci Mela Abdullah Celi,
9)Şeyh Mela Abassi Koyi,
10) Şeyh Mela Muhammedi Qizleri,
11)Mela Abdulqafur Kerkuki,
12)Şeyh Mela Hidayetullah Hewleri,
13)Şeyh Mela Xebibi Hewleri,
14)Şeyh Mela Bekri Kurdi Gellali,
15)Şeyh Abdulfetah Aqreyi,
16)Şeyh İsmail Şirwani,
17)Şeyh Muhammed Hafizli Orfeli,
18)Şeyh Mela Abdulrehman Kurdi,
19)Şeyh Mela Muhammed Meczun,
20)Seyyid Taha Nehri,
21)Şeyh Abdulkadir Şemzini,
22)Şeyh Xalid Heriri,
23)Şeyh Muhammed Firaqi,
24)Mela Ahmed Kolesarayi,
25)Seyyid Abdullah Heyderi,
26)Şeyh Tahir Aqreyi,
27)Mela Resul Sablaxi,
28)Şeyh Omer Qeredaxi,
29)Şeyh Mesud Amêdi,
30)Mela Ahmed Hakkari,
31) Omer Susi’nin oğlu Şeyh Mahmud,
32)Şeyh Muhammed Qerkeşli,
33)Şeyh Xalid Kurdi,
34)Şeyh Xalid(Şeyh Mehemede Xal, Yadi Merdan, sayfa 66-68)
Mewlana Xalid ile birlikte Nakşiciliğin Kürd dönemi başlıyor ve hala günümüze kadar bu lekol devam ediyor. Mewlana Xalid’ın sağlığında etkili olan ve ölümünden sonra Nakşiciliğe damgalarını vuran Biyare şeyhlerinden Şeyh Osman Siraceddin ve Nehri şeylerinden Şeyh Taha Hakkaridir.(Burada Nehri şeyhlerine ilişkin bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Nehri şeyhleri, farklı yazarlar tarafında Hakkari, Şemzini, Geylani gibi lakaplarla anılıyorlar. Aslında hepsi aynı aile)
Şeyh Taha Hakkari, Mewlana Xalid Şarezori’den Hilafetnamesini alıp döndükten sonra bölge ciddi bir irşad faaliyetine girişiyor. Bazı kaynaklar Seyyid Taha Hakkari’nin Botan Miri Mir Bedirxan hizmetinden olduğunu Mir Bedirxan’ın Osmanlı devletine karşı yenilgisinden sonra Seyyid Taha’nın Nehri’ye kaçtığını yazıyor.(Martin Van Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, Öz-Ge Yayınları, sayfa 275)
Seyyid Taha Hakkari yaşadığı dönemde Osmanlı devleti tarafından varlıklarına son verilen Kürd Mirliklerinden doğan boşluğu dolduruyor ve alan da en etkili şahsiyet durumuna geliyor. Seyyid Taha oğlu Şeyh Ubeydullah Nehri’ye göre daha çok dinsel faaliyet içindeydi. Bilindiği gibi Şeyh Ubeydullah hem dinsel ve hemde dünyevi görevleri üstlendi. Buna rağmen Seyyid Taha Nehri’nin bölgede sahip olduğu dinsel otorite hem Osmanlı ve hemde İran Şahı Şah Muhammed’i kendisiyle antlaşmaya zorluyordu. Kürdistan’ı işgal eden iki tarafta Seyyid Taha’nın gücünü bildiklerinden dolayı kendisiyle iyi geçiniyor ve hediyeler gönderiyorlardı. Seyyid Taha’nın o dönem Fars devletinin denetimi altında bulunan Doğu Kürdistan bölgesinde de halifeleri ve ciddi bir mürid kitlesi vardı. Rus tarihçisi Xalfin o dönemler için Seyyid Taha’yı “Osmanlı ve İran Kürdlerinin en büyük ve en etkili din adamı olduğunu” yazıyor.(Mucteba Burzuyi, Barudoxi siyasi Kurdistan 1880-1946, Dezgayi Mukriyani, sayfa 60)
Şah Muhammed Qaçari, Seyyid Taha’ya yakın durmaya ve ilişkilerini sıcak tutmaya çalışıyordu. Şah Muhammed Qaçari’nin oğlu Şahzade Abbas Mirza Melik Ara anılarında babasıyla Seyyid Taha’nın ilişkileri konusunda şöyle yazıyor: “Rahmetli Şah Muhammed, Nakşibendilerin büyük şahsiyeti Taha’ya çok saygılıydı. Bir kaç köyü kendisine vermiş ve tekkesinin masraflarını ödüyordu. Her yıl kendisine bazı hediyeler gönderiyordu. Kürdlerin içinde onun sözü bire birdi. Sıkca beni yanına çağırır, onun için benim sağlığım ve güvenliğim önemliydi. Benim annem tarikatta onun müridiydi” (Mucteba Burzuyi, age sayfa 60)
Şahzade Abbas Mirza Melik Ara anılarında babası ve annesiyle Seyyid Taha ilişkilerine dair söyledikleri doğruların bir kısmını içeriyor. Bir de Abbas Mirza’nın açıklamadığı bazı gerçekler vardır. Şah Muhammed Qaçari’nin eşi ve Prens Abbas Mirza’nın annesi Hatice Hanım Kürd asılı bir bayandı. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekiyorsa Yahya Xan Çariq’ın bacısıydı. Abbas Mirza’nın da söylediği gibi annesi Hatice Hanım Seyyid Taha Hakkari’nin müridiydi. Sadece annesi Hatice Hanım değil, Prens Abbas Mirza ve hatta babası Şah Muhammed Qaçari’de Seyyid Taha’nın müridleri içinde olduğu söyleniyor.
Dr. Saleh Ebrahim Seyyid Taha Hakkari ile Şah Muhammed Qaçari ilişkileri konusunda şöyle yazıyor: “Hazreti Seyyid Taha Şemzini’nin Şah Muhammed Qaçari üzerinde etkisi çok büyüktü. Şah Muhammed Seyyid Taha eliyle tövbekar ve müridi olmuştu. Şah Muhammed Seyyid Taha’nın Xaniqasının masraflarını ödemek ve misafirlerinin masraflarını karşılaması için aylık olarak kendisine 500 tümen/tomen ödüyordu. Şah Muhammed Mergewer’ın 10 köyünü de Seyyid Taha Şemzini’ye bağışlamıştı.
Şah Muhammed’in eşlerinden Abbas Mirza’nın annesi Hz. Seyyid Taha Nehri’nin müridi ve tövbekarıydı, Seyyid Taha’ya ve ailesine çok saygı duyuyor ve hizmet etmek için çırpınıyordu.
Abbas Mirza’nın annesi Xatice Xanım, Yahya Xan Çariqi’nin bacısıydı………….
Şah Muhammed ömrünün son günlerinde Nasreddin Şah’ı veliahttan indirim yerine veliahtı Abbas Mirza’yı bırakmak istiyordu. Abbas Mirza’da Hz. Seyyid Taha Nehri’nin müridiydi. Fakat ölüm Şah Muhammed’e bu imkanı vermedi. Nasreddin bir dizi hile ve entrika ile iktidara geldi. Nasreddin’in annesi Abbas Mirza’yı öldürmek istemişti. Abbas Mirza Hz. Seyyid Taha Nehri’yi çok seviyordu ve müridiydi. Hz. Seyyid Taha 1272 (H) yılında öldükten sonra Hz. Şeyh Ubeydullah Nehri Qazi Şemzinan Şahı onun yerine geçti. Çariqi Kürdlerden olan annesi tarafından Kürd olan Abbas Mirza Şeyh Ubeydullah’ın müridi oldu ve onun yolunda gitti. Abbas Mirza, Hz. Şeyh Ubeydullah ile yakın ilişkiler içinde girdi.(Dr. Saleh Ebrahimi, age sayfa 79)
Bir çok kaynak Nehri şeyhleriyle Qaçari hanedanlığı arasındaki ilişkiler üzerine duruyor. Burada bu kaynakların hepsine baş vurma imkanı yok. Ama, yine de bazılarına baş vurmak istiyorum. Nawşirwan Mustafa Emin “Kurd û Ecem” adlı çalışmasında “Şah Muhammed Qaçari ölümünden sonra bir kaç erkek ve kız çocuğu arkasında bırakmıştı. Şah’ın oğulları içinde iki tanesi ön plandaydılar. Bunlardan biri Nasreddin ve diğeri ise Abbas Mirza’ydı. Abbas Mirza’nın annesi Xatice Hanım Yahya Xan Çariq’ın kızıydı. Xatice Hanım’ın ailesi Çariq Kürd mirlerindendi. Xatice Hanım’ın ailesi Şeyh Ubeydullah’ın babasının müridleriydi. Xatice Hanım ile oğlu Abbas Mirza Şah’a çok yakındılar. Söylendiğine göre Şah Muhammed ölmeden önce Nasreddin’i veliahttan alarak onun yerine hala küçük olan Abbas Mirza’yı veliahtı olarak bırakmak niyetindeydi. Onun ölümünden sonra Abbas Mirza şah olacaktı. Şah Muhammed öldükten sonra Nasreddin Şah oldu. Fakat baba tarafından kardeşi Abbas Mirza’nın yerine göz koyduğundan korkuyordu. Şah Nasreddin, Abbas Mirza’nın ve annesi Xatice’nin tüm mal ve mülklerine el koydu. Nasreddin’in annesi Mehd Eliya Abbas Mirza’nın gözlerini kör etmek istiyordu. Şah Nasreddin ise onu öldürmek istedi. Fakat Rus ve İngiltere vezirlerinin baskısı neticesinden Abbas Mirza hayatta kalabildi ve o dönem Osmanlıların denetimi altında bulunan Arap Irak’ındaki Etbati Alyat’ta sürüldü ve 25 yıl sürgün de kaldı.”(Nawşirwan Mustafa Emin, “Kurd û Ecem”, Senteri lêkolinewey Strateji Kurdistan, Silêmani-2005, sayfa 194-195)
Sadece Şeyh Ubeydullah ve Nehri Şeyhlerine sıcak bakan kaynaklar değil, düşman kaynaklarıda iki taraf arasındaki ilişkiler üzerine duruyorlar.
Bilindiği gibi Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde gelişen 1880 Devrimi sürecini yaşıyan ve yaşanan gelişmeleri düşman gözüyle irdeleyen iki kaynak elimizde bulunuyor. Bunlardan biri Ermeni asılı İskender Xuryanis’in “Qiyam Şêx Ubeydullah Şemzini der Kurdistan, Dunya Daniş Tehran-2537, diğeri ise Azeri asılı Ali Avşar, Şoreşi Şêx Ubeydullah Zimime, Tebriz, 1347 dir. İskender Xuryanis 1880 Devrimi sırasında Urmiye mıntıkasındadır. Ali Avşar ise Mehabad mıntıkasındadır. Her ikisi de yaşanan gelişmeleri çokça düşmanca aktarıyorlar. Ama buna rağmen bu kitaplarda Şeyh Ubeydullah önderliğinde gelişen hareket hakkında yararlanacak bilgiler de vardır.(Nawşirwan Mustafa Emin, age, sayfa 237)
Ali Avşar, Şah Muhammed’in Seyyid Taha Şemzini’ye verdiği önem hakkında şöyle yazıyor: “Seyyid Taha ara sıra Tahran ve Tebriz’e geliyor ve kendisini saray ve Şahin Şah devletinin yöneticilerine yakınlaştırıyordu. Uşaklığı vasıtasıyla Şah’ın kapısında büyümüş, 500 tümen maaşı, Mergewer bölgesinde 5 köyü vardı ve İran devletinin mirasından geçiniyordu. Fakat, hiç bir zaman bahtsızlık yapmadı. İran devletinin ekmeği ve nimetini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bundan dolayı devlet yöneticileri her zaman onu tutuyor ve durumundan haberdardılar.”( Mucteba Burzuyi, Barudoxi siyasi Kurdistan 1880-1946, Dezgayi Mukriyani, sayfa 62)
Nehri şeyhleriyle Qaçari Şahları arasındaki ilişkilere bu yazı serisi içinde daha sonra da geleceğiz. Şah Nasreddin Nehri Şeyhlerinin Mergewer’deki arazilerine el koyuşlarını ve buna karşı Şeyh Ubeydullah’ın tepkisini Şeyh Ubeydullah’ın farklı çevrelere gönderdiği mektuplarda da ortaya koymaya çalışacağız.
Aslında Mewlana Xalid Şarezori’nin yaşadığı dönem Qaçari Şahları ve Osmanlı Sultanlarıyla ilişkiler meselesi gündeme geliyor ve tartışılıyor. Bu gerçekliği Mewlana Xalid’ın Seyyid Taha Hakkari’ye gönderdiği mektuplarda öğreniyoruz. Mewlana Xalid Seyyid Taha’ya gönderdiği bir mektupta “eğer Şah’da görüşmek isterse uzak durmak lazım” ve kendilerine “ biz derweşiz dünya işleriyle ilgilenmiyoruz” yolunda cevaplar verin, diyor. Bu mektubu bir bütün olarak değerlendirdiğimiz zaman öyle anlaşılıyor ki, Seyyid Taha Mewlana Xalid’a bir mektup yazarak Qaçarilerin görüşme teklifini gündeme getirmiş.
Mewlana Xalid, Seyyid Taha’ya gönderdiği ikinci mekupta “devlet yetkilileriyle görüşmeleri doğru bulmuyorum. İster Şii ve ister Sünni olsunlar, eğer niyetleri temiz ve kalpleri pak ise tanrı onları doğru yolla getirsin. Eğer iktidar sahipleri hayırlı ve iyilerse bunu yoksulların ve ezilenlerin mutlu olup olmadıklarından görebilirsiniz” diyor.(Mehemed Heme Baqi, Şoreşi Şêx Ubeydullah Nehrî, 1880, Le Belgenamey Qaçari de sayfa 50-51)
Mewlana Xalid Şarezori yaşadığı dönemde Halifelerinden biri olan Abdulwahab Susiyi Osmanlı Sultan’ıyla ilişkiye geçiyor. Sultan Abdulwahab’ı yanına çekmeye çalışıyor. Nakşibendi Tarikatı içinde bir dizi tartışmalardan sonra Mewlana Xalid Halife ve müritlerine yazdığı bir mektupta Abdulwahab’ı tarikata bir daha geri dönmemek üzere çıkartıklarını bildiriyor.(Şêx Mehemedi Xal, Yadi Merdan, sayfa 361-362)
Mewlana Xalid’ın o dönemler iktidar sahiplerine karşı mesafeli davranması ve daha sonraki süreçte halifeleri Nehri Şeyhleri, Barzan ve Palu Şeyhleri ve Kafkasya’da Şeyh Şamil’in(1798-1871) hareketlerinde de görüldüğü gibi ezilenlerden yana kendilerini bir bütün olarak siyasal ortamın içinde buluyorlar.
Şeyh Şamil ile Şeyh Ubeydullah Nehri’nin babası Seyyid Taha Hakkari arasındaki ilişkiler o dönemde biliniyordu. Seyyid Taha ve Şeyh Şamil, Şeyh Şamil ve Kürd aşiret liderleri arasındaki ilişkiler o dönem Rus devlet yetkililerini korkutuyor. 1850’de Tebriz Rus Konsolosu Khanikov Şeyh Şamil ile Seyyid Taha Hakkari ve Dağıstan Kürdlerinin yakınlaşmasına dikkat çekiyor. Khanikov, Chirnkov’a(Dışişler Bakanı) yazdığı bir mektupta “Şeyh Şamil 1846’dan beri Dağıstan Sünni Kürdlerine ve Seyyid Taha Nehri’ye yakınlaşmaya çalışıyor. Seyyid Taha’nın 10.000 Müridi var ve Şeyh Şamil ile uzun zamandan beri dostlukları var.” Chirinkov’un kendisi de “Şeyh Şamil’in Seyyid Taha Hakkari’ye ve ağalarına(Kerimxan Rewandizi) hediye ve mektuplar gönderdiğini Hasan isminde bir adamını Haci Murteza lakabıyla Hakkariye ve Şino köylerine göndediğinden haberi vardı” (Mehemed Heme Baqi, Şoreşi Şêx Ubeydullah Nehrî, 1880, Le Belgenamey Qaçari de sayfa 52)
Qaçari, Osmanlı ve Rus devletleri Seyyid Taha Hakkari’nin Kürdistan gibi stratejik bir bölgede sahip olduğu prestij ve gücü gördüklerinden dolayı ona yakınlaşmaya ve hakkında gereken bilgileri toplamaya çalışıyorlardı. Çarlık Rusyası Kırım Savaşı gündemde olduğu bir dönemde Şeyh Şamil ile Seyyid Taha’nın ilişkilerini merak ediyor. Şeyh Şamil’in Azerbeycan’da, Seyyid Taha’nın Kafkas Kürdleri arasında ciddi etkileri ve geniş bir mürit çevreleri vardı. Ayrıca Şeyh Şamil ile Seyyid Taha arasında yakın ilişkiler vardı.
Halfin Rus konsolosluklarının belge ve bilgilerine dayanarak “ Şeyh Şamil ile Seyyid Taha Efendinin etkileri ve sahip oldukları güçlerin durumu özellikle Kırım Savaşı ortamında Rus yetkililerini kaygılandırıyordu. Bundan dolayı Rusya Seyyid Taha ve Müridleri hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak istiyordu.( Mucteba Burzuyi, Barudoxi siyasi Kurdistan 1880-1946, Dezgayi Mukriyani, sayfa 61)
Şêx Ubeydullah Nehrî’nin Kürdistan’ın bağımsızlığını hedefleyen mücadelesini anlatmadan önce kısaca da olsa ailesi hakkında bilgi vermek istiyorum.
Şêx Ubeydullah Nehrî’nin bilebildiğimiz kadarıyla iki oğlu vardı. Bunlardan biri 1911 yılında vefat eden Seyyid Muhammed Sıdıq ve diğeri ise 1925 Devriminin yenilgisinden sonra Şeyh Said ve arkadaşlarıyla ile birlikte idam edilen Seyyid Abdulkadir Geylanidir.
Şehid Seyyid Abdulkadir Geylani’nin bildiğim kadarıyla iki oğlu vardı. Bunlardan biri 1925 yılında Amed’te babası Seyyid Abdulkadir ile birlikte idam edilen Seyyid Muhammed, diğeri ise 1925 Devrimi sırasında Şemzinan ayaklanmasını gerçekleştiren Seyyid Abdullahdır. Seyyid Abdullah ayaklanmanın yenilgisinden sonra Güney Kürdistan’a geçti. Orada Kürd hareketine katıldı. Daha sonra ikinci Dünya savaşı sırasında Doğu Kürdleri Kürdistan Demokratik Cumhuriyetini (Mehabad) örgütlemeye çalıştıkları bir dönemde Seyyid Abdullah Doğu Kürdistan’a geçti ve Kürdistan Cumhuriyetini destekledi.
Seyyid Abdulkadir ile birlikte idam edilen oğlu Muhammed’in bazı çocukları Türkiye’de kaldı.. Bunlardan biri bir dönemler Sümerbank Genel Müdürlüğünü yapan Seyyid Ahmet Hızır Geylandır. Seyyid Muhammed’in bir diğer oğlu Musa ise amcası Seyyid Abdullah ile birlikte Şemzinan olayından sonra Güney Kürdistan’a geçti.
Seyyid Abdullah’ın ailesi
Seyyid Abdullah’ın iki oğlu vardı:
1)Dr. Seyyid Aziz Geylani/Şemzini( daha fazla bilgi için daha önce üzerine yazdığım Şeyh Ubeydullah’ın Komünist Torunu: Dr. Aziz Şemzînî(1) adlı yazı serisine bakınız)
2)Seyyid Abdulkadir Sani (ikinci)
Seyyid Abdulkadir Sani’nin erkek çocukları:
1)Seyyid Faruk Geylanizade,
2)Seyyid Taha(Muhendis)
3)Seyyid İbrahim,
4) Seyyid Salih,
5)Seyyid Mahmud,
6)Seyyid Ubeydullah,
Şêx Ubeydullah Nehrî’nin büyük oğlu
Seyyid Muhammed Sıdık’ın oğulları:
1)Seyyid Taha Sani(İkinci)
2)Seyyid Reşid,
3)Seyyid Şemseddin,
4)Seyyid Musehaldin,
Seyyid Taha Sani(ikinci)nin erkek çocukları:
1)Seyyid Muhammed Sıdık Sani-ikinci-(Puşo)
2)Seyyid Ubeydullah Sani(Tero)
3)Seyyid Salih Darucan,
4)Seyyid İzzedin(Çeto)
5)Seyyid Ahmed,
6)Seyyid Haci Sani,
7)Seyyid Mazhar(Kerkes)
Seyyid Muhammed Sıdık Sani’nin erkek çocukları:
1)Seyyid Kamuran,
2)Seyyid Xusrew,
3)Seyyid Perawez Teroş
4)Seyyid Faruqi
Seyyid Darucan’ın erkek çocukları:
1)Seyyid İmadedin
2)Seyyid Sami,
3)Seyyid Egid,
Seyyid İzzeddin (Çeto)in erkek çocukları:
1)Seyyid Birzo,
2)Seyyid Feramerz,
3)Seyyid Aras,
Seyyid Ahmed’in çocukları:
1)Seyyid Taha(Çeko)
2)Seyyid Hoşeng,
3)Seyyid Ferheng,
4)Seyyid Said
Seyyid Haci Sani’nin erkek çocukları:
1)Seyyid İsmail,
2)Seyyid Abdulnasır,
3)Seyyid Suleyman(Muhendis)
Seyyid Mazhar(Kerkes)ın erkek çocukları:
1)Seyyid Nureddin,
2)Seyyid Gazi,
3)Seyyid Geylani,
4)Seyyid Abdullah
Seyyid Şemseddin’in ise erkek çocuğu:
1)Seyyid Reşid,
Seyyid Muslehddin’in ise çocukları:
1)Seyyid Kazım Jajabadi,
2)Seyyid Enwer,
3)Seyyid Wahdeddin,
4)Seyyid Reşid (Dr. Saleh Ebrahimi, age sayfa 81-82)
Bazı kaynaklar Seyyid Taha Hakkari’nin Mehemed Sıddıq ve Seyyid Abdulkadir Şemzini dışında 2 yada 3 oğlu daha olduğunu yazıyorlar. Fakat, Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde gelişen 1880 Devrimi sırasında ve daha sonra Nakşibendi Tarikatı ve Kürd Ulusal Hareketi içinde önemli rol oynayan Seyyid Mehemmed Sıddıq ve Seyyid Abdulkadirdir. Bu iki Kürd şahsiyetinin aileleri hakkında kısmi bilgileri arşiv olsun diye vermeye çalıştım.
Seyyid Taha Şemzini, 1853 yılında vefat ettikten sonra yerine kardeşi Seyyid Muhammed Salih Nakşibendi tarikatının başına geçti ve postnişi oldu. Bazı kaynaklar Şeyh Ubeydullah Nehri’nin “babasının ölümünden sonra yerine geçtiğini” söylüyor. Fakat bu bilgi doğru değil. Şeyh Mehemmed Salih Şeyh Ubeydullah Nehri’nin dinsel eğitimi konusunda önemli rol alan bir Kürd şahsiyettidir. 1853 ve 1856 yılları arasında Osmanlı devleti ile Rusya arasında baş gösteren Kırım Savaşı olarak bilinen savaşta Cihat çağrısını yapan Şeyh Mehemmed Salihtir. Şeyh Mehemmed Salih’in 1865 yılında vefat etmesiyle birlikte yeğeni Şeyh Ubeydullah Nehri tarikatın başına geçiyor.
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin babasında kalan çok güçlü bir mirası vardı. Daha önce Rus belgelerinden aktardığımız bilgiye göre Seyyid Taha Hakkari’nin “10.000 Müridi” vardı. Şeyh Ubeydullah’ın Nakşibendi Tarikatının postnişinini devralmasından sonra bu ilişki ağı ve müridleri daha da çoğalmaya başladı.
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin bölgedeki etkisi o dönemler hem bölgesel güçlerin ve hem de uluslararası büyük Batılı güçlerin dikkatinden kaçmıyor. Bundan dolayı Şeyh Ubeydullah ve ilişkileri sürekli olarak mercek altına alınıyor. O dönemler Şeyh Ubeydullah Nehri’nin katibi olan büyük Kürd şairi Vefayi anılarında, yine aynı dönemde İngiltere’nin Tebriz Konsolosu William G Abbott , Lord Curzon ve yine aynı Times gazetesinin muhabirinin anlatımlarına göre “her gün Şeyh Ubeydullah’ın 500 ile 1000 arasında misafiri” vardı.(Mehemed Heme Baqi, Şoreşi Şêx Ubeydullah Nehrî, 1880, Le Belgenamey Qaçari de sayfa 45) Kürdistan’ın tüm bölgelerinden ve bölgenin diğer ülkelerinden farklı etnik yapılanmalar ve sınıflardan insanlar Nehri’ye giderek Şeyh Ubeydullah’ı ziyaret ediyorlardı. İngiliz belgelerine baktığımız zaman Binbaşı Trotter’ın gönderiği raporda “Doğu Kürdistan’da tartışma götürmez en etkili şahsiyet Şeyh Ubeydullahdır. Şeyh Ubeydullah’ın kendisi ve gücü sınırdaki Kürdler için Sultandan daha kutsaldır. Kuşku yok ki bu adamın amacı ülkesini Sultan’ın adamlarından kurtarmaktır.”(Le tarikewe bo Ronaki, sayfa 29)
Amir Nizam Gerusi: “ Bu Şeyh’in öyle müridleri var ki bir iki demeden emirlerini yerine getiriyorlar. Şeyh’in müridleri Beyazid’tan Musul’a Suleymaniye, Kerkük ve Diyarbekir’a kadar geniş bir alana yayınmışlardır.(Mehemed Heme Baqi, age, sayfa 55)
Osmanlı yetkililerinin de Şeyh Ubeydullah’ın gücü konusunda benzer düşünceleri vardır. Mesela o dönemler Osmanlı devletinin büyük elçisi Fahri Bey “ Şeyh Ubeydulah’ın Beyazid’tan Bağdat’a kadar yayılan büyük bir gücü var. “ Lord Curzon “Şeyh Ubeydullah’ın alimliği, ünü ve kutsallığı her tarafa yayılmıştı. Kürdler ona Ulusal Önder gözü ile bakıyordu”( Mehemed Heme Baqi, age sayfa 55)
Şeyh Ubeydullah Nehri Kürdler tarafından “Hazreti Şeyh” ve “Bavê Kurdan” diye anılıyor ve hitap ediliyordu. Şeyh Ubeydullah Nehri’nin Kürdler içindeki etkisi ve ünü Osmanlı devleti ile Rusya arasında baş gösteren “93 savaşı” olarak bilinen 1877-78 savaşından sonra daha da artmaya başladı. Bilindiği gibi Şeyh Ubeydullah Nehri, bu savaş için Rusya’ya karşı cihat çağrısı yaparak
ve kendisi doğrudan Kürd birliklerinin komutanlığını üstlendi. Bu savaş esnasında Şeyh Ubeydullah ile Osmanlı devleti arasındaki ilişkiler bozuldu. Biraz bu şavaşı açmak gerekiyor.
1877-78 Savaşı ve Şeyh Ubeydullah Nehri
Türk kaynakları Osmanlı devletinin Rusya’ya karşı bu savaştan aldığı yenilginin faturasını Kürdlere ve özellikle Şeyh Ubeydullah’a çıkarmaya çalışıyorlar. Bu konuda da en yaygın şekliyle Bilal N. Şimşir’in İngiltere belgelerinde “Kürtçülük -1787-1923” adlı eserindeki tespitleri ve belgeleri kullanıyorlar.
Bilal N. Şimşir şöyle yazıyor:
“Türk hükümeti savaş öncesinde ABD’den 250.000 piyade tüfeği aldı. Bunların çoğu “Henry Martini”nin, bir bölümü de “Winchester” marka olan tüfekler dönemine göre modern silahlardı.
“Türk Hükümeti Şeyh Ubeydullah’a güvendi ve bu yepyeni tüfeklerden 20.000 kadarını ona verdi. Şeyh’in (Ubeydullah) askerleri bu tüfeklerle Ruslara karşı “cihad”a gidecek, canla başla savaşacak ve savaş sonunda silahları hükümete geri verecekleri umuluyordu. Bu umutlar büyük ölçüde boşa çıktı. Biraz başarı da gösterdiler. Ama savaşa giderken de dönerken de disiplinli asker gibi davranmadılar, başıbozuk silahlı çeteler gibi hareket ettiler. Bu silahlı atlılar savaşa giderken Ermeni köylerini de vurdular; bazıları Ermeni köylerine dalınca Ruslarla savaşmayı hepten unuttular, yağma ve talan yoluna saptılar. Yepyeni “Martini” silahları Ruslardan önce yerli sivil halka çevrildiler.”( Bilal N. Şimşir, age sayfa 179-180)
Bilal N. Şimşir, bu tezini, 29 Haziran 1877 tarihli İran Azerbeycan Vali yardımcısının İran Dışişler Bakanlığına, 30 Haziran 1877 tarihli İran Dışişleri Bakanından İngiltere’nin Tahran Büyükelçisi Taylor Thomson’a, 4 Temmuz 1877 tarihli İngiltere’nin Tahran Büyükelçisi Taylor Thomson’dan Dışişler Bakanı Lord Derby’ye, 11 Temmuz 1877 tarihli Bitlis’de Amerikan misyonerlerinden Erzurum İngiliz Konoslosu Zohrab’a , 31 Temmuz 1877’de Layard’ın Lord Derby’ye ve yine Temmuz 1877 tarihli Van’daki bir Ermeniden Bitlis Ermeni Papazına gönderilen mektuba dayandırıyor.
Rusya Osmanlı devletine karşı savaş ilan etmeden önce 93 savaşı olarak bilenen savaş yıllar önce hazırlanmış bir savaştı. Hem Rusya ve hem de Osmanlı devleti savaşa hazırlanıyordu. Bu hazırlıklar esnasında Osmanlılar ve Rusya çeşitli Kürd ileri gelenleriyle ilişkiye geçerek Kürdlerin desteğini kazanmaya çalışmışlardır. Sonuçta savaşın bir cephesi Kürdlerin üzerinde yaşadığı topraklarda olacaktı. Osmanlı ve Rus savaş uzmanları Kürdlerin bu savaşta oynayabilecekleri rolün bilincinde hareket ediyorlardı. Rusya gelişen bir güç olarak büyük hesaplarla Osmanlı devletine karşı 24 Nisan 1877 tarihinde savaş ilan etti. Osmanlı Sultanı ise Rusya’ya karşı savaş için tüm Müslümanlara savaşa katılmaları için cihad çağrısını yaptı.
Böyle bir ortamda Nakşibendi gibi çok güçlü ve yaygın olan bir tarikatın başında bulunan Şeyh Ubeydullah Nehri tarafsız kalamazdı. Sonuçta savaş Kürdlerin yaşadığı topraklar üzerinde olacak ve Kürdler kendilerini savaş ortamında bulacaklardı. Osmanlı Sultanı cihad ilan ettiği zaman Şeyh Ubeydullah Nehri Osmanlıların safında savaşa katılacağına dair söz veriyor. Şeyh Ubeydullah Nehri Osmanlı devletine karşı daha öncede bir dizi çelişkisi vardı. Ona bağlı bazı çevrelerin cihata katılacağını da bildiğinden dolayı bu sözü veriyor. Ama, Kürdlerin safında savaşa katılıp katılmama konusunda farklı tavırlar vardı. Kürdler daha önce yaşanan savaşlarda kendi pratik tecrübeleriyle büyük felaketlerle karşı karşıya kalmışlardı. Kırım Savaşı sırasında Kürdler hem Rusya ve hem de Osmanlı devletinin saflarında savaşa katılmış ve büyük kayıplar vermişlerdi. Bundan dolayı bir dizi Kürd çevresi savaşa katılmak istemiyordu. Bilindiği gibi bu savaş yaklaşık olarak 11 ay sürüyor. O dönemler var olan savaşlar içinde en kısa süren savaşlardan biriydi. Şeyh Ubeydullah Nehri savaşın başlamasından bir kaç ay sonra savaş alanına gitti. Savaşın başlamasından sonra Faik Paşa 2 Mayis 1877 tarihinde Ahmed Muhtar Paşa’ya yazdığı bir mektupta “Şeyh Ubeydullah’a bağlı güçlerden tek bir kişinin savaş alanına gelmediğini” yazıyor.(Halfin’den aktaran Mehemmed Heme, age sayfa 61) Nawşirwan Mustafa “Kürd ve Acem” adlı eserinde Şeyh Ubeydullah önderliğinde savaşa katılan Kürdlerin 5000 kişi olduğunu yazıyor.
Ali Ekber Feyiz anılarında “Şeyh Ubeydullah önderliğinde Beyazid savaşına Bilbas ve diğer Kürd aşiretlerinden oluşan 5000 kişi katılmıştı.” diye yazıyor.( Mehemmed Hemebaqi, Raperini Hemzaaxa Mengur, Aras Yayınları, Hewler, 2003, sayfa 51)
1877-1878 Osmanlı Rus savaşına katılan Kürdlerin sayısını tespit etmek kendi başına başına özel bir araştırma konusu olması gerekir. Aynı durum Şeyh Ubeydullah önderliğinde savaşa katılan Kürdler içinde geçirlidir. 1293 savaşı denilen bu savaş da dahil olmak üzerine Kürdleri katıldığı tüm savaşlar ve tarihi olaylarda Kürdlerin rolü ve sayısı sürekli olarak çarpıtılmış ve Kürdler sürekli olarak negatif gösterilmiştir. Mesela bir Fransız kaynağı 1877-78 savaşını ve Beyazid olaylarını irdelerken “ Faik Paşa’nın 8000 Haydaranlı Kürdü savaş cephesinden uzaklaştırdığını” yazıyor.(Les Russes et Les Turcs, Manceaux Editeur 1877 Paris, sayfa 323)
Yine Kürdlerin çok yoğun bir şekilde Türklerle sorunlar yaşadığı ve savaş cephesini terk ettikleri bir ortamda 12 Temmuz 1877 tarihinde Faik Paşa, Ahmed Muhtar Paşa’ya yazdığı bir telgrafta 3000 Kürd askerinin kaldığını, bunlardan 1443 kişi Şeyh Ubeydullah’a bağlı, 700 kişi Celâlettin Efendiye bağlı(Kamuran İnan’ın atalarından ve aynı zamanda Seyyid Taha Hakkari’nin halifelerindendir) ve 450 kişi Hamza Ağa’ya bağlıdır.(Halfin’den aktaran Hemebaqi, age sayfa 62)
Ayrıca 1877-1878 savaşı sırasında geçmişte Rusya’nın devlet sınırları içinde yer alan Kürdlerde saf değiştirerek Osmanlı devletinin safında Ruslara karşı savaşmışlardır. Örneğin Zilanlı Cafer Bey’in ailesi…. Bilindiği gibi Zilan aşireti lideri Cafer Bey Rus ordusunda generalliğe kadar yükselmiş bir Kürdtür. 1877-78 savaşı sırasında kendisi de Rus ordusunda subay olan oğlu Eyüb 300 hane halkıyla Osmanlıların bölgesine geçiyor. Bu konuda bir hayli belge var. Bunlardan biri İsmail Hakkı’nın 5 Kanunievvel 1293 tarihinde Ahmed Muhtar Paşa’ya şöyle yazıyor: Rusya’nın Zilanlı aşiret Reisi, müteveffa Rusya generali Cafer’in oğlu Eyüb Ağa üç yüz hane halkıyla Osmanlı Salsanatının mübarek mülküne iltica ettiğinden, kendisi İsmail Paşa nezdinde istihdam oldundu”( Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Anadolu’da Rus Muharebesi, 1876-1877, Cilt 1, Petek Yayınları İstanbul, 1985, sayfa 267)
Türklerin burada sözünü ettiği Rus Generali Cafer Ağa 1877 yılında vefat ediyor. Kürdler tarafından Guli Cafer Ağa diye biliniyor. Ünlü Kürd dengbêji Evdalê Zeynikê’nin bir stranında da Guli Cafer Ağa şöyle geçiyor.
Lo Mîro

Hayde bavo…
Axayo de siyar be
Mîrê min siyar be
Ji siyara siyarekî rindî karîbar be.
Di ser dilbijûyê Erebî hûr de xar be
Di wêrana Deveboynê de xar be
Şayol li milê teyî rastê ye, nêzîk e
Lêxe, di Sînega Êzdiya re
Di Çemçê re, di warê Huseyîn Axa de xar be
Li ber derê Gulî Cewar Axa
Axayê Torina Kose û Huseyîn Axayê Çok-Deve peya be
Fîncanek qawe vexwe
Bira can û bedena te belav be
Bira ji bona kekê min zewk û şîfa be…[87] Sayın Rohat Alakom, Kars Kürdleri adlı çalışmasında Ali Eşref Bey“in babası Guli Cafer Ağa gibi Rusya’nın saflarında kalıp generalliğe kadar yükseldiğini yazıyor. Diğer oğlu Eyüp ise Osmanlıların saflarına geçiyor.(Rohat Alakom, Rengên Kurdên Qersê, http://www.netkurd.com/?mod=news&option=view&id=885 ) Farklı bölgelerden bir dizi Kürd aşiretinin dışında bir Osmanlı ordusunda görevli olan Kürdler bu savaşa katıldılar. Konumuz Şeyh Ubeydullah olduğundan dolayı gelişmeleri onunla sınırlamak istiyorum. Osmanlı devletinin Şeyh Ubeydullah Nehri’den büyük bir beklentisi vardı. Osmanlı Ordularının Başkomutanı Mustafa’nın 12 Teşrinisani 1293 tarihinde Gazi Ahmed Muhtar Paşa’ya gönderdiği mektupta bu beklenti hakkında geniş bir bilgi vermektedir. Mektubun tümünü aktarıyorum: “Anadolu ordusunun her taraftan takviye edilerek düşman taaruzununun önlenmesi mecburidir. Şeyh Abdullah Efendi(Şeyh Ubeydullah olacak Aso)nin ta Süleymaniye havalisinden Bayezid’e kadar manevi nüfuzu tesirlidir. Az bir müddet zarfında en az altı bin kadar yardımcı süvari askeri tertipleyerek, sizinle kararlaştırılacak mahalle sevkine gayret etmesi için kendisine telgraf çekildi. Sizin tarafınızdan dahi Şeyh Abdullah Efendi’ye münasip bir şekilde tebliğat yapılmasını ve kendisinin taltif edilmesini istiyoruz. Toplayacağı yardımcı askerlerin celp edilmesine, gerek sair cihetlerden gelecek yardımcı askerlerin haklarında devamlı muamele yapılmasına ve nizami asker gibi idare emirlerine dahi layıkıyla itina gösterilerek istihdamlarına ve istifade edilmesine himmet buyurulması bilhassa temenni ve tavsiye olunur efendim”( Gazi Ahmed Muhtar Paşa, age, cilt 2, sayfa 140-141)
Osmanlı Ordularının Başkomutanı Mustafa’nın göndermiş olduğu bu mektupta Osmanlı devletinin Şeyh Ubeydullah Nehri’den büyük beklentileri var. Şeyh Ubeydullah Nehri, savaş cephesine vardığı zaman Osmanlı devleti hem Balkan cephesinde ve hem de Kürdistan cephesinde büyük kayıplar vererek geri çekiliyordu. Yukarıda da belirtiğim gibi savaşa katılan Kürdlerin sayısını tespit etmek çok zor. Fakat, Ermenilerle Kürdler arasında yapılan çatışmalarda Şeyh Celaleddin ile birlikte “Ermeni köylülerin canına ve malına zarar veren Kürtlerin diğer elebaşlıları da sayılmaktadır: Alihan, Fahim Efendi, Haci Hasan Paşa, Musa Bey, Osman, Şeyh Peykar ve Şeyh Ubeydullah’ın” isimleri verilmektedir.( Arsen Yarman, Palu-Harput, Cilt 1 Derlem Yayınları, Nisan 2010, İstanbul sayfa 146)
Ahmet Muhtar Paşa anılarında “Bekir bey refakatinde dördüncü alayın bir kaç bölük süvarisiyle Hesananlı, Sepki ve Mirza Bey ve takımları dünkü gün o cihete doğru sevkolunmuştu.(Ahmet Muhtar Paşa age, sayfa 255) deniliyor.
Osmanlı-Rus savaşı sırasında daha öne Diyarbekir valiliğini yapan Türklerin “Kurt İsmail Paşa” yada “Kurt İsmail Hakkı Paşa” dedikleri “Kürd İsmail Hakkı Paşa” Kars’ın Şüregel Hatunoğulları Kürdlerindendi.(Rohat Alakom, Kars Kürdleri, Avesta Yayınları, 2009, sayfa 140) Kürd İsmail Paşa’nın Kürdlüğü üzerine hem Ermeni ve hem de yabancı basın ve yayın organlarında bir hayli yazı var. İsmail Paşa’da bu savaşa aktif katılıyor. Zaten kendisi Erzurum gibi büyük bir vilayetin ve aynı zamanda savaş cephesi olan bir alanda valilik yapıyordu. Tüm bu Kürdlerin yanında Kafkasya’da kırımlara uğramış ciddi bir Kürd kitlesi Osmanlılara sığınmıştı.. Ayrıca Kars ve Ardahan’ın düşmesiyle yoğun bir Kürd kitlesi iç taraflara geçti ve savaşta yer aldılar.
Çeşitli kaynakların Şeyh Celaleddin dedikleri şaysiyet Bitlis Şeyhlerinden Seyyid Sıbgatullah’ın oğullarından biridir. Bugün bu aile Avrasi Şeyhleri diye biliniyor. Seyyid Sibgatullah Seyyid Taha Hakkari’nin halifelerinden biriydi. 1913 yılında Bitlis’te Mela Selim önderliğinde başlıyan hareketin örgütlenmesine bu aile aktif bir şekilde katıldı. Şeyh Celaleddin öğlu Seyyid Ali bu hareketin en aktif önderlerinden biriydi. Mela Selim, Şeyh Şehabeddin ve Mehemed Şirin ile birlikte Bitlis idam edildiler. Ermeni kaynakları Şeyh Celaleddin’in Ermenilere karşı giriştiği saldırılara bir hayli yer veriyorlar. Arsen Yarman Ermeni roman yazarlarının babası olan Raffi’nin 1884 yılında Moskova’da yayınladığı “ Jalaleddin” adlı romanının Şeyh Celaleddin’in Ermenilere karşı “yaptığı saldırı ve talanları konu aldığını” yazıyor.(Arsen Yarman, age sayfa 222)
Musa bey denilen de yıllar sonra Ermeni bir bayan olan Gulizar Meselesinde dünya basının gündemine oturmuş ve kitaplara konu olmuş Mutki aşiretinin reisiydi. Alixan denilen şahısta o dönemler hem Doğu ve hemde Kuzey Kürdistan’da bulunan Şikak aşiret reisiydi. Bu küçük tabloya gözönüne getirdiğimiz zaman savaşa katılan Kürdlerin sayısı pekte az değildir. Savaş Kürdistan toprakları üzerinde oluyor ve Kürdler kendilerini savaş ortasında buluyorlar.
Yukarıda da vurguladığım gibi Şeyh Ubeydullah Nehri Beyazid’e yani savaş alanıne vardığı zaman Osmanlı ordusu Beyazidi Ruslara bırakmıştı.
Osmanlı ve Rus İmparatorlukları arasından yapılan 1877-78 savaşından sonra yapılan Ayastenfanos ve Berlin antlaşmalarının hayatta geçirmesi meselesinde İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan 3 Ermeni rahibini, Bağos Natanyan, Vahan Minasyan( Bardizaktsi) ve Karekin Sirvandsyants’ı bölgeye gönderiyor. Bu 3 Ermeni rahibi bölgedeki gözlemlerini kaleme alıyorlar.
Bu 3 rahip pek tarafsız değiller. Zaten o dönemlerde savaşların din savaşına dönüştüğü bir ortamda iki taraftada tarafsızlığı beklemek saflık olur.
Bilinidiği gibi Beyazid savaşı sırasında Kürdlerin esirlere ve bölgedeki Ermenilere karşı yaptıkları katliamlar meselesi bir çok yabancı konsolosun Türk, Rus ve Ermeni çevrelerinin raporlarına konu olmuştur.
Ermeni din adamı Vahan Minasyan( Bardizaktsi) sınır boylarında bulunan Kürdlerle Ermeniler arasında yaşanan antlaşmalara ilişkin dikkat çekici bilgiler veriyor. Sınır boylarında yaşıyan arkadaşlar kendi büyüklerinden buna benzer şeyler duymuşlardır.
Vahan Minasyan( Bardizaktsi) şöyle yazıyor: “İşte sadece Eçmiyadzin’in duyarsızlığından meydana gelmiş bulunan ikinci dalgası da bu şekilde son buldu. Göçün sebebi Kürdlerin Ermenileri keseceği yolundaki deli saçması bir korku ile Rusya’nın göç edenlere toprak ve para vereceği yolundaki yalan söylentiydi. İlk göçün sebebi ise şuydu: Osmanlı Rus harbinin başlangıcında Rahip Hovhannes Üç Kilise Manastırı’nın korunmasını Kürdlere teslim etmiş. Karşılıklı söz vermişler. Ruslar geldiğinde Ermeniler Kürdleri koruyacak, Türkler geldiğinde Kürdler Manastırın talan edilmesine engel olacaklarmış. Bu esnada Der Ğugasof(Ermeni asılı Rus Subayı- Aso)un akıncı bölüğü manastıra vardığında burasını Türk karargahı zannederek saldırmış. Manastırı bombalayarak kilise hariç her şeyi yakıp yıkmış, Kürdlerde de koyun misali tek tek kurban olmuşlar. Rahip ise Türk taraftarı ve Rus karşıtı olduğu için haç ve künlükle karşılama yapmadığı için Der Ğugasof tarafından azarlanmış. Kürdlerin Ermeni manastırında öldürülmesi de doğal olarak cıvar Kürdlere Ermenilerin sadakati ve samimiyeti konusunda kötü etki yapmış. Kısa süre sonra Rus Ordusu Osmanlı Ordusu önünden geri çekilmek zorunda kalınca Ermeniler, Kürdlerin Van tarafından gelip intikam için Ermenileri keseceğinden korkarak öküz arabalarına doluşup göç etmeye kalkmışlar. Bu kalabalık göçmen grup, geri çekilmekten olan Rus ordusuna engel olduğundan Der Ğugasof top atışlarıyla yol açılmasını emretmiş…. Göç yazın en sıcak günlerinde gerçekleştiğinden, halk Yerevan Ovası ve Eçmiyadzin yakınlarında korkunç bir kırım yaşadı. Acaba Kürdlerin Ermenileri kıracağı doğrumuydu? Hayır. Zira göçetmemekle direnen bazı Ermeniler özellikle Katolikler böyle bir kırıma uğramadılar. Sadece bazı köylerde Kürd ve Türk kaçaklar tarafından bir kaç Ermeni öldürülmüştür. Aynı şekilde İsmail Hakkı Paşa(Kürd-Aso) kuvvetleri Bayezid’I kuşattığında Ruslar içerden, Osmanlılar dışardan 22 gün boyunca karşılıklı top atışında bulundukları esnada, Der Ğugasof gelene kadar, 90’dan fazla Ermeni ölmüştür. Türkler tarafından soyulan Bayezidli Ermeniler korku içinde İran Ermenilerine Maku şehrine sığınmışlar”( Arsen Yarman, age Cilt II, sayfa 70-71))
Arsen Yarman, Vahan Minasyan( Bardizaktsi)ın ve diğer rahiplerin Kürdlere ilişkin bir dizi ipe sapa gelmez söylemlerine karşı hiç bir kuşkusu yok. Sanki hepsi tarihsel gerçeklermiş gibi sunuyor. Fakat yukarıda aktardığım Vahan Minasyan( Bardizaktsi)ın alıntısına kuşkuyla yaklaşıyor.
Kürdlerle Ermenilerin, Türkler ve Rusların gelmeleri durumunda birbirlerini koruma girişimleri Kürdler arasındada yaygın bir şekilde anlatılır.
Ermenilerde Kürdler gibi İran, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasında parçalanmışlardı. Fakat bu parçalanmalara rağmen Ermeniler arasında hem dinsel ve hemde etniksel dayanışma vardı. 1877-1878 yılında Rusya ve Osmanlılar arasında yapılan savaşta Rus ordusunun Kars ve Beyazid cephe komutanları Loris Melikov, Lazarev ve Der Ğugasov gibi Ermeni asılı subaylardı. Her ne kadar bazı Ermeni çevreleri zorlama tezler geliştirselerde Rus ordusunun ilerlemesi Osmanlı Ermenilerin saflarında sempatiyle karşılanıyordu. Rusya’nın denetimi altında ve işgal ettikleri bölgelerde katliamlara maruz kalan, mal ve mülklerine el konulan ve göç eden Kürdlerin tavrıda tam tersiydi. Fakat ne yazık ki bugüne kadar Osmanlı ve Rus savaşları sırasında Kürdlere karşı yapılan katliamlar, mal ve mülklerine el koyma ve zorunlu göçleri hakkında hiç bir araştırma yok.
Son yıllarda ve özellikle Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra Ermeni kökenli “yazar” ve “araştırmacılar” dan Kürdlere ilişkin olumlu bir şey bulmak çok zordur. Hatta Kürdlere ilişkin klasik ve vicdanlı Ermeni yazarlarının yazdıklarını dahi sorgulama ve inkar etme girişimleri bir hayli ilerlemiş durumdadır. Bir dizi Ermeni çevresi Kürdlerden farklı milletler ortaya çıkarma çabaları içindeler. Aslında önce Kürdlere “asimile olmuş Ermeniler” tezi dayatılır. Bu tez tutmayınca “siz Kürd değil farklı milletsiniz” tezi ortaya atılır. Yani anlayacağınız hepsi başımıza “dil ve Kürd uzmanları” kesilmiş durumdalar!!! Son Karabağ savaşında binlerce Kürd öldürüldü, yerinde ve yurdundan edildi, evlerine, mal ve mülklerine Ermeniler tarafından el konuldu. Fakat ne yazık ki bir kaç Kürd çevresi dışında kimse 20.yüzyılın son günlerinde Ermeniler tarafından yapılan kıyıma ses çıkarmadı. Ermenilerde ise tek bir kişi Kürdlere karşı yapılan insanlık dışı teröre ses çıkarmadı. Kürdlerde ulusal bilinç ve kollektif hafıza olmayınca tuzaklara düşmeleri de daha kolay oluyor.
1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası bölgeye giden 3 Ermeni rahibi de taraflı bir gözle gelişmeleri okumuşlar. Osmanlı ve Rus savaşının dinsel bir savaşa dönüştüğü bir ortamda bu din adamlarından farklı bir şey beklemek doğru değil. O savaş esnasında Müslüman Kürd din adamlarıda durum değerlendirmesi yapsaydılar, pek farklı bir sonuç çıkmazdı.
İşte tam burada farklılık arz eden Kürdistani bir perspektifle ortaya çıkan Kürd, Ermeni ve Asurileri tek bir bayrak altında İran ve Osmanlı devletlerine karşı bağımsız ve birleşik bir Kürdistan için harekete geçirmeye çalışan Şeyh Ubeydullah Nehri olayı vardır.
Şeyh Ubeydulah savaş alanına vardığında Osmanlılar Kars, Ardahan ve Beyazid gibi şehirlerde yenilgi almış ve geri çekilmeye başlamışlardı.
Daha önce de vurguladığım gibi Şeyh Ubeydullah Osmanlı Rus savaşına katılmaya pek gönülü değildi. Fakat, bir çok alanda Kürdler kendilerini savaşın ortasında buldular. Sonuçta savaş Kürdlerin kapısına gelmişti. Şeyh Ubeydullah’a bağlı, yani Nakşibendi tarikatına bağlı bir çok Kürd farklı amaçlarla da olsa savaşa gitmeye başladılar. Şeyh Ubeydullah savaşın başlamasından aylar sonra savaş alanına gitti.
Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde savaşa katılan Kürdler bağımsız bir güç olarak katıldılar. Yani savaşa katılan Kürdler teorik olarak cephe komutanlığına bağlı olmalarına rağmen emir ve direktiflerini Şeyh Ubeydullah ve diğer Kürd liderlerinden alıyorlardı. Kürd birliklerine Kürdler komuta ediyordu.. Osmanlı Kürd ilişkilerinde bu gelişme yeniydi.
Rus araştırmacısı Aviryanov’da Kürdlerin “kutsal Şeyhlerinin” komutasında savaşa katılmalarını bir ilk olarak görüyor. Kürd Şeyhlerinin başlarına bir Türk ‘ü getirmelerini Kabul etmediklerini, Osmanlı devletinin de Kürdlerin katılımı sağlamak için onlara insiyafı bıraktığını söylüyor. (Aviryanov, Kurd, Le Cengi Legel İran U Turkiya da, Silemani, 2004, sayfa 233- 236)
Kürdlerin savaştığı Beyazid cephesinde Ruslar yenilgi alıyor.
Halfin’in anlatımlarına göre Beyazid kuşatmasında 7 bin cıvarında Kürd yer aldı: “Ayrıca , Rus işgali altından bulunan Beyazid, yönetiminde on bin asker bulunan ve bunların ortalama olarak yedi bini düzensiz Kürd askerlerinden oluşan oluşan Faik Paşa kuvvetleri tarafından kuşatıldı. 22 gün Beyazid kalesinde mahsur kalan Rus askerleri, sonuçta burayı terketmek zorunda kaldılar.”(Halfin, XIX. Yüzyılda Kürdistan Üzerinde Mücadeleler, Komal Yayınları, İstanbul 1992, sayfa 74-75)
Garo Sasuni ise “bundan önceki her iki Rus-Osmanlı savaşında Kürdler açık olarak Rus taraftar idiler ve Rus ilerlemesiyle Kürdistan’ın bağımsızlığı umudu içindeydiler. Halbuki 1877 savaşı esnasında Kürdlerin siyasetleri tamamen değişmiş olduğundan büyük bir ordu ile Ruslara karşı Osmanlıların yanında savaşa katıldılar. Kürd ordusunun kumandanları Şeyh Ubeydullah, Şeyh Celalettin ve Ubeydullah’ın küçük oğlu Şeyh Abdulkadirdi. Bunların emrindeki 50.000 Kürd, Beyazid kesiminde savaşa girmelerine rağmen kesin olarak perişan oldular. Dağılan Kürdlerle birlikte Şeyh Ubeydullah ve Cemaleddin Van’a vardıklarında Van’ın yeni valise Şeyh Celaleddin’I zehirleterek öldürttü.”( Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. YY’dan Günümüze Ermeni Kürd İlişkileri, Med Yayınları, İstanbul, 1992, sayfa 100)
Hatta Garo Sasuni, Şeyh Celaleddin’nin “Sultan Abdulhamid’in talimatı öldürüldüğüne dair söylentilerden” söz ediyor.
Osmanlıların safında savaşa katılan Kars, Ardahan, Beyazid ve Erzurum cephelerinde savaşa katılan Kürdlerin sayılarını tespit etmek çok zordur..Bir dizi farklı rakamlar verilmektedir. Ayrıca Balkan Cephesinde savaşa katılan Kürdler var. Türkler ise yüzyıl boyunca Kürdlerin ulusal varlığını inkarı temelinde belgelerle oynayarak yada bir dizi belgeyi yok ederek uyduruk bir tarih ortaya çıkardılar. Ahmed Muhtar Paşa’nın anıları Kürdlerin inkarı temelinde kaleme alınmıştır. Bir de 1877-78 savaşı sırasında Osmanlı subaylarıyla Şeyh Ubeydullah ve Şeyh Celaleddin arasında yaşanan sorunlar, çatışmaya varan ortam ve 1880 tarihinde Şeyh Ubeydullah önderliğinde gelişen hareketle birlikte bir dizi tarihi gerçekler alt üst edildi. Bundan dolayı savaşa katılan Kürdlerin sayısı ve savaşta oynadıkları gerçek rollerini Türk kaynaklarında tespit etmek zor.
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin önderliğinde gelişen 1880 Kürdistan Devrimi döneminde yaşamış Qaçar Şahı Nasreddin’in yanlısı İskender Xuryanis’in Farsça yazdığı “Nasreddin Şah Döneminde Şeyh Ubeydullah Şemzini Devrimi” adlı eserinde “Osmanlı Rus savaşı sırasında Şeyh Ubeydullah bir avcı gibi sisli/dumanlı bir ortamda bir dizi av elde etti. Şeyh Ubeydullah oğlu Şeyh Sıddık ve diğer Şeyhlerle Beyazid’ta savaşa girerek başarı elde ettiler ve Osmanlıların sempatisini kazandılar” .( Mucteba Burzuyi, Barudoxi siyasi Kurdistan 1880-1946, Dezgayi Mukriyani, sayfa 66)
Yine İskender Xuryanis sözünü ettiğimiz eserinde Şeyh Ubeydullah ve yandaşlarını düşman olarak görmesine rağmen Osmanlı Sultanına bağlılık göstermediklerini şöyle ifade ediyor: “ Şeyh Ubeydullah ve müridleri hiç bir zaman Osmanlı devletinin taraftarı olmadılar ve Osmanlı devletine bağlılık göstermediler”( .( Mucteba Burzuyi, age, sayfa 66)
Aviryanov’da “Şeyh Ubeydullah’ın 1877-78 savaşında Kürd savaşçılarının örgütlenmesinde Türk devletine az hizmet yapmadı” diyor.(Aviryanov, age, sayfa 239)

Ahmet Muhtar Paşa’da Anılarında Beyazid savaşını gündeme getiriyor ve Kürdleri suçluyor. Bilindiği gibi Osmanlı orduları savaşın başından itibaren Kars, Ardahan ve Beyazid gibi alanlarda yenilgi almış ve yoğun bir şekilde Ruslara teslim olmuşlardı. “Doğu Cephesi”nin başında ise Ahmet Muhtar vardı. Balkan bölgesinde de yoğun bir şekilde yenilgi alıyor ve savaş cephesini terkediyorlardı.. Ruslar ise İstanbul’u almayı hesap ediyordu. Ahmed Muhtar Paşa kendi beceriksizliğini gizlemek için savaş sırasında kendisiyle çelişkiye düşen, savaş alanını terkeden ve Osmanlı devletine karşı bağımsız Kürdistan için direnişi örgütleyen Şeyh Ubeydullah Nehri ve arkadaşlarını suçlamayı tercih ediyor. Yani anlayacağınız kendine göre bir tarih yazmaya çalışıyor. Ahmet Muhtar’ın anlatımlarına göre Erzurum Valisi aracılığı ile bazı şeyhler İstanbul’a savaşa katılacaklarına dair söz vermişlerdi. Fakat, kendisi bu işe rıza göstermediğini iddia ediyor.
Ahmet Muhtar Paşa’nın verdiği bilgilere göre “Şeyhlerden halife Fehmi efendi ise 550 başı bozuk asker ile 14 Mayıs’da Bargiri’ye geldi…………….. Şeyh Abdullah Efendi(Şeyh Ubeydullah olacak-Aso)nin 3800, Şeyh Hamza Efendi’nin 800 kadar getirdiği askeri silahlandırmış…………….. 30 Mayıs 1293 günü Şeyh Celaleddin namında bir zatın müridlerinden tertip ettiği ve iki tabur şekline koyduğu 1440 kişilik bir kuvvetin Şeyhleriyle beraber Bargiri’ye geldikleri öğrenildi.”(Ahmed Muhtar Paşa, age, cild 1, sayfa 152)
Daha öncede aktardığım bazı alıntılarda Kürdler, işgal altında bulunan Beyazid’ı dört bir yandan kuşatıyor. Rus askerleri uzun bir süre Beyazid Kalesini savunmaya çalışıyor. Bu esnada “teslim olmaya çalışan askerler” Kürdler tarafından öldürülüyor.
Ahmet Muhtar Paşa öldürülen esirler meselesini şöyle anlatıyor: “ Harbin ilk başlangıcında Beyazid’de mahzur kalan düşman askerleri teslim olmaya kalkıştılar. Fakat, sağ cenahım olan Van fırkası refakatındaki başı bozuklar ilk çıkıp esareti kabul edenleri kesmek rezaletini gösterdiler. Buna karşı dahilde olup henüz çıkmayan mahzurlular içerde kapanıp yeniden ateşe başladılar. Otuz kadar askeri katletmeleri mucizatı kafiyye addedilerek, ancak etrafa yeniden günlük emirler verilmekle iktifa edildi………………………… Özellikle Beyazid Kolordusu refakatinde olan Hemawend Kürd atlılarının gerek bizim, gerek düşman köylüleri hakkında reva gördükleri mezalim ayyuka çıkmışsa da hep anonim kaldığından şahsi tayin ile faili cezaya çarptırmak mümkün olmazdı”(Ahmet Muhtar Paşa, age, Cilt II, sayfa 213)
Ahmet Muhtar Paşa’nın “Hemawend Kürdleri” dedikleri Güney Kürdistan’da Şarezor ve Suleymaniye bölgesinde yaşıyan yıllarca Osmanlı ve Fars sömürgecilerine karşı mücadele eden ünlü bir Kürd aşiretidir. Büyük sürgünlere maruz kaldılar. Osmanlı devleti tarafından tutsak edilen Hemawend aşiret mensupları Afrika, Filistin, Balkan ve Anadolu’nun bir çok bölgelerine sürüldüler. Bugün Ankara Kürdlerin bir kesimi ve Bedrettin Dalan gibi şahsiyetler sürgün edilen Hemawendlilerdir. (Kısmen Hemawendleri merak eden arkadaşlar için ekte Prof. Dr. Kemal Mazhar ile Baron Nolke’nin Hemawendlere ilişkin yazdıklarının linklerini yayınlıyorum. Yıllar önce bu iki yazıyı çevirerek Newroz.Com okuyucularına sunmuştum. https://newroz.com/tr/politics/344600/baron-nolke-ve-hemawendler
https://newroz.com/tr/forum/339624/ajan-hain-edebiyat-ve-mu-r-heme-suleyman-hemawend-olay )
Bilindiği gibi Hemawend Kürdleri Kadiri Tarikatına Berzenci Şeyhlerine bağlılar. Beyazid savaşına “Kürdistan Kralı” Şeyh Mahmud Berzenci’nin babası, İttihat ve Terakki yöneticileri tarafından Musul’da alçakça katledilen Şeyh Said’de katılmıştı.
Ahmet Muhtar Paşa suçların “anonim” oluşundan dolayı “cezalandırma mümkün olmadı” diyor. Tabi ki bu söyledikleri doğru değildir. Ahmet Muhtar Paşa ve diğer Osmanlı generallerinin Kürdleri cezalandıracak güçleri yoktu. Kürdleri cezalandırma girişimleri oldu karşılarında Şeyh Ubeydullah gibi Kürdlerin “Bavê Kurdan” dedikleri bir lider vardı.. Çünkü, Kürdler kendi Kürd komutanlarının dışında başka bir komutanlık tanımıyorlardı. Eski de Osmanlılar Kürdleri savaşın ön cephelerine gönderip kırdırtıyorlar ve Kürdlerin sırtında savaşların nimetleri üzerine oturuyorlardı. Bu savaşta onlara karşı çıkan, bağımsız hareket eden, Kürd askerlerin haklarını savunan ve gerektiğinde savaş alanını terkeden Şeyh Ubeydullah gibi bir lider vardı.
Ahmet Muhtar Paşa gibi Osmanlı komutanların bu savaşta hazmetmedikleri Şeyh Ubeydullah’ın bu tutumuydu.
Beyazid kuşatması olayı Kürdler olmadan gerçekleşmezdi. Bazı kaynaklar sadece bölgede 20.000 Kürdün savaşa katıldığını yazıyor. Mesela “Les Russes et Les Turcs, Manceaux Editeur 1877 Paris” adlı eserde “ Faik Paşa Şeyh Celaleddin’den kendisine gönülü asker göndermesini rıca ediyor. Şeyh Celaleddin kendisine Haydaranlıların içinde olduğu 20.000 kişi gönderiyor.(age, sayfa 322)
Yine aynı eserde Beyazid şehrinin Rus birlikleri tarafından işgal edilmesinden sonra Rus Albayı Kovalewski şehrin savunmasını üstleniyor. Şehir kaşatma içine alınınca Albay Kovalewski düzenli birlikleriyle kalenin içine çekiliyor ve şehrin savunmasını Kazak askerlerine bırakıyor. Kale içinde Ruslar erzak ve susuzluktan dolayı teslim olmak istiyorlar. Teslim olmak istiyen askerlerin bir kesimi Kürdler tarafından öldürülüyor. Kürdlerin ilk saldırısında Albay Kovalewski’de ölüyor. Albay Kovalewski eşi de kale de bulunuyormuş. Albay’ın ölümünden sonra eşi askerleri savunmaya teşvik ediyor.
Ahmet Muhtar Paşa bu olaydan sonra Faik Paşa’ya talimat ile suçluların tahliye edilmesini istiyor. Deniliyor ki Faik Paşa 8000 Haydaranlı Kürdleri tahliye ediyor. Ruslar yeniden Beyazid’e saldırdıkları zaman bu Kürdlerin bazılarını idam ediyor- İdam edilen Kürdlerin gravürünü yayınlamıştım-
( “Les Russes et Les Turcs, Manceaux Editeur 1877 Paris, sayfa 323)
F. De Martens’in 1901 yılında Arthur Rousseau Editeur tarafından basılan “Paix et la Guerre” adlı eserinde “Beyazid olayı” üzerine duruyor. F. De Martens’in anlatımına göre “ Norman’ın verdiği bilgilere göre 13 Haziran 1877 tarihinde Faik Paşa Beyazid’e yaklaştığı zaman iki tabur ve 1200 Kazaktan oluşan bir Rus Müfrezesiyle karşılaştı. Faik Paşa’nın ise komutasında altı tabur, iki batarya ve 8000 Kürd vardı. Bu güç dengesizliğinden dolayı Rus müfrezesinin komutanı cephe savaşına girmeksizin 1200 Kazak askerini şehirde bırakarak kale içine çekildi. Dört bir yandan kuşatıldıklarından dolayı direnmenin anlamsız olduğunu düşünerek teslim olmaya karar verdiler…………….. Şeyhleri tarafından kumanda edilen Kürdler silahsızlandırılan Kazaklara ve şehir Hıristiyanlarına saldırarak katliam yaptılar. …………… Kurbanların sayısı 2400 kişiden fazlaydı.”( F. De Martens’in, age, sayfa 362)
F. De Martens yazısının devamında Ahmet Muhtar Paşa bu olayı duyduğu zaman “Kürd müfrezesini dağıtma ve şeflerini kurşuna dizme emrini verdi. Türk komutanı tarafından verilen bu emir İngiliz generali Kambell tarafından uygulamaya konulmadı. Kürdler Türk kampında kaldılar”( F. De Martens’in, age, sayfa 362)
Ahmet Muhtar Paşa “Özellikle Beyazid Kolordusu refakatinde olan Hemawend Kürd atlılarının gerek bizim, gerek düşman köylüleri hakkında reva gördükleri mezalim ayyuka çıkmışsa da hep anonim kaldığından şahsi tayin ile faili cezaya çarptırmak mümkün olmazdı” diyor.(Ahmet Muhtar Paşa, age, Cilt II, sayfa 213)
Bilindiği gibi o dönem Kürdistan Kadiri tarikatının en önemli şahsiyeti Suleymaniyeli Kak Ahmedê Şêx tir. Savaş başlamadan önce Sultan Abdülhamid savaşta desteğini almak için onu İstanbul’a davet ediyor. Kak Ahmedê Şêx kendisi değil, Seyyid Muhammed Mufti’yi temsilcisi olarak İstanbul’a gönderiyor. Seyyid Muhammed Mufti, Kak Ahmedê Şêx adına savaşa katılacaklarına dair söz veriyor. Savaş başladığı zaman Kak Ahmedê Şêx, Hemawend aşiretinin mensuplarının da içinde yer aldığı Kürd savaşçılarını Şeyh Said(Şeyh Mahmud’un babası) önderliğinde Beyazid’e savaş cephesine gönderiyor.(M. Emin Zeki, Tarikhi Suleymaniye, sayfa 224)
Ahmet Muhtar Paşa „Hemawendlerin“ olumsuzluklarından ve cezalandırılmaları gerekiyordu dediği zaman doğru söylemiyor. Tam tersi yaşanıyor. Savaştan sonra Hemawendlerin savaşta gösterdikleri başarılardan dolayı Sultan Abdulhamit tarafından kendilerine Bazyan mıntıkasını hediye ediliyor: „Hemawend aşireti Osmanlılarla omuz omuza savaştı……….. Savaşta eşsiz başarılar elde ettiler. Bundan dolayı Sultan Abdulhamit Bazyan mıntıkasını kendilerine hediye etti.(Dr. Abdullah, Alyaweyi, Kurdistan le Serdemi Dewleti Osmani da, Silêmanî-2004, sayfa 92)
Bir çok yabancı kaynağın “Beyazid’te Hıristiyanlar katliamdan geçirildi” şeklindeki iddialar doğru değildir. Beyazid’te Hıristiyan olarak Ermeniler yaşıyorlardı. Daha önce Vahan Minasyan( Bardizaktsi)den aktardığım gibi “Kürdlerle Ermeniler Rus ve Osmanlılara karşı birbirlerini koruyacaklarına dair anlaşıyor”.
Fakat, Ermeni generali Der Ğugasof önderliğinde Rus orduları Beyazid’e girdikleri zaman Kürdlere karşı katliamlar yapıyorlar. Ermeniler antlaşma bozuldu Kürdler gelirlerse intikam alırlar mantığıyla Maku’ya taşınıyorlar. Vahan Minasyan 22 gün süren Beyazid savunması sırasında ölen Ermenilerin sayısını 90 cıvarında olduğunu yazıyor. Zaten Vahan Minasyan hemen savaşın ardında bölgeye gidiyor.
Aslında Şeyh Ubeydullah Nehri ve diğer Kürd ileri gelenleriyle Osmanlı generalleri arasında yaşanan sorunların kaynağında Kürdlere karşı düşmanca davranmalarında, Kürd savaşçılarına erzak ve elbise verilmeyişi ve Şeyh Ubeydullah’a karşı saygısızlıklar yatıyor.
Ahmet Muhtar Anılarında Şeyh Ubeydulah’ın savaş alanıne terketmesi şöyle değerlendiriyor: “Bu zat hakkında evvelce dahi çeşitli telgraflar alınmış ve her birine lüzumlu cevap yazılmıştı. Hatta birinde : ‘Şeyh efendiyi müritleri hanesinde otururken daha fazla seviyorlar’ denilmişti. Şeyh meselenin başlangıcında elli bin atlıyla harbe geleceğini vilayet kanalıyla İstabul’a vadetmiş, gerçi binbeşyüz kadar atlı ile Beyazid Kolordusuna gelip hizmete de yeltenmemiş değilse de faydasından fazla zararı olduğu görenlerin malumuydu. Sonraları güya hakkında yapılması lazım gelen hürmette ve askerlerine bakmada kusur gösterildiğini ve müzaçsızlığı vesile ederek çekilip gittiği dahi malumdur.(Ahmet Muhtar Paşa, age Cilt II, sayfa 142)
Ahmet Muhtar Paşa’dan yaptığım alıntıda altını çizdiğim paragrafta Şeyh Ubeydullah’ın gitmesinin gerekçelerinin bazıları mevcuttur.
Ahmet Muhtar Paşa Şeyh Ubeydullah’ın “1500 atlı ile geldiğini” yazarken doğruyu söylemiyor. Çünkü kendisi aynı kitabın bir başka yerinde ise “Şeyhlerden halife Fehmi efendi 550, Şeyh Abdullah Efendi(Şeyh Ubeydullah olacak-Aso)nin 3800, Şeyh Hamza Efendi’nin 800, Şeyh Celaleddin 1440 kişi” geldiğini yazıyor. (Ahmed Muhtar Paşa, age, cild 1, sayfa 152)
Ahmet Muhtar Paşa bir yer de 1500 atlı ile geldi ve diğer bir yerde 3800 atlı ile geldi demekle ne yazdığını dahi göremiyor. Yalanlara dayalı tarih yazımı budur. Aslında Ahmet Muhtar’ın burada saydıkları Halife Fehmi, Şeyh Celaleddin ve Şeyh Hamza gibi Kürd şahsiyetlerin hepsi Nakşibendi tarikatına ve Nehri Şeyhlerine bağlıydılar. Ayrıca sık sık isimleri geçen Haydaranlarda öyle…. Zaten hepsi savaş alanını birlikte terkediyorlar.
Aslında Kürdlerin toprakları savaşı alanı olduğundan dolayı Kürdler büyük bir felaketle karşı karşıya kalmışlardı. O ortamı en iyi özetleyen Kars’ın Köprü köyünde bir Rus gazetecisiyle konuşan bir Kürd’ün anlatımlarıdır. Kürd şöyle diyor: “Ah!! Yaman geldi Osmanlı, yaman. Hamza’mı aldı götürdü, bütün mallarımı götürdü. Atlarımı götürdü. Rus geldi, buğdayımı, arpamı alıp götürdü. Evet Rus aldığının parasını ödedi. Fakat, ben şimdi parayı ne yapayım? Bana ve çocuklarıma ekmek için buğday ve üç-beş davarıma arpa lazım. Bunu şimdi parayla bulmak mümkün değil.(Halfin, age, sayfa 75)
Savaş cephesinde olan Kürdlere gelince “Kürd askerler , köylerdeki ailelerinin perişan durumları yetmezmiş gibi orduda çeşitli olanaksızlıklarla karşı karşıyaydılar. Osmanlı , onların yiyeceklerini bile vermek istemiyor ve onları , ihtiyaçlarını temin için kendi olanaklarıyla başbaşa bırakıyordu. Bu durum ise Osmanlı subaylarıyla Kürd Kumandanları arasında tartışmalara neden oluyordu. 12 Temmuz 1877’de Kürd Kumandanlarından askerlerin hırsızlık ve talan gibi hareketlerine engel olmasını istiyen Ferid Paşa’ya Şeyh Ubeydullah şöyle diyordu:
‘Ben iddia edilen nahoş olaylar üzerine duracağım ve gereken tedbirleri alacağım. Fakat, tarafımdan delillerle sabit olunmuştur ki, bazı Osmanlı subayları 7-8 gündür askerlerimizi bütün yiyeceklerden yoksun bırakmışlardır. Umut ediyorum ki, siz bu durumda gereken müdahaleyi yapar ve bu hususlara son veririrsiniz”(Halfin, age, sayfa 76)
Açıkca görülüyor ki, ve Şeyh Ubeydullah’ın da “sabit bir şekilde tespit ettiği” gibi Kürdlere karşı ayırım yapılıyor 7-8 gün erzak dahi verilmiyor. İşte burada Şeyh Ubeydullah Kürdlerin kumandanı olarak yaşanan sorunları gündeme getiriyor.
Yıllarca Şeyh Ubeydullah’a katiplik yapan ve yaşanan olayların canlı tanıklarından biri olan Güney Kürdistanlı şair Wefayi( Anılarını Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Abdulkadir’in istemi üzerine yazmış) anılarında Kürdlerin savaştan çekilmesine bir başka neden daha ekliyor. Wefayi şöyle yazıyor: “ Osmanlı bazı yönetici ve komutanlarının iki yüzlülüğü, altan alta dünya malı için Ruslarla ilişkiye geçip ihanet etmeleri neticesinden Ardahan, Beyazid ve başka yerler Rusya’ya bırakıldı, yenilgi alınıp geri çekildi. Bunun neticesinden Şeyh Ubeydullah mecbur kaldı, askerlerine izin verdi ve Van yoluyla Nehri’ye döndü.(M. Hame Baqi, age, sayfa 64)
Dr. Elî Nerweyî “Çend Vekolînek Li Dor Mêjûya Kurd û Kurdistanê” adlı eserinde “Şeyh Ubeydullah’ın 50 bin Kürd savaşçısıyla Beyazid’e gittiğini” yazıyor. Hatta Şeyh Ubeydullah’ın katibi olan şair Wefayi bu sayıyı “100.000 savaşçıya” çıkarıyor.( Dr. Elî Nerweyî , Çend Vekolînek Li Dor Mêjûya Kurd û Kurdistanê, Dukok, 2012, sayfa 41)
Sonuçta Türklerin verdiği rakamların doğru olmadığını daha önce yazmıştım. Kürd çevrelerinin verdiği rakamlarda abartılmıştır. Gerçek o ki o savaşa ciddi bir Kürd savaşçı gücü katılmıştır.
Aslında daha fazla Beyazid savaşı üzerine durmaya da gerek yok. Ama, bu savaşta Şeyh Ubeydullah Osmanlıların Kürdlere karşı ayrımcı tutumlarını doğrudan yaşıyor ve bunlarla birlikte yaşama imkanı olmadığını görüyor. Bu savaş Şeyh Ubeydullah’ın ulusal bilinci üzerine ciddi bir etki yapıyor.
Bu tespitimi nereye ve hangi kaynaklara dayandırdığımı soracak okuyucular olacak.
Bu konuda esas kaynağım Şeyh Ubeydullah Nehri’nin kendisidir.
Hepimiz Şeyh Ubeydullah’ın din alimi ve politik yanını biliyoruz.
Bugüne kadar Şeyh Ubeydullah’ın bilinmeyen bir tarafı da şairliğidir. Şeyh Ubeydullah’ın Diwanı ulusal, siyasal ve dinsel düşüncelerini öğrenmemiz için bulunmaz bir kaynaktır. Aslında şair Wefayi daha önce Şeyh Ubeydullah’ın bu yanına dikkat çekmiş şiir dünyasıyla yakınlığına parmak basmıştı.
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin Diwanı “ Şêx Ubeydullah Nehri, Mesnewi Şêx Ubeydullah Nehri, Tuhwehu Ehbab, Bekoşiş Seyyid Eselam Duhegu Antişarad Huseni, Urmiye 1378” adı altında Farsça yayınladı. Zaten Şeyh Ubeydullah şiirlerini Farsça yazmıştı.
Şeyh Ubeydullah Diwanında Kürd savaşçılarının yiğitliği, direnişçiliği, Türk ve Rusların korkaklığından söz ediyor.
Sözü Şeyh Ubeydullah’a bırakalım:
Farçası:
“Kord cengi hemçinan ba Rus kerd,
ke nekerde Rustem we hem Tus Kerd”
Kurmanci:
“Kurdan şerekî wisa li gel Rusan kir,
ku ne Rustem û ne Tusî pehlivan kir”
Türkçe:
“Kürdler Ruslara karşı öyle bir savaş yaptılar,
Ki ne Rustem ne Tus yaptı”
“Nehrêye rehd Kord, leşkere abir gehşt,
xwîn baran rêxt, der wadî we deşt”
“Nerîyên leşkerê Kurdan bû awrek,
barana xwînê rişte din av gelî û deştê de”
“Kürd askeri birlikleri bulut oldu,
kanlı yağmur dere ve ovalara doldu “(Dr. Elî Nerweyî, age sayfa 42)
Dr. Elî Nerweyî’nin anlatımlarına göre Şeyh Ubeydullah Nehri Diwan’ın bir çok yerinde Kürd savaşçılarının mertliğine ve cesaretlerine methiyeler diziyor.
Şeyh Ubeydullah Kürd savaşçılarının başında bir komutan olarak kendi askerlerinin yiğitliklerini, mertliklerini ve gözü kapalı olarak ölüme gittiklerininden söz ederken, Türklere karşı o ölçüde negatif bakıyor.
Türkler ilişkin değerlendirmeleri için sözü yine Şeyh Ubeydullah Nehri’ye bırakıyorum:
„Ander an ceng o wexa az Romîyan,
yek nefer named mîyan xazîyan“
Ango „ di nav wî şerî û cengê de,
ji Tirkan yek kes jî nehat di nav xezakeran de“
Yani “bu savaş ve cenk te,
Bir Türk dahi gazaya katılmadı”
Şeyh Ubeydullah’ın anlatımına göre bir Türk askeri Kürdlerle beraber Ruslara karşı savaşa katılıyor. Bu asker Osmanlı komutanı Faik Paşa tarafından cezalandırılıyor. Şeyh Ubeydullah Faik Paşa’dan askerin af edilmesini istiyor:
“Ez tufeng yek ez an qome çûbûn,
hiç named sewt ya dude bîrun“
ango „ ji çi yek ji tufengên wî gelê tirsonek,
ne dengek hat, ne dûkel jê derket“
„Bu korkak miletin bir tüfeğinden ne bir ses çıktı, ne duman”
Şeyh Ubeydullah şiirlerinde 1877-78 savaşı sırasında Türklerin Kürdlere karşı yaptıkları haksızlıklara ve ayrımcılığa dikkat çekerek şöyle yazıyor:
“Zabitan o hem qumandan nizam,
der înad ceş ma kerde qîyam,
qeth cira Kord ez Kordan çînan,
der du rozi namedî yek huqe nan“
ango: „ Efser û fermandeyên arteşa Tirk,
li dujmindarîya leşkerê me wisa rabûne serxwe
û wisa azûqe ji Kurdan birî bûn, ku di mawê du rojan de heta yek sewka nanî jî bo nehat“
„Türk subay ve komutanları Kürd askerlerine karşı düşmanlığı o dereceye vardırmışlardı, ki erzak kestiler ve iki gün bir parça ekmek dahi gelmedi”
“Tohmete çendan nehad ez keder,
pak damenha zede rahe mufer”
Ango “ Hinde tohmet û gunehên ne rast dane pal Kurdan, ku paktirîn û bê gunehtirîn kes in Kurd………“
“ Bazı töhmet ve doğru olmayan suçları Kürdlere yüklüyorlar,
Kürdler en temiz ve en günahsız kimselerdir.”
Şeyh Ubeydullah Kürdlerin savaştan çekilmeleri meselesi üzerine de duruyor. Şeyh Ubeydullah Kürdlerin savaş alanından çekilmelerini Türklerin Kürdlere karşı yaptıkları ayrımcılığa ve Kürdlere karşı yapılan haksızlıklara bağlıyor.
Ayrıca Şeyh Ubeydullah Kürdlerin savaşta acı çektiklerini, kurban verdiklerini ve zarar gördüklerini, buna karşılık ise Türklerin Kürdlerin sırtından nimetlerden yararlandıklarını söylüyor.
Sözü ilk defa bu kadar açık ve net bir şekilde Kürd-Türk ilişkisini dile getiren Şeyh Ubeydullah Nehri’ye bırakıyorum:
“Kordeha der ceng miberend renc,
Romîyan ez nefh mî xwrend genc“
Ango „ Cengewarên Kurd di cengan de azar û êşan dibînin û qurbanîyan didin, lê Tirk jê mifa werdigirin û xezîna wê dixwin“
“Kürd savaşçıları savaşta, savaşın ceremesini, acısını çekiyor ve kurban veriyorlar,
fakat, Türkler ise bunun nimetlerinden yararlanıyor ve hazinesinden yiyorlar”
Şeyh Ubeydullah Nehri daha da ileri giderek “Türkler Kürdler için hiç bir şey yapmazlar. Onların verdiği sözler ve yaptıkları antlaşmalar hepsi yalandır” diyor.( Dr. Elî Nerweyî, age sayfa 44)
Yine sözü Şeyh Ubeydullah Nehri’ye bırakalım:
„Zulm îşan ra çû arem derbeyan,
her çe guyem andekî başed az an”
“eger ez behsa sîtem û zordarîya Tirkan bikim,
hindi ez bibêjim her min kêm gotîye“
“Eğer ben Türklerin sitem ve zorbalıklarından söz edersem,
ne söylesem azdır”

Şeyh Ubeydullah Nehri, Kürdlerin savaş cephesinde Türklerin ayrımcılığına ve haksızlıklarına maruz kaldığını söyledikten sonra savaş cephesinden niçin çekildiklerini açıklıyor.
Şeyh Ubeydullah’ın verdiği bilgilere göre eğer Türklerle olan sorunlar devam etseydi, Kürdlerle Türk arasında savaş cephesinde çatışmalar çıkardı. İki Müslüman halk arasında çatışmalara meydan vermemek için savaş cephesinden çekildiklerini yazıyor. Ayrıca Şeyh Ubeydullah divanında bir başka enteresan bilgi veriyor. Şeyh Ubeydullah Nehri’nin komutası altında savaşa katılan Kürd savaşçılarından “900 kişi savaş “ cephesinde yaşamını yitiriyor. (Dr. Elî Nerweyî, age sayfa 44)
Osmanlı devleti hem Balkanlarda hem de „Doğu Cephesinde“ yenilgi almış ve çok geniş toprakları yitirmişti. Ruslar İstanbul’un kapısına kadar dayanmışlardı.
Zaten Osmanlı devleti Rusya ile giriştiği bir çok savaşı daha önce kaybetmişti. 93 savaşıda büyük kayıblarla sonuçlandı. Osmanlı devleti ile Rusya arasında imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. Maddesi ve daha sonra İngiltere’nin dayatması neticesinden Berlin Antlaşmasının 61. Madddesi Ermenilere ilişkin reformları Osmanlı devletinin önüne koydu. Ayrıca bu iki maddede Ermenileri “Kürd ve Çerkezlere karşı koruma “ görevini getiriyor. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Osmanlı devleti ile Rusya arasında 2 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos Anlaşması’nın 16. maddesi şöyledir: 
“Ermenistan’dan Rusya askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti’ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder.”
Osmanlı Devleti ile Rusya, Almanya, Avusturya, Macaristan, İngiltere ve Fransa arasında 13 Temmuz 1878’de Berlin’de imzalanan Berlin Kongresi sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi de Ayastefanos Anlaşması’nın 16. maddesi yerine şu hükmü getirmiştir:

“Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir“.
Aslında sadece Rusya İngiltere ve diğer batılı devletler Ermenileri “Kürdlere ve Çerkezlere karşı koruma” görevini gündeme getirmiyorlar. Osmanlı delegasyonuda bu koruma meselesini gündeme getiriyor ve savunuyor.
Yani anlayacağınız herkes Ermenileri Kürdlere ve Çerkezlere karşı koruma görevini üstleniyor. Ama, bu güçlerin kışkırtıclığı olmadan önce böyle bir sorun yoktu.. Rusya kendi işgali altında bulanan Çerkezlere ve Kürdlere karşı katliamlar yapmamış olsaydı ve bu insanları sürmeseydi Çerkezlerinde bu topraklarda bir fiziki varlığı dahi olmazdı. Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın yerine Berlin Antlaşmasının gündeme gelmesinin nedeni İngiltere ve diğer batılı ülkelerin Rusya’ya karşı tutumundan kaynaklanıyordu. Bu güçler Rusya’nın güçlenmesini istemiyorlardı ve bir dizi alanda çıkarları tehliye düşüyordu. Bilindiği gibi 1877-78 savaşı sırasında Balkanlarda ve Kürdistan cephesinde bir dizi İngiliz subayı Osmanlı ordusunun saflarında önemli roller oynadılar. Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Batum ve Beyazid Ruslara bırakılmıştı. Berlin Antlaşmasıyla Beyazid Osmanlılara geri verildi.
Ayastefanos ve Berlin Antlaşmasıyla ilk defa “Ermeni Sorunu” bir uluslararası antlaşma da yer almaya başladı.. Yine ilk defa negatif bir şekilde olsa da “Kürd” ismi açık bir şekilde uluslararası bir antlaşmada yer alıyordu.
Irkçı Türk çevreleri “Ermeni Sorunu”nun bu iki antlaşmada gündeme gelmesinin sorumluluğunu Kürdlerin savaş sırasında giriştikleri “taşkınlıklara” bağlıyarak faturayı Kürdlere çıkarmaya çalışıyorlar.
Mesela 1877-78 savaşı sonrası imzalanan iki antlaşmanın maddelerine bakıldığı zaman Türklerin yalanları açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Ayastefanos Antlaşması:
1. Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek.
2. Büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, Prensliğin sınırları Tuna’dan Ege’ye, Trakya’dan Arnavutluk’a uzanacak.
3. Bosna-Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık verilecek.
4. Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğubeyazıt ve Eleşkirt Rusya’ya verilecek.
5. Teselya Yunanistan’a bırakılacak.
6. Girit ve Ermenistan’da ıslahat yapılacak.
7)Osmanlı Devleti Rusya’ya 30 bin ruble savaş tazminatı ödeyecekti.( http://tr.wikipedia.org/wiki/Ayastefanos_Antlaşması )
Berlin Antlaşması:
Antlaşmanın başlıca sonuçları şöyle gruplandırılabilir;
Toprak Kayıpları
Osmanlı Devleti kendisine tabi olan Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Karadağ’ın kendi başlarına birer prenslik olmalarını kabul etmiştir. Doğu Rumeli vilayeti kurulmuş ve Osmanlı Devleti’ne bağlı ancak çeşitli imtiyazlara sahip olmuşlardır. Toprak paylaşımı ise aşağıdaki gibidir;
Bosna-Hersek vilayeti Avusturya-Macaristan’a bırakıldı.
Kıbrıs Sancağı tamamen İngiltere’ye bırakıldı.
Niş Sancağı Sırbistan’a bırakıldı.
Teselya Sancağı Yunanistan’a bırakıldı.
Kars, Batum, Artvin ve Ardahan sancakları Rusya’ya bırakıldı.
Dobruca Sancağı Romanya’ya bırakıldı.
Kotur kazası İran’a bırakıldı.
Bunların dışında birkaç kaza Karadağ’a bırakıldı.
Ayrıca kongre döneminde Fransa’nın yaptığı kulis çalışmaları sonucunda, antlaşma maddelerinde olmadığı halde 3 yıl sonra Tunus Prensliği Fransızlarca işgal edilmiş ve gerekçe olarak Berlin Antlaşması gösterilmiştir. (http://www.hakkinda-bilgi-nedir.com/berlin-antlasmasi-nedir+berlin-antlasmasi-hakkinda-bilgi )
Özet olarak aktardığım bu iki antlaşmanın maddelerine bakıldığı zaman açık bir şekilde görülen gerçek Balkan halkları Osmanlı işgalcilerine karşı bağımsızlık mücadelesini veriyorlar. Onların bağımsızlık ve özgürlük talepleri o dönemin sömürgeci güçlerine çıkarlarıyla uyuştuğundan dolayı Osmanlılar Balkanlardan kovulmuştur. Osmanlı işgalcilerinin Balkanlarda kovulmasının sorumlusu Kürdler mi? Ayastefanos ve Berlin Antlaşmasında bir dizi halkın haklarını gündeme getirilmesinin sorumlusu Kürdler mi?
Ayrıca Ermenilerde Rusya’nın denetimi altında kendi haklarına kavuşmak istiyorlar. Hatta bugün Kuzey Kürdistan dediğimiz toprakları Rusya’ya katarak “Büyük Ermenistan”ın hayalini kuruyorlar. Ermenilerin Rusya ile olan ilişkilerine bakıldığı zaman 1800’lerin başından Erivan ve çevresinin Ruslar tarafından işgal edilmesinden sonra bölge büyük oranda Kürdlerden arındırıldı ve hıristiyanlaştırıldı. 1877-1878 savaşında ise Kürdistan Cephesinin esas komutanlarının Ermeni kökenli generallerinden oluşmasının siyasal amaçları vardı.
Fakat bu amacın önündeki en büyük engel bölgede ciddi bir sayısal gücü olan, homojen bir yapı arz eden ve bölgeyi kendi vatanı olarak gören, Rusların işgaline karşı koyan ve Ermenilerin “Büyük Ermenistan”ı kurma girişimleri önünde duran Kürdler vardı. Eğer Kürdler Ruslarla anlaşabilseydiler Osmanlı işgalcileri Balkanlarda aldığı yenilgiden daha beterini Kürdistan’da alırdı. Bırakın 1877-78 savaşı Birinci Dünya Savaşı sonrası Türk devletinin kurulması daha tehlikeye düşerdi. Türk işgalcileri Kürdleri “kendi malı” olarak gördüklerinden dolayı kendilerinin gösterdikleri refleksleri Kürdlerden de bekliyorlar.
Kürdler 1877-78 savaşı ve daha sonraki süreçlerde de ciddi bir açmazla karşı karşıya bulunuyorlardı. Kürdler bir yandan Osmanlı devletinin Kürdistan’daki işgalci yapılanmasına son vererek bağımsız bir Kürdistan devletini kurma çabaları içindeydi. Diğer yandan kendi vatanları olarak gördükleri toprakların Rusların eline geçmesini istemiyorlardı. Rusya kendi dindaşları olan Ermenileri destekliyor ve Kürdlerin bağımsız Kürdistan girişimlerine karşıydı. Kürdler defalarca bağımsız Kürdistan talebiyle Ruslarla ilişkiye geçtiler, fakat Ruslar her zaman Kürdlerin bu istemlerini reddettiler.
Kürd milliyetçiliğinin babalarından Haci Qadri Koyi 19.yy’ın sonlarına doğru Kürdistan’ı Ermenistanlaştırma girişimlerine dikkat çekiyor ve şöyle yazıyor:
“Xakî Cizîrî û Botan, yanî welatî Kurdan
Sed heyf û sed mixabin deyken be Ermenîstan
Hîç xîretek nemawe sed car qesem be Quran
Peyda be Ermenîstan namênî yek le Kurdan(57).”( https://newroz.com/tr/politics/339821/hac-qadir-koy )
Haci Qadri Koyi açık bir şekilde Kürdlerin toprakları olan Cizre Botan’dan Ermenistan yaptıklarını Kuran üzerine yemin ederek eğer Ermenistan kurulsa bir tek Kürd kalmayacağını yazabiliyordu.
Haci Qadri Koyi bu şiirini 1877-78 savaşı sonrası ve Berlin Antlaşmasının gündeme geldiği dönemde yazıyordu. Yani yaklaşık olarak 150 yıl önce kaleme almıştı..
Haci Qadri Koyi’nin 150 yıl önce kaleme aldığı bu dörtlük Ermenistan yönetimi tarafından doğrulandı. Eskide Sovyetler Birliği döneminde Ermenistan’da bir “Kürd azınlığı” vardı. Ve bu azınlık resmi olarak tanınıyordu. Fakat, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Ermenistan Kürd azınlığından farklı milletler çıkarmaya başladı. Êzidî Kürdleri farklı bir millet olarak lanse ettiler, Sünni Kürdler Laçin’de katliamlara uğradılar ve toprakları Ermeniler tarafından işgal edildi. Resmiyette Ermenistan’da Kürd azınlığı kalmadı.. Bu da yetmiyor gibi Kürdistan’daki Kürdlerden farklı milletler çıkarmaya başladılar.
Sadece kendisini Ahmedê Xanî’nin devamcısı olarak gören Kürd milliyetcilerin babası olan Haci Qadri Koyi bu antlaşmalara tepki duymuyor, Şeyh Ubeydullah Nehri’de tepki gösteriyor.

Bu antlaşmalara karşı o dönem İstanbul’da bulunan Haci Qadri Koyi’nin tepkisini yukarıda aktarmıştım. Şeyh Ubeydullah’ın tepkisine dair İngiltere Van Konsolosu Yüzbaşı Clayton’un Erzurum Konsolosu Binbaşı Trotter’e 11 Temmuz 1880’de Başkale’den gönderdiği mektupta şöyle ifade ediliyor:
“Buraya geldiğim zaman buranın Mutasarrıfı Tosun Paşa’nın bana anlattıklarına göre kısa bir süre önce bir subayı emirle Şeyh Ubeydullah’ın yanına gönderiyor. Şeyh Ubeydullah konuşmasında ‘ Bu nedir? Duyuyorum ki Ermeniler Van’da bağımsız bir devlet kuracaklarmış ve Nesturiler İngiliz bayrağını yükselteceklermiş ve kendilerini İngiliz tebaası ilan edeceklermiş. Buna hiç bir zaman izin vermeyeceğim. Gerekirse kadınları da silahlandıracağım.’ Aynı zaman süreci içinde Şeyh Ubeydullah Türk hükümetine karşı savaşmak amacıyla Mar Şimon’a ve buradaki Ermenilerin Başpapazına haber göndermiş ve kendilerini koruyacağını da söylemiş.”(Le Tarikewe bo Ronaki, sayfa 13)
Sadece Kürdlerden bu tepkiler gelmiyor. 1878’de bölgeyi gezen İngiliz Generali Baker, Ermenilerin 6 Vilayette ilişkin hayallerini “aptalca” ve “tehlikeli” buluyor. Ona göre “Ermeniler her yerde azınlıktadır. Genel olarak nüfusun üçte biriyle beşte birini oluşturuyorlar”(Bilal N. Şimşir, age sayfa 158-159)
Ermeni istemleri öyle yabana atılacak ve tepkilere neden olmayacak istemler değildi.
Ermeniler adına Ermeni Patriki Nerses açık bir şekilde “Erzurum, Sivas, Elazığ, Van, Bitlis ve Diyarbekiri Ermeni Vilayetleri” olarak görüyor ve bölgelerde Berlin Antlaşmasının 61. Maddesinin tatbik edilmesini talep ediyordu.
Bir örnek olarak “Ermeni Reform Projesi”nin Erzurum Vilayetine ilişkin önerdiği reformları aktarmak istiyorum. 12 Nisan 1879 tarihinde İstanbul’da İngiliz İşgüderi Malet’in Lord Salisbury’ye gönderdiği Ermeni isteklerini içeren mektup bir dizi şeyi açık bir şekilde ortaya koyuyor. Malet, Ermeni Patriği Nerses’in Erzurum vilayetine ilişkin istemlerini şöyle aktarıyor:
“Erzurum Vilayeti dört sancaktan kurulmuştur. Merkez sancağı, Erzincan, Beyazid ve Bayburt sancakları.
Vali atanmasında ve görevden alınmasında patriğin görüşü alınmalıdır.
Mutasarırıflarda patriğin görüşü alınarak atanmalıdır.
Erzincan ve Beyazid mutasarrıfları Ermeni olmalıdır.
Şu kazalara Ermeni kaymakamlar atanmalıdır:
Merkez sancağından Pasin, Hınıs, Kığı ve Tercan;
Erzincan sancağından Kemah, Kurucay, Kuzucan, Ovacık ve Mazgirt;
Beyazid sancağından Diyadin, Karakilise ve Eleşgirt;
Bayburt sancağından İspir, Guisguim, Kilkit ve Seyran.
Kaymakamlar ise valinin onayı alınarak Vilayet İdare Meclislerince atanmalıdır.
Vilayet İdare Meclisinin 3 Türk-Müslüman ve 3 Ermeni üyesi olmalıdı.(Kürd üye yok)
Sancak Meclisinin 2 Türk-Müslüman ve 2 Ermeni üyesi olmalı(Kürd yok)
Halk tarafından seçilecek Vilayet Genel Meclisi üyelerinin yarısı Türk-Müslüman, yarısı Ermeni olmalı(Kürt yok)
Vali muavinine bağlı Vilayet İstinaf Mahkemesi: Bir Müslüman başkan ile 6 üyeden oluşmalı: 3 Türk-Müslüman, 3 Ermeni üye(Kürd üye yok)
Vilayet Bidayet Mahkemesi: Bir Ermeni başkan ile 6 üyeden oluşmalı: 3 Müslüman-Türk, 3 Ermeni üye (Kürt yok)
Sancaklarda da birer bidayet mahkemesi olalı, bunlarda yukarıdaki gibi oluşturulmalıdır.
Kaza bidayet mahkemeleri 4’er üyeden kurulacak: 2 Türk, 2 Ermeni. Kazanın Kaymakamı Ermeni ise bu mahkemenin başkanı Türk, değilse tersi olacak.
Vilayette, Vali yardımcısına bağlı bir ticaret mahkemesi olacak; başkanı Babıali tarafından atanacak, 4 üyeden ikisi Müslüman Türk, diğer ikisi Ermeni olacak.
Vilayette, güvenliği sağlayacak ölçüde güvenilir kişilerden bir jandarma teşkilatı kurulacak. Bu teşkilatın yarısı Müslüman Türk, diğer yarısı Ermeni olacak. Kürd ve Çerkez gibi barbarlar bu teşkilata alınmamalıdır.. Halen(1879’da) polis ve jandarmada hizmet edenler de yeni teşkilatta bulunmamalıdır. Yetenekli jandarma subaylar yetiştirilinceye kadar bu teşkilatta . çalıaşacak albay, yarbay ve binbaşıların Avrupalı olmaları, yüzbaşı ve daha aşağıdaki subayların yarısı Müslüman-Türk, yarısı Ermeni olmalıdır”
Ve “Kürdlerin Patronluğu Mutlaka Kırılmlıdır” (Bilal N. Şimşir, age sayfa 168-169)
Ermeni Patriği hızını almayarak daha da ileri giderek “Birer zalim kral olan Kürdleri ve özellikle bey ve ağa denilen bu kimseleri hükümet buralardan sökmelidir…………………… Uzak memleketlere sürülmeli ve bunların bir daha geri dönmelerine asla izin verilmemelidir”(age, sayfa 169)
“Ermeni Reform Projesi” Kürdistan’ı Kürdsüzleştirme projesidir. Kürd ileri gelenlerini hepsini devlet kurumlarından ve vatanlarından uzaklaştırma projesidir. Kürdler yok edildikten sonra “Büyük Ermenistan”ın yolu açılabilirdi. Düşünün tüm tarihi boyunca Osmanlı devletinin giremediği Dersim’e Merkez Kaza olan Erzincan’a Ermeni mutasarrıfları, Erzincan sancağından Kemah, Kurucay, Kuzucan, Ovacık ve Mazgirt’te Ermeni Kaymakamlar atanacak!!!!!! Dersim’de bir dizi Kürdistan bölgesi gibi Osmanlı Kaymakamlarından nefret ediyordu. Bir de Ermeni kaymakamlar eksikti… Zaten bu zihniyet 1908-1914 yılları arasındaki Ermeni ve İttihat ve Terakki Kutsal Paktına götürdü ve felaketle sonuçlandı.
Daha önce çevirisini yaptığım ve Newroz.Com’da yayınladığım “Dersimli Kürd Beyi Şah Hüseyin Vakası(5)” yazısında görüldüğü gibi bölgeden Kürd ileri gelenleri kovmak ve yerlerine Ermenileri görevlendirme projesinin bir parçasıydı. https://www.newroz.com/tr/forum/352320/dersimli-k-rd-beyi-ah-h-seyin-vakas-5
Elimizde bulunan belge ve dokümantlere göre İstanbul Ermeni Patrikliğinin 1800’lerin sonundan 1900’ün başlarına kadar Batılı devletlere sunduğu raporların esası Kürdlere ve Kürdlerin Ermenilere yaptıkları haksızları konu alıyor.
Ermeni Reform Projesine daha yakından bakıldığı zaman esas olarak Kürdlere karşı bir dizi suçlamalardan sonra görev bölümü ve yerel alanda reformlara gelince Kürdleri dıştalayarak Türklerle kardeş kardeş iktidarı paylaşmayı önderiyor. Böyle bir mantık ve girişim elbette Kürdlerin tepkisini çeker. Kürdlerin Abdulhamit yönetimi ile girdiği ilişkileri irdelerken Ermenilerin planları ve Rusların Kürdlere karşı tutumunu asla bir kenara bırakmamak lazım. Zaten bugüne kadar bu hususta yapılan bir dizi tahlilin boşa çıkmasının nedeni de buydu. Berlin Antlaşmasının Ermenileri “Kürdlere ve Çerkezlere karşı koruma” ve “Ermenilere ilişkin reform”u içeren 61. Maddesi Ermeniler tarafından 6 “Ermeni vilayeti” yani “Erzurum, Sivas, Elazığ, Van, Bitlis ve Diyarbekır” olarak yorumlanıyordu. Bir de Kürdler gibi bölgenin en eski halkı ve kendisini o toprakların efendisi olarak gören bir millet tümden dıştalanıyordu. Sadece batılı devletler ve Rusya değil Osmanlı devleti de Ermenileri Kürdlere karşı koruma görevini üstlenmişti!!!
Garo Sasoni bu konuya ilişkin “Osmanlı delegasyonu Kürd ve Çerkez isimlerinin anılması konusunda özellikle direnmiştir.”(Garo Sasoni, age sayfa 102)
Yani Rusya, Batılı devletler ve Osmanlı devleti’nin üçü de “Ermenileri koruma” görevini üstleniyorlar. Osmanlı devleti bir yandan “Ermenileri Kürdlere karşı koruma” teklifiyle antlaşmaya varırken, diğer yandan Kürdlere “Batılılar, Ruslar ve Ermeniler sizlere düşmanlık yapıyor” teziyle Kürdlerin karşısına çıkabiliyordu.
Yüzyıllar boyunca bir dizi işgalcinin, Osmanlı ve Türk Cumhuriyetinin bölgede zorla yok edemediği Kürdleri dışlayan bir reformun hayat bulamayacağı açıktı.
Berlin Antlaşmasından sonra Antlaşmanın uygulanmasını daha yakından takip etmek amacıyla İngiltere bölgeye bir dizi konsolos, misyoner ve ajanlarını gönderiyor. İngiltere “Kürdistan Konsolosu” adı altında konsolosluk girişimi var. Hemde Ermeni vilayetleri denilen “Erzurum, Sivas, Elazığ, Van, Bitlis ve Diyarbekır” a Kürdistan Konsolosu….
Bu konuda ilk girişim İngiltere Erzurum Konsolosu Binbaşı Trotter’in , 21 Aralık 1878 günü İngiltere İstanbul Büyükelçisi Layard’a görderdiği mektupta gündeme geliyor. O dönem Trotter Erzurum’dan Amed’e gelmişti ve şöyle yazıyor:
“Burada sürekli bir konsolosluk bulunması yerli Hıristiyanların genel arzusudur. Gerçekten burada sürekli bir konsolosun varlığı, Erzurum’daki kadar gereklidir. Bu konuda Majesteleri Hükümetinin düşüncelerini bilmiyorsam da Kürdistan’a bir Baş Konsolos atanmasını önermeye cesaret ediyorum. Başkonsolos , yazları Erzurum’da , kışları da Diyarbekir’de ikamet eder ve bütün Kürdistan’da dolaşır diye düşünüyorum. Harput(Elazığ), Van, Bitlis ve Muş’ta da birer viskonsolosluk bulunur. Ama, Başkonsolosluk bütün Kürdistan’da dolaşacaksa, Muş’ta ayrıca bir Viskonsolosluk açmaya gerek olmayabilir. Erzurum, Van, Bitlis, Harput ve Mardin’de oturan Amerikan misyönerleri arasından güvenilir ajanlar bulabiliriz”(Bilal N. Şimşir, age, sayfa 171)
Bu mektupta açık bir şekilde görülüyor, ki İngiltere Erzurum Konsolosu Erzurum, Diyarbakır, Van, Harput, Muş ve Bitlis gibi vilayetleri Kürdistan olarak görüyor ve “yazın Erzurum’da kışın Diyarbakır’da ikamet edecek Kürdistan Başkonsolosunu” atanmasını istiyor.
İngiltere İstanbul Büyükelçisi Layard, Konsolos Trotter’in önerisini destekliyor ve 21 Ocak’ta Londra’ya bir mektup gönderiyor. Layard mektubunda “Binbaşı Trotter’den aldığım ilginç raporun örneğini ilişikte sunuyorum. Anadolu’ya iyi İngiliz konsolosları atanmasına ilişkin önerisinin ciddiyetle dikkate alınmasını arz ederim.”
Mayıs 1879’da İngiltere Kürdistan’a bir konsolos atadı. Bu konsolos İngiltere’nin Van’da görev yapacak “ Kürdistan Viskonsolosu” Yüzbaşı Claytondu. Clayton Erzurum Konsolosu Binbaşı Trotter’e bağlı çalışıyordu.
Binbaşı Trotter, Clayton’a yazdığı bir mektupta: “Kürdistan’a Viskonsolos olarak atandığınız Marki Salisbury’nin 17 Mayıs 1879 tarihli yazısıyla bana bildirildi. Babıali bütün Kürdistan’da görevlendirilmenizi uygun görmedi………..” (Bilal N. Şimşir, age, sayfa 173)
Binbaşı Trotter, sadece Van’a bir Kürdistan Viskonsolosun atanmasını istemiyordu.. Kürdistan geneline bir “Kürdistan Konsolosu” ve diğer şehirlere “Kürdistan Viskonsolosları”nı atanmasını istiyordu..
Fakat, kısa bir süre sonra basında İngiltere’nin bölgeye “Kürdistan Konsolosu” adı altında Konsolos atadığına dair haberler çıkmaya başlıyor. Bu haberlerin ardından Ermeniler “Kürdistan Konsolosu” tanımına karşı çıkıyor ve o bölgenin “Ermenistan” olduğunu ileri sürerek İngiltere üzerine baskı kurmaya başlıyorlar.
Bu sefer baskı altında kalan Erzurum İngiliz Konsolosu Trotter Lord Salisbury’e bir yazarak: “Tercüman-i Efkar gazetesinin 24 Haziran 1879 tarihli ve 583 sayılı nüshasında benim tayinim Kürdistan Konsolosu diye çıkmış; görev bölgemin de Erzurum, Diyarbakır, Muş ve Van vilayetleri olduğu belirtilmiştir. İstanbul’da çıkan Ermeni gazeteleri buna büyük tepki gösteriyor. Kanımca unvanım Türk Ermenistan’ı ve Kürdistan Konsolosu olmalıydı. Eğer buna izin verilmese Asya Türkiye’si Doğu Vilayetleri Konsolosu yada Yarbay Wilson’un görev alanını bölerek Doğu Anadolu ve Batı Anadolu konsolosluğu
diye ikiye ayrılabilirdi. Ermeniler bu konuda çok duyarlılık gösteriyorlar. Ermenilere böyle bir ayrıcalık vermek iyi olurdu” ”(Bilal N. Şimşir, age, sayfa 174-175)
Bu arada 18 Mart tarihinde İstanbul Ermeni Patrik’i Nerses İngiltere İstanbul Büyükelçesi Layard ile “Kürdistan ve Ermenistan” meselesini görüşüyor. Layard, Patrik Nerses’e Ermenistan derken nereleri kastediyorsunuz diye bir soru soruyor. Patrik Nerses “Ermenistan ile Sivas, Van, Diyarbakır ve Kilikya’yı……………. Ve Ermenilerin ikamet ettikleri yani “Erzurum, Sivas, Elazığ, Van, Bitlis ve Diyarbekır gibi Ermeni vilayetleri” diye bir cevap veriyor.
Bu arada İstanbul İngiliz Başkonsolosu ile İngiltere Dışişler Bakanı Lord Sarisbury’i arasında haberleşme trafiği yoğunlaşıyor.
Partik Nerses 1 Temmuz 1879 tarihinde İngiltere İstanbul Büyükelçisi Layard’a yazdığı mektupta bir çok şeyin yanı sıra “Ermenistan’ın Kürdistan olarak adlandırılmasının kabul edilemez olduğunu” yazıyor.( Bilal N. Şimşir, age, sayfa 177)
İngiltere Kürdistan Konsolosluğunu atadıktan sonra İngiliz yetkilileriyle Ermeniler arasında bir tartışma başını alıp gidiyor. Fakat, enteresan olan şey İngiliz yetkilileri o dönem bugün Türklerin uydurdukları “Doğu Anadolu Bölgesi” için “Kuzey Kürdistan” tabirini kullanıyorlar.. Türklerin “Güney Anadolu” dedikleri bölgelerin bazı kesimleri içinde “Güney Kürdistan” tabirini kullanıyorlar.
Örneğin Binbaşı Trotter 4 Aralık 1878 tarihinde İngiltere Dışişler Bakanı Lord Salisbury’e yazdığı raporda “ Güney Kürdistan’da isyan çıkmıştır. Bütün Cizre Kürdlerinin ayaklandığı bildiriyor” diyor. Burada sözü edilen savaş 1877-1878 savaşından hemen sonra Mir Bedirxan’ın oğullarından Osman Paşa ve Hüseyin Kenan Paşa önderliğinde gelişen harekettir. Trotter, Diyarbakir’ı da “Güney Kürdistan” olarak görüyor.(Bilal N. Şimşir, age, sayfa 169-174)
Ermenilerle İngiliz yetkilileri arasındaki tartışmalardan sonra Trotter Kürdistan Konsolosunu, “Türk Ermenistan’ı ve Kürdistan Konsolosu” olarak değiştirilmesini istiyor ve bu önerisini “Ermenilere böyle bir ayrıcalık vermek iyi olurdu” diyerek açıklıyor. ”(Bilal N. Şimşir, age, sayfa 174-175)
Yani Kürdistan’ın yanına “Türk Ermenistan”ın geçirilmesi olayı “Ermenilere bir ayrıcalık” olarak düşünülüyor.
Aslında “Kuzey Kürdistan” ve “Güney Kürdistan” tabirleri geçmişte farklı coğrafyalara hitap ediyordu.
Mesela Dr. Nuri Dersimi, “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı eserinde Hamidiye Alaylarından söz ederken “ Güney Kürdistan Kürtlerinden oluṣturmuṣ oldukları Hamidiye Alayları” diyor(age, 81)
Dr. Nuri Dersimi’nin burada sözünü ettiği “Güney Kürdistan”, Diyarbakir, Urfa, Mardin ve Botan bölgesidir. Yoksa bugün “Güney Kürdistan” olarak tabir edilen geçmişte Irak’ın işgalı altında olan bölgelerle sınırlı değildi. Demek sömürgecilerin çizdiği sunni sınırlar bizim kendi ülkemizin yönlerini ve coğrafi durumunu tespit etmemiz üzerine de bir hayli etkili olmuş.
O dönem kürdlerin gözünde “Kuzey Kürdistan”ın sınırlarıda çok daha geniş bir alana yayılıyordu. Mustafa Paşa Yamulki, İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Bağdat ve Suleymaniye’ye gidiyor.. O dönem Yunanların genel bir saldırısı vardı. Mustafa Paşa Yamulki Doğu Kürdistan’a geçiyor ve Simko ile görüşüyor. Mustafa Paşa Simko’dan İran’a karşı savaşı durdurmasını Kürdlerin esas düşmanlarının Türk devleti olduğunu, onlara yönelmesi gerektiğini anlatıyor. Bu ikili konuşmada Mustafa Paşa Yamulki Simko’ya Yunanlar karşıdan geliyorlar ve bizde Ankara’ya kadar gideriz diyor.(İhsan Nuri Paşa ve Mustafa Paşa Yamulki üzerine Newroz. Com’da yayınladığım yazı serilerine bakabilirsiniz)
Yüzbaşı C.L. Woolley bölgedeki izlenimleri ve halkın anlatımlarına dayanarak Kürdistan sınırlarını şöyle çiziyor: „Kürdistan, Kars ve Tiflis’ten Adana’ya, Trabzon ve Malatya’dan Revanduz’a kadar uzanır. Dolayısıyla bir kısmı Rusya’da bir kısmı İran’da olan 6 sözde Ermeni vilayetini de içerir. Bu alan içinde -iyimser bir tahminle- 13 milyonluk bir Kürd nüfusunun var olduğu iddia etmektedirler. ‚Ermeni vilayetleri‘ bir yanlış adlandırmadır. Bu 6 vilayette nüfusun yüzde 90-95’i Kürttür. Türkler, çoğu hükümet görevlisi olmak üzere ancak yüzde biri oluştururlar. Kalanlar ise Mardin yakınındaki bir kaç Yakubi dışında Ermenidir. Büyük güçler bu rakamları kabuletmek zorunda değillerdir. Ancak kendileri uygun bir araştırma yaparlarsa bu rakamların yaklaşık olarak doğru olduklarını göreceklerdir.“(Ahmet Mesud, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, Doz Yayınları, 1992 İstanbul, sayfa 52)
Yusuf Ziya Bey Azadi Partisi adına Bolşeviklerle görüştüğü ve gelecekte kurmak istedikleri Kürdistan’a ilişkin düşündüklerini anlatığı zaman Trabzon’u da katıyor ve bu konuda Lazlarla yapılan bir antlaşmadan söz ediyor.(Geniş bilgi için Aris Arda’nın çevirisini yaptığı Rus ve Sovyet Arşiv Belgelerine bakınız)
Kürdlerin Kürdistan sınırlarına ilişkin söylemleri ayrı bir konu olduğundan geçiyorum. Fakat, “Kuzey ve Güney Kürdistan” termolojilerinin süreç içinde geçirdiği değişimi görmek gerekiyor.
1894 yılının 10 Aralık günü Paris’te çıkan “Les Nouvelles D’Orient, Organe des İnterets Français en Turquie” adlı dergide Berlin Antlaşmasının 61. Maddesine ilişkin bir yazı serisi var.. Bu yazı serisini kaleme alan “ Siyasal Bilimlerde Filosof olan bir dostum bana bırakın Kürdler yaptıklarını yapsınlar. 2 yıl önce Kürdler, Türkleri Küçük Asya’dan kovmaya çalıştılar. Bu söylediklerinden doğruluk payı var. Zira Müslüman Kürdler aşağılamak amacıyla ‘Rumların Sultanı” dedikleri İstanbuldaki Padişah’ın otoritesini Kabul etmekten uzaklar. Kürdler kendilerine verilen silah ve malzemeyi Kabul ediyorlar. Yarın Kürdler bunları efendilerine karşı kullanacaklar. Fakat, şunu da görmek lazım, Kürdlerin Türkleri Küçük Asya’dan kovduğu gün gelince bölgede fazla Hıristiyan’da kalmaz” diye yazıyor.
Buradaki tespitler Hamidiye Alayların silahlandırma girişimleri neticesinden gündeme geliyor.
Yeniden konumuza dönersek 1877-78 savaşından sonra Kürdlerin savaş alanine terk ettiklerini daha önce yazmıştım.. Garo Sasoni’nin anlattıklarına göre “Şeyh Celaleddin Van valisı tarafından zehirlenerek öldürülüyor(bunları Sultan Abdulhamid tarafından verilen emirle yapmış olduğu söyleniyor). Şeyh Ubeydullah ise Sultan’ın emriyle Hacca gönderdi”(Garo Sasuni, age, sayfa 100)
Osman Paşa ve Hüseyin Kenan Paşa Bedirxan Hareketi
Savaşın bitmesinden ve Berlin Antlaşmasının imzalanmasından sonra(bazı kaynaklar savaş esnasında hareketin başladığını söylüyorlar) Kürdistan’da Bedirxanilerin önderliğinde yeni bir hareket başlıyor. Bu harekete önderlik eden Bedirxanilerden Osman ve Hüseyin Kenan(Cemal Kutay’ın dedesi) Paşaydı. Osman ve Kenan Paşa Osmanlı ordusunda/ İstanbul’da merkezi karargah da görevliydiler. İki kardeş denetimleri altında bulunan Kürd askerleriyle beraber Kürdistan’a geçiyorlar ve bölgedeki Kürd aşiret ileri gelenleriyle ilişkiye geçip hareketi başlatıyorlar.
Bazı Kürd kaynakları Şeyh Ubeydullah Nehri’nin bilinçli bir şekilde Bedirxan’ın oğullarına destek vermediğini yazıyorlar. Örneğin Mucteba Burzuyi şöyle yazıyor:“Şeyh Ubeydullah o dönem 50 yaşındaydı, Bedirxan’ın oğullarına hiç bir yardımda bulunmadı ve kimsenin peşine düşmek istemiyordu”( Mucteba Burzuyi
Barudoxi siyasi Kurdistan 1880-1946, Dezgayi Mukriyani, sayfa 69)
Böyle bir sonuca varmak için ö dönemdeki kaynakları ciddi bir şekilde incelemek gerekiyor. Daha da açık bir şekilde ifade etmek gerekiyorsa Şeyh Ubeydullah’ın Hacca gidiş ve geri dönüş tarihleri tespit edildiği taktirde bir dizi gelişme daha da netleşir.. Garo Sasuni, sözünü ettiğimiz eserinde savaş cephesinden dönen Şeyh Celaleddin zehirlenerek öldürüldü ve “Şeyh Ubeydullah Sultan’ın emriyle Hacca gönderildi” diyor.(G. Sasuni, age, sayfa 100). Yine Sasuni “1880’de Şeyh Ubeydullah Mekke’den dönüp Şemzinan’a gelerek bütün Kürdleri kendi ruhani reisliği etrafında toplamaya başladı” diyor.(age, sayfa 103)
Eğer Garo Sasuni’nin verdiği bilgileri temel alırsak Bedirxanilerin geliştirdiği hareket sırasında Şeyh Ubeydullah’ın Mekke’de olması gerekir. Fakat, Sasuni’nin Mekke’den dönüş tarihi olarak 1880’ı vermesi sorunludur. Çünkü, bir dizi belgeye göre 1879 yılında Şeyh Ubeydullah’ın önderliğinde Nehri’de toplantılar yapılıyor ve bir dizi bölgeye halifeler/kuryeler gönderiliyor.
Eğer Garo Sasuni’nin savaş sonrası Şeyh Ubeydullah’ın Hacca gönderildiğini kabul edersek, Bedirxanilerin önderliğinde gelişen hareket sırasında Şeyh Ubeydullah’ın Mekke’de olması gerekir.
İngiltere’nin Erzurum Konsolosu Trotter, 4 Aralık 1878 günü İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’e gönderdiği mektupta: “son bir kaç günde alınan bilgilere göre Güney Kürdistan’da isyan çıkmıştır. Bütün Cizre Kürdlerinin ayaklandığı bildiriliyor. Başlarında ünlü Bedirhan Bey’in oğulları Hüseyin Bey ile İsmail Bey var. Ayaklanmanın arkasında Rus entrikalarının bulunması kuvvetle muhtemeldir. Asilerin sayısı 5000 ile 20000 arasında tahmin ediliyor. İyi silahlanmış imişler, ellerinde son savaş sırasında ve savaşın ardında elde ettikleri Winchester ve Henry-Martini tüfekleri varmış. Bölgedeki Türk kuvvetleri zayıftır. Diyarbakır valisinden gelen bir telgrafta, Cizire’de güvenlik güçleriyle asiler arasında çarpışmalar olduğu ve Kürdlere büyük kayıplar verdirildiği bildiriliyor”( Bilal N. Şimşir, age sayfa 169-70)
Burada Hüseyin Bedirxan’ın yanında “İsmail Bey”den söz ediliyor.. Bir dizi belgeden biliyoruz ki Osman Paşa Bedirxan bu harekete önderlik ediyor.. Trotter’in yazdığı 4 Aralık 1878 tarihli mektubunu temel aldığımız zaman hareket, 1878 Kasım’ın sonu yada Aralık’ın ilk günlerinde başlamıştır.
Rus yazarı Aviryanov’da Bedirxan kardeşlerin hareketi üzerine duruyor ve bu hareketin 1878 yılının sonlarına doğu başladığını söylüyor.
Aviryanov’un verdiği bilgilere göre : “Ekim 1878’de Kürdlerin başkaldırı hareketi Mutakanli ve Rackotanli aşiretleri içinde başladı. Fazla sürmeden hareket diğer aşiretleri de içine alarak geniş bir Kürd bölgesinde Van’ın güneyi Muş ve Bitlis’ten başlayarak Mezopotamya’ya Hakkari, Botan ve Bedinan’a da yayıldı. Türkiye’ye karşı bu harekete önderlik eden meşhur Bedirxan ailesinden Hüseyin Bey ve Osman Beydi. Hüseyin Bey o dönem Osmanlı Ordusunun Erkani Harbte Albay olarak görevliydi. Hüseyin Bey Eylül 1878’de izinli olarak İstanbul’dan Haleb’e geliyor ve oradan Dicle nehrini aşarak Cizre’ye gidiyor.” (Aviryanov, Kurd, Le Cengi Legel İran U Turkiya da, Silemani, 2004, sayfa 236)
Aviryanov’un anlatımlarına göre Hüseyin Bey orada kardeşi ile birleşerek harekete önderlik ediyor ve bazı karakolları basarak silahlanıyorlar.
Aviryanov o dönem Rusya’nın Erzurum Konsolosu olan general Obmillere dayanak “ Bu hareketin amacı Kürdlerin Bedirxan önderliğinde ve Sultan Mahmud döneminde sahip oldukları bağımsızlığı geri getirilmesiydi” diyor.(Aviryanov, age, sayfa 239)
Hareketin başlamasından sonra “Osman Paşa Mir ilan ediliyor, Cuma hutbeleri Sultan’ın yanında onun adına okunuyordu” (Mucteba Burzuyi, age, sayfa 69)
Bliç Şerko, M. Emin Zeki ve Kawus Kaftan gibi Kürd yazarları da Cuma Hutbesinin Sultan adına değil “Mir Osman adına okunduğunu” yazıyorlar.(Dr. Abdullah Elyaweyi, age, sayfa 98)
Konumuz olmadığından dolayı hareketin örgütlenmesi, gelişmesi ve bastırması sürecine ilişkin daha detaylara girmek istemiyorum. Sonuçta hareket, Osmanlı devletinin hile, entrika ve yalanları neticesinden ve Bedirxani ailesine mensup bazı şahsiyetlerin araya girmesiyle son buluyor. Osman ve Hüseyin Kenan kardeşler belli bir dönem İstanbul’da hapsediliyorlar ve sonra serbest kalıyorlar.
30 Aralık 1878’de İngiltere Trabzon Viskonsolusu Biliotti, İngiliz Dışişler Bakanı Lord Salisbury’e yazdığı mektupta “Kürdistan’daki ayaklanma bastırılmıştır” diyor. (Bilal N. Şimşir, age sayfa 170)
Görülen o ki Bedirxani kardeşler önderliğinde gelişen hareket ilk etapta çok geniş bir alana yayılmasına rağmen kısa bir süre içinde bastırılıyor. Hareketin lider kadrosunun yakalanması 1879 yılının ilk ayına/aylarına sarkabilir.
Sayın Sait Çetinoğlu “Emir Bedirhan’ın Cizre-Bohtan Direnişini Doğru Okumak” adlı yazı serisinde Bedirxan Hareketi, 1878’de Osman ve Hüseyin Kenan Paşa önderliğinde gelişen hareketi ve Şeyh Ubeydullah hareketini irdeliyor. Yazar Bedirxanilerde ulusal niteliğinde bir girişim bulmuyor ve “Bağımsız Kürdistan’ı, Kürtlerin birliğini ve ulusal talepleri dillendirmek Şeyh Ubeydullah’a nasip olacaktır” diyor.
Sait Çetinoğlu Bedirxanilerle ilgili yazdıklarını toparlayarak:
“Şimdiye kadar Bedirhan Bey Hareketi ile ilgili söylediklerimizi kısaca özetlersek:
Bedirhan Bey’in direnişine bir Kürt isyanı denebilir ama ulusal uyanışın eseri değildir.Bir halk hareketi olduğu da kuşkuludur. Bölgedeki iktidar boşluğunu Bedirhan Bey doldurmayı denemiş ve başarılı olamamıştır. Bedirhan Bey’in Bağımsız Kürdistan emeli olduğuna dair bir konuşması ve yazışmasına rastlayamadık. Bu konudaki söylenceleri de doğası gereği kuşkulu bulup itibar etmedik.[15] Bize göre O kendisi için ya da bir başka deyişle Hanedanı için bir iktidar peşindedir”.( http://www.armenieninfo.net/sait-cetinoglu/2652-emir-bedirhan-ve-cizre-botan-direnisi-4.html )
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin önderiğinde gelişen “1880 Kürdistan Devrimi” sırasında Kürd ulusal talepleri açık bir şekilde ortaya çıktığı bir dizi yabancı belgelerde sabittir. Eğer biz, Rus, Fransız, İngiliz, Avusturya ve Qaçari belgelerinin ışığında değilde sadece Osmanlı belgelerinin ışığında Şeyh Ubeydullah’ın önderlik ettiği hareketi irdelersek bu hareketinde pek ulusal bir niteliği kalmaz. Türklerin Kürd tarihi konusunda “Kürd Ulusal Bilinci” ve “Bağımsız Kürdistan” konusunda belgelerle oynadıklarını düşünüyorum. Türkler Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketinin eline miras olabilecek belgeleri sunmuyor ve bu konu da tersi yönünde yönlendirici oluyor.
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin sahip olduğu yüksel ulusal bilincin bir tarihsel süreci olmalı. Bu bilinç öyle kısa bir sürede oluşmadı.
Mesela Osman ve Hüseyin Kenan Bedirxan önderliğinde gelişen harekete baktığımız zaman hareket kısa sürüyor ve Bedirxan kardeşlerin yabancılarla yaptıkları görüşmeler elimizde yok. Osmanlı belgeleri de Türk ırkçılarının süzgecinden geçtiklerinden dolayı “Kürd”, “Kürd Ulusal Bilinci” ve “Bağımsız Kürdistan” konusunda yönlendirici olduklarından dolayı sağlıklı bir değerlendirmenin önünü tıkıyorlar.
Böyle bir ortamda bu hareketlerde “ulusal uyanışın eseri değildir” demek makul ve mantıklı değildir.
Fransa’nın Le Matin gazetesinin Londra muhabiri 1890 yılının sonlarına doğru Osman Paşa Bedirxan ile bir söyleşi yapıyor. Bu söyleşinin bazı bölümleri o dönem Paris’te redaksiyonun da G. Clemenceau, Anatole France ve Jean Jaures’in bulunduğu „Pro Armenie“ adlı dergide yayınlamıştır.(aslında Osman Paşa Bedirxan’ın İngiliz ve Fransız gazetelerine verdiği demeç ve yaptığı tüm söyleşileri derlemek iyi olur)
Pro Armenie „Kürdler ve Sultan“ anabaşlığı altında yayınladığı yazıda Osman Paşa’yı Bedirxan’ın 40 erkek çocuğundan biri olduğunu ve Osmanlı Sultanı tarafından gıyabından ömür boyu sürgün cezasına mahküm olan Abdulrahman Bedirxan’ın kardeşi olduğunu söyledikten sonra söyleşiye geçiyor.
Osman Paşa Bedirxan „Ben geçici olarak burada bulunuyorum. Mevsim şartları elverdiğinde bildiğim yoldan yalnızca Avrupa’da değil, Mısır’daki taraftarlarımla Kürdistan’a döneceğiz. Benim halkım Ermenilerle beraber el ele vererek beni bekliyor. Şu anda Kürdler ve Ermeniler gizli bir şekilde silahlanmış ve tek bir vucut gibi ayaklanmak ve Türkiye’ye karşı ölüm kalım savaşına girmek için beni bekliyor ve belki de Osmanlı imparatorluğuna karşı en görkemli mücadele yi destekleyecekler.
Beni ne bir deli ve ne de rüya gören biri olarak görün!! Benim rüyasını gördüğüm Kürdistan ile Ermenistan’ın Türkiye ile olan ilişkilerini kırmak değil, benim isteğim Kürdistan’ı anarşi ortamından ve sosyal aşağılıktan çıkarmaktır. Buna neden olan Türkiye’nin şeref kırıcı sultasıdır, ki uygar milletlerin saflarından uzaklaştırarak savaşçı bir halkı zorba bir rejimin ve yıkıcı ve Türk mutlakiyetçiliğinin aleti haline getirmesidir.
Benim arzum Kürd ulusu üzerinde var olan tartışmasız etkimi kullanarak düzeni, güvenliği ve ulusal onuru yeniden yerleştirmektir. Van, Bitlis, Diyarbakır, Erzurum ve diğer tüm şehirler ve kırsal kesimin tüm halkı benim geri dönüşümümü bekliyor.
Kürdistan’a vardığım zaman farklı alanlarda depoladığımız silahları aldığımızda 100.000 silahlı kişi beni takip edecektir.
Benim Kürdistan topraklarına ayak basmamı engellemeye hiç bir iktidarın gücü yetmez. Benim Kürdistan topraklarına ayak bastığım gün hiç bir iktidarın gücü planlarımı tatbik etmeyi engellemeyemez. Kararlı olduğumu açık bir şekilde ifade ediyorum. Halkım beni bekliyor ve kendisine gideceğimi bilmesini istiyorum.
Güçlü bir halkın görevine layık olacak, kanunlara riayet ettirecek ve elde edilen özgürlükleri koruyacak enerji dolu bir lidere ihtiyacı var.
Halkım benim babama layik olabileceğimi biliyor. Bana gelince biliyorum ki halkım başında her şeyini fedaya hazır sahip olduğu doğal haklar için adaleti yerine getirecek birine layiktir.“( Pro Armenia, 3. Sayı, 25 Aralık 1900 )
Pro Armenia, Osman Paşa’nın projesinin Ermenilere ne getirip getiremeyeceğini şimdiden söylemek zordur diyor. Fakat, eğer bu başkaldırı sözden çıkıp pratiğe aktarılsa sempatimiz Sultan için değil, Osman Paşa için olacak diye yazıyor.
Osman Paşa Bedirxan İngiliz “Daily Mail” gazetesine verdiği demeçte “ Eğer İngiltere Kürdistan’ın stratejik önemini hesaba katarsa , Rusya’nın dominasyonuna giren Türklerden bizi kurtaracaktır. Biz İngiltere’nin yardımını hesaba katıyorum. Zira her halükarda biz Kürdistan’da Rusları değil İngilizleri görmek istiyoruz”(L’Orient, 3.sayı 19 Ocak 1901)
O dönem Paris’te çıkan “Le Matin” Gazetesi’nin Londra muhabiri Stephane Lauzanne Osman Paşa ile ilgili haber ve röportajları geniş bir şekilde gazeteye ulaştırıyor.
Stephane Lauzanne’nın yazıları 1888 yılından beri Osmanlıların çıkarlarını korumayı görev olarak alan “L’Orient” haftalık gazetesinin hedefi haline geliyor.
L’Orient Gazetesi 1901 yılının Ocak ayında çıkan 3 sayısında Nicolaides imzasıyla “Fransız Basını ve Osmanlı İlticacıları” başlığı altında Osman Paşa’yı Osman Paşa’nın babası Bedirxan’ı küçümseyen yazılar yayınladı
Sadece Osman Paşa Bedirxan’ı öven/yeren haberler/söyleşiler Fransız, İngiliz, Ermeni ve Osmanlı basınında çıkmıyordu.. Alman basını da Osman Paşa’ya ilgi duymaya başlamıştı.. Mesela o dönem Münih’te çıkan “ Allgemeine Zeitung” da kervana katılıyor, Sultanı destekleyen Osman Paşa Bedirxan’ın girişimlerini bir İngiliz oyunu Osmanlı devletine Balkan ve Anadolu sorun çıkarmak için olduğunu ileri sürüyordu. ( L’Orient, 3.sayı 19 Ocak 1901)
Osman Paşa Bedirxan’a ilişkin o dönem Avrupa basınında çıkan haber ve röportajları toplayarak yayınlamak özel bir çalışmayı gerektiriyor.. Zaten ana konumuz olan Şeyh Ubeydullah Hareketinden kısa bir süre önce Osman Paşa bir başka Kürd direnişine önderlik ettiği için gündeme getirdim.. Ayrıca Said Çetinoğlu’nun ulusal bilinç ilgili iddiasının sorunlu olduğunu vurgulamak amacıyla Osman Paşa Bedirxan’ın basında çıkan söyleşilerinden bazı alıntılar yaptım. Bu söyleşilerde o “Ulusal bilince” sahip bir Kürd şahsiyetidir. Onun talep ve istemleri tartışılıbilinir.. Ama “ulusal bilince” ve “Kürdistan perspektifine” yabancı olduklarını söylemek pek makul değildir.
Osman Paşa Bedirxan’da bir dizi Kürd lideri ve kadrosu gibi sömürgeci Osmanlı devletinin kurduğu bir tuzağa düşüyor..
Yıllarca Mısır’da yaşıyan ve üst görevlerde bulunan Lord Cromer 1915 yılında yayınladığı “Abbas II” adlı eserinde Osman Paşa Bedirxan’ın trajik yakalama öyküsünü de anlatıyor. Lord Cromer’in verdiği bilgilere göre Osman Paşa Sultan’ın sarayında görevli favorilerindendi… O dönem Osman Paşa’nın Jön Türklere sempatiyle bakmasından dolayı Sultan tarafından azlediliyor. Osman Paşa Mısır’a sığınıyor. Lord Cromer o dönem Kahire’de İngiliz Konsolosudur. Cromer Osman Paşa’ya politik entrikalardan uzak durduğu takdirde güvenliği ve yaşamı için tüm garantileri veriyor. Mısır Hitiv’i Abbas Sultan anlaşarak Osman Paşa’nın Türk polisinin eline düşmesini sağlıyor. Abbas Kürd Prensiyle dostluk ilişkilerini geliştiriyor. Sürekli olarak Abbas Kürd Prensi Osman Paşa’ya Sultan ile görüştüğünü, Sultan’ın hatasını kabul ettiğini el konulan mal, mülk ve servetinin geri iade edeceğini söylüyor.
Hatta bir gün Abbas Osman Paşa’ya Sultan Abdulhamid ile Osman Paşa’ya ilişkin yaptıkları bu yazışmalara dair sözde bir belgeyi de gösteriyor.
Bu arada Abbas II, Osman Paşa’ya daha fazla güven vermek amacılayla o dönemin parasıyla 15.000 Franklık bir çeki kendi eliyle imzalayıp veriyor. Abbas, Kürd Prensine İstanbul’da Sultan mal ve mülklerini iade edene kadar bu parayla geçinirsin diyor. Kürd Prensi cebinde değerli bir çek, Hitiv Abbas’ın kendisine verdiği biz dizi mektupla Türkiye’ye dönmeye karar verdi. Kürd Prensi İstanbul’a gemi ile vardığında hemen Mısır’dan gittiği gemi içinde tutuklandı ve Tripoli’de bir kaleye kapatıldı. Daha sonra Osman Paşa kurtulmayı başarınca Abbas II imzalı çeki bozmak için İstanbul’daki Osmanlı Bankasına gidiyor. Abbas II, Osman Paşa’ya çeki verdikten bir gün sonra Osmanlı Bankası müdürüne yazdığı bir mektupta Osman Paşa’ya verdiği çeki iptal ettiğini bildiriyor.(Revue de Deux Mondes, 1. Mayis 1915)
Sonuç olarak Kürd prensi Osman Paşa’dan bu yana 100 yıldan fazla zaman geçti, onun yaşadığı trajediden ders çıkarılmadığından komedileşerek devam ediyor..
1877-78 savaşından sonra Şeyh Ubeydullah Nehri’nin Hacca gitmesi olayı kendisinin mi yoksa Sultan’ın isteği üzerine olup olmadığı meselesinde Garo Sasuni Sultan’ın, Kürd Şairi Wefayi ise kendi isteği üzerine gittiğini söylüyor.
Burada şunun altını çizmek istiyorum.. Şeyh Ubeydullah’ın günlük yaşamını Anılarında geniş bir şekilde yer veren elimizdeki tek Kürd kaynağı Şair Wefayi’nın anılarıdır.
Klasik Kürd şairlerini incelediğimiz zaman , bugüne kadar elimize geçen belgelere göre Anılarını yazan ilk Kürd şairi olarak Wefayi karşımıza çıkıyor. Wefayi’den önce başka Kürd şairlerinin “Anılar” adı altında dönemlerini anlatıp anlatmadıklarını bilmiyoruz.. Sadece elimizdeki belge ve verilere göre Wefayi bir “ilk”tir.
Wefayi “Anılarını” Şeyh Ubeydullah Nehri’nin küçük oğlu şehid Seyyid Abdulkadir(1925)in istemi üzerine kaleme aldığını yazıyor.
Mahabadlı şair Wefayi 14 yıl boyunca Nehri’de Şeyh Ubeydullah’a katiplik yapıyor.. Şeyh Ubeydullah Wefayi’ye sürekli olarak “Mirza” diye hitap ediyor.
Wefayi Anılarında Şeyh Ubeydullah’ın Nehri sarayında “kendisine bir oda verdiğini, hücrede gece ve gündüz yazı görevlerini yerine getirmekle meşgul olduğunu, Şeyh hazretlerinin emri ile değerli aziz ve büyük kıbleler olan Şeyhzadelerden Şeyh Muhamedi Sıddıq ve Şeyh Abdulkadir(ruhum kendisine kurban olsun) Farsça ve güzel yazı yazma konusunda ders verdiğini” yazıyor.(Wefayi, Birewerikani Wefayi, Malbendi Kurdoloji, Silêmanii sayfa 40-41 Wefayi biralbendi Kurdoji, Siline kurban olsun)düz me aldığınıi belge ve verilere göre Wefayi bir sayfa 40-41 )
Yani Şair Wefayi 14 yıl boyunca Şeyh Ubeydullah Nehri ailesiyle aynı çatı altında yaşıyor ve Şeyh Ubeydullah’ın çocuklarına hocalık yapıyor. Ayrıca 1880 Devrimi sırasında Şeyh Ubeydullah’ın farklı çevrelere gönderdiği yüzlerce mektubun hiç olmasa büyük çoğunluğu Şair Wefayi’nin kaleminden çıkmıştır.
Mahabadlı şair Wefayi Şeyh Ubeydullah’ın çocuklarına, Koyi’li Haci Qadri Koyi Bedirxan’ın çocuklarına ve torunlarına hocalık ediyor.(Celadet Bedirxani’nında hocasıdır, kendisi yazıyor) O dönemler var olan ilişkilerle sonraki ilişkileri insan düşündüğü zaman hayret ediyor.
Şair Wefayi Anılarında Şeyh Ubeydullah’ın Hac seferi üzerine de duruyor ve şöyle yazıyor: “Belli bir dönem sonra Hacca gitmeye karar verdi.. Büyük Şeyhzadelerin dışında alim, has insanlar, hanedan, halife ve müritlerden oluşan yüz kişiye yakın bir grupla Van üzeri yolla düştüler. Bende Van bölgesine kadar hizmetindeydim. Bu arada köylerden ve şehirlerden o kadar insan onu karşılamaya geldiler ki, saymakla bitmez. Bir kaç gün Van’da kaldı. Her taraftan insanlar yıldızlar gibi yayan ve atlı onun ziyaretine gelip gidiyorlardı.”(Wefayi, age, sayfa 63-64)
Şair Wefayi tüm anıları boyunca Şeyh Ubeydullah’tan söz ettiği zaman mutlaka ona ilişkin şiirlerinden bir dörtlük yada gazel koyuyor.
Burada da :
“Pepule asa, dewri çiray em zemane,
Le hemû lawe, lawan, pîran apûreyan da
Her wek Wefayî, bexoşewe bo tewaf kirdin,
Aw bû bo tînû, yaxud mirdûyek gîyan peyda bika“
Wefayi, Şeyh Ubeydullah’ı karanlık bir ortamda “Zamanın çırasına” , insanları “Çıranın çevresinde dönen kelebeklere” ve “susamışlara su” diye sunuyor.
Wefayi’de Şeyh Ubeydullah’a refakat etmek istiyor. Fakat, Şeyh Ubeydullah bu öneriyi kabul etmiyor, “Wefayi ve Ali Ağa Hayderi’ye Hac’dan dönüşüne kadar evde kalmalarını ve Osmanlı topraklarında tüm aşiretlerin reisliği görevini veriyor” (Wefayi, age, sayfa 64)
Wefayi’nin anlatımlarına göre Şeyh Ubeydullah’ın başında bulunduğu Kürd Hacılar kafilesi Van’dan sonra Erzurum için yola düştüler ve yine her taraftan insanlar Şeyh Ubeydullah’ı görmek için kendisini ziyaret ediyorlardı. Erzurum’da sadece Kürdler değil, bir tabur Osmanlı askeride Şeyh Ubeydullah’ı karşılamaya çıktı.
Yine Wefayi’nin anlatımlarına göre Sultan Abdulhamid, “Piyale Gemisini bir kaç paşa ve devlet yetkilisiyle özel olarak Şeyh Ubeydullah’a gönderdi ve bir başka gemiyi de Hacca gitmeleri için hazırladı”(Wefayi, age, sayfa 65)
Şeyh Ubeydullah ve beraberindeki Kürd Haci Kafilesi Sultan Abdulhamid’in özel olarak gönderdiği Piyale Gemisiyle Karadeniz üzerine İstanbul’a varıyorlar.. Gemi İstanbul’a vardığı zaman “İstanbul din alimleri , yaşlı ve çocuklar deniz kenarına akın etmeye başladılar ve Şeyh Hazretlerini görmeye gittiler”(Wefayi, age, sayfa 64)
Wefayi’nin anlatımına göre Sultan’ın emri ile ve binlerce hürmetle Sultan’ın evleri arasında Şeyh Ubeydullah ve beraberindeki kafileye konaklanmak için yer hazırlandı, 30 altın Osmanlı lirası günlük masrafları için verildi. Sabah, öğle ve akşam yemekleri Sultan’ın mutfağında ve özel aşçı tarafından hazırlanıyordu. Yine Wefayi’nin verdiği bilgilere göre Şeyh Ubeydullah ve beraberindeki Kürd Hacı kafilesi 20 gün İstanbul’da kaldı. Şeyh Ubeydullah Sultan ile görüştükten sonra kafile özel gemi ile Hac seferine devam etti.
Şeyh Ubeydullah ve beraberindeki Kürd Hacı Kafilesi bir kaç gün Mısır ve İskenderiye de kalıyorlar , oradan gemi ile Yenbuh şehrine ve daha sonra Medine şehrine geçiyorlar. Medine ziyaretinden sonra Şeyh Ubeydullah ve beraberindeki Hacı kafilesi Mekke’ye geçiyorlar.
Şeyh Ubeydullah ve beraberindeki Hacılar, Hac görevlerini tamamladıktan sonra Cedde ve Halep üzeri geri dönüyorlar.
Şeyh Ubeydullah geri döndükten sonra 2 gün Van’da kalıyor. Yine bu seferde her taraftan Mirler, din alimleri, halkın farklı kesimlerinde insanlar Şeyh Ubeydullah’ı ziyaret etmek için akın ediyorlar. Şeyh Ubeydullah’ın Hac dönüşü vesilesiyle her taraftan kafileler halinde insanlar Nehri’ye akın ediyorlar… Bu arada Kürdistan’ın dört bir yanından olduğu gibi Mahabad’tan Şeyh Ubeydullah’ı ziyaret etmek için gelenlerde varmış. Şair Wefayi Şeyh Ubeydullah’tan kısa bir süre için izin alarak onlarla birlikte Mahabad’a ailesini görmeye gidiyor.(Wefayi, age sayfa 67)
Ne yazık ki Şair Wefayi Anılarında Şeyh Ubeydullah’ın Hacca gidiş ve dönüş tarihleri hakkında bir bilgi vermiyor. Şeyh Ubeydullah’ın başında bulunduğu Kürd Haccı kafilesinin Hacca giderken Mısır ve dönerken Şam yolunu kullandıklarını Wefayi’nın anılarından öğreniyoruz. Bilindiği gibi bu iki yol o dönem en önemli ve devletin doğrudan koruması altında bulunan yollardı.
Garo Sasuni, „ 1880 de Şeyh Ubeydullah Mekke’den dönüp Şemdinan’a (Şemdinan-Hakkari) gelerek bütün Kürdleri kendi Ruhani reisliği etrafında toplamaya başladı“ diyor.(Garo, Sasuni, age sayfa 103)
Garo Sasuni yazısının devamınde Şeyh Ubeydullah
“Mekke dönüşü 1880’de İstanbul’da Sultan Hamid tarafından büyük bir ihtişamla kabul edilir. Sultan ona birçok hediyelerle birlikte talimatlar verir. Tahta çıktıktan sonra Sultan Hamid bir Pan­islamizm siyaseti benimsemişti ve Halifeliği de kullanarak gücünü o ideolojiye yöneltmişti. Bu görüş açısından Şeyh Ubeydullah hunhar Sultan’ın elinde, aynı zamanda üç amacını gerçekleştirebilmesi bakımından önemli bir vesile idi.
1 – Sultan, Kürtler’i ayaklandırarak Ermeni vilayetlerini harabeye çevirmek suretiyle öncelikle Kürtler’e karşı yönelik olan reformları suya düşürmek amacındaydı. Bu reformlara karşıydı, çünkü, başı boş Kürtler’in önüne geçilecek ve böylece ülkenin içinde Ermeni ve diğer Hıristiyan unsurlar hakim duruma geleceklerdi. Sultan Şeyh’e geniş bir Kürt birliğinin teşkil edilmesini önerir, Ermenistan’ın Kürdistan olarak adlandırılmasına karar verir ve Ubeydullah’a Kürt kuvvetleriyle Ermeni bölgelerine sefer ederek, Ermeni ve Süryaniler’i kılıçtan geçirme hakkını tanır ve bu konuda ona emir verir.
2 – Sultan’ın amaçlarından ikincisi de aynı derecede önemliydi. Çünkü, Sultan Kürt beyleri hesabına şeyhleri güçlendirerek bir dini İslam devleti yaratmak istiyordu ve bu gayretkeşliğinde İslam dini sayesinde bütün Kürtler Halife Sultan’a bağlanacaklardı. Ab-dulhamid’in bu gerici amaçlarını gerçekleştirmesinde Kürt düzensiz birlikleri kaçınılmaz bir güçtü. Eski Sultanların elinde olan ve sonradan kaldırılan Yeniçeriler’in yerine Abdulhamid, Kürt düzensiz kuvvetlerini kullanmak istiyordu. Böylelikle Şeyhlik, bir taraftan bağımsızlıkları için mücadele eden Hıristiyan ulusları, özellikle Ermeniler’i ezmek için ve öte yandan da devlet hayatında despot Halifeye dini bir destek olma yönünde bir vasıta haline geliyordu.
3 – Üçüncü amaç ise kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, özellikle bir Şeyhlik düzeni önderliğinde olacak bir hareketle dini ideolojik fanatizmi canlandırmak ve halklar arası çarpışmalar yaratmaktı. Sultan, bu isteği altında çok gizli ve uzak mesafeli bir amacı güdüyordu. Şöyle ki, Kürtler’i ulusal bilinçlilikten yoksun bırakıp, onları ulusal bağımsızlık savaşından uzaklaştırmak ve onları yalnız bir dini toplum haline getirerek yavaş yavaş Türkleştirmekti.”( Garo Sasuni, age, sayfa 106-107)
Sayin Sait Çetinoğlu’da „ Emir Bedirhan’ın Cizre-Bohtan Direnişini Doğru Okumak -4” adlı yazı serisinde Garo Sasuni’nin bu alıntısını olduğu gibi veriyor.(http://www.armenieninfo.net/sait-cetinoglu/2652-emir-bedirhan-ve-cizre-botan-direnisi-4.html?start=1 ) Daha öncede vurduladığım gibi Garo Sasuni’nin 1880 yılını Şeyh Ubeydullah’ın Hac’tan dönüş yılı olarak vermesi doğru değildir.. Çünkü, Şeyh Ubeydullah’ın 30 Ağustos 1879 tarihinde Osmanlı devletine karşı açık direnişe geçtiğini biliyoruz. İngiltere Van Konsolosu Clayton, Trotter’e yazdığı 30 Ağustos 1879 tarihli mektupta şöyle yazıyor: „“Vali(Van Valisi) Hakkari tarafında karışıklık çıktığını haberi verdi. Şeyh Abdullah(Ubeydullah)da Musul’un göçebe Kürd aşiretleri de buna katılmış. Paşa’dan kuvvet istenmiştir. Ama henuz kesin bilgi yoktur. Şu ana kadar alınan bilgiler mutasarrafın kendisinden değil de Başkale’deki büyük bir görevliden gelmektedir. Bu durumda şimdilik Nesturileri ziyarete gidemiyeceğim.“( Bilal N. Şimşir, age, sayfa 187) Ayrıca Sultan Abdulhamid’in bir planı olarak „Ermenistan’ı Kürdistan“ olarak adlandırılması meselesi de doğru değildir. Çünkü, Van, Muş, Ahlat, Diyarbakir vb yerleşim alanlarının resmi olarak „Kürdistan Eyaleti“ olarak adlandırılması Botan Mirliği’nin yıkılmasından sonra 14 Aralık 1847 tarihinde gerçekleşmiştir. (http://kurd-tarihi.blogspot.de/2009/10/osmanl-imparatorlugunda-kurdistan.html ) İkinci madde de sorunludur. Çünkü Kürd Mirlerinin dönemi çoktan kapatılmıştı. Kürdistan’da Şeyhlerin dönemi çoktan başlamıştı. Şu noktanın altını çizmek gerekiyor. Sultan Abdulhamid’in çeşitli planları olabilir. Olmaması da düşünülemez. Fakat bu ileri sürülen iddialar belgelere dayalı değildir. Kaldı ki Şeyh Ubeydullah’ın kendi planı var. Şeyh Ubeydullah’ın „Bağımsız ve birleşik Kürdistan“ planı 1880 yılının öncesine dayanıyor. Halfin „Rus Dış Politika Arşivi Genel Kosolosun Mektupları“ na dayanarak „1878 yılının sonlarında Tahran’daki Rus diplomatlarının kulağına Şeyh Ubeydullah’ın bağımsızlık için harekete geçeceği ve merkezi Musul olmak üzere bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak niyetinde olduğu söylentileri gelmeye başlamıştı“(Halfin, age, sayfa 82) Şeyh Ubeydullah önderliğinde gelişen 1880 Kürdistan Devrimine ilişkin yazan bir çok kaynak Şeyh Ubeydullah’ın „Mısır Hidivi ve Mekke Şerifi’den yardım için söz aldığını“ yazıyorlar.(Halfin, age, sayfa 82) Şeyh Ubeydullah’ın Mısır Hidivi ve Mekke Şerifinden „yardım alma sözü“ Şeyh Ubeydullah’ın Hacca giderken Mısır’a uğraması ve ardından Mekke’ye gitmesi sürecine rastalayabilir. Bu konuda elimizde gereken belgeler yok, fakat Şeyh Ubeydullah Hac’dan geri döndükten sonra Osmanlı ve Qaçari devletlerine karşı harekete geçtiğini biliyoruz.

Şeyh Ubeydullah’ın Kürdistan’a döndüğü zaman zaten kuraklık ve beraberinde büyük bir kıtlık söz konusuydu. Osmanlı devleti ise insanların açlıktan ve bulaşıcı hastalıklardan ölmelerinin yanında halkın elinde ne varsa zorla alıyordu. Rusya’ya ödeyeceği savaş tazminatları, orduyu besleme ve memurların maaşlarını ödeme adı altında haraç üzerine haraç koyuyordu.. Hatta Hıristiyan misyonerlerin verdikleri bilgilere göre “bir Kürd kadını küçük çocuğunu kızartarak yediği” derecesine varmıştı. Aynı yıl içinde katlanan haraçlar gibi Osmanlı devleti sonraki yılların vergilerini de toplama başlamıştı.. Bu durum ister istemez Kürdlerin direnişleriyle karşılaşıyor ve çatışmalar oluyordu.
İşte tam böyle bir ortamda Kürdlerin büyük saygı gösterdikleri ve “BAVÊ KURDAN” dedikleri Şeyh Ubeydullah Hacdan “Navçîya“ya dönüyor.(O dönemler bölgede bulunan yabancı misyonerlerde Şeyh Ubeydullah ve Nehri’den söz ederken bölge için Navçîya tabirini kullanıyorlar. Kürdçesi Dağlar arası)
Şair Wefayi’nin bir şiirinde ifade ettiği gibi Osmanlı devletinin Kürdlere karşı vahşetinin had safhaya vardığı zifiri karanlık bir ortamda Şeyh Ubeydullah „Zamanın Çırası“ olarak ortaya çıkıyor ve Kürdler onun çevresinde „Kelebekler“ gibi toplanıyorlar.
Halfin’in anlatımlarına göre „ Osmanlı mülkiye amirlerinin haklarını kullanma biçimleri ile, askeri ve sivil vazifelilerin vahşice davranışları Şeyh Ubeydullah’ı kendi ulusunun haklarını korumak durumuyla karşı karşıya bırakmıştı.
Ubeydullah bu amaçla, öncelikle İstanbul’la elçi gönderip eğer hükümet tarafından süratli ve kesin tedbirler alınmaz ve halkın ızdırapları dindirilmezse, kendisi ile birlikte olanlarla İran’a sığınacağını bildirdi“(Halfin, age, sayfa 83)
Şeyh Ubeydullah hakkında sürekli olarak olumsuz yazan Ahmet Muhtar Paşa’da bu „İran’a sığınma meselesini“ gündeme getiriyor. Ahmet Muhtar Paşa „Şeyh Abdullah“ dediği Şeyh Ubeydullah Nehri için „İran devleti tarafından kendisine arpalık olarak bir çok nahiye ve köyün geliri verilerek ikram olunacağı teklif edildiğinden , kendisinin o tarafa geçmek niyetinde olduğunu ve şayet bu fikirden vazgeçirilmesi istenirse, kendisine müraacat edilmesini Van vilayetine yazmaz mı? Koca Şeyh………“ (Ahmet Muhtar Paşa, age, Cilt II, sayfa 142)
Tabi burada Ahmet Muhtar Paşa’nın sözünü ettiği İran tarafından Şeyh Ubeydullah’a arpalık bazı nahiye ve köy gelirlerinin teklif edildiği meselesi yalandır. Çünkü, Şeyh Ubeydullah’ın babası Seyyid Taha Hakkari döneminde İran Şahı Muhamed kendisine bazı yerleşim birimlerini vermişti.. Şeyh Ubeydullah’ın 1877-78 savaşı sırasında Osmanlıların saflarında savaşa girmesiyle birlikte İran ile ilişkileri kopmuştu. Seyyid Taha Hakkari döneminden kalan arazilere de Qaçariler el koymuştu.(Daha sonra bu meseleye geleceğimden geçiyorum)
Bu arada Osmanlı devleti Van Müftüsünü görüşmek amacıyla Şeyh Ubeydullah’a gönderdi. Müftü ile Şeyh Ubeydullah arasında yapılan görüşmede Müftü Şeyh Ubeydullah’ı dinledikten sonra „isteklerinin yerine getireceğine dair kendisine söz verdi“(Halfin, age, sayfa 83) Osmanlıların ve Türklerin Kürdlere tarih boyunca verdikleri tüm sözlerin yalandan ibaret olduğu biliniyor. Müftü’nün verdiği sözlerde bir anlam ifade etmiyordu. Daha sonra Semih Paşa hükümet tarafından Şeyh Ubeydullah’a gönderildi ve bir kaç görüşme yapıldı.. Sonuç olarak bu görüşmelerde fazla bir şey çıkmadı ve yer yer çatışmalar başaldı.
Halfin’in verdiği bilgilere göre „vergi almak için jandarmalarla gelen tahsildarlara halkın itiraz etmesi üzerine çıkan çatışmada 40 Osmanlı askeri öldürüldü“(Halfin, age, s.83)
Şeyh Ubeydullah bu esnada boş durmuyor ve dış güçlerden yardım almak amıcıyla elçilerini gönderiyor.
Bu devletlerden biri Rusyadır. Rusya Eylül 1879’da Van’da Konsolosluk açıyor ve başına Ermeni asılı Kamşarkan/Kamsarakan’ı getiriyor. Kamsarakan Şeyh Ubeydullah’ın kendisine gönderdiği elçiye ilişkin şöyle yazıyor: „Van konsolosluğu görevini aldığım zaman, hemen Ubeydullah iki defa güvendiği elçisi Yusuf Ağa’yı önerilerle bana gönderdi“ diyor.(M. Heme Baqi, age, sayfa 128)
Şeyh Ubeydullah Ekim 1789 tarihinde 3. Defa temsilcisi Halife Mehemed Said’i Kamsarakan’a gönderiyor ve kendine Kamsarakan’a şu mesajı vermesini istiyor: „Şeyh o kanıya varmıştır ki, Osmanlı devletinin denetimi altında bulunan halkın asayışını koruma gücü kalmamıştır. Bu ise halkın malı ve mülkü üzerine büyük bir tehlike teşkil etmektedir. Bundan dolayı Şeyh milletin iyiliği ve yararına bu işi ve görevi boynun borcu olarak biliyor. Halk ise Şeyh’i gerçek koruyucusu olarak görüyor. Tüm kötülüklerin şah damarı var olan devlet kurumlarından başlıyor, en alt sıradan memurdan başlıyor en üst kurumlarda görevlilere kadar uzanıyor. Onlar halkın son damla kanına kadar emiyorlar. Baskı gören ve ezilen halkın takatı kalmamıştır. Yalnızca Hıristiyanların değil Kürdlerinde kanını emiyorlar. Yönetici organların haksızlıkları ve rewa olmayan tavırları yüzünden, Kürdler mecburiyet karşılığında soygun ve çetecilik yapıyorlar. Şeyh bu mücadeleyi Osmanlı devletine karşı başlatmıştır. ……………………….Eğer Rusya Türkiye ve Britanya’ya karşı savaşa girerse Kürdler savaşta kader değiştirici bir rol alabilirler. Çünkü, Van ve Diyarbakır gibi tüm stratejik dağ yolları Kürdlerin elindedir“ (M. Heme Baqi, age sayfa 129)
Şeyh Ubeydullah’ın Rusya ile olan ilişkileri üzerine daha sonra duracağımdan dolayı geçiyorum. Rusya’nın Van konsolosu Kamsarakan’a Eylül ve Ekim 1789 tarihlerinde üç defa Yusuf Ağa ve Halife Mehemed Said’i göndermesi Osmanlı devletine karşı başlattığı dürenişe dikkat çekmek içindi.
Rusya’nın Van Konsolosu Kamsarakan pek temiz bir tip değildi. Ermeni asılı olan Binbaşı Kamsarakan Erzurum’dada Rus Konsolosluğu yapmış ve Erzurum işgal edildiği zaman da Erzurum Rus Polis Müdürü olmuştu. Kamsarakan Erzurum’da göreve geldikten sonra yerli Ermenilerden yoğun bir kesimi polis teşkilatına alıyor.. Kamsarakan sürecini rapor eden İngiliz Konsolosu Trotter şöyle yazıyor: „Hiç kuşku yok ki, Rus işgali sırasında yerel polis örgütüne alınan bir çok Ermeni , fırsattan yararlanarak müslümanlara eziyet etmişlerdir. Rus viskonsolos vekili de bunu doğruladı“( Bilal N. Şimşir, age 151)
Aktüel durumda Güney Kürdistan’da „Gorran Hareketi“ne önderlik eden Kürd politikacısı Nawşirwan Mustafa Emin Raperin öncesi kaleme aldığı „Kurd û Ecem” adlı eserinde Rus Konsolosların yukarı verdikleri raporları şöyle özetliyor:
“ 1)Kürdlerin taleplerini desteklemeyin ve isteklerini red edin!!
2) Merkezi hükümetleri destekleyin!
3)Kürdlerin yerine Hıristiyanlara dayanın, daha ileri, daha çalışkan, çabuk öğreniyorlar ve zenginler”(Nawşirwan Mustafa Amin, Kurd û Ecem, Senteri Lekolinewey Strateji Kurdistan, Silêmanî 2005, sayfa 221)
Rusya’nın Van Konsolosu Gamsarakan’ın Kürdlere karşı bir kişi olduğunu biliyoruz. Şeyh Ubeydullah Hareketinin belli bir aşamasında ve özellikle Doğu Kürdistan sürecinde ön plana çıkan ve hatta bazı çevrelerin Şeyh Ubeydullah’ın „Dışişler Bakanı“ olarak lanse ettikleri Simon Çilingiryan adlı bir Ermeni tucar var.. Yazı serisinin daha sonraki bölümlerinde sık sık ismine rastlayacağımız Şeyh Ubeydullah’ın „Simon Ağa“ dediği Kütükçü Simon Çilingiryan hakkında Garo Sasuni’nin ciddi iddiaları vardır. Garo Sasuni’i Kamsaragan ile S. Çilingiryan arasındaki ilişkilere parmak basarak şöyle yazıyor:
„Rus Konsolosu Gamsaragan bu haberin(Hakkari’de Kürdlerin isyan haberi-Aso) doğruluğununun araştırılması ve rapor hazırlanması için Kütükçü Siman Çilingiryan’ı yola düşürmekle yetinir……“ Garo Sasuni, S. Çilingiryan için düştüğü dipnotta ise „Kütükçü Simon Çilingiryan sık sık Hakkari’ye ceviz ağacı kütükleri satın almaya giderdi. Anlaşıldığına göre aynı zamanda hem Rus Konsolosu ile ilişki içinde ve hemde Şeyh Ubeydullah’ı tanımaktadır“(Garo Sasuni, age sayfa 103, 257)
Bu arada İngiliz Konsolosu’da yanına bir başka Ermeni Tucarı alarak Hakkari’ye gidiyor. Garo Sasuni’nin verdiği bilgilere göre Kamsaragan Şeyh Ubeydullah hakkında rapor hazırlamak için Hakkari’ye gönderdiği Simon Çilingiryan İngiliz Konsolosundan önce Van’a geri dönüyor.
Burada yeniden sözü Garo Sasuni’ye bırakalım. Garo Sasuni şöyle yazıyor: „ Şeyh Ubeydullah’ın niyetini öğrenen Çilingiryan aynı mecliste bu hareketi başarısızlığa uğratmak gerekli ‚köpeği köpekle boğdurmalıdır’ demiş ve ertesi günde Van’dan kabolmuştur“( Garo Sasuni, age sayfa 103, 257)
Garo Sasuni kitabının bir başka yerinde ise „Çilingiryan her ne kadar ticari nedenlerle sık sık Şemdinan’a gidiyor ise de, onun Rus Konsolosu Gamsaragan’ın itimadına layık bir kişi olduğu inkan edilemez ve dolayısıyla bu Ermeninin siyasi faaliyetleri de Rus Konsolosunun ve Rusya’nın telkinleriyle yapılmış olmalıdır.“( Garo Sasuni, age sayfa 103, 257)
Garo Sasuni’nin Çilingiryan ve Kamsarakan ilişkileri ve Çilingiryan’ın Kürdlere ilişkin „köpeği köpekle boğdurmalıdır“gibi sözlerine ilişkin iddiaları başka kaynaklar ışığında yeniden değerlendirme ihtiyacı var. Fakat, şu noktanın altınıda çizmek lazım. Eğer Çilingiryan Kamsarakan’ın adamı ise ve açık bir şekilde Şeyh Ubeydullah Hareketine düşmanlık yapan ve İran’ı destekleyen Rusya’nın ajanı ise hareketin gelişim süreci içinde bir dizi tahribata neden olması gerekir.
Bazı çevrelerin Simon Çilingiryan’ı Şeyh Ubeydullah’ın „Dışişler Bakanı“, „Diplomatik yazılarını kaleme alan“ ve Şeyh Ubeydullah’ın „Hıristiyanlara karşı düşünce yapısını etkiyen“ kişi olarak lanse etmelerinin belgelere dayalı bir temeli yok. Yani anlayacağınız ayakları hava da iddialar!!
Aslında bu iddiaların altında Kürdleri küçümseyen bir zihniyet var. Çünkü, Şeyh Ubeydullah, Kürdistan’da din, dil, mezhep ve ulus ayrımı yapmaksızın tüm Kürdistanlıları tek bir çatı altında toplayarak sömürgecilere karşı harekete geçirmek istiyor. İşte bu yaklaşım Şeyh Ubeydullah gibi bir lidere değilde dışardan birine mal etme yaklaşımı var.
Bugün elimizde bulunan belgelere göre Şeyh Ubeydullah’ın çeşitli devlet temsilcilerine ve yabancı organizasyonlara gönderdiği onlarca „Dışişler Bakanı“ yani temsilcisi var. Bundan sonraki yazılarda da görüleceği gibi Şeyh Ubeydullah’ın görüşmelere giden bazı temsilcileri de öldürüyorlar. Simon Çilingiryan da bu onlarca temsilciden sadece biridir. Bundan dolayı Simon Çilingiryan’ı Şeyh Ubeydullah’ın „Dışişler Bakanı“ ilan etmek hayal ürünüdür.
Simon Çilingiryan, Şeyh Ubeydullah’ın „diplomatik yazılarını yürüten“ biri de değildir. Sayin Sait Çetinoğlu „diplomatik yazıları yürüten“ olarak Çilingiryan’ı ileri sürüyor. Bu „yürütme“ tabiri diplomatik yazıları kaleme alanmı? Yoksa diplomatik mektupların sahibini mi kastediyor belli değildir.
Hangisi söylenirse söylensin ikisi de doğru değildir.
Bir kere 1866’dan Şeyh Ubeydullah sürgüne gönderildiği tarihe kadar meşhür Mahabadlı Kürd şairi Wefayi Nehri’de kalıyor. Şeyh Ubeydullah’ın katibi ve çocuklarının Mirzasıdır. Bu yazı serisinde yer yer gündeme getirdiğim gibi Şeyh Ubeydullah’a ilişkin anılarını yazan bir Kürd şahsiyetidir. Şair Wefayi sadece bir şair değildi, aynı zaman da meşhur bir Hattat yani güzel yazı yazan bir Kürd şahsiyetiydi.. Bedirxan’ın çocuklarına ve torunlarına hocalık yapan yurtsever Kürd şairi Haci Qadri Koyi’de bir şiirinde Şair Wefayi’nın Hattatlığına vurgu yapıyor. Wefayi’nin kendiside Anılarında Hattatlığından söz ediyor. Seyyid Abdulkadir ve Seyyid Sıdıq’a da güzel yazı sanatını öğreten odur. Bugün elimizde bulunan verilere göre Şeyh Ubeydullah’ın mektupları büyük oranda Farsça yazılmış ve bu mektuplar büyük oranda Wefayi’nin kaleminden çıkmıştır.
Mektupların içeriğine gelince Şeyh Ubeydullah’ın „Mesnewi“sini okuyan her hangi biri bu mektupların doğrudan ona ait olduğunu görür. Ayrıca sıranın Çilingiryan gelmesi için Nehri Medreselerinde eğitim gören yüzlerce Kürd din alimi var. Şeyh Abdulkadir ve Hamza Ağa Menguri gibi hareketin askeri ve siyasi önderliğini yürüten kadrolar var. Şeyh Abdulkadir’in o dönem kaleme aldığı bazı mektuplar var. Onlarca yıl İran dışında Osmanlı topraklarında sürgünde yaşıyan ve büyük tecrübelere sahip olan Hamza Menguri’nin mektupları var. Bu mektuplar incelendiği zaman, Çilingiryan ile ileri sürülen bilgiler doğru değildir.. Çilingiryan Farsça bilip bilmediğini dahi bilmiyoruz.
Şeyh Ubeydullah’ın „Hıristiyanlara karşı yaklaşımına“ ilişkin Çilingiryan’a pay biçmek de doğru değildir. Çünkü, Şeyh Ubeydullah Rus-Osmanlı savaşı sırasında cepheyi terk ettiğ an Osmanlıdan ilk kopuşu gerçekleştirmiş ve arayış içine girmiştir.. Şeyh Ubeydullah „Mesnewi“ sini de o süreçte yazıyor.. Mesnewi Kürd ve Kürdistan aşkıyla dolu ve bugüne kadar hiç bir Kürd siyasal liderinin şiirlerle bu kadar Kürdlerin ulusal duygularına hitap ettiğine raslamadım. Böyle bir perspektife sahip olan biri, elbette bölge ve uluslararası konjüktürü okuyacak, dış destek arayacak, Kürdlerin tarihsel yanlışlıklarından ders alacaktı.. Farklı din ve etnik yapılardan gelen Kürdistan ileri gelenlerinin Nehri Kongresi bu gerçekliğin ifadesidir.
Daha öncede vurguladığım gibi Şeyh Ubeydullah önderliğinde gelişen ve 1880 Devrimi olarak bilinen Kürdistan Devrimi ilk etapta 1879 yılının sonralarına Osmanlı devletine karşı başlıyor.
Yüzbaşı Clayton 2 Eylül 1979 tarihinde hazırladığı raporda „ Paşa aralarından Şeyh Abdullah’ın (Ubeydullah) da bulunduğu bazı Kürt şeflerinin isyan halinde olduklarını bana haber verdi. Onlara karşı saldırıya geçmesi için İstanbulda telgrafla emir aldığını söylüyor“( Bilal N. Şimşir, age sayfa 186)
Yine Clayton 6 Eylül 1879 tarihinde verdiği raporda Herki aşiretine bağlı Kürdlerin Ağustos ayında Gever’deki bir köye saldırılarını gündeme getiriyor ve 6 Ağustos’da 400 askerin bölgeye gönderildiğini bir çok Kürdün öldürüldüğünü haberini veriyor.
Binbaşı Clayton raporunun devamında „ iki yıldan beri isyan hazırlığı içinde olan Nara’daki(Nehri olacak) Şeyh Abdullah(Ubeydullah) bu haberleri alınca Beridçen’deki Şeyh Mahmud’a ve diğer reislere haber göndererek onları ayaklandırmaya çağırdı. Çağırırken artık bir Türk hükümetinin olmadığını, bir haftada Amadia üzerine yürüyeceğini söyledi. Şeyh Mahmud hemen Musul vilayetine haber verdi ve beş gün sonra vergi toplamak üzere Diyarbakır’dan 200 asker geldi. Şeyh Abdullah(Ubeydullah) 900 Kürt topladı ve bunları oğlu Abdulkadir komutasında Türk askerlerinin üzerine saldırttı. Türk komutan tedbirli davrandığı ve önceden tertibat aldığı için 15 Ağustos günü saldıran Kürdleri yenilgiye uğrattı. Abdulkadir durumu babasına haber verdi ve takviye istedi. Olup bitenden haberi olmayan Başkale Mutasarrıfı, vergi toplamak için Şeyh Abdullah’a(Ubeydullah) resmi bir yazı göndermiştir. Şeyh Mutasarrıfı tutuklamış, fakat bir kaç gün sonra, Gevvar’da tutuklu bulunan Herekli(Herki olmalı Aso) Kürtlerinin serbest bırakılması koşuluyla onu serbest bırakmıştır. Mutasarrıf, tutuklu Kürdleri serbest bırakmaya yetkilileri ikna edemeyince, halktan bir çok kişiyle birlikte Başkale’ye kaçmıştır.“(Bilal N. Şimşir, age, sayfa 188)
Binbaşı Clayton raporlarının devamında Şeyh Ubeydullah’ın 5000 adamı Başkale ve Gever’de 3000 Türk askerin olduğu , askerlerin „Şeyh’i kutsal bir kişi“ olarak gördüklerini yazıyor. Ayrıca yine aynı dönemde İngiltere Tebriz Konsolosu W. Abbott’a çeşitli raporları hazırlıyor ve İngiltere yetkililerine gönderiyor.
W. Abbott 25 Eylül 1879 tarihinde yazdığı raporda „Şeyh Obeidoollah’ın(Ubeydullah) oğlu Amadiya’dadır(Musul Vilayetinde) ve bu adı taşıyan kale asilerin eline geçmişsede Türkler tarafından geri alınmıştır. Türklerin Kürd müttefikleriyle asi Kürdler arasında bir çok çatışma olmuş ve asiler yenilgiye uğratılmıştır.“(Bilal N. Şimşir, age sayfa 193)
Görüldüğü Şeyh Ubeydullah önderliğinde Kürdler hem bugün Kuzey Kürdistan ve hemde Güney Kürdistan’da çok geniş bir alanda Osmanlı devletinin askeri güçleriyle çatışma halindeler. Bu arada Osmanlı devleti farklı kanallarla Şeyh Ubeydullah ile görüşmeler yapıyor. Mesela İngiltere’nin Erzurum Konsolosu Binbaşı Trotter 27 Eylül 1879 tarihli raporunda „ Ekselans Semih Paşa 23 Eylül’de buraya(Erzurum) gelmiş ve bugün Van’a hareket etmektedir. Paşa Kürd ayaklanmasını bastırmak üzere Babiali tarafından alelacele buraya gönderilmiştir. Bu işin kolayca halledileceğini düşünmektedir. Semih Paşa Şeyh Ubeydullah’a haber salarak görüşmek için Van’a çağırdı…………. Paşa Haydaran aşireti reisi Musa Ağa’yı da Van’a çağırdı“(B.N. Şimşir, age sayfa 194)
Daha önce de vurguladığım gibi Osmanlı devleti Van Müftüsünü aracı olarak Şeyh Ubeydullah’a gönderiyor. Yanılmıyorsam o dönem Van Müftüsü Seyyid Fehimi Arvasi’nin oğlu Muhammed Emindir. Seyyid Fehimi Arvasi, Şeyh Ubeydullah Nehri’nin babası Seyyid Taha’nın Halifesiydi. Seyyid Fehimi Arvasi, Şeyh Ubeydullah’ın Hacc seferi sırasında kendisine refakatlı eden Kürd şahsiyetlerinden biriydi. Osmanlı devleti bu ilişkileri kullanarak Şeyh Ubeydullah’ı „ikna“ etmeye çalıştı. Şeyh Ubeydullah Van valisine 22 Ramazan 1879’da gönderdiği mektubunda eleştirileriyle beraber Sultan’a bağlılığını bildiriyor:
“Mektubunuzu aldım. Çok Müteşekkirim. Oğlum Abdulkadir’i aşiretlere gönderdim. İmparatorluk kuvvetlerinin Amadia’da(Musul Vilayeti) köyleri yakıp yıktıklarını, birçok köylüyü öldürdüklerini ve kadınlara tecavüz ettiklerini söyledi. Oğluma, oraya varınca karşıt tarafları barıştırması için talimat verdim. Ama imparatorluk askerleri onu dinlemediler, aşiretler ise çarpışmaları bırakıp çekildiler. Kürtler tarafından tutuklanan askerlerden bazılarını oğlum serbest bıraktırdı. Hükümet o askerleri sorgularsa oğlum Abdulkadir’in davranışı doğru olarak anlaşılır. Kötü niyetli kimseler durumu Hükümet-i Şahane’ye başka türlü anlatmışlar. Bu uydurmaları dinlememenizi rica ederim. Tam tersine, gerçek durumu Babıâli’ye anlattıktan sonra, o kötü niyetli kişileri tutuklatıp hapse atacaksınız. Her zamankinden daha fazla sadık olduğumu Hükümet’e arz ederim. Benim bu beyanımın Zatıâliniz tarafından ciddi olarak dikkate alınacağına inanıyorum. Huzur ve sükunetin sağlanması için kendimi feda etmeye ve Hükümet’in emrini yerini getirmeye hazırım. Teslim olduğumu ve tam olarak boyun eğdiğimi ispat için oğlum Seyit Muhammed Sıddıq’ı size gönderiyorum. Entrikacıların hakkımdaki asılsız iftiralarına kulak verilmeyeceğini umuyorum. Sizin gönderdiğiniz elçi Abdulkadir Efendi size söylediklerimin hepsini doğrulayacaktır. Sizin emirleriniz uyarınca, karşıt tarafları barıştırmak için gönderilmiş olan oğlum Abdulkadir’i geri çağırmak üzere bir haberci gönderdim. Bundan böyle benzer olayların tekrar çıkmayacağını ve huzurunuzun kaçırılmayacağını umuyorum.”(B.N. Şimşir, age, sayfa 191)
Semih Paşa ile Şeyh Ubeydullah’ın arasında yapılan görüşme var. Bu görüşmede Osmanlılar Şeyh Ubeydullah’a ne gibi sözler verdiler? Van Müftüsü Şeyh Ubeydullah’a giderken beraberinden götürdüğü Sadrazam’ın mektubu var. Bu mektupta Osmanlılar Şeyh Ubeydullah’a hangı vaadlerde bulundular? Ayrıca Van Müftüsü sözlü olarak Osmanlı devleti adına Şeyh Ubeydullah’a hangi sözleri verdi? Bedirxanilerin Şeyh Ubeydullah ile görüşmeleri var. Doğrudan Sultan tarafından göndiriliyorlar. Ne konuşuldu?
Tüm bu soruların cevapları olmalıdır.
Bu tarihi dönemece ilişkin İngiliz belgelerine bakıldığı zaman, büyük oranda Osmanlı yetkilileri ve gelişmeleri takip eden üçüncü yada dörtüncü kaynaklardan alınıyor. Fakat, görüşmelere katılan tarafların doğrudan verdikleri bilgi ve belge yoktur.
Şeyh Ubeydullah gibi Kürdlerin “Ulusal Avukatı” konumunda olan bir şahıs nasıl oluyorda hiç bir güvence almadan çatışmalara son veriyor.
Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine ve hatta günümüze kadar Türkiye devleti Kürdlerle yapılan görüşmeleri ve verdikleri sözleri tek taraflı ve çıkarları doğrultusunda çarpıtarak sunuyor. Kürdlerin lehine olabilecek tüm belgeleri ya yok ediyor yada gizliyor. Buna karşılık, Kürdlerin teslim olduğuna dair “belgeleri” sunuyor.
Mesela yabancı kaynaklara da yansıyan Kemalistlerin 1922’de Kürdlere verdikleri “Otonomi sözü”, yada Kemalistlerin Sovyetler Birliğinin belgelerine de yansıyan ve daha önce Newroz.Com’da yayınlanan Kürdistan Kralı Şeyh Mahmud ile yaptıkları antlaşma ………… https://www.newroz.com/tr/politics/344564/sovyet-ar-iv-belgelerinde-k-rd-sovyet-ili-kileri-ve-1925-devrimi-29 Daha önce Newroz.Com’da yayınladığım “Türkiye’ye Geri Dönen Xoybûn Üyeleri Üzerine Notlar(1)” uzun bir yazı serisinde Kemalistlerin çeşitli Kürd liderleriyle yaptıkları gizli görüşmeler var. Bu görüşmelerin ikisi Celadet ve Kamuran Bedirxan ile yapılıyor. Bedirxan kardeşler Fransızları bilgisi ve gözetimi altında görüşmeleri yaptıklarında belgeler günümüze kadar ulaştılar. Ama, Türk cephesinde hiç bir belge yok. Zaten o yazı serisinde de bir dizi soru sormuştum.
Şeyh Ubeydullah’ın Bağımsız ve Birleşik Kürdistan için mücadele planı başlangıçta iki devlete yani Osmanlı ve Qaçari devletlerine karşı aynı anda direnişi öngörüyordu.. Osmanlılarla girişilen ilk çatışmaların ardından Şeyh Ubeydullah var olan planının ciddi hataları barındırdığını ve iki devlete karşı aynı anda mücadelenin sorunlu olduğunu görüyor. Osmanlıların kendisine verdiği „sözlere“ bağlı olarak yakın mücadele hedefini yeniden tespit ediyor.
Garo Sasuni Şeyh Ubeydullah’ın mücadele planına ilişkin şu tespiti yapıyor:
„Kararlaştırılan ilk plana göre aynı anda İran ve Osmanlı imparatorluğu üzerine harekete girişilecekti. Mankur ve Mameş aşiretleri Osmanlı sınırındaki kendilerine yakın Osmanlı kuvvetleriyle birleşip Şeyh’in büyük oğlu Mehmed Sıddık’ın yönetiminde önce Revanduz’a saldırıp, orasını işgal ettikten sonra, Bağdat üzerine yürüyeceklerdi. Şeyh Ubeydullah Van’ı işgal için harekete geçtiğinde, onun küçük oğlu Abdulkadir, Amadiya ile Musul’a saldırıya geçecekti. Bağdat’taki bazı aşiretlerin reisi Ferhan Paşa da Musul’a saldırdıklarında Şeyh’e yardım edeceklerine dair söz vermişti. Diğer kuvvetler ise aynı anda İran’a karşı saldırıya geçecekti“ (Garo Sasuni, age, sayfa 88)
Garo Sasuni bu tespiti yaptıktan sonra „ Ubeydullah’ın uygulamak istediği bu plan ciddi hatalar taşıyordu. Çünkü, aynı zamanda iki büyük devlete saldırmak onların güçlerini aşan bir davranıştı. Bu durumu kendileri de anlayınca planı değiştirdiler“(Garo Sasuni, age sayfa 88)
Bilindiği gibi Şeyh Ubeydullah o dönemler Mekke Şerifi ve Mısır Hitivi’nden yardım yardım alma çabası içine girmişti. Bunu dışında bir çok kaynak Arap asılı olan Ferhan Paşa ile de ortak hareket etme konusunda anlaşmıştı.
Hatta bazı kaynaklar Şeyh Ubeydullah hareketi sırasında „ Bağdat, Musul ve Hakkari mıntıkasında 5000 Arap Şeyh Ubeydullah’ın yardımına gitmek için bir araya toplandıkları“nı yazıyorlar.(Nawşirwan Mustafa Emin, age, sayfa 152)
Şeyh Ubeydullah Nehri Önderliğinde İlk Kürd Örgütü..
Şeyh Ubeydullah kendisinden önce sömürgeci güçlere karşı baş gösteren tüm Kürd devrim ve direnişlerin Kürdlerin yardım ve desteği ile bastırdıklarını biliyordu. Her hangi bir Kürd aşiretinin Türk yada Fars işgalcilerine karşı direnişe geçtiği zaman başka bir Kürd aşiretini karşısında buluyordu. Şeyh Ubeydullah çok yakından Kürd Mirlerinin acı sonunu görmüştü. Osmanlı devleti bir Kürd Mirine karşı giriştiği savaşta diğer Mirlerin ya desteğini almış yada onlardan bazılarını tarafsız kılmıştı. Sonuç olarak tüm Kürd Mirliklerine son vermişti.
İşte böyle bir tarihsel geçmişin tecrübesine sahip olan ve o dönem Kürdistan’da en sevilen ve en güçlü lideri olan Şeyh Ubeydullah Kürdleri/Kürdistanlıları tek çatı altında birleştirmek amacıyla harekete geçti.
Osmanlı devletinin Kürdlere karşı düşmanca tutumlarının bilincinden olan Şeyh Ubeydullah Mesnewi’sinde şöyle sesleniyor:
„Zulm îşan ra çû arem derbeyan,
her çe guyem andekî başed az an”
“eger ez behsa sîtem û zordarîya Tirkan bikim,
hindi ez bibêjim her min kêm gotîye“
“Eğer ben Türklerin sitem ve zorbalıklarından söz edersem,
ne söylesem azdır” (Dr. Elî Nerweyî, age sayfa 44)
Bu yazı serisinin daha önceki bölümlerinde Şeyh Ubeydullah’ın Kürdlerden övgüyle söz ettiği bazı şiirlerinden bazılarını vermiştim.
Osmanlı ve Qaçari gibi Kürd düşmanlarına karşı açık turumu bir çok şiirinde ve çeşitli devlet yetkililerine gönderdiği mektuplarda da mevcuttur.
Şeyh Ubeydullah’ın bir başka yanı ise Kürdistani perspektifine sahip olmasıdır. Bugün dahi ülke, devlet ve toprak perspektifinden yoksun, Kürd ulasal istemlerini Türk proküstüne yatıran yaklaşımları gördüğümüz zaman Şeyh Ubeydullah’ın ulusal büyüklüğü daha da anlaşılıyor.
Şeyh Ubeydullah bir şiirinde Kürdistan için şöyle yazıyor:
“Nehr nam an qesabe, zan merz o bûm,
an az Kurdistan ne Iran û Rom”
Kürdçesi:
Ango Cihê ew lê dayîkbûye nave wê Nehrî ye li sînorê welateke ye nave nave wê Kurdistanê, ne Îran e ne Rom e “
Şeyh Ubeydullah o dönem Kürdistan, İran ve Rom(Osmanlı) ülkelerinin ayırımını açık bir şekilde yapıyor. Doğduğu köy Kürdistan’da Nehri adlı köy olduğunu, Kürdistan’ın ne İran ve ne Rom olduğunu açık bir şekilde beyan ediyor.
Şeyh Ubeydullah bir başka şiirinde ise Kürdistan için:
“Rum û Kurdistan û Îran û Ereb,
Feyzîyab û behrewerzan por adeb
Ango: Rom û Kurdistan û îran û welatê Ereban,
Mifa û behre ji (Mewlana Xalidî Nexşîbendî) werdigirin”
Şeyh Ubeydullah burada da Mewlana Xalid Nexşibendi’den yararlanan ülkelerden söz ederken İran, Arap ülkesi ve Rom ile birlikte Kürdistan’a işaret ediyor.
Şeyh Ubeydullah şiirlerinde ve çeşitli çevrelere gönderdiği mektuplarında Kürdlerin yiğitliği, savaşçılığı ve mertliklerinin yanında içinde bulundukları kötü ekonomik ve siyasal durumun sorumlusu olarak Osmanlı ve Qaçari devletleri görüyordu.
Kürdistan meselesinde de tarihe baktığı zaman ve kendi döneminde Kürdistan’ın içinde bulunduğu kötü şartları dile getirmek bazında şöyle diyor:
“Bud Kurdistan zemanî pîş ey in,
çûn Buxara cay aqtab yemîn”
Ango: Welatê Kurdistanê serdemek berî niha, mîna Buxara cihê qutbên cîhanê bû”
Şeyh Ubeydullah döneminde Buhara büyük gelişmelere sahne olmuş ve bir dizi islam alimleri Buhara’ya giderek eğitimini tamamlıyorlardı.
Şeyh Ubeydullah bu şiirinde Kürdistan’ın bir zaman Buhara gibi olduğunu ve sömürgeciler tarafından içine düşürüldüğü ortamdan hayretle söz etmektedir.
Şeyh Ubeydullah Kürdistan’ın içine düştüğü geri durumu ve sönen okyanus aydınlığını şöyle ifade ediyor:
“Zîn cîhet amed be, Kurdistan fitur,
der qusur amed, heman deryayê nûr”
“lewra ew barûdoxê başkevtî bo Kurdistan peyda bû, û ew derya ronahîyê kiz bû”
Şeyh Ubeydullah açık bir şekilde Kürdistan’daki aydınlık deryasının zayıflanmasını, Kürdistan’da ortaya çıkan geri yapılanmasına bağlıyor.
Şeyh Ubeydullah Kürdistan’ın içinde bulunduğu kötü durumun devam edemeyeceği bilinciyle şöyle yazıyor:
“Şoq û sergermî be Kurdistan zehal,
baz ared heq pîs ez fwet û zwal,
Ango: careke dîtir xudawend dê xweşî û şadîyê bizivirîne Kurdistanê, piştî ku barûdoxê xirap bi serda hatî”( (Dr. Elî Nerweyî, age sayfa 46)
Şeyh Ubeydullah var olan kötü durumdan sonra Yezdan’ın Kürdistan’a güzel ve mutlu günleri bahş edeceğini yazıyor.
Ülke perspektifi olan, Kürdleri ayrı bir millet olarak görüp övgüler dizen, Kürdlerin Osmanlı ve Qaçari devletleri tarafından ezilip, sömürüldüğünü tespit eden ve Kürdlerin içinde bulunduğu geri yapılanmanın sorumlusunun işgalci güçler olduğu altını çizen Şeyh Ubeydullah Kürdistan’ın dört bir yanından Kürd ileri gelenlerini Nehri’ye çağırıyor.
Şeyh Ubeydullah, daha önceki Kürd direnişlerinin çeşitli Kürd aşiretlerinin işgalci güçlere verdikleri doğrudan destek aracılığıyla bastırıldığını biliyordu. Bundan dolayı Şeyh Ubeydullah, Osmanlı ve Qaçari sömürgecilerine karşı Kürdistan’ın ileri gelenlerini ortak ulusal bir irade oluşturmaları için Nehri’ye çağırdı. Şeyh Ubeydullah’ın bu çağrısı sadece Kürdlere değildi, aynı zamanda Kürdistan’da yaşıyan Ermeni ve Asurilere de yönelikti.
Şeyh Ubeydullah’ın bu çağrısını bugünün söylemiyle „Kürdistan Çağrısı“ olarak değerlendirilebilinir.
Osmanlı ve Qaçari idarelerine karşı direniş içinde olan Kürdlerin „Nehri Ulusal Kongresi“ diyebileceğimiz büyük toplantı öncesi bir dizi küçük konferans ve ön görüşme toplantıları da yaptıklarını belgelerden biliyoruz.
Bu toplantılar Şeyh Ubeydullah ile çeşitli aşiret liderleri ve din adamları arasında yapılan ikili toplantılar şeklinde olduğu gibi düşman olan aşiretler arasındaki sorunları çözme toplantıları şeklindede geçiyor.
Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekiyorsa, 1879 sonbaharından başlayarak 1880’lerin yazına kadar irili ufaklı hazırlık toplantıları yapılıyor. Bu süreçte Şeyh Ubeydullah’ın Halifeleri, müridleri Kürdistan’ın dört bir yanına yayılarak hem aşiretleri „Büyük Direnişe“ hazırlıyorlar ve hem de Büyük Direniş için gereken dış destekler için diplomatik ilişkiler kurmaya çalışıyorlar.
O dönem dünyanın büyük güçleri olan İngiltere, Rusya, Avusturya, büyük bölgesel güçler olan Osmanlı devleti, Qaçari Hanedanlığı ve alanda bulunan tüm yabancı misyonerlerin gözü Serçiyan da yani Nehri’nin üzerindedir. İstanbul’da bulunan Ermeni Patriki ve Hakkari’de bulunan Süryani Patriki yabancı devletleri Şeyh Ubeydullah’ın hazırlıkları hakkında sürekli olarak bilgilendiriyorlardı.
Bu arada İngiliz Konsolosu Clayton yanına bir Ermeni tüccarı olan M. Bağdasaryanı alarak Serçiya’ya gidiyor.
M. Bağdasaryan o dönem yayın yapan Ermeni „Murç“ gazetesine „Tanık“ takma ismiyle bölgedeki gelişmeler hakkında yazılar yazıyor.
Konsolos Clayton ile M. Bağdasaryan Çolemerg’e yakın Süryani Patriki’nin bulunduğu Koçanis köyüne gidiyorlar.
M. Bağdasaryan „Tanık“ ismiyle gelişmeleri şöyle aktarıyor:
„Bu dağlı din adamının basit ve sade görünüşü ve davranışı üzerimizde bir etki bıraktı. O’nun yanında ne Sinot(Yüksek Rühani Meclis), ne Prokuror(dini kuruluş sivil memuru), ne katip ve ne de sayman vardı. Etrafında yalnız bir kaç uzun boylu yiğit delikanlı bulunuyordu. Bizimle Türkçe konuşuyordu. Şüphesiz ki konu Kürt ayaklanması üzerine idi. Mar Şimon ne zaman ki Şeyh Ubeydullah’tan bir mektup aldığını ve mektubunda çok önemli bir iş için onunla kendi makamında görüşüp fikir teatisinde bulunmak istediğini söylediğinde ve mektubuna , bu işin Bab-ı Ali’nin emri ve talimatıyla başlayacağını da eklediğinde hayretler içinde kaldık.
-Peki siz kendisine ne dediniz?
-Hiç bir şey. Yalnız O’na bizim beş Melikimiz vardır ve bunlar milli kader tayin edici konularımızda karar verirler. Bundan dolayı onlara müracaat edip bir genel toplantıda , benim sizin(Ubeydullah) yanınıza gelip gelemeyeceğimin karar altına alınması gerektiğini söyledim.
-Acaba bu cevabınızın Şeyh’i doğrudan doğruya incitip, O’nun Süryanilere karşı düşmanlığını tahrik edebileceğini düşünmediniz mi?
-Böyle bir şey mümkün olabilirdi. Fakat ben Meliklerin haberi olmadan gidip gitmemem konusunda kendim karar veremezdim. Sonra şu da varki 1842 de Kürtler tarafından bize yapılan böyle bir davete kanarak ulusumuzu dehşetli bir şekilde zarara girmişti. Bunları çok iyi biliyorsunuz zannederim.“(Garo Sasuni, age, 103-104)
Mar Şimon konuşmasının devamında ise Şeyh Ubeydullah’ın amacı Van’a saldırmak olduğunu son Osmanlı-Rus savaşında General Der Ğugasov ordusu karşısında Beyazid’a aldıkları yenilginin intikamını Van Ermenileriden almak istediğini ve Sultan’ın kendisini destekleyeceğini söylüyor.
Tanık’ın Murç gazetesinde yayınladığ yazının Şeyh Ubeydullah ile İngiliz Konsolosu arasında geçen konuşmayı özetleyen Garo Sasuni şöyle yazıyor:
„Konsolos Şeyh Ubeydullah’a Avrupa büyük devletleri, özellikle İngiltere Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü her ne pahasına olursa olsun garanti ediyor. Büyük devletlerin almış oldukları karar gereğince doğu vilayetlerinde reformlar yaparak Ermeni ve Süryani Hıristiyanlarının durumu iyileştirilecektir. Konsolos, Kürdistan’ın her yerinden Kürt ileri gelenlerinin Şemdinan’a toplanmış olduğunu ve bundan dolayı sözü geçen vilayetlerde bir isyanın patlayacağı hususunda dedikoduların yayılmış olduğunu haberini aldığını ve Şeyh’in de nüfuzlu yüce bir insan olduğunu bildiği için kendisinden gerçeği öğrenmek ve onun sayesinde, çıkabilecek her hangi bir kargaşalığın önünü almak istediğini belirtti.
Tecrübeli ve diplomat bir kişi olan Şeyh Ubeydullah, kendisinin ve bütün Sunni Kürdlerin Sultan’ın sadık vatandaşları olduğunu, her hangi bir kargaşalık çıkarma niyetinde olmadıklarını ve Sultan’ın iyi niyetli himayesi altında, ülkelerinin barışı için her türlü gayreti göstermeye hazır olduklarını belirtti. Kürdlerin toplanma nedeninin ise onların kendisinin ‚Hac Seferini“ tebrik için geldiklerini ve sadece bunun dini bir hürmet davranışından gayri bir şey olmadığını sözlerine ekledi.
Konsolos bu konuda Şeyh’e şöyle bir soru yöneltir:
-Bu dağlarda telgraf irtibatı yoktur. Bu kadar çabuk bütün bölgelerin Kürd liderleri ne şekilde haber alabildiler?
-Mekke’den dönüşümde İstanbul’dan geçiyordum, oradan Kürd beyliklerinin bulunduğu yerlere telgrafla Şimdinan’a varış tarihimi bildirdim“(Garo Sasuni, age, sayfa 105)
İngiliz Konsolosu Şeyh Ubeydullah’a açık bir şekilde „Osmanlı toprak bütünlüğünden yana olduklarını“, „kargaşa istemediklerini“ Ermeni ve Süryanilere ilişkin reformları düşündüklerini söylüyor. Şeyh Ubeydullah ise Konsolos’un gönlünü hoşetmek amacıyla „Sultan’a bağlı olduklarını“ söylüyerek geçiştiriyor. Ayrıca Kürdlerin Nehri’de toplanmaları meselesinde ise Şeyh Ubeydullah’ın cevabı diplomatiktir. İstanbul’dan telgrafla Kürd beylerine Hac dönüşünü bildirmesi meselesi de Şeyh Ubeydullah’ın diplomatça cevaplarından biridir.
Osmanlı devletinin avukatı kesilen İngiliz dipolomatına bu cevaptan daha makul bir cevap verilemezdi.
Halfin’in Clayton’un Şeyh Ubeydullah’ı ziyaret etmesinden sonra İngiltere’nin Şeyh Ubeydullah’a „bundan sonra kafileler halinde savaş malzemesi ve silahlar Şeyh’e gönderilmeye başlandı“(Halfin, age, sayfa 86) yönündeki tespiti doğru değildir. Bu tespit daha çok Rusya’nın devlet çıkarlarını gözetleyen hayali bir varsayımdan ibarettir.
Rusya’nın Şeyh Ubeydullah Hareketinin arkasında İngiltere’yi araması, İngiltere’nin hareketin arkasında Rusya’yı, yada İran’ın Osmanlıyı, Osmanlının İran’ı araması bir dizi hesaplı, devlet çıkarlarına dayalı propagandadan ibaretti.. Bu güçlerin hepsi Şeyh Ubeydullah önderliğinde gelişen Kürdlerin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine karşıydılar.
Halfin’in yukarıda verdiğim tespiti de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde 1880 yılının yazında Nehri’de yapılan ve Kürdistan’ın dört bir yanından Kürdistan ileri gelenlerin katıldığı “Kürdistan Kongresi”de “ilk” Kürdistan siyasal örgütünün temeli atıldı. “İlk”i tırnak içine alıyorum. Çünkü, bugüne kadar ulaştığımız belge ve verilere göre konuşuyoruz. Daha önce de böyle bir girişim olabilir!!
“İlk” Kürd siyasal örgütlenmesi derken, Kürdler tarafından kurulan ilk örgüt değildir.
Osmanlı tarihinde ilk siyasal örgütlülük olan “Fedailer Cemiyeti”(1859) var. Osmanlı tarihine ilişkin yazan herkesin birleştiği nokta “Kuleli Vakası” olarak tarihe geçen olayın arkasındaki siyasal örgüt olan “Fedailer Cemiyeti” Osmanlı tarihinde ilk siyasal yapılanmadır.
TBMM Kutuphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığının Web sayfasındada Fedailer Cemiyeti’nin Osmanlı tarihinde kurulan ilk örgüt olduğunu tespit edirek yöneticileri hakkında şu bilgi veriliyor:
“FEDAİLER CEMİYETİ*
– 1859, İstanbul
- Genel Başkan Süleymaniyeli Şeyh Ahmet
- Genel Sekreter: Didon Arif Bey,
- Üyeler: Hüseyin Daim Paşa, Binbaşı Rasim Bey, Cafer Dem Paşa, Tophane Müftüsü Bekir Efendi, Kütahyalı Şeyh İsmail, Hoca Nasuh Efendi, Tophane Mızıka Başçavuşu Erzurumlu Mehmed, Hezergradlı Şeyh Feyzullah Efendi, Kütahyalı Şeyh İsmail”(http://www.tbmm.gov.tr/kutuphane/siyasi_partiler.html )
Burada Fedailer Cemiyeti Başkanı olarak ismi “Suleymaniyeli Şeyh Ahmed” olarak geçen Şêx Ahmedê Kurdî dir. Şeyh Ahmed aslen Güney Kürdistan’ın Suleymaniye şehrinden gelip İstanbul’a yerleşiyor. Şêx Ahmedê Kurdî, Osmanlı-Rus savaşına 3000 adamıyla katıldığı ve çeşitli nedenlerden dolayı savaş cephesini terkediyor. Şeyh Ahmed Bayezit Medresesi’nde Müderis olarak görev çalıştığı bir dönemde Medrese öğrencilerinden, üst düzey subaylardan, yüksek pozisyonda bulunan din adamlarını, Sultan Abdülmecit karşıtı olan aydınlara kadar geniş bir kesimi çevresine toplayarak “Fedailer Cemiyeti”ni kuruyor.
Hemen hemen tüm kaynaklar Şêx Ahmedê Kurdî’nin önderliğindeki Fedailer Cemiyeti’nin amacı Sultan Abdülmecit’i tahtan düşürüp yerine kardeşi Abdülaziz’i getirmek olduğunu söylüyor.
Türk ve Osmanlı kaynaklar Şêx Ahmedê Kurdî’nin önderliğinde kurulan bu yapılanmayı Osmanlı tarihinde “İlk Örgüt”, girişimi “İlk darbe girişimi” ve Şeyh Ahmed’in örgüte aldığı gençleri “İlk gençlik hareketi” gibi değerlendirmelere tabi tutuyorlar. Şeyh Ahmed örgütte üye alırken bir sözleşme imzalatıyor ve sözleşmenin sonunda ise „Süleymaniyeli Şeyh Ahmed ile aramızdaki sözleşmeyi kabul ettim. Ben söz vermiş bir fedaiyim“ ibaresi var.Bilindiği gibi bir ihbar sonucu “Fedailer Cemiyeti”nin hazırladığı plan boşa çıkıyor ve Şeyh Ahmed te dahil yöneticileri tutuklanıyorlar. Mahkemeleri Kuleli Askeri Lisesinde yapıldığından dolayı “Kuleli Vakası” olarak tarihe geçiyor.
Şêx Ahmedê Kurdî önce idama mahkum ediliyor ve daha sonra Sultan tarafından cezası kalebentliğe çevrilerek Magosa sürülüyor.
Namık Kemal, Magosa’da sürgün iken Şeyh Ahmet’ e rastlamış ve kendisinden Magosa’dan yazdığı mektuplarda övgüyle söz ediyor:
“Kuleli Vak’a’sında herkesin bildiği gibi hiçbir şey söylemeyerek ve sırlarını açıklamayarak fedakarlık eden, bunun için de önce idama mahkum olup daha sonra ölümden bin beter olan işkencelere dayanan hür insanların önderi Şeyh Ahmet de burada. Görüp işittiğime göre düştükleri belayı hiç dert edinmeyip, bu yaşından bu erdemlerinden sonra bizden birşeyler öğrenmek için talebeliğe bile tenezzül ederlermiş..”( http://www.birgun.net/book_index.php?news_code=1208930542&year=2008&month=04&day=23 )
Avrupalı basın ve tarihi kaynaklarda Şeyh Ahmedi Kurdi’nin önderliğinde gelişen bu hareket ile yakından ilgilenmiştir.
Mesela Paris’te çıkan “Anuaire Encyclopedique”in 1859-1860 ve 1862 yılında çıkan yıllıklarından Şeyh Ahmedi Kurdi’nin “Kürd asılı” olduğuna vurgu yapıyor ve oluşturduğu örgüt yapılanması hakkında geniş bilgi veriyor.
“Anuaire Encyclopedique” söylentileri de katarak verdiği bilgilere göre Fedailer Cemiyeti 10, 20 ve 80 binlere kadar insanı etkilediğini yazıyor. Ayrıca örgütün çalışma tarzına ilişkin olarak Şeflerin dışında kimse kimseyi tanımıyordu. Her şefe bağlı 100 yada 200 kişi vardı. Buna “Xudayi” , Örgüt üyelerine ise “Fedayi” diyorlardı.( Anuaire Encyclopedique, 1859-1860 Paris 1861, sayfa 836-839)
Aslında bu örgüte ve Şêx Ahmedê Kurdî’ye ilişkin Kürd tarih araştırmacılarının daha derli toplu bir incelemeye girmeleri gerekiyor. Sultan Abdülmecid döneminde Kürd Mirlerine karşı yürütülen savaşlar ve Kürdlere karşı yapılan kıyımlar bilinmektedir. Şêx Ahmedê Kurdî Sultan Abdülmecid’i tahtan indirmek istiyor.
Benim bu yazıda kısaca da olsa Şêx Ahmedê Kurdî’ye değinmemin nedeni Şeyh Ubeydullah önderliğinde kurulan ilk Kürd siyasal örgütlenmesi olan “Kurd Ligası” (1880) Kürdlerin önderliğinde kurulan ilk örgütlenme olmadığını söylemek içindi.
Şêx Ahmedê Kurdî’nin Kürdistan’da var olan iki büyük tarikattan hangisine mensup olduğununu bilemiyorum.(Şeyh Ahmed üzerine ayrıca bir araştırma yapmak gerekiyor) Suleymaniye’den gelen bir Kürd Şeyhi olduğu biliniyor. Suleymaniye şehri hem Kadiri ve Nakşibendi tarikatlarına merkezlik yapan bir şehrimizdir. Şêx Ahmedê Kurdî’nin yaşadığı dönemde Mevlana Xalid Şarezori’nin Halifelerinden olan Şeyh Osman Siraceddin’nin başka bir söylemle “Biyare” şeyhlerinin bölgede büyük bir etkileri vardı. Ayrıca o dönem ve daha önceleri de bölgede yerleşik olan Berzenci Şeyhlerinin büyük bir gücü vardı.
Şêx Ahmedê Kurdî, ister Kadiri ve isterse Nakşibendi tarikatına mensup olsun, tarikatların Kürdistan’da kendisine has bir örgütlenme biçimi vardır. Mevlana Xalid Şarezori’nin Halife ve müridlerine gönderdiği mektuplara bakıldığı zaman bu durum çok açık bir şekilde görülmektedir.
Tarikat Şeyhlerinin siyasete angaje olmalarıyla birlikte Tarikat’tan gelen örgütlenme tecrübeleri büyük bir hazine olarak hizmetlerindedir. Şêx Ahmedê Kurdî’nin “Fedailer Cemiyeti” ve Şêx Ubeydullah Nehrî’nin “Yekîtîya Kurdan” buna örnek olarak gösterilebilinir.
Şêx Ahmedê Kurdî’nin önderliğinde kurulan “Fedailer Cemiyeti”nde bir çok Kürd var. Bunların içinde dikkati çeken 1850’de varlığına son verilen Baban Mirliği’nden gelen şahsiyetlerdir. Evet Baban Mirliği’nin yıkılmasından 9 yıl sonra yani 1859 yılında “Süleymaniyeli Süleyman Paşazade Ali bey ve Hasan Bey” kardeşler bu oluşuma katılıyorlar. İki kardeş de mahkeme tarafından mahkum ediliyorlar.(Uluğ İğdemir, Kuleli Vak’ası, Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara, 2009, sayfa 54-55)
Yine bu 41 kişinin içinde Süleyman Paşazadelerden Abdülkadir Bey var.
Yani asırlarca Güney Kürdistan’ın bir kesiminden hüküm süren ve “Baban Mirliği” olarak tarihe geçen yapılanmanın Mir ailesinden geliyor.
Bilindiği gibi Osmanlı devleti 1850’de Mir Ahmed Paşa’nın iktidarına son vermesiyle Baban Mirliği’de sona erdi.
Kuleli Vakası’nda yargılanan Süleyman Paşazadelerden Ali bey, Hasan bey ve Abdulkadir Beylerin isimlerini aldıkları “Süleyman Paşa” hangi Süleyman Paşadır?
Bilindiği gibi Baban Mirliği döneminde Mir görevini yerine getiren aynı aileden bir kaç Mir Suleyman var. Bunlardan biri 1784 yılında Süleymaniye şehrini kuran İbrahim Paşa Baban’ın babasıdır. İbrahim Paşa geçmişte Baban Mirliği’nin başkenti olan Qeleçolan bırakarak Suleymaniye şehrini inşaa etti ve başkent haline getirdi. Şehir e de babası olan Suleyman Paşa’nın ismini verdi.
Diğer Mîr Silêman ise yıllarca Osmanlı devletine karşı kanlı mücadeleler yürüten Mîr Abdulrehman Paşa’nın (resmi yanda) oğlu Mîr Silêmandır.
Mîr Abdulrehman Paşa’nın Mahmud Bey, Suleyman Bey, Osman Bey, Hüseyin Bey, Yusuf Bey ve Aziz bey adlı 6 oğlu vardı. (M. Hemebaqi, Mîrnîşînî Ardelan, Baban, Soran le Belgenamey Qaçarî de, Çapxaney Wezaretî perwerde, Hewlêr, 2002, sayfa 69)
Bunlardan Mîr Sîlêman, 1834 yılından ve vefat ettiği 1838 yılına kadar Baban Mirliği görevini sürdürdü
Mîr Sîlêman Paşa öldüğü zaman 3 oğlu vardı. Bunların isimleri Ahmed Bey, Abdullah bey ve Muhamed Bey di.
Mîr Sîlêman’ın ölümünden sonra yerine büyük oğlu Mîr Ahmed Babanların başına geçti.
Mîr Ahmed de etki alanine genişletmeye çalıştığı bir dönümde Osmanlı devleti ile çatışma içine girdi. Mîr Ahmed’in kardeşi Osmanlı devletinin saflarında kardeşine karşı savaştı. Mîr Ahmed yakalandı ve İstanbul’a sürgüne gönderildi. Onun yerine Abdullah Beyi getirdiler. Osmanlı devleti Abdullah Bey’i Mir olarak değil, kaymakam olarak atadı ve kısa bir süre sonra Abdullah Beyi de tutuklayarak İstanbul’a gönderdi. Onun yerine bir Türk’ü atadılar(Dr. Abdullah Elyaweyî, Kurdistan le Serdemî Dewletî Osmanî de, sayfa 48-49)
İşte “Kuleli Vakası” denilen olayda Sultan Abdülmecit ile kozları paylaşmak istiyen Babanzadeler bu aileden geliyorlar.
Namık Kemal’ın Şêx Ahmedê Kurdî’yi “Erbabı Hürriyetin Şeyhürreisidir” demesi bile bu girişimi bir başka gözle irdelemeye gerektiriyor.
Şimdi esas konumuz olan Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde kurulan Kürd Ligası’na geçelim.
Siyasal bir Kürd yapılanmasının oluşum haberini İstanbul Ermeni Patriki’nin İngiltere Dışişleri Bakanı Earl Granville’e gönderdiği 20 Haziran 1880 tarihli mektubundan öğreniyoruz.
İngiltere Dışişler Bakanı Earl Granville hemen İngiltere’nin İstanbul Büyük Elçisi Goshen ile ilişkiye geçiyor ve kendisine “Ermeni Patrik’inden bir Kürd Örgütünün kurulmasına ilişkin mektup aldım ve ekte bilginize sunuyorum” diye yazıyor.( Le Tarîkewe bo Ronakî, sayfa 11)
Ermeni Patriki’nin mektubunda “Artık hiç bir kuşku kalmamıştır, merkezi hükümetin teşviki, aldatma ve oyunlarıyla Ermeni Meselesini söndürmek amacıyla yeni bir Kürd meselesi oluşturmak için bir Kürd Örgütü oluşturma çabaları içindeler.
Osmanlı siyaseti olan bu örgütün ruhu olan Şeyh Ubeydullahd merkezinde bulunuyor, Bahri Bey ise kabiliyetli idarecisi/mesajcısıdır.
Bir kışkırtma olayı gündemdedir. Bahri Bey, Kürd aşiret reislerinin yanına gidiyor, bazen onlara söz veriyor, bazen altan alıyor ve bazen de tehdit ederek hepsini tek bir Başkan’ın yani Şeyh Ubeydullah’ın çevresinde toplamak istiyor.
Bu örgütün Türkiye’de bir ülke kurması için Ermenilerin Axbax(Başkale) bölgesini terk etmeleri için vahşice faaliyetler içindeler. Bu açıdan her türlü kötülükleri yapıyorlar ve yatıştırmanın imkanı yok.
Axbax’tan yazan güvenilir bir kaç kişi bu meseleye ilişkin nasıl yazdıklarına bakınız:
‘Osmanlı hükümetinin Devlet Madalyasını kendisine verdiği Bahri Bey Axbax’a geldiği zaman şöyle diyordu: ‘Ben Şeyh’i İstanbul’a gitmeye davet ediyorum, eğer direnirse bende İmparatorluğun askeri güçlerini üzerine gönderirim’ ….
Bu söylediklerine rağmen Bahri Bey Şeyh’in yanına vardığı zaman, yalnızca Ermenistan Kürd reislerini değil, İran Kürd Beylerini Şeyh’in yanına çağırdı.
Alixan’ın oğlu Mem(Şikak aşireti liderleri-Aso) ve yanındaki adamları Şeyh’e yemin ettiler ve hediylerle geri döndüler. Diğer aşiret liderleri de birinci ayaklanmada Şeyh ile birlikteydiler.
Bunun dışında Bahri Bey’in tüm çabalarına rağmen Abdulrehman Cihangiri ve Kirot Ali Mahmud gibi aşiret reisleri hala örgütü tanımıyorlar. Büyük ihtimale onlarda bu örgütte katılırlar.
Bahri Bey Milan, Alkan ve İran’ın Duderi, aşiretlerini de Şeyh’in emrine girmeye davet etmiştir.
Bu örgütün 4000 Martini tüfeği var. 200 tanesi İran’da geriye kalanlar ise Türkiye’dedir.
Osmanlı hükümeti Avrupa’da Kürd ırkının hürmetini artırmak için, Türkiye ve İran’da çağdaş hareketleri engellemek için doğal olmayan çabalar içindedir.
Bu örgütün üyeleri bir başka opozisyon merkezini oluşturarak Asma ile Salmas arasını kontrol etmek istiyorlar.
Axbax ( Hakkari) mutasarrıf’ı bu hareketten korktuğu için, etkisi (reaksiyonu) hala hükümet tarafından kendisine bildirmediğinden dolayı, bu işten ayrılmak istiyor.
Bir dizi bahane ile Bahri Bey Van’a gitmek istiyor. Amacı bu vilayetteki Kürdleri genel hareketin içine girmeleri için teşvik etmektir.
Şunu da bilmenizi istiyoruz ki bu örgütün her tarafta örgüt birimi var.
Gerçekten de Van’daki bazı Türk aşiretlerinin reisleri şehir Şeyh tarafından kontrol edilirse Van’dan ayrılmak niyetindeler…………..( Le Tarîkewe bo Ronakî, sayfa 11-12)
Ermeni Patriki, Kürd Ligası’nın kuruluş haberini İngiltere Dışişler Bakanı’na panik içinde bildiriyor. Şeyh Ubeydullah önderliğinde bir Kürd siyasal yapılanmasının inşa edilmesi ve her tarafta örgüt birimlerinin oluşması ister istemez İngiltere’yi harekete geçiriyor.
Halfin’in verdiği bilgilere göre Suleymaniye, Amediya, Hawraman, Botan, Sason, Siirt, Muş, Van ve İran Kürd liderleri Şeyh Ubeydullah ile görüş alış verişinden bulunmak amcıyla Nehri’ye geliyorlar. Şeyh Ubeydullah’ın Nehri’de gerçekleştirdiği Kürd ileri gelenlerin toplantısına „200’den fazla kişi“ katılıyor.(Dr. Abdullah Elyaweyi, age sayfa 130) Aviryanov ise “1880 Eylül’ün sonlarına doğru Ubeydullah tüm Kürdistan’dan Sivas ve Amasya’dan Şemzinan’a gelen Şeyh ve Halifelerden oluşan bir Kongre gerçekleşti. Bu kongrede Kürd Birliği gerçekleşti…diyor(Aviryanov, Kurd, Le Cengi Legel İran U Turkiya da, Silemani, 2004, sayfa 240)
Ayrıca Aviryanov toplantıya “5 Şeyh, 24 Halife, 42 Mirza ve 68 Bey” katıldığını yazıyor.( Aviryanov, age, sayfa 241)
Halfin’de „Nehri Ulusal Kongresi“ diyebileceğimiz toplantıya „ikiyüzyirmi aşiret reisinin katıldığını“ yazıyor.(Halfin, age, sayfa 88)
Sonuç olarak Şeyh Ubeydullah’ın çağrısı üzerine toplantıya katılanların sayısı hakında tam net bir tablo vermek zor. Ama, çağdaş Kürdistan tarihinde bu kadar geniş bir yelpazeye hitap eden toplantıda yok gibidir. Geçmişte bir birleriyle çatışma içinde olan bir dizi aşiret lideri Şeyh Ubeydullah’ın çağrısına uyarak Nehri toplantısına katılıyorlar.
Beyazid’tan Bağdat’a kadar geniş bir alanda etkili olan Şeyh Ubeydullah „Yalnızca Kürdleri birliştermekle kalmıyor, bu bölgede yaşıyan Ermenileri, Asurileri, Keldanileri ve Nasturileri de kendi safına çekmeye çalışıyordu. Bu amaçla Nasturilerin reisi Mar Şimon ve diğerlerinin ileri gelenleri ile temasa geçerek maruz kaldıkları zulümlerden kurtulmaları için, birlikte savaşmalarının önemini anlattı“(Halfin, age, sayfa 88)
Aviryanov Osmanlı devleti bazı Şeyhler aracılığıyla Kürdleri Ermenilere karşı kışkırtmaya çalıştığını ve Şeyh Ubeydullah’ın bu planı boşa çıkartığını şöyle dile getiriyor: „Eğer Türk iktidarı şimdi Kürtleri her açıdan destekliyorsa,amacı Kürdleri Anadolu’da Hıristiyan halka karşı harekete geçirmektir. Eğer Ermeniler ortadan kaldırılırsa Türk devletinin gözünde Kürdlerin önemide biter” diyor.(Aviryanov, age, sayfa 240)
Şeyh Ubeydullah’ın küçük torunu, yani Seyyid Abdulkadir’in oğlu Seyyid Abdullah’ın oğlu Dr. Aziz Şemzini’de Demokratik Kürdistan Cumhuriyeti(Mahabad) sırasında eğitim amaçlı gittiği Sovyetler Birliğinde hazırladığı doktora çalışmasında Nehri Kongresi üzerine duruyor.
Dr. Aziz Şemzini Osmanlı devletinin Kürdleri Ermenilere karşı kışkırtmak amacıyla Şeyh Fehimi gönderdiğini yazıyor. Ayrıca Dr. A. Şemzini Kürd ileri gelenlerinin katıldığı Nehri Kongresinin Temmuz 1880’de gerçekleştiğini, Kürdistan’ın kurtuluşu için „Kürd Aşiretleri Örgütü“nun oluşturulduğunu yazıyor.(Dr. Aziz Şemzini,Culanewey Rizgarî Niştimanî Kurdistan, Senterî Lêkolînewey Stratejî Kurdistan, Silêmanî, 2006, sayfa 117)
Şeyh Ubeydullah Nehri Kongresi’nin açılışında yaptığı konuşmada : „Bundan 550 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu kuruldu. Osmanlılar meşru olmayan bir şekilde iktidara geldiler. 400, 500 yıl iktidardan sonra Osmanlılar İslamın yolundan ayrılarak dinsizliğin yolunu seçtiler. Artık yıkımları yakındır. Osmanlı devletinin çöküşü hızlı olacak. Hiç kuşku yok ki, bu yakınlarda yıkılacak.
Değerli Evlatlarım,
Kullaklarınızı baba ve dedelerimizin öğütlerine kapatmayınız!! Artık başınızı Allahsız Türklerin sitem ve baskısı karşısında eğmeyin!! Yalnızca biz Osmanlı Kürdleri değil, İran Kürdleri de gelişmelerinin önünde engel olan güçlerden kurtulmak istiyor.
Atalarımız bizden din için ve vatanın özgürlüğü için yaşamımızı feda etmemizi istiyor.
Alimler, ‘fırsattan yararlanma aklın gereğidir’ diyorlar. Farslar şimdi Türkmenlerle savaşıyorlar ve tüm güçlerini oraya sevk etmişlerdir.Demek ki şu anda İrana hücum etmemiz için koşullar uygundur. Eğer Farslar savaş içinde olmamış olsaydılar yine de kendilerinden korkmazdık. İran ancak 100 bin mevcutlu bir ordu çıkarabilir ki bu ordunun yarısı İran baskısı altında yaşayan Kürd yurttaşlarımızdır.Kürdistan’ın bir kısmı İran’ın elindedir.Diğer düşmanlarımızdan daha zayıf olan İran ile savaşır ve kardeşlerimizi kurtarırsak Azerbaycan gibi zengin bir memlekete malik olursak diğer düşmanlarımız olan Osmanlılarla savaşmak kolaylaşır.
Eğer sadece dağlarımıza güvenirsek savaş için gerekli erzak ihtiyacını karşılayamayız. Sizin bu konuda tavrınız nedir? Acaba siz ileriye dönük olan bu harekete katılmaya hazırmısınız?
Sizlerin bu konuda söyleyebileceğiniz bir şey varmı? Buyurunuz ………..”(Dr. Aziz Şemzini, age sayfa 120-121)
Burada açık bir şekilde görülüyor ki, Şeyh Ubeydullah Osmanlı ve Qaçari devletlerinin denetimi altında bulunan Kürdistan’ı özgürleştirip birleştirmek istiyor.
Şeyh Ubeydullah kendi döneminin uluslararası ve bölgesel şartları analiz ederek hareketi ilk önce İran’da başlatmak istiyor. Doğu Kürdistan’ın özgürleşmesinden sonra Osmanlı devleti ile hesaplaşmak amacındadır. Şeyh Ubeydullah Hilafetin Türkler tarafından gaspedildiği inancındadır. Şeyh Ubeydullah Kürdlerin içinde bulunduğu geri yapılanmanın sorumlusu olarak Osmanlı ve Qaçari devletlerini görüyor. Bu devletlerden kurtulmak amacıyla planlı bir savaş stratejisini oluşturuyor ve pratiğe aktarıyor.
Farklı tarihçilerin farklı şekillerde adlandırdığı “ilk” Kürd siyasal yapılanması, ister ismi “Kürd Ligası”, ister “Yekîtîya Kurdan” ve isterse “Kürd Aşiretleri Örgütü” olsun Kürdistan tarihinde yeni bir dönemin ilk habercisiydi.
Şeyh Ubeydullah siyasal bir yapılanmanın önderliğinde Qaçari ve Osmanlı sömürgecileri Kürdistan’dan atarak bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’ı hedefliyordu.
Elimizde bulunan verilerden hareketle bu “ilk” Kürd siyasal yapılanması hakkında şu tespitler yapılabilinir:
1)Şeyh Ubeydullah Nehri bu örgütün lideridir.
2)Bedirxan’ın oğlu Bahri Bey sekreter konumundadır.
Örgütün amacı:
1) Kürdistan’ı Osmanlı ve Qaçari sömürgecilerinden arındırma,
2)Kürdistan’ın Qaçari ve Osmanlı denetiminde bulunan parçalarını birleştirerek bağımsız ve birleşik Kürdistan’ı ilan etmek,
3)Şeyh Ubeydullah Nehri’yi Kürdistan Kralı ilan etmek,
4)Kürdistan Ermeni, Asuri ve Keladanilerle dostluk ilişkilerini geliştirmek,
Örgütün hakkında verilen bilgilere göre örgütün Kürdistan’ın her tarafında örgüt birimleri var ve silahlıdır.(M. Hemebaqi, age, sayfa 77-78)
Nawşirwan Mustafa’da „Kurd û Ecem” adlı eserinde Şeyh Ubeydullah’ın çeşitli devletlerle girdiği ilişkileri, yazdığı mektupları, Kürdistan’daki farklı etnik ve dinsel yapılanmalara karşı yaklaşımları ve hareketin gelişim süreci içinde yaşanan olaylardan hareketle şöyle yazıyor:
“Şeyh Ubeydullah’ın stratejik amacı bağımsız bir Kürdistan devletini kurmaktı.
1)Din, aile, kabile, aşiret, bölge ve lehçe ayırımı gözetmeksizin tüm Kürdleri ulusal temelde birleştirerek iki İslami devletten ayırmak,
2)Kürdlerin düşmanı olan Osmanlı ve Qaçari İmparatorlukları Kürdistan’dan kovmak,
3)Kürdistan’ın Qaçari ve Osmanlı işgali altında bulunan iki parçasını bu devletlerin denetiminden çıkararak birleştirmek,
4)Halkın mal ve can güvenliğini sağlamak, ticareti geliştirmek, eğitim ve öğretimi yerleştirmek, sanayi ve uygarlığı Kürdistan’a yerleştirmek,
5)Kürdlerle Hıristiyan halklar olan Ermeni ve Asuriler arasında dostluk ilişkilerini geliştirmek, dinsel tolerans ve karşılıklı saygı temelinde vatandaşlık prensibini yerleştirmek,
6)İran ve Arap halklarıyla(Mısır, Bağdat ve Hicaz) dostluk ilişkilerini geliştirmek,
7)Avrupa’nın büyük devletlerinin siyasi ve hukuki desteklerini almak,
Bu büyük amaçların gerçekleştirilmesi için siyasi, diplomatik ve askeri araçları kullanmayı ön görüyordu.”(Nawşirwan Mustafa, age, sayfa 186)
Şeyh Ubeydullah Nehri’nin Nehri’ye çağırdığı ve görüşmeler yaptığı kesimler Kürdistan toplumunun tüm kesimlerini kapsıyordu. Şeyh Ubeydullah hiç bir etniksel ve dinsel yapıyı dışlamaksızın tüm kesimleri tek bir cephede toplayarak seferber etmek istiyordu.
Daha önce de aktardığım gibi İngiliz Konsolosu Clayton ile M. Bağdasaryan Çolemerg’e yakın Süryani Patriki’nin bulunduğu Koçanis köyüne gidiyorlar. Mar Simon onlara Şeyh Ubeydullah’ın kendisiyle görüşmek amacıyla bir mektup gönderdiğini ve kendisinin Şeyh Ubeydullah’a verdiği cevapta Süryani Melikleriyle görüştükten sonra cevap vereceğini söylemişti.
Halfin „Marşamon, kendi kuvvetleriyle Şeyh’e katıldı ve savaştı“ diye yazıyor.(Halfin, age, sayfa 88)
İngiltere Kürdistan’da yaşıyan Hıristiyanların Şeyh Ubeydullah önderliğinde gelişen harekete katılmamaları konusunda ciddi bir faaliyet içinde olduğunu İngiliz belgelerinden biliyoruz. Fakat, İngiltere’nin düşmanca faaliyetlerine rağmen Urmiye kuşatması dahil bir dizi alanda Hıristiyanlarında, özellikle Süryanilerin harekete katıldığı bir gerçektir.
Marşimon’da ve bazı Süryani Melikleri de Şeyh Ubeydullah ile görüşmeye gidiyorlar. Yani Nehri toplantılarına katılyorlar. Bunlardan biri Melik Harundur.
Melik Harun Olayı
Şeyh Ubeydullah önderliğinde gelişen 1880 Devrimi’nin bastırılmasından sonra Osmanlı devleti Kürdistan’da tam bir terör estiriyor ve harekete katılan bir dizi Kürd ileri gelenlerini sürgüne gönderiyor. Yani sadece Şeyh Ubeydullah ailesi sürgün edilmiyor.
Bilindiği gibi Kürdistan’da faaliyet gösteren Katolik ve Protestan misyonerler bölgede yaşayan Hıristiyanları kendi mezheplerine çekmeye çalışıyorlar. Katolik Misyonerler Hakkari’de ikamet eden meşhur Çeloların lideri olan Harun’u kazanıyorlar.
O dönem Katoliklerin başı olan Mgr Audo Osmanlı sarayı ile ilişkiye geçerek Harun’u Çelo’ların Melik’i olarak kabul etmesini talep ediyor. Celo’ların lideri Harun’da İstanbul’a gidiyor. Yapılan görüşmelerden sonra Sultan Abdulmecit Harun’u Çeloların Melik’i olarak resmen tanıyor ve kendisine aylık olarak 3 Osmanlı lirası maaş bağlıyor. Melik Harun Sultan’ın kendisini resmen “Melik” olarak atanmasını içeren mektubuyla Hakkari’ye geri dönüyor.
Şeyh Ubeydullah Nehri Kongre ve Konferanslar süreci içinde Melik Harun’u da davet ediyor ve kendisiyle görüşmeler yapıyor.
Şeyh Ubeydullah önderliğindeki hareketin bastırılmasından sonra Osmanlı devleti Melik Harun’un “Melik” unvanını geri alıyor ve onun yerine başkasını görevlendiriyor.
Melik Harun’un Meliklik unvanının geri alınmasının asıl nedeni ise “Şeyh Ubeydullah’ın örgütlediği toplantılara ve harekete katılmak, ayrıca Şeyh Ubeydullah ile Marşimon arasında aracı rolünü oynamak” olarak özetlenebilinir.
15 Mayis 1885 tarihli Les Missions Catholques adlı dergide “Melik Haroun, Chef catholique dans le tribu du Djelo(Kurdistan Turc)/Notice de R.P Rhetore, Missionaire en Mesopotamie adı altında uzun bir yazı serisi var.
Melik Harun’un ölümü üzerine kaleme alınan bu yazı serisinde hem Melik Harun’un yaşamı ve hem de Şeyh Ubeydullah ile girdiği ilişkiler üzerine duruyor.
Yazı da Şeyh Ubeydullah’ın Sultan’a karşı direnişine vurgu yaptıktan sonra Şeyh Ubeydullah’ın Süryani liderlerini davet etme olayına getirerek şöyle yazıyor: “ Şeyh Ubeydullah Nesturi meliklerine görüşmek amacıyla bir davetiye göndermişti. Melik Harun kendi ülkesinden diğer Meliklerle birlikte davetiyeyi kabul ederek gittiler……………… Melikler Şeyh’in evine giderken gidişlerine nezaketli bir biçim verdiler. Biliyorlardı ki, daha sonra kurbanı olacakları bir isyana katılmaları çıkarlarına değildi. Bu arada kendilerini Şeyh’in karşısında buldular. Melikler Şeyh’in ayaklanma ile ilgili projelerine karşı çıkmaya cesaret edemiyorlardı. Şeyh’in söyledikleri tüm şeylere oryantal adetlerde olduğu utangaçça “Amin” diyorlardı.
Var olan Melikler içinde Melik Harun kendi düşüncelerini açık bir şekilde ifade etti. Melik Harun ‘bu sonuçsuz bir çaba, bunu teşvik edenler işler kötüleştiği zaman ilk terkedenler olacak’ dedi. Melik Harun Şeyh ile Türk hükümetini uzlaştırma yolunu denedi…………….. Şeyh Ubeydullah’ın girişimleri başarısızlıkla sonuçlanınca Şeyh ‘ Bu Hıristiyan akılı biriydi. Eğer benim çevremde onun gibi 3 kişi olsaydı böyle olmazdı” diyor.”( 15 Mayis 1885 tarihli Les Missions Catholques adlı dergide “Melik Haroun, Chef catholique dans le tribu du Djelo(Kurdistan Turc)/Notice de R.P Rhetore, Missionaire en Mesopotamie)
Ayrıca Melik Harun’un Şeyh Ubeydullah ile Marşimon arasında aracılık yaptığı suçlaması da yazı serisinde reddediliyor ve “iftira” olarak değerlendiriliyor. Buna gösterilen gerekçe de Melik Harun’un tüm yaşamı boyunca Marşimon’a karşı mücadele ettiğine bağlıyor.
Melik Harun’un Şeyh Ubeydullah’a söyledikleri ve hareketin yenilgisi sonrası Şeyh Ubeydullah’ın Melik Harun hakkında yaptığı tespitlerin doğrulanması ilişkin başka kaynaklara ihtiyaç var. Ayrıca yazı serisi boyunca “Melik Harun’un iftiraya uğradığı…………. devlete bağlı olduğu” gibi tespitler var.
Fakat, yazı da Melik Harun’un diğer Meliklerle birlikte Şeyh Ubeydullah’ın davetiyesini kabul ederek Nehri’ye gittiklerini inkar edilmiyor. Burada da açık bir şekilde görülüyor ki Süryani Melikleri Nehri’deki Devrim Hazırlık Toplantılarına katılmışlardır.
Şeyh Ubeydullah Hareketinin Ulusal Kahramanlarından: Hamza Axayê Mengur-Bilbas

Nehri’de Temmuz 1880’de Nehrî Kongresi diyebileceğimiz toplantıya 200’den fazla Kürdistan ileri gelenlerinin katıldığını daha önce yazmıştım. Bu toplantıda hareketi ilk olarak Qaçari devletine karşı Doğu Kürdistan’da başlatma kararı alındı. Doğu Kürdistan’ın özgürleştirilmesinden sonra elde edilecek güçlerle Osmanlı işgali altında bulunan Kuzey Kürdistan’ın kurtuluşu daha da kolaylaşacaktı.
Hareketin Doğu Kürdistan’da başlatma kararının gerekçelerini Nehri Kongresinde Şeyh Ubeydullah’ın yaptığı konuşmada açık bir şekilde ortadadır. O konuşmanın tüm metnini daha önce aktardığımdan geçiyorum.
Şeyh Ubeydullah’ın hareketi Doğu Kürdistan’da başlatma nedenlerinde biri de halkın direnişe hazır olması ve Hamza Axayê Mengur-Bilbas’un önderliğinde Qaçarilere karşı direnişin başlamasıydı.
Zaten hareket başladığı zaman Hamza Axayê Mengur savaş cephesinin bir komutanı olarak ortaya çıkıyor.
Şeyh Ubeydullah Hareketi’nin detaylarına girmeden önce Hamza Axayê Mengur-Bilbas hakkında bazı bilgileri vermeden olmaz. Hamza Axayê Mengur’u hesaba katmadan Şeyh Ubeydullah hareketini değerlendirmek çok zordur. Hamza Axayê Mengur suz hareket bir kanattı olmayan kuşa benzer.
Onun için kısa da olsa Hamza Axayê Mengur’un yaşamı ve mücadelesini anlatmak gerekiyor. Çünkü, Hamza Axayê Mengur ‘ un yaşamı Osmanlı ve Qaçari devletlerine karşı mücadele içinde geçti. En azından elimizde bulunan belgelere göre tam 25 yıl Hamza Axa bu iki devletle çatışma içinde oldu, işkence gördü, hapis yattı ve defalarca aşireti ile beraber derbeder oldu.
Hamza Axayê Mengur’un kişisel yaşamı ve Mengurların tarih boyunca Kürdistan’ı işgal eden güçlere karşı giriştikleri direnişler ve çektikleri çok az bilinmektedir. Burada Hamza Axanın reisi olduğu Bilbasların tarihine girmeyeceğim, ama kısa da olsa bazı bilgileri vermek istiyorum.
Kürd tarihçilerinden Mir Şerefxan Bedlisi, Şerefname’de Bilbaslar üzerine duruyor ve şöyle yazıyor:
“Rojkan aşireti 24 kürt aşiretinin bir günde Bitlisin batısındaki Xwét (Huvit) köyü cıvarındaki Tab denilen yerde toplanıp ittifak kurmalarından doğmuştur. Kabilelerden meydana gelen bu topluluk, daha sonra iki ünlü kola ayrılmıştır.
Birinci kola Bilbasi, ikinci kola ise Qewalisi(Kavalisi) adıyla adlandırılmıştır. “Bilbas” yada “Bılbis” ile “Qewalis” sözcükleri ise Hakkari hükümdarlarının köylerinden iki köyün adlarıdır.
Diğer bir rivayete göre ise; Bu iki sözcük Baban aşiretlerinden iki aşiretin adlarıdır”(Şerefxan Bedlisi, Şerefname, sayfa 411)
Claudius James Rich 1820’de Kürdistan’a yaptığı gezi notlarında Bilbas aşiretinden söz ediyor. Rich gezi notlarında Bilbas* aşiret konfederasyonunu gündeme getiriyor ve bu birliğe Kabiz, Menzur, Mameş, Piran, Remik, Sin ve Qaqa aşiretlerin dahil olduğunu yazıyor.(M. Hemebaqi, Raperini Hamza Axay Mengur, Dezgay Çap û Belawkirdinewey Aras, Hewlêr, sayfa 27)
Rich 1820’de Bilbasların aşiret reislerine „MEZİN „ dediklerini yazıyor. Bilindiği gibi „Soranca“ da „Mezin“ değil „Gewre“ terimi büyükler için kullanıyor.
Şeyh Ubeydullah Hareketi döneminde yaşıyan Haci Qadri Koyi, ve 1800’lerin sonlarına doğru Osmanlı ve Qaçari devletlerin Kürd aşiretlerine ve bu arada Bilbasların Zozanlara gitmelerini yasakladıklarını bir şiirinde şöyle gündeme getiriyor :
“Wa rêgetan debestê êlatî Caf û Bilbas
Ger mirdun li german memn’uhe biçine Kwêstan”.( http://aso-zagrosi.over-blog.com/article-30477328.html )
Bu yasaklamanın Şeyh Ubeydullah hareketinin bastırılmasından sonra gündeme geldiği açıktır.
M. Hemebaqi’nin Hamza Axa’ya ilişkin yaptığı değerli çalışmasında Hamza Axa’ya dair çok bilgiler var. Bu bilgileri özetleyerek paylaşmak istiyorum.
Doğu Kürdistan’da halk arasında Hamza Axayê Mengur’a dair hala bir dizi atasözü, stran ve onun kahramanlıklarını anlatan hikayeler /destanlar vardır.
Halk arasında dolaşan ve atasözü haline gelen “Herçi simêl sûr bû, Hamza Axa nîye” deyişi onun için söylenmiştir.
Anlatımlara göre Hamza Axa kumral hatta sarışın biriydi. Fakat bu atasözü daha çok Hamza Axa’nın cesurluğu, yiğitliği ve direnişçi özelliklerine vurgu yapılmak için söylenmiştir. Yani fiziki olarak birileri Hamza Axa’ya benzemiş olsa da yiğitlikte, mertlikte cesurlukta Hamza Axa olamaz anlamında kullanılıyor. Doğu Kürdistan’da halk arasında söylenen beyitlerde Hamza Axa bir efsanevi kişilik olarak karşımıza çıkıyor.
1881 yılında Qaçari sömürgecileri tarafından alçakça bir komplo neticesinden şehit edilen Hamza Axayê Mengur’ün ölümü üzerine 132 yıl geçti. Hamza Axa’nın öldürülmesi olayından Kürdler ders çıkarmadılar. Simko ve Qasimlo’nun tuzağa düşmeleri bunun açık örnekleridir.
Bugün elimizde bulunan belgelere göre Hamza Axa Mengur 1854 ve 1881 yılları arasında tam 25 yıl boyunca Osmanlı ve Qaçari devletlerine karşı mücadele içindedir.
Hamza Axayê Mengur yaşadığı dönemde Osmanlı, Qaçari, Rus ve İngiliz belgelerine yaygın bir şekilde konu oluyor.
M. Hemebaqi, Qaçari arşivlerinde Hamza Axa’ya ilişkin yaptığı araştırmada ona ilişkin ilk belgenin 1854 yılına denk geldiğini yazıyor. Bu belge Qaçari Şah’ı Nasreddin Şah’ın Qaçari Dışişler Bakanı Mirza Abbas Xan Qawam Eldewle’ye gönderdiği mektuptur. Nasreddin Şah bu mektubunda “Hamza Axa’nın faaliyetlerini takip etme” emrini veriyor.
Hamza Axa’dan ilk söz eden bir başka belgede 13 Nisan 1854 tarihli Rusya’nın Mahabad bölgesindeki konsolosluğun mektubudur. Bu mektup Osmanlı-Rus savaşının sıcaklığı(1853-56) ortamında yazılıyor. Bu mektupta Doğu Kürdlerinin Rusya’ya karşı Osmanlı devletine destek sunduklarını ve “Hamza Axa’nın oğlu Pîrot’tan” söz ediliyor.(M. Hemebaqi, Hamza Axayê Mengur, sayfa 37)
Devam edecek
*Bilbas aşiretinin Sefewi ve Qaçari döneminde uğradığı katliamları ve gerçekleştirdiği direnişleri irdelemek istiyen arkadaşlar Hemebaqi’nin ismini verdiğim eserinin 27-35 bölümüne bakabilirler.
Hamza Axayê Mengur’e ilişkin daha geç diyebileceğimiz 26.09.1881 tarihinde İran Dışişler Bakanı Mirza Seyidxan’ın Osmanlı devletine gönderdiği mektuptur. Bu mektupta Mirza Seyidxan bir dizi tarihsel gerçekleri çarpıtarak Hamza Axa’nın daha önce İran devletinin hizmetinde olduğunu, huzursuzluklar yaratarak Osmanlı devletine sığındığını ve oradan itibaren Osmanlı topraklarında ikamet eden bazı aşiretlerin yardımıyla İran sınır bölgelerine, Serdeşt’e saldırdıklarını yazıyor.
İran Dışişler Bakanı olayı çarpıtıyor. Çünkü Hamza Axa 1880 Hareketi başlamadan onlarca yıl önce Osmanlı devletine sığınıyor ve uzun yıllar boyunca Osmanlılar tarafından hapse atılıyor.(bu konu üzerine daha detaylı duracağım)..
1880 Devrimi sırasında ise Hamza Axa İran’dadır. Hamza Axa direnişe geçtiği zaman Doğu Kürdistan topraklarını terk etmiyor, Osmanlılara sığınmıyor ve şehid olana kadar İran’da çatışmalar içindedir.
O dönem Kürdistan’daki gelişmeleri çok yakından takip eden İngiltere Van Konsolosu Clayton, İngiltere Erzurum Konsolosu Trotter’e yazdığı 05.01.1880 tarihli mektubunda Osmanlı Ordusunun komutanı General Semih Paşa’ya dayandırarak Hamza Axayê Mengur hakkında şöyle yazıyor:
“Semih Paşa’nın bana anlatıklarına göre Şeyh Ubeydullah’ın adamlarıyla İran yöneticileri arasında çok büyük sorunlar meydana gelmiş. Semih Paşa’nın anlatımlarına göre 15 yada 16 yıl önce Kerkük halkından olan Hamza Axa tutuklanarak İstanbul’a gönderilmişti. Bunun ardından 15 yıl hapiste kaldı. Daha sonra tavır ve hareketlerinin iyi oluşundan dolayı serbest bırakıldı. Fakat, Hamza Axa Kerkük bölgesinde sessizce kalacağına İran’a kaçıyor ve Kürd Mengur aşiretinin reisliğine getiriliyor. Mahabad’daki İran yetkilileri vergi borçlarını vermediği ve başka bahanelerle Hamza Axa’nın bir akrabasını tutukluyorlar. Hamza Axa Sablax’a gidiyor ve parayı vereceklerini söylüyor. Fakat, İran’ın Mahabad hakimi Hamza Axa’yı tutuklamak istiyor. Hamza Axa hançerini çekiyor ve orada bulunanlara saldırıp onlardan bir kaç kişiyi öldürüyor ve yaralıyor. Daha sonra Hamza Axa atını binip bölgede uzaklaşıyor. Yaşanan olay hakkında Tebriz’e bir rapor gönderiliyor ve hemen askeri güçlere Mengurları cezalandırmak ve Hamza Axa’yı tutuklama emir veriliyor.”(Le Tarikewe bo Ronaki, sayfa 39)
Hamza Axayê Mengur’un Mahabad’da kendisini tutuklamak istiyenlere saldırıp, onlardan bir kaç kişiyi öldürüp kaçmasından sonra Şeyh Ubeydullah önderliğindeki hareketinde başlangıcı oluyor. Daha sonra Şeyh Ubeydullah Nehri’nin küçük oğlu Seyyid Abdulkadir Nehri askeri güçleriyle Hamza Axa’ya yardıma geliyor ve hareket büyüyor.
M. Hemebaqi’nin İran arşivlerine dayanarak 25.11.1880 tarihinde Osmanlı devletinin Hamza Axa’ya ilişkin olarak İran Büyükelçiliğine gönderdiği mektup var. Bu mektupta Osmanlı yetkilileri
“ Hamza Axa Kerkük cıvarında yaptığı yasadışı faaliyetlerinden dolayı Osmanlı yetkilileri tarafından tutuklanıyor. Daha sonra Musul’da zorunlu ikamet şartıyla serbest bırakılıyor. Hamza Axa oradan Sablax’a kaçıyor ve Mengur aşiretinin reisliğine getiriliyor”(M. Hemebaqi, Hamza Axayê Mengur, sayfa 38)
Aslında yukarıda verdiğimiz belge ve bilgilere bakılırsa Hamza Axa’nın Kürdistan’ın Osmanlı mı yoksa Qaçari parçasından olduğu pek net değil. Hamza Axayê Mengur’un Farslardan kaçarak Osmanlıya, Osmanlılardan kaçarak Farslara sığınması ve her iki devlet tarafından tutuklanma ve hapse atılması olayı daha da bulanıklaştırıyor. Hamza Axa’nın bu durumu pekte Kürdistan gerçekliğine yabancı değildir. Osmanlı, Fars ve Ruslar tarafından Kürdistan’ın parçalanması sürecine bakıldığı zaman Kürd aşiretleri duruma göre, çıkarlarına göre bu 3 devlet arasında sürekli yer değiştirmişlerdi. Bir Kürd aşiretinin mensupları aynı anda bir çok işgalci devletin “vatandaşları” olabiliyordu. Bir aşiret reisi yaşamı süreci içinde 3 ayrı devletin himayesi altında yada “vatandaşı” olabiliyordu.
Mesela bugün Kuzey Kürdistan’da Celali olarak bildiğimiz Kürd aşireti buna iyi bir örnektir. Hatta binsekizyüzlerin ortalarında Celaliler Ağrı Dağı’nın en üst eteklerinde karargahlarını kurar hiç kimseye ve herkese “bağlı” gibi pozisyondaydılar. Ne Osmanlılar, ne Ruslar ve de ne Farslar Celalilere dokunurlardı. Çünkü, birileri Celalilere saldırdığı zaman Celaliler karşı tarafa geçer ve kendilerine karşı saldırıya geçene büyük zarar verirlerdi.
Celalilerin bu pozisyonu Caflar, Hemawendler, Burukiler, Mengurlar ve daha bir çok Kürd aşireti için geçerlidir.
Osmanlı ve İngiliz belgelerinde “Hamza Axayê Mengur’un Kerkük cıvarından olduğu” gibi tespitler var.
M. Hemebaqi haklı olarak burada Hamza Axayê Mengur’un Osmanlılardan kaçarak Doğu Kürdistan’a geçmesi ve orada Qaçari devletinin denetimi altındaki Mengur aşiretine reis olması olayını bir soru olarak getiriyor. Çünkü, o donemler aşiret reislerinin seçiminde devletlerin de rolü vardı. Eğer Hamza Axa İran Mengurlerinden olmasa nasıl aşiretlerinin başına getiriyorlar?
Bu sorunun cevabına ilişkin olarak İran kaynakları Hamza Axayê Mengur’un aslen İranlı olduğu ve sonradan Osmanlı devletine sığındığını yazıyorlar.
Örneğin Hisam Mülk’ün oğlu Ali Ekber Serheng, babası gibi Qaçari devletin en üst subaylarındandı. Şeyh Ubeydullah hareketi sırasında Binaw, Miyanduwaw, Mukriyan, Sendus, Şino, Mergewer ve Laçan’da 8 yada 9 ay boyunca Kürdlere karşı doğrudan savaştılar. Ali Ekber Serheng yazıp Nasreddin Şah’a sunduğu eserinde “Hamza Axa İran yetkililerinin çok baskısına uğradı” diyor.
27.11.1880 tarihinde Osmanlı yetkilileri tarafından İran Sefirine yazılan bir mektupta “Hamza Ağa Azerbeycan yetkililerinden çok baskı gördü, haksızlığa uğradığından İran’ı terk etti.” diyor.(M. Hemebaqi, Hamza Axayê Mengur, sayfa 39)
Şeyh Ubeydullah Hareketi sırasında yaşamış ve hareketi Qaçari devletinin perspektifi ile değerlendiren Ermeni yazarı İskender Xuryanis “Hamza Ağa aslen İran Kürdüdür. Osmanlı topraklarından eski yerleşim yerine Mengurlerin içine İran’a dönmüştü” diyor.(M.Hemebaqi, age, sayfa 39)
Şeyh Ubeydullah Hareketi sırasında İngiltere’nin Tebriz Konsolosu olan Abott, devrimin sıcak günlerde Hamza Axayê Mengur ile defalarca görüşmüştü. Abott 04.12. 1880 tarihinde İngiltere’nin Tahran Büyükelçiliğine gönderdiği mektupta “ Hamza Axayê Bilbas- Mengur bir kaç yıl önce İran’a vergi ve haraç vermeyi reddettiğinden dolayı Türkiye’ye kaçmıştı.” diyor. (M. Hemebaqi, age, sayfa 40)

Devam edecek
EKLER

EKLER (1)
Geçenlerde basına Mehmet Ali Birand’ın Kürd asılı oluşu yer aldığı zaman bazı arkadaşlarla uzun sohbetlerimiz oldu. M. Ali Birand’ın “Kürdlüğü” Can Dündar’ın yazdığı biografisinde gündeme geldi. Geçenlerde de Ayşe Arman kendisiyle yaptığı söyleşide Birand “ Asimile olmuş bir Kürt! Kendimi hiç Kürt gibi hissetmedim. Zaten bilmiyordum da. Demek ki ailem için Kürtlük bir zulümmüş. Kürt kökenli olduğunu söylemek kötü bir şeymiş. Söylemediler. Cemre, didikliye didikleye, dayım Mahmut Dikerdem’e sora sora öğrendi. Ama Kürtlerin sorunlarıyla ilgilenmemin, Kürtlüğümle alakası yok.
Peki niye şimdi bu kitapla açıklıyorsunuz?
– Herhalde daha önce ortaya çıkmasına ben de hazır değildim. Zaman aldı.
Tam olarak neresi?
– Elazığ, Palu.
Gidip gördünüz mü?
– Yok hayır. Zaten o Palu gitmiş başka bir yere taşınmış, izi mizi de kalmamış.”( http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21953683.asp )
Her ne kadar Mehmet Ali Birand kendisini Kürd olarak hissetmiyor, ama çok önemli iki noktaya dikkat çekiyor. Bunlardan biri “ailem için Kürtlük bir zulümmüş” ve ikinci nokta ise Kürd asılı oluşunun bu kadar geç açıklamasının nedeni ise “Herhalde daha önce ortaya çıkmasına ben de hazır değildim” diyor.
Aslında M. Ali Birand’ın üzerinde durduğu bu iki husus onun Kürd asılı olmasından daha önemlidir. Asırlardan beri şehir Kürdleri, zorla göçe tabi tutulan Kürdler ve Osmanlı ve Türk devletlerinin mekanizması içinde yer alan Kürdler büyük oranda “asimile” oldular yada Kürdlüklerini gizlediler. Çünkü Birand’ın da dediği gibi “Kürd olmak zulüm” dür..
Acaba bugün Kaç yüzbin Kürd “Kürd asılı olduklarını” bile bile “açıklama hazır” değiller.
Türk Cumhuriyeti sadece şehirli Kürdleri, ekonomik olarak plazlanmış Kürdleri, devlet içinde görev alan Kürdleri ve zorla göçettirilen Kürdleri “Türkleşme” ile yetinmedi. Kürd ulusal bilincine sahip olan Osmanlı ve Türk Cumhuriyetine karşı Kürdistan’ın bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele eden Kürd ailelerinin çocuklarını da devletin hassas noktalarından uzak tutarak entegre etmeye çalıştı.
Ararat Kürdistan Cumhuriyeti’nin dorukta olduğu bir dönem de Türk devleti direnişe katılan ileri Kürd ailelerinin ileri gelenlerini direnişten vaz geçirmek için giriştiği entrikaları kısmen de olsa “Türkiye’ye Geri Dönen Xoybûn Üyeleri Üzerine Notlar() adlı yazı serisinde belgelere dayanarak açıklamaya çılışmıştım. ( https://newroz.com/tr/forum/349882/t-rkiye-ye-geri-d-nen-xoyb-n-yeleri-zerine-notlar7 )
Hatta Doğu Kürdistan direnişinin önderlerinden Simko Şikak’ın oğlunun Türk ordusunda subay olduğunu “Simko’nun Oğlu Xusrew Türk Ordusunda Subaymı Oldu?” adlı makalede gündeme getirmiştim. (https://newroz.com/tr/forum/336935/simkonun-o-lu-xusrew-t-rk-ordusunda-subaym-oldu )
Türk devleti, Kürd ve Kürdistan direnişlerinin önderleri olan çeşitli Kürd ailelerine “sahip” çıkarak kafaları karıştırmaya ve Kürdlerin “ulusal ve sosyal ortak hafızalarının” oluşumunu engellemek amacıyla çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyorlar.
Bunlardan biri geçenlerde Hakkari’de Hakkari Valiliğinin girişimiyle yapılan “SEYYİD TÂHÂ-İ HAKKÂRİ” panelidir. Kürdlerin Birinci Seyyid Taha dedikleri ünlü Kürd din alimi Mewlana Xalid Şarezori’den hilafetnamesini alan ve 1853 yılında ölen Seyyid Taha 1880 yılında Bağımsız ve Birleşik bir Kürdistan için direnişe geçen Seyyid Ubeydullah Nehri’nin babasıdır. Yani 1925 Devriminin yenilgisinden sonra Şeyh Said , oğlu Muhamed ve daha bir çok Kürd yurtseveriyle birlikte alçakca katledilen Seyyid Abdulkadir’in dedesi, 1930’larda İran’da Şah rejimi tarafından zehirlenerek öldürülen İkinci Seyyid Taha’nın büyük dedesidir. Birinci Seyyid Taha’ya Şeyh Ubeydullah Nehri üzerine hazırladığım yazı serisinde değineceğimden dolayı geçiyorum. Panele konuşmacı olarak katılan Van İl Müftüsü Nimetullah Arvas ise 1914 yılında Osmanlı devletine karşı Bitlis Direnişini gerçekleştiren Mela Selim ile birlikte idam edilen Seyyid Sibgatullah El-Arvâsî’nin ailesindendir.
Benim makalemin anabaşlığında gündeme getirmeye çalıştığım “Seyyid Taha’nın oğulları” 1853’de vefat eden Şeyh Ubeydullah Nehri’nin babası değil, Kürdlerin ikinci yada Seyyid Taha Sani dedikleri Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Muhammed Sıddık’ın oğlu Kürdistan için yürütüğü faaliyetlerden dolayı Osmanlılar, İttihat ve Terakkiciler ve onların devamı olan Atatürk ve Kazım Karabekirin nefretle sözünü ettikleri Seyyid Tahadır.
Yeni Şafak yazarlarından Müfit Yuksel Seyyid Taha’nın çocuklarının 1961 yılında Türkiye geri geldiklerini MSP ve parelelindeki partilerde faaliyet gösterdiklerini “Kürdler ve Milli Görüş” adlı yazı serisinde söylüyor. Fakat, yazar kim olduklarını yazmıyor.
Son yıllarda Kürdlerle ilgili Türk İslami çevrelerinin gerçekleştirdikleri panel ve toplantılarla ismini çokca duyduğumuz ve kendisini ana tarafından “Berzenci Kadiri Şeyhlerine” bağlayan A. Tarık Çelenk, Ekopolitik Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği Başkanı, Müfit Yuksel ile yaptığı uzun söyleşide Seyyid Taha’nın çocukları yeniden gündeme geliyor. O söyleşide “I. Dünya Savaşı olunca, Seyit Abdülkadir’in yeğeni olan II. Seyit Taha, o zaten Osmanlı ile bayağı bir sorunlu, İngilizleri destekliyor. Sonra Revandız kaymakamı yapılıyor Seyit Taha. Irak, Osmanlılardan koparıldıktan sonra. Basra’ya kadar kaybediyor Osmanlı. Bir süre sonra İngilizlerle de anlaşamıyor, Tahran’a gidiyor, orada vefat ediyor. 60’lı yıllarda her iki oğlu Türkiye’ye dönüyor. Her iki oğlu Milli Selamet Partisi, Refah Partisi çizgisinde yer aldı.
Tarık Çelenk: Kimlerdi onlar?
Müfit Yüksel: Bir tanesi iki sene önce vefat etti. Birisi hayatta. Şu anda İhlas Marmara evlerinde oturuyorlar. Evren Ören birer villa verdi bunlara. İngilizlerle anlaşanın çocukları bile burada Milli Selamet Partisi, Refah Partisi hareketi içerisinde yer alabiliyorlar. PKK’ya giden olmuyor. Kürt aristokrasisi içinde PKK’ya giden yok onu söyleyeyim size. Gerek eski Bey aristokrasisi gerek Nakşi aristokrasisi içerisinde.” ( http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=5977 )
Aslında çok enteresan bir konu. Sayın Müfit Yuksel’e doğrudan sorulmasına rağmen Seyyid Taha’nın çocuklarının isimlerini açıklamıyor. İlk başta çok masumane ve aileyi koruma güdüsüyle hareket edildiği düşünülür. Ama kimden koruma? Sorusu gündeme geldiği zaman sorun daha da netleşiyor. Herhalde Türk devletinden koruma diye bir şey olamaz. Çünkü bu insanlar 1960/1961 yıllarında Türkiye geldikleri zaman devletin izniyle geldiklerini biliyoruz. İhsan Nuri Paşa’ya da af çıkarılmıştı. Yaşar Hanım bir kaç defa Türkiye gelip gitti. İhsan Nuri Türklere güvenmediğinden dolayı Türkiye gelmedi.(İhsan Nuri Üzerine Yazdığım yazı serisine bakabilirsiniz)
Türkiye’ye geri dönen Seyyid Taha’nın çocukları Türk devletinin bilgisi dahilinde geldiler ve her Kürd gibi fişlendiler ve sürekli takip altındalar.
Geriye kim kalıyor? Kürdler…….
Sayın Müfit Yuksel’in Seyyid Taha gibi Kürdlerin bir ulusal liderlerinin çocukları hakkında bilgi sahibi olmasını istemediğinden dolayı isimleri açıklamıyor.
Seyyid Taha Sani yada İkinci Seyyid Taha üzerine “Şeyh Ubeydullah Nehri” yazı serinde daha uzun duracağımdan dolayı şimdilik kısa bir belirlemeden bulunarak geçiyorum.
Bugün elimizden bulunan İngiliz, Fransız, Rus-Sovyet ve İran arşiv belgeleri ve ayrıca Seyyid Taha döneminde yaşıyan Kürd şaysiyetlerin anılarında açık bir şekilde görülüyor ki, Seyyid Taha 1913 yılında Bitlis’ta baş gösteren direnişi Abdulrezak Bedirxan, Kamil Bedirxan ve bir çok Kürd din ulemasıyla birlikte örgütleyen Kürd şahsiyetlerden biridir. Yine Seyyid Taha Doğu Kürdistan’da Simko ve Abdulrezak Bedirxan ile birlikte Fars rejimine karşı Özgür bir Kürdistan için çalışan bir kaç önder kadrodan biridir. Bugün Rus arşiv belgelerinde açık bir şekilde öğreniyoruz ki, Seyyid Taha Birinci Dünya Savaşı öncesi Şeyh Abdulselam Barzani ve Simko ile birlikte bağımsız bir Kürdistan için pazarlık yapan ve yardım almaya çalışan bir Kürd şahsiyetidir. Seyyid Taha daha sonra Türklerin kurduğu bir komplo neticesinde Ruslar tarafından tutuklanıyor. Kürdlerin Ruslara karşı tavrı sertleşinde Ruslar bir araştırma komisyonu kuruyor ve Seyyid Taha hakkında var olan bilgilerin yanlış olduğunu görüyor ve serbest bırakıyorlar. Daha sonraki süreçte Seyyid Taha , Mustafa Kemal ve Türk Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunu idama mahkum eden değerli Kürd şahsiyeti Mustafa Paşa Yamulki ile birlikte Simko’yu ve Şeyh Mahmud Berzinci’yi Türklere karşı bir cephe de toplama girişimide bulunuyorlar. Seyyid Taha ve Mustafa Paşa Yamulki(Türkler Nemrut Mustafa diyorlar) Türkleri Kürdlerin baş düşmanı olarak görüyorlar. (Daha detaylı bilgi için Mustafa Paşa Yamulki’nin anısına yazdığım yazı serine bakınız)
Seyyid Taha Kürdistan’ı özgürleştirmek için İngiltere’nın yardımına başvuruyor. Fakat, ne yazık ki o dönemler Kürd liderleri arasında birlik olmadığından dolayı bir dizi plan boşa çıkıyor. Şeyh Mahmud Berzenci önderliğindeki Kürd hareketi İngiltere ile sorun yaşarken Kemalistler ve Bolşevikler de ortamı kızıştırdılar. Şeyh Mahmud’un Kemalistlerle girdiği ilişkiler ve imzaladığı antlaşmaya karşı çıkan Seyyid Taha ve Mustafa Paşa Yamulki İngiltere’yi desteklediler. Seyyid Taha Özdemir Paşa’nın önderliğindeki Güney Kürdistan’daki Türk güçlerinin dışarı atılmasında büyük bir rolü oldu. Seyyid Taha daha sonra Rewandiz Kaymakamı oldu ve Rewandiz’ı Kürd yurtseverlerinin toplama merkezi haline getirdi. Kürdlere ilişkin hesaplarını kapatan İngiltere Seyyid Taha’dan kurtulmak için İran Şahı ile anlaşarak Şah tarafından Tahran’a davet etmeyi sağladı.(1928) Ve daha sonra zehirleyerek öldürdüler.
Yeni Şafak yazarı Müfit Yuksel’in Kürdlerden gizlediği Seyyid Taha’nın çocuklarına gelince bazı bilgileri vermeye çalışacağım.
Kürd Ulusal Liderlerinden Şeyh Ubeydullah Nehri’nin oğlu Seyyid Muhammed Sıdık’ın oğulları:
1)Seyyid Taha Sani(İkinci)
2)Seyyid Reşid,
3)Seyyid Şemseddin,
4)Seyyid Musehaldin,
Seyyid Taha Sani(ikinci)nin erkek çocukları:
1)Seyyid Muhammed Sıdık Sani-ikinci-(Puşo)
2)Seyyid Ubeydullah Sani(Tero)
3)Seyyid Salih Darucan,
4)Seyyid İzzedin(Çeto)
5)Seyyid Ahmed,
6)Seyyid Haci Sani,
7)Seyyid Mazhar(Kerkes)
Seyyid Muhammed Sıdık Sani’nin erkek çocukları:
1)Seyyid Kamuran,
2)Seyyid Xusrew,
3)Seyyid Perawez Teroş
4)Seyyid Faruqi
Seyyid Darucan’ın erkek çocukları:
1)Seyyid İmadedin
2)Seyyid Sami,
3)Seyyid Egid,
Seyyid İzzeddin (Çeto)in erkek çocukları:
1)Seyyid Birzo,
2)Seyyid Feramerz,
3)Seyyid Aras,
Seyyid Ahmed’in çocukları:
1)Seyyid Taha(Çeko)
2)Seyyid Hoşeng,
3)Seyyid Ferheng,
4)Seyyid Said
Seyyid Haci Sani’nin erkek çocukları:
1)Seyyid İsmail,
2)Seyyid Abdulnasır,
3)Seyyid Suleyman(Muhendis)
Seyyid Mazhar(Kerkes)ın erkek çocukları:
1)Seyyid Nureddin,
2)Seyyid Gazi,
3)Seyyid Geylani,
4)Seyyid Abdullah
Seyyid Şemseddin’in ise erkek çocuğu:
1)Seyyid Reşid,
Seyyid Muslehddin’in ise çocukları:
1)Seyyid Kazım Jajabadi,
2)Seyyid Enwer,
3)Seyyid Wahdeddin,
4)Seyyid Reşid( Şeyh Ubeydullah Nehri ile ilgili yazı serisinde gerekli kaynakları vereceğim)
Şimdi 1960 yada 1961 yılında Türkiye dönen Seyyid Taha’nın çocuklarına gelelim.
8 Kasım 2008 tarihli Türkiye gazetesinin verdiği habere göre Mazhar Geylani vefat etmiş..
Ama haber çok ilginç.
Haberin ilginçliği şöyle “Büyük İslam alimi Seyyid Abdulkadir Geylani ve Taha Hakkari Hazretlerinin torunlarından İhlas Vakfının mensubu Mazhar Geylani” diye kendisinden söz ediliyor. (http://portal.tg.com.tr/haberdetay.aspx?haberid=392592#.ULI2M7T7lJF )
Tam utanılacak bir durum.
Tamam Nehri Şeyhleri kendilerini Kadiri Tarikatının kurucusu Seyyid Abdülkadir Geylani (1078 – 1166) bağlıyorlar. Değerli Kürd araştırmacısı Giw Mukriyani “Soran Mirleri” üzerine olan çalışmasında onun Kürd asılı olduğunu verilerle ortaya koydu.
Tamam, Seyyid Mazhar(Kerkes) Seyyid Taha Hakkari’nin ailesinden geliyor, ama Seyyid Kerkes’in bir babası, dedesi ve büyük dedeside var.
Niçin Seyyid Kerkes’in babası Seyyid Taha’dan söz etmiyorlar? Çünkü Kemalistlere ve Türk işgalçilerine düşmandı.
Niçin Kürdlüğü ve İslam dinini birleştiren, Kürdistan’daki dini azınlıklara karşı toleranslı birleşik ve bağımsız Kürdistan önderlerinden Şeyh Ubeydullah Nehri’den söz etmiyorlar.
Çünkü, Kürd direnişinin önderlerini unuturmaya çalışıyorlar.
Seyyid Mazhar’ın çocuklarına ilişkin verdiğim listede oğullarının biri Türkiye gazetesinin “Bilgi işlem servisinden Ubeydullah Geylani’dir”
Ubeydullah Geylani kendisine verilen bu ismin büyük dedesinin ismi olduğunu bilmiyormu?
Türkiye gazetesinin “bilgi işlem servisinde” çalışıyorsa dedesi Seyyid Taha hakkında bilgi veremiyor mu? Niçin bin yıl öncesini hatırlıyor ve dedesini hatırlamıyor?
Şeyh Kerkes’in diğer oğlu Qazi’de “İhlas Holding personelinden” olduğuna göre TGRT, Türkiye gazetesi ve tekellerinden bulunan diğer basın ve yayın organlarına sağlıklık bilgi veremezmiydi?
Mazhar Geylani’nin büyük oğlu Nureddin Geylani ise 13 Aralık 2006 da vefat etti. Mazhar Geylani’nin eşi Mahru Ana ise 22 Aralık 2011’de vefat etti.
Türk devletinin Kürdlere karşı yürütüğü zulüm ve vahşeti sürdükçe daha nelere tanık olacağız.
Şeyh Ubeydullah (2) Ziya Acar

Rojbaş birayê Aso
Beriya ez li ser yek-du mijaran hinek têbîniyên xwe bidim xuyakirin, ez dixwazim bêjim, bila mala te ava be û destê te xweş be. Li gor min tu karekî gelek hêja dikî. Vejandina şuûra millî ji bo me kurdan wekî nan û avê pêwist e.
Di xebata te ya li ser Seyîd (Şêx) Ubeydullahê Nêhrî ya beşa 7an de, li ser hinek navan agahdarî hatine dayîn, li gor qeneeta min eger ew carek din di bin çav re bên derbas kirin û lêkolîn li ser bên çêkirin, dê gelek baş be. Ji bo ku di warê li ber çav re derbaskirin û lêkolînê de bikaribê alîkariya te bike û tu jê îstîfadeyê werbigrî, ez dixwazim agahî û zanyariyên xwe yên di vî warî bi te re parve bikim.
Malbata Seyîd Sebxetullah (Xawsê Hîzanê) yê bavê Seyîd Cealeddîn, bapîrê Seyîd Elî û. hwd… her çend ji gundê Arvasê yê girêdayî Miksê hatine, lê ew di nav xelkê de bi navê “Şêxên Hîzanê” yan jî mala “Xawsê Hîzanê” tên naskirin, ne Arvasî. Yên bi navê “Arvasiyan” tên naskirin, ew kesên li Arvasa Miksê mane ew in.
Seyîd Celaleddîn, yan jî Şêx Celaleddîn, kurê Seyîd Sebxetullah ê mezin e. Piştî ku ew ji şerê Bazîdê bi Seyîd Ubeydullahê Nêhrî re beşdarê şer dibe û bi serneketî vedigere, li Wanê dewlet jehrî dide wî û pişt re ew bi vê jehriyê koçê dawiyê dike…
Xala duduyan a ku ez dixwazim li ser bisekinim, agahiya di derbarê wan çend kesên wekî Elîxan, Fehîm Efendî, Musa Beg û Şêx Peyker de ne ku navê wan derbas dibe. Bêguman ev agahî dê gelek kurt bin, eger pêwîst be ez dikarim pişt re firehtir li ser bisekinim.
Elî Xan, wekî ku te jî behs kiriye serokê eşîreta Şikakiyan e(qebîleya yan jî eşîreta Ebdoyiyan, eşîreta Simkoyê Şikakî. Wekî tê zanîn eşîreta Şikakî konfederasyon e) , wekî eşîret, lê bi taybetî wekî malbat di berê de peywendiyên wan bi mala Seyîd Tahayê Nêhrî re hebûye û ev peywendî di dema Seyîd Ubeydullah de gelek xurtir dibin. Di navbera wan de peywendiyên xizmatiyê jî hene… Bi dehan gundên Seyîd Ubeydullah li navçeya ku ev eşîret li wir niştecihe hene (li wilayeta Ûrmiyê)…
Fehîm Efendî: Seyîd Fehîm Efendî, ji şêxên Arvasê ye. Xelîfeyê Seyîd Taha ye. Eger em bi kesên îro yên bi navûdeng ên kurd hene bidin nasîn, ew bapîrê ji aliyê dêve yê Nacî Orhan ê bavê Gulşen Orhana parlamentera Wanê ya AKPyê ye…
Musa Beg: Li gor baweriya min ev ne ew Musa Begê ku tu behs dikî û ji aliyê me tevan ve jî tê nasîn, Musa Begê Xwêtî ye. Eger tu dîqet bikî ew kesên bi Seyîd Ubeydullah re beşdarê şerê Rûsya-Osmaniyan bûne, yan peywendiyên wan ên xizmatî yan jî yên terîeta Neqşîbenditiyê hene, ew in û ji bilî vê ew xelîfeyên wî yan yên mamê wî (piştî Seyîd Taha şêxîtî derbasê birayê wî dibe) yan jî yên bavê wî Seyîd Taha ne.
Ev Musa Beg, Hacî Musa Begê Kêsanî ye. Li hinek ciyan jê re Hacî Musa Begê Simbanî jî tê gotin. Ew mezinê vê navçeyê û xwediyê çendîn gundan bûye. Yanî begê Mîrektiya Kêsanê, yan jî Simbanê bûye. Kêsan navçeke girêdayî qezayê Tetwanê yê wilayeta Bedlîsê ye. Ev navçe dikeve navbera Tetwan û Westana (Gevaş) Wanê. Di nav xelkê de jê re Geliyê Kêsanê tê gotin. Simban jî gundekî vî geliyî ye…
Di Şerefnameyê de Mîr Şeref Xan behsa mîrektiya wan kiriye. Ew sancaxeke girêdayî Mîrektiya Mehmûdiyan (Xoşaba Wanê) bûne…
Zinar Silopî jî di Doza Kurdistanê de behsa wî kiriye. Ew bi gotinên xwe yên ku ji aliyê Zinar Silopî ve hatine neqil kirin tê nasîn… (“…Xortên kurdan eger firinek çêkin û ji bo germkirina wê dar lazim be, ez dikarim xwe bikim dar û wê gerim bikim…)
Peywendiyên wî bi malbata Şêxên Hîzanê re gelek xurt bûne. Heta keça xwe dide yek ji şêxan ê navê wî Mehmed Reşîd û gundekî xwe yê gelek hêja ku jê re Kerp tê gotin û li eynî navçeyê ye, hubeyê vî kesî dike. Gund niha di destê Kamuran Înan an jî biraziyên wî yên kurên Abidîn Begê de ye.
Ev Hacî Musa Beg ji aliyê ermeniyan ve hatiye kuştin. Wextê ku kuştine ew mudurê nahiya Kêndrasê bûye. Kêndras wî wextî nahiyeke girêdayî Westana Wanê bûye. Piştî di sala 1936(?)an de Tetwan bû qeza, ji ber nêzikatiya wê ya coxrafîk kirin ser Tetwanê. Niha gundekî biçûk ê girdayî Tetwanê ye…
Şêx Peyker: ev jî qasî ku ez dizanim pismamê şêxên Arvasê yê nêzîk in û li Erdîşa Wanê rûdinin…
Bi hêviya ku tu bikaribî jê îstîfadekê werbigirî.
Bi silavên gerim ên biratiyê.
Ziya Avci
Şeyh Ubeydullah Nehri( ek 3)
Fethullah Gülen ve Kurt İsmail Hakkı Paşa’nın Kürdlüğü üzerine
Şeyh Ubeydullah Nehri üzerine araştırma yaparken ister istemez Rusya ile Osmanlı devleti arasında meydana gelen ve „93“ savaşı olarak bilinen 1877-78 savaşına kanalize olmak zorunda kaldım.
1868-1875 yılları arasında Osmanlı devletinin Diyarbekir valiliğini ve 1877-1878 savaşı döneminde Erzurum valiliğini yapan ve ismi Diyarbekir’in bir sokağına da verilen „Kurt İsmail Hakkı Paşa“ üzerine kısa bir gezintiye çıktım.
Hemen hemen tüm kaynaklar „Kurt İsmail Hakkı Paşa“nın 1818 yılında Kars’ta dünyaya geldiğini ve 1897 yılında İstanbul’da vefat ettiği hususunda hemfikirler.. Yine tüm kaynaklar „Kurt İsmail Hakkı Paşa“nın meşhur „Xatunoğulları“ ailesinden geldiğini kabul ediyorlar. Bugün „Xatunoğulları“ Kars, Digor, Şüregel, Erzurum, Trabzon, Konya, Edirne ve daha bir çok alana yayılmış ve kendilerini „Türk olarak“ kabul ediyorlar. Hatta bazı kesimleri MHP içinde (Digor eski belediye başkanı gibi) faaliyet yürütüyor. Türk resmi kaynakları bir asır boyunca „Xatunoğulları“na „Karapapak“ olduklarını , „Orta Asya“dan geldikleri ve „ Has Türk oldukları“nı empoze etmeye çalıştılar. Bu konuda da bir hayli eser ve makale var.(İnternette bir göz atmak yeterlidir)
Sonuç olarak Türk resmi kaynakları ve onların kiralık yazar, gazeteci ve araştırmacıları hayali Türk Xatunoğullarını herkese empoze ettiler ve bu konudada büyük başarı elde ettiler!!!!!
Tarih boyunca Kürdler, özellikle şehirlere yerleşen ve Türklerin yoğun yaşadıkları alanlara zorla sürgün edilen, Osmanlı ve Türk devletinin üst kademelerinde görev yapan Kürdlerin ezici çoğunluğu asimile yoluyla Türkleştirildiklerini biliyoruz. Yani „Xatunoğulları“ nın Türkleşmesi istisnai bir durum değildir. 21.Yüzyılda dahi Kürdlerin ulus olarak varlığını kabul etmeyen ırkçı ve kolonyal bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuz bir dönemde, tarihte yapılan tahribatların boyutları daha derin ve acılıdır.
Türklerin „„Kurt İsmail Hakkı Paşa“ dedikleri Xatunoğlu İsmail Hakkı Erzurum Valisi olduğu dönemde Şeyh Ubeydullah Nehri ile birlikte 1877-1878 savaşına katılmıştı.
1877-78 savaşı üzerine üzerine yaptığım araştırmada Türklerin „Kurt İsmail Hakkı Paşa“ dedikleri şahsiyetin „Kurt“ değil, „Kürd“ olduğu söyleniyor. Bazı Türk kaynakları da „Kurd İsmail Hakkı Paşa“ diyorlar.(Kırzıoğlu M. Fahrettin, Kars Tarihi, Işıl Matbaası, İstanbul, 1953, sayfa 480)
Türklerin „İsmail Hakkı Paşa“ nın „Kurtluğunu“ ispat etme ihtiyacı bilinçli bir amacı hedeflemektedir. Çünkü, bugün Türkiye’de ve Kürdistan’da yaşıyan tüm Hatun/Hatin/Xatunoğulları onu kendi ataları olarak görmekteler ve sahip çıkmaktalar.
Bir dizi yabancı kaynakta İsmail Hakkı Paşa’nın Kürd asılı olduğunu gördüğüm zaman ayrıca „Kars Kürdleri“ üzerine araştırmalarıyla tanınan değerli Kürd araştırmacılarından Rohat Alakom’a baş vurdum. Rohat bana İsmail Hakkı Paşa hakkında yazdığı bölümün tümünü E_Mail ile gönderdi. Burada kendisine teşekkür ederek yazının tümünü ve kaynaklarını yayınlıyorum:
„Türkleşen Kürtler
Kars Kürtlerinin bir kısmı Kürtçeyi unutarak, zamanla Türkleşmişlerdir. Tarihte yaşanılan nüfus hareketlilikleri sonucunda ortaya çıkan bu durumun başka nedenleri de bulunuyor. Türklerin yoğun olarak bulundukları yerleşim birimlerinde asimle olan bu Kürtlerin, Kürt olduklarını kendilerinden değil başkalarından öğrenebiliyoruz.[1] Tarihte Türk olarak bilinen ama kökleri Kürtlere dayanan birçok şahsiyete Kars’ta rastlıyoruz. Bunlardan birisi de Kars tarhinde adı sık sık geçen Kürd İsmail Paşa’dır (1828-1896). Kars’ta doğan Kürd İsmail Paşa, Şerif Bey’in oğludur. Hatunoğullarından olan Kürd İsmail Paşa zaman zaman kaynaklarda İsmail Hakkı Paşa olarak geçer. Kars’ın Şüregel yöresinde hakim olan Hatunoğulları’nın, Haydaran Aşireti’nin bir kolu olduğu öne sürülür.[2] Eski Erzurum Valisi ve Osmanlı komutanı, Kürd İsmail Paşa’nın Kürt kökenli olduğu bilgisi, Times Gazetesi’nin daha 1877 yılında yayımlanan bir sayısında yer alıyor.[3] Türk kaynakları Kürd İsmail Paşa’nın Türk kökenli olduğunu, adının da Kurt İsmail Paşa olduğunu ileri sürerler. Bu örnek, Türkçe kaynaklarda sık sık rastladığımız Kürt tarih yazımına ilişkin klasik “Kürtler ve Kurtlar çekişmesi”ni bize hatırlatıyor. Resmi tarih yanlıları Kürd ile başlayan tarihi yer ve şahıs adlarını kurt olarak değiştirip büyük karışıklıklara yol açmaktadır. Kürd İsmail Paşa’nın büyük kardeşi Mehmed de Kırım Savaşı sırasında Kars yöresinde hakimiyet peşinde olmuştur. Mehmed’in oğlu Yusuf, Digor yöresinde kalıyordu.
1)Nurettin Çeledir ile yapılan görüşme, 24/6 2008, Kars.
2)James J. Reid, Crisis of the Ottoman empire: prelude to collapse, 1839 – 1878, Stuttgard, 2000, s.160.
3)Turkish Irregular Tropps, Times, 8/9 1877 (The chief family in this district is that of Khatoon Oghoulleri and the head of this family is İsmail Pasha, the late Governor-General of Erzeroum, commenly know as Kurd İsmail Pasha, a name doubtless derived from his Kurdish origin. This family, owing to several of its members holdning positions under Government, has constitued itself the ruling power in the district, the other Mahomedans being virtuallly slaves of the Khatoon Oghulleris…). “
Rohat Alakom Xatunoğlu ailesinin Kürd Haydaran aşiretine bağlı olabileceğini ve Times gazetesine dayanarak Kürd asılı olduğunu yazıyor. Bu Xatun’un arkasına eklenen „Oğlu“ meselesi tüm Kürd ailelerinin başına gelen bir olaydır. Mesele Osmanlılar Bedirxanilere „Bedirhanoğulları“, Merwanilere „Mervanoğulları“, Canpolatlara „Canpolatoğulları“ vs… diyorlardı.
1878 yılında Paris’te baskıya verilen „ Russes et Turcs , La Guerre d’Orient“ adlı eserde İsmail Hakkı Paşa’nın Kürd olduğu şöyle ifade ediliyor: „Kürd İsmail Hakkı Paşa’nın başında bulunduğu ordunun zaferi Ermenistan’da talanlarla artarak, Beyazid’i işgal etti, Orgof, Zor ve Kervansaray’ı alarak Rus topraklarına girdi“(P. Bourde, Russes et Turcs , La Guerre d’Orient , Paris, 1878, Cilt 2, sayfa 573)
Yine aynı eserde Osmanlıların saflarında savaşa katılan Kürdler ve Çerkezlere karşı ayırım yapıldığı, elbise ve erzak verilmediği yönündeki yakınmaları gündeme getiriliyor. Bu anlatımlarda Ahmet Muhtar Paşa’nın kendi ihtiyaçlarını karşılamalarını engellediğini „ Kürd İsmail Paşa’nın ordusundaki kardeşlerimiz gibi, bizim talan yapmamızı engellediler“(P. Bourge, age sayfa 574) Yine aynı eserin 663 ve daha bir çok sayfasında İsmail Hakkı Paşa’nın Kürd olduğu söylenmektedir.
Daha başka kaynaklarda İsmail Hakkı Paşa’nın Kürd asılı olduğunu yazıyor. Bunlardan biri de Rus araştırmacısı Aviryanov’dur. “Osmanlı-Rus ve İran Savaşlarında Kürtler” adlı çalışmasında Aviryanov, 1877-78 savaşında bir Türk generalinin komutası altına girmek istemediklerini ve Türklerin Kürdlerin katılımını sağlamak için “Kürd asılı olduğu için İsmail Paşa’yı getirdiklerini” yazıyor. (Aviryanov, Kurd, Le Cengi Legel İran U Turkiya da, Silemani, 2004, sayfa 236)
İsmail Hakkı Paşa’nın Kürd olduğunu söyleyen daha bir çok kaynak var. Bunlardan biri de Edward W.,Allen D.,Muratoff P ortaklaşa kaleme aldıkları
“Caucasian Battlefields, A History of Wars on the Turco-Caucasian Border, 1828–1921” adlı eserde “tecrubesiz Kürd Komutanı İsmail Hakkı Paşa” diye söz ediyorlar.(age, sayfa 149)
1877-78 savaşının hemen ardından Berlin Antlaşmasının Ermenilere ilişkin maddesinin pratiğe aktarılıp aktarılmadığını ve Ermenilerin durumunu yerinde tespit etmek amacıyla İstanbul Ermeni Patrikhanesi bölgeye 3 rahip gönderiyor. Bunlardan biri Bağos Natanyandır. Natanyan hazırladığı raporunda Erzincan’a ilişkin olarak: “Bizim Erzincan’ı ziyaret ettiğimiz tarih 1878 Harbi sonlarıydı. Oradaki Ermeni ileri gelenlerinden Kürt İsmail Hakkı Paşa eliyle yapılan sömürüyü dinledik.”(Arsen Yarman, age, Cilt II, sayfa 203)
İsmail Hakkı Paşa’nın “Kurt” değil, “Kürd” olduğuna dair bir dizi kaynak var. Burada sadece bazı kaynakları aktarmakla yetiniyorum. Yoksa Şeyh Ubeydullah Nehri’ye ilişkin yayınladığım yazı serisinin bir eki olarak düşündüğüm makalenin çerçevesini aşar.
Edirne Savunması Kahramanı olarak lanse edilen Mehmet Şükrü Paşa’da Kürd İsmail Paşa ile aynı aileden geliyor. Mehmed Şükrü Paşa 1857’de Erzurum’da doğuyor ve 1916 yılında vefat ediyor. Kürd İsmail Hakkı Paşa, Şükrü Paşa ve Fethullah Gülen arasındaki ailesel ilişki için Aksiyon dergisinin linkine bakınız.( http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-22763-34-ismail-hakki-pasa-sukru-pasa-ve-fethullah-gulen.html )
Ve Ahmet Aymaz’ın Zaman gazetesinde yayınlanan “Edirne müdâfii Şükrü Paşa’mız” adlı makalesine bakınız.(http://www.zaman.com.tr/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=761289)
Fethullah Gülen’de bu akrabalığı Kabul ediyor. Fethullah Gülen’in Web Sayfasında yayınlanan Şükrü Paşa’nın torunu Sevgi Edirne Kutlukan söylediklerini aktarıyorum.
“Fethullah Gülen televizyonda Şükrü Paşa’nın torunu olduğunu söyleyince ona bir mektup yazdım. Sonra Hocaefendi’den gayet aydınlatıcı bir mektup geldi. Orada akrabalık meselesini şöyle anlatmış: Şükrü Paşa’nın babası ölünce annesi, amcasıyla evleniyor. Amcasından olan kızı Güllü Hanım, Hocaefendi’nin dört jenerasyon önceki anneannesi. Hocaefendi inzivada iken benimle görüşmek istedi. Bir arkadaş, „Makyajlı, başı açık halinle nasıl gideceksin? Hem Gülen kadınlardan nefret eder.“ dedi. Gitmekten vazgeçtim, ama sonra ikna oldum. „Hocaefendi hazırlık yaptı, sizi eşinizle beraber bekliyor.“ dediler. Nasıl biri çıkacak karşımıza diye meraktan çatlıyoruz eşimle. Sonra kapı açıldı, bir baktık kılık kıyafetiyle şık, diplomat gibi bir adam karşımızda; son derece nazik, beyefendi. Bizi hemen sofraya davet etti. O kadar zarifti ki, hayran oldum. Yemekten sonra çayla hurma verdiler, çok hoşumuza gitti. Bir insan bu kadar şeker olabilir. Bize „Neden soyunuzu, ailenizi araştırmadınız?“ dedi. Rahmetli babamın çok aradığını, ama kanserden vefat ettiğini söyledim. Sonra beni Edirne’ye götürdüler, dedemin topraklarına. Ondan sonra Hocaefendi ile 6 ayda bir mektuplaştık, 3 kere Amerika’ya ziyaretine gittim. Anladım ki o bir vefa insanı. Daha detaylı bilgi için Fethullah Gülen’in sayfasına bakınız. ( http://tr.fgulen.com/content/view/15693/11/ )
Bilindiği gibi Fethullah Gülen’in Kürd asılı olduğu daha önce gündeme gelmişti. Azerbaycan’da yayınlanan “Hüner Meydanı” adlı bir gazete de Namık Ali Fethullah Hoca’nın “Ermeni olabileceğini” gündeme getirmişti. Bu yazıya cevap olarak Abdülkadir Badıllı “AZERBAYCAN’DAN FISILDAYAN KGB VIZILTILI ÇATLAK BİR SES” adlı makalesinde “Elcevap: Fethullah Gülen Hocaefendinin aslı Bitlis’in Ahlat kazasındandır. Dedelerinden olan Kurt Halil veya Kürt Halil lakabıyla meşhur olan bu zat, ailevi bir namus meselesinden Ahlat’tan Erzurum’un Hasankale kazasına hicret eylemiştir. Ahlat’ta oturdukları mahalleye, “Seyyidler” mahallesi denilmektedir.
M. Fethullah hocanın öz dedesi Alvar şeyhlerine mensuptur. Babası da oraya bağlıdır. Alvar şeyhleri ise, Bitlisli şeyh Muhammed Küfrevi ve şeyh Fethullah Verkanisi’ye mensupturlar. Ondandır ki, Fethullah hocanın babası oğullarının birisine M. Fethullah adını (Şeyh M. Fethullah verkanisinin adını) birsine de Sıbğatullah (Bitlis’in Hizan kazasında yatan ve Mevlana Halid’in halifesinin halifesi olan seyyid Sıbğatullahın adını) Diğer oğluna da “Mesih” ismini vermiştir ki, Hz. İsa’nın Kur’anca verilmiş meşhur bir unvanıdır.(*)
Buna göre: Fethullah Hoca’nın adı ve sanı, soyu ve nesebi belli ve meşhur olduğu bütün şark bölgesince ayan ve beyan iken , ona ermeni yakıştırması yapanlar, hiç şüphesizdir ki; az üstte üç ihtimalli guruplardan birisine dahil oldukları kesindir.
Evet, M. Fethullah Hocaefendinin soy ve nesebi herhalde ilk ihtimal ile sülale-i mutahhereye dayanan seyyid sülalesidir. Ve ya da her ikisi birer kavm-i necip olan ve eskiden beri iki cihat arkadaşı bulunan Türk veya Kürt ırkına mensuptur.” ( http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=2347&ctgr_id=39)
Fethullah Gülen “Küçük Dünyam” adlı eserinin ilk baskısında “Baba tarafının Ahlatlı Kürd “ olduğunu yazdığını ve daha sonraki baskılarında değiştirdiği yönünde iddialar da vardır.(Dr. Mustafa Peköz’un makalesine bakınız. (http://www.haberlink.com/haber.php?query=50647#.UQUoj6X7lJE)
Türk resmi kaynakları ve onlarında etkisi altında kalan Xatunoğlu ailesinden gelen kesimler Xatunoğullarının Türklüğünü ispat etmek için İspanyol gezgin Clavijo’nun 1403-1406 yılları arasında Semerkand’a yaptığı seyahat notlarını kaynak olarak gösteriyorlar.
Clavijio’nun kitabına baktığımız zaman Türklerin iddia ettikleri gibi Iğdır Kalesinin başında bulunan bayanın Türklüğüne ilişkin tek bir şey yok.
Sözü Clavijo’ya bırakalım: ““Ertesi , Cuma günü( 30 Mayıs 1404), hareket ederken ilerledikten sonra bir kaya üzerine kurulmuş kaleye tesadüf ettik. Kale bir bir müslüman prenses tarafından yönetiliyordu.. Dul olan bu kadın, Kalenin sahibesi idi. Kendisi Timur’a vergi veriyordu. Eskiden bu kale eşkıya barındırmaktaydı. Bu eşkıya gelen geçen yolcuları soymakla geçiniyordu. Timur bu kalenin yanından geçiyorken oraya hücum ederek kaleyi zorla zapt ettikten sonra, kalenin şimdiki sahibesinin kocasını öldürüyor. Timur kalenin tekrar eşkıyayı barındırmaması için bütün kapılarını kaldırmış, bir daha buraya kapı yapılmamasını emretmişti. Biz buraya vardığımız zaman Kalenin hiç bir kapısı yoktu. Buranın ismi İzidu( Iğdır)dır. Ararat (Ağrı) dağının ucunda duran bu kale tam Hazret-i Nuh tarafından inşa olunan geminin tufanda durduğu yerdir.”( Clavijos Reise nach Samarkand 1403-1406 ve Kırzıoğlu M. Fahrettin, Kars Tarihi, Işıl Matbaası, İstanbul, 1953, sayfa 480)
Kırzıoğlu’yu da kaynak olarak verdim. Çünkü, Kırzıoğlu Iğdır Kalesinin başında bulunan kadını Türklere bağlamak için Türk ve Orta Asya’dan gelen Toktamış ordusu gibi kesimlerin bu kaleyi denetim altına aldıklarını Clavijo’dan yaptığı alıntının içine serpiştirmiş ve okuyucuları yönlendirmiştir. Aslında Clavijo gezisi boyunca bir çok defa Türklerden söz ediyor ve Türklere “Türk” diyor. Clavijo Iğdır Kalesinin başında bulunan kadına “Müslüman bir Prenses” diyor. Kürdlerin alanda varlığı çok daha eskilere dayanıyor. Hatta İncil Ağrı Dağına “Kürd Dağı” diye söz ediyor.
Iğdır’ı bir kenara bırakalım. 1500’lerde Erzurum şehri dahi Kürdler tarafından yeniden inşa ediliyor ve yaşanır hale getiriliyor. Erzurum’da 1500’lerin başında bir deprem oluyor ve şehir yerle bir ediliyor. Şehir harebe olduğu bir dönemde “ Göçten sonra Erzurum çevresinde çadırlarda yaşıyan büyük bir Kürd aşiretinin lideri Haci Ali Bey yetkililerden izin alarak 12.000 taraftarıyla Erzurum’a yerleşiyor…………….. Haci Ali Bey şehri yeniden inşa ediyor ve bolluğun hüküm sürdüğü bir şehir haline getiriyor. Mehmet Han’ın ölmesinden sonra Kanuni Sultan Suleyman 1528 tarihinde Ferhad Paşa’yı Vali olarak Erzuruma gönderiyor……….”( Vital, Cuinet, La Turquie d’Asie, Paris, 1892, sayfa 189)
Kısaca toparlamak gerekirse Kars, Erzurum, Iğdır, Şüregel ve Trabzon’a yerleşen Xatunoğulları diye bilinen kesimlerin bir çok Kürd aşireti, ailesi ve şahsiyeti gibi süreç içinde asimile edildiği ve Kürdlere karşı gerçekleştirilen soykırımlardan sonra ise bilinçli yada bilinçsiz başka bir ulusal kimliğin altında yaşamaya zorlandıkları görülüyor. Türk devletinin soykırımcı ideolojik aygıtlarıda yüzyıl boyunca tüm bu çevrelerin Kürd Ulusal Hafızalarına ilişkin var olan tüm belirtileri ve belgeleri yokettiler.. Yani tam bir hafıza kırımı Kürdçesi ise “Bîrkujî“dir.

Şeyh Ubeydullah ve Qesra Şêxî li Nehrî/ Malpera Mezopotamya
Şeyh Ubeydullah ve Qesra Şêxî li Nehrî Kürt Tarihi’nin gizli kalmış, üzeri örtülmüş ve hakettiği anlamda işlenmemiş birçok konusunu yaptığı araştırmalarla günyüzüne çıkaran, ve bilimsel yaklaşımıyla Kürt Tarihi’ne büyük katkı sunan araştırmacı- yazar Aso Zagrosî, son araştırmasında ele aldığı önemli Kürt şahsiyeti Şeyh Ubeydullah ile ilgili hiç bilinmeyen belgeleri ve yabancı yazarlar tarafından bilerek tahrif edilmiş birçok gerçeği ortaya çıkardı. Bu araştırmasında bulup yayınladığı Şeyh Ubeydullah’ın ve ailesinin ders verdikleri ‚Qesra Şêxî li Nehrî‘-Nehri Şeyhlerinin Sarayı’nın- 19. yy.’daki, belge niteliğindeki ihtişamlı fotoğrafını ve sarayın bugünkü içler acısı halini sayın Zagrosî’nin yazısı ile beraber sunuyoruz: 02 Şubat 2013 Cumartesi 23:04   ASO ZAGROSÎ / Araştırmacı-yazar Kürd ve Kürdistan tarihine kısmen ilgi gösterenler Basil Nikitin’i ve kaleme aldığı „Kürdler“ adlı eserini bilirler. Nikitin’in (1885-07.06.1960) Kürdlere ilişkin bir çok çalışmasıda hala Kuzey Kürdlerin hizmetine sunulmuş değil. Aslında Alexander jaba ve Mela Mahmudi Beyazidi’nin hikayesine benzer bir olayda Doğu Kürdistan’da yaşanıyor.. Basil Nikitin Mayis 1915’ten Nisan 1918 yılına kadar Çarlık Rusya’sının Urmiye Konsolosluğunu yapıyor. Ekim Devrim’inden sonra Rusya’ya dönmüyor ve Fransa’ya yerleşiyor. QESRA ŞÊXÎ LI NEHRÎ / NEHRİ’DEKİ ŞEYH SARAYI SARAYIN BUGÜNKÜ HALİ Kısa bir süre önce değerli Kürd araştırmacılardan Dr. Amir Tahir’in „Hikayetekani Mela Said ‚Qaziyi Kurdistan‘ adlı makalesini okumuştum. Basil Nikitin Urmiye’de olduğu zaman „Qaziyê Kurdistan“ dediği Mela Said’ten Kurmanci lehçesini öğreniyor. Basil Nikitin’in anlatımlarına göre Mela Said ‚QaziyêKurdistan‘ „ Şemzinan’ın başkenti Nehri’li bir Kürd alimdiydi“.. Nikitin’in Kürdçe hocası olan Mela Said 1918 yılında Kürdler arasında bir çatışmada öldürülüyor. Mela Said’in anlatığı ve kaleme aldığı Bazil Nikitin’in beraberinden götürdüğü ve yayınladığı 4 hikaye var elimizde … Bu hikayeler Hakkari ağzıyla Arapça harfleriyle yazılmıştır. Şimdilik bu dört hikayenin ismini vermekle yetinelim: 1) Hikayeta Suto ve Tato . Bu hikaye B. Nikitin ve E.B Soane tarafından Bulletin of School of Oriental Studies. University London, vol.3, No.1 1923, pp 69-106) Diğer 3 hikaye ise yine Nikitin tarafından 1926 yılında sözünü ettiğimiz dergide yayınlamış. 2) Hikayeta Rezgînê Rêgir, Lawê namerd û Kalê Merd, 3) Hikayeta Şêx Silêmanê pê bi Zengil 4) Hikayeta Mîrê Hekarîyan û Mizgînîya Teyrê Baharê,( Dr. Amir Tahir’in „Hikayetekani Mela Said ‚Qaziyi Kurdistan‘, Raman, Hejmar: 162) Evet bu dört hikaye hem o dönem Kürd toplumu içinde var olan toplumsal sorunlara dikkat çekiyor ve hemde Kürd dil araştırmaları için bulunmaz bir zenginlik teşkil ediyorlar. Mela Mahmudi Beyazid nasıl bir dizi Kürd eserini A. Jaba’ya vererek kurtardıysa Mela Said Qaziyê Kurdistan da Nikitin’e vererek bir dizi eseri kurtardı. Onlara borçluyuz.. Sanıyorum bu resmi de Mela Said Qaziyê Kurdistan Nikitine verdi.. Zaten kendisi bu Sarayın Medresesinde ders veren alimlerden biriydi. Yazarın geniş kapsamlı Şeyh Ubeydullah araştırması için:  www.newroz.com/en/politics/352247/eyh-ubeydullah-nehri-ba-ms-z-ve-birle-ik-k-rdistan-fikri1

NEWŞİRWAN MUSTAFA’NIN ARDINDAN(1)

 

Aso Zagrosi

19 Mayıs günü Newşirwan Mustafa vefat ettikten sonra ölümüne dair bir kaç küçük yorum ve haberden başka bir şey yazmadım. Fakat, Newşirwan’ın ölümünden sonra biraz  Kürdistan’ın farklı parçalarında Kürd medyasını mercek altına alıp takip etmeye çalıştım. 19 Mayıstan bu makaleyi yazdığım ana kadar Kürd toplumunun farklı katmanlarından 100 binlerce insan GİRDÎ ZERGETEye akın ederek Newşirwan Mustafa’ya son yolculuğundan refakat etti. Suleymaniye şehri Mîrî Baban tarafından kurulduğundan bu yana ilk defa böyle görkemli ve büyük bir cenaze törenine tanıklık etti. Kürd yazar Şerko Abdullah, Newşirwan Mustafa ölümü üzerine yazdığı şiirin bir dörtlüğünde yaşananları şöyle özetliyor:

Ey Çend ruhekî gewreye

hemû girdek Zergete ye

heta çewsawek mabe

bas basa Kakê Newe ye”

Newşirwan Mustafa’nın mezarı başında yapılan konuşmalara, gönderilen mesajlara, Kürd medyasında ona ilişkin yazılan binlerce makale ve tartışma programlarına baktığımız zaman Newşirwan’ın ölümü ardından ortaya çıkan sevgi ve sempati selini daha iyi anlıyoruz.

Newşirwan Mustafa yaşamının yarım yüzyıldan fazlası boyunca Güney Kürdistan’ın Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin tüm alanlarına aktif bir şekilde ve pratik olarak katıldı. Kürd gazeteciliği, Kürd edebiyatı, Kürd tarihi, şehirlerde illegal örgütlülük, kırsal alanlarda Peşmerge savaşı, diplomatik ilişkiler ve daha bir çok alanda aktif bir şekilde yer aldı. Newşirwan Mustafa’nın bu çok yönlü kişiliği onun hakkında yapılan değerlendirmelere de geniş çapta yansımıştı. Herkesin kendisine göre bir Newşirwan Mustafa’sı vardı. Birileri onun “Kürd Edebiyat tarihi üzerine yaptığı çalışmaları”, diğeri onun “Kürd ve Kürdistan tarihi üzerine kaleme aldığı kitapları”, bir başkası onun 1976 yılından başlayarak 1991 Büyük Rapirin‘e kadar onun mücadelenin başında kalarak “askeri stratej, devrimin planlayıcısı” ve davadan ısrarcı yanlarını gündeme getiriyordu. Daha başkaları da Newşirwan Mustafa’nın “1991 Raperin’in mimarı” ve Güney Kürdistan’da “sivil muhalefetin başlatıcısı”, “özgür basının avukatı”, “yolsuzluklara karşı mücadelenin önderi” diye Newşirwan Mustafa’dan söz ediyordu. Bir de ona karşı olanlar var. Yüzbinlerce insanın sempatisini kazanan birinin de karşıtları olması kadar doğal bir şey yok.

Newşirwan Mustafa’nın yaşamı hakkında kısa bazı bilgiler vermek istiyorum.

Newşirwan Mustafa yada başka bir değişle “KEK NEWE” 1944 yılında Suleymaniye’nin Serşeqam (Berxaneqa) mahalesinde tanınan ve eğitimli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. İlk ve orta dereceli eğitimin Suleymaniye’de tamamladı. 1967 yılında Bağdat Üniversitesinin siyasal bilimler bölümünde eğitimini tamamlayarak mezun oldu.

Newşirwan Mustafa çok genç yaşlarda siyasal faaliyetlere katılıyor. 1963 ve 1964 yılları arasında Kürdistan Öğrenciler Birliğinin sekreteryasının üyesi olarak görev yapıyor. Aynı süreçte Kürdistan Demokrat Partisine üye oluyor. 1967 yılında KDP’nin Suleymaniye Liqinin üyesidir. O dönem KDP’nin Suleymaniye biriminde aktif olan gençlerden Newşirwan Mustafa, Refhati Mela, Şazad Sahib ve Simko Fettulla gibi gençler KDP içinde Molla Mustafa Barzani ile Politbüro arasında çıkan çelişkilerde daha çok Politbüro eğilimini taşıyorlardı.

1969 yılında Newşirwan Mustafa’nın imtiyaz sahibi olduğu RİZGARİ dergisi yayın faaliyetine başlıyor. Bu derginin 13 sayısı gün yüzünü görüyor. Bu derginin çevresi ciddi bir şekilde Mao Zedung’un düşüncelerinden etkilenmişlerdi. Bu derginin çevresinde Newşirwan Mustafa’nın yanı sıra daha sonra Kürdistan tarihi hakkında değerli araştırmalar yapan Mahmudi Mella İzzet, Fuad Mella Mahmud, Simko Fettullah, Heme Çawşin, Refheti Mella ve daha başka gençler kümelenmişlerdi. Bu gençler sık sık RİZGARİ dergisinde bir araya geliyor ve eğitim çalışmaları yapıyor. Refheti Mella’nın anlatımlarına göre Mam Celal’da ara sıra gelip eğitim çalışmalarına katılıyormuş. (Bilindiği gibi Mam Celal Güney Kürdistan siyasal kadroları içinde Mao’dan etkilenen ilk kadrolardan biriydi) Refheti Mella’ya göre 1970 yılında kurulan Komelay Marxi-Lenini KurdistanRizgari dergisinin bıraktığı miras üzerine şekillenerek” orta çıktı.

Dr. Qasimlo döneminde İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin sekreter yardımcısı olan ve Dr. Qasimlo’nun şehid edilmesinden sonra HDKİ’nin Genel Sekreteri olan Kürd tarihi, edebiyatı ve çeviriler konusunda önemli bir isim olan Abdullah Hasanzade Awene Gazetesiyle yaptığı bir söyleşi de Newşirwan Mustafa ile ilk tanışmalarına değiniyor. Abdullah Hasanzade bir soru üzerine: “ Newşirwan Mustafa’yı ilk olarak hatırladığım kadarıyla 1971 yılında Bağdat’ta tanıdım. O dönem arkadaşlarıyla illegal olarak Komela’nın oluşumu faaliyetleri içindeydiler. “BÎRÎ NÛ” adı altında bir kitaphaneyi idare ediyorlardı. Ben onu daha çok bu çerçeve de görüyordum. Onlarda illegal çalışıyorlardı. Çalışmalarının detayları hakkında fazla bilgim yoktu” diyor.

Abdullah Hasanzade’nin burada sözünü ettiği BÎRÎ NÛ” Komelay Marxi-Lenini Kurdistan’ın önderlerinden Şehid Şahab Şêx Nurî yada diğer ismiyle Xalê Şahab tarafından kurulmuştu. Xalê Şahab‚ın Marksist klasiklerin Kürdçeye kazanılmasından önemli rolü vardı. Xalê Şahab, meşhur Kürd şairi Şêx Nurî Şêx Salih‚ın oğluydu. Şêx Nurî Şêx Salih Şêx Mahmudleri sırasında resmi gazetenin baş yazarıydı. O, Kürd şairi Abdullah Goran ile birlikte Güney Kürdistan’da serbest Kürd şiirinin önderi olarak biliniyor. Xalê Şahab, Irak rejimi tarafından aranmaya başladıktan sonra İran’a geçiyor. İran devleti Xalê Şahab ve arkadaşlarını yakalayıp Irak’a teslim etti. Irak devleti 21 Kasım 1976 tarihinde Komelay Rençderani Kurdistan önderlerinden Xalê Şahab ile birlikte , Şehid Cafer Abdulwahid ve Enver Zorab idam etti.

Newşirwan Mustafa Irak devleti tarafından aranıp ve gıyabından İdama mahkum edildikten sonra yurt dışına çıkıyor. Newşirwan Mustafa yurt dışında olduğu zaman Viyana Üniversitesinde masterini yapıyor ve “Kürd Ulusal Hareketinin Gelişimi” ana başlığı altında doktora çalışmasına başlıyor.

1975 Martında İrak ve Irak arasında imzalanan Cezayir Antlaşması, Eylül Devrimi’nin yenilgisi, yüzbinlerce Kürdün İran’a sığınması ve Peşmergelerin silahlarını bırakarak Irak rejimine teslim olmaları sürekli olarak dünya medyasında yer alıyor. Newşirwan Mustafa anılarında “yaşanan trajediden ciddi bir şekilde etkilendiğini” yazıyor. Bu arada Mam Celal başta olmak üzere bir dizi KDP yöneticileri devrimi yeniden başlatmak için hareket halindeler. Yurt dışında ve ülke de bir dizi toplantı yapılıyor. Eylül Devriminin yenilgisinde iki ay sonra 22 Mayıs 1975 tarihinde Şam’da bir toplantı yapılıyor ve bu toplantıda Yekîtî Niştîmanî Kurdistan kuruluyor, siyasi ve silahlı mücadeleye devam kararı alınıyor. O toplantıda Mella Mustafa Barzani’nin Kahire özel temsilcisi Dr. Fuad Mahsun(Şimdiki Irak Cumhurbaşkanı), KDP’nin Gençlik Örgütünün Sekreteryasının üyesi Abdulrezaq Feyli, Kürdistan Öğrenciler Birliği Başkanı, Adil Murad( aktüel olarak YNK yöneticilerinden), Dr. Kemal Fuad, Omer Şexmus ve Newşirwan Mustafa’dan bir kurucu yönetim oluşturuluyor. 22 Mayıs 1975 tarihinde bir açıklama yapılarak YNK’nin kuruluşu ilan ediliyor. Bu toplantıya Newşirwan Mustafa pasaport sorununda dolayı katılmıyor. Omer Şexmus ise Batı Kürdistanlı olduğundan(Suriye Kürdü) dolayı Suriye devleti tarafından arandığından dolayı katılmıyor. Ama, toplantıda ikisi de yönetime alınıyor.

Newşirwan Mustafa “Tuna Kenarlarından Nawzeng Vadisine” adlı Anılar kitabının birinci cildinde eğitimini yarıda bırakarak Kürdistan’a geri dönme kararına geniş bir şekilde değiniyor. Eylül Devrimi’nin yenilgisinden sonra binlerce Güney Kürdistanlının yurt dışına çıkıp iltica etmeye çalıştığı bir ortamda kendisinin ülkeye geri dönme kararı çevresi tarafından tuhaf karşılanıyor ve anlaşılmıyordu.

Newşirwan Mustafa ülkeye dönmeden önce tanıdık arkadaşlarına ve profesörlüklerine gidip vedalaşmak istiyor. Bunlardan biri de Prof. Helmuth Krammerdır. Newşirwan, Helmuth Krammer’e: “ Kürdistan’a geri dönüyorum vedalaşmak için geldim” diyor. Prof. Krammer: “ Niçin dönüyorsun?” diye soruyor. Newşirwan: “ Devrimi başlatmak için dönüyorum” diyor. Prof. Krammer: “ bu yıkılışın ifadesidir ve aptallıktır” diyor.

Newşirwan cevaben: “ Hayır ben yıkılmamışım. Biz farklı dünyaların  insanlarıyız. Onun için birbirimizi anlamıyoruz. Sizin buralarda özgürlük o kadar çok ki sınırları zorluyor.. Bizim oralarda yok. Sizin buralarda para o kadar çok ki enflasyon oluyor. Bizim oralarda para yok.. Sizin buralarda teknoloji o kadar ilerlemiş ki çevreyi kirletiyor, bizim oralarda teknoloji yok. Bunun için beni anlaman çok zordur” diyor ve vedalaşıyorlar.(age, sayfa 60-61)

Ama yine de Newşirwan Mustafa Anılarında “acaba ben mi yoksa Prof. Krammer mı haklıydı? diyerek büyük bir soru işareti koyuyor.

Newşirwan Mustafa 13 Aralık 1975 günü Suriye’nin başkenti Şam’a hareket ediyor. YNK Yönetimi olarak toplantılarını yapıyorlar.. Bu arada yüzlerce Güney Kürd kadro farklı kanallardan Şam’a gelmiş yeni yapılanma içinde yer almak istiyorlar. Bu kadroların bir çoğu Kuzey Kürdistan’da doğru dürüst tanınmıyorlar. Yine de bir kaç kişinin ismini burada vermek istiyorum: Selami Mella Ahmed, Arif Şeyh Kerim, Enwer Şakeli, İbrahim Ezo, İbrahim Ebd Ali gibi Komela üyeleri….. Hesen Xoşnaw, Seyid Kerim, Cemal Ahmed Pena, Abdulla Xoşnaw, Welid Nexşibendi, Fuad Omer, Qereni Cemil, Omer Osman(Zehim Ali), Serdar Ebubekir, Ali Mustafa, Raid Aziz, Enwer Amin Misri, Hüseyin Babaşêx, Hesen Nermu, Abas Şebek, Saman Germiyani, Adil Şukur, Dawut Muhammed Ali gibi bir çok şahsiyet.

Bilindiği gibi YNK o dönemler Şam’ı kendisine merkez edinmiş ve bir dizi Peşmergelerini Filistinlilerin kamplarında eğitiyordu. YNK bir dizi kadro ve peşmergeleri Güney Kürdistan’dan getirerek askeri eğitimden geçiriyor. Newşirwan Mustafa’da Şam’da kalıyor ve koordinasyon faaliyetleri ile ilgileniyor.

YNK İbrahim Ezo komutasındaki ilk müfrezesini rahmetli şehid Necmeddin Büyükkaya rehberliğinden Kuzey Kürdistan üzerinden Güney Kürdistan’a Bedinan’a gönderiyor. Daha sonra başka gruplar geçiyor. Newşirwan Mustafa anılarında uzun uzun övgüyle Şehid Necmeddin(Neco) yada “Saleh” ten söz ediyor. Birlikte Diyarbakır’a gidişlerini Şam’daki görüşmelerini anlatıyor. YNK 1976 Haziran’ından 1977 Martına kadar Güney Kürdistan’ın kırsal kesiminin bir çok alanına askeri güçlerini yerleştiriyor. Irak rejimi 1975 yılının yenilgisinden sonra Kürdlerin yeniden harekete geçebileceklerine inanmıyordu. Onun için Kürdlerin açıklamalarını pek ciddiye almıyordu. Mam Celal’ın açıklamalarına karşı Saddam Hüseyin, Filistinli liderlerden George Habaş’a “ Celal Talabani 7 adamı dahi dağa çıkaramaz” diyor.

Newşirwan Mustafa’nın yönetiminde bir grup YNK peşmergesi 24 Kasım 1976 tarihinde Güney Kürdistan’a geçmek için Batı Kürdistan’dan Kuzey Kürdistan’a geçiyorlar. Bu birlik uzun bir yolculuktan sonra Uludere mıntıkasına varıyorlar. Ali Şaxi adlı kuzeyli bir Kürd rehberlik ediyor. Goyan mıntıkasında ciddi sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. Newşirwan Mustafa grubu geri Suriye’ye gönderiyor. Yanına 3 kişiyi alarak dar bir grup olarak Behdinan mıntıkasına geçmek istiyorlar. Fakat, başarılı olamıyorlar. Onlarda Suriye’ye geri dönmek zorunda kalıyorlar. Newşirwan Mustafa Anılarında “her ne kadar bu yolculuk 3 haftadan fazla sürmedi ve hepimiz sağ ve selamet Suriye’ye geldik ise de siyasi ve ruhi olarak kötü bir yenilgiydi. Benim için gelecek süreç için iyi bir tecrübeydi” diyor.

Newşirwan Mustafa ve arkadaşları yeniden Suriye’ye dönüyorlar. Belli bir dönem sonra 1977 Nisan ayında Newşirwan Mustafa ve Şehid Necmeddin Büyükkaya Qamişlo’dan Nusaybin’e ve oradan Diyarbakır’a geçiyorlar. Necmeddin Büyükkaya o dönem eski arkadaşlarıyla sorunları vardı. Neco İstanbul’a gidiyor. Newşirwan Van’a Z.A’ya gidiyor ve oradan Gevere geçiyor ve M. H’den kalıyor. M.H’nin yardımıyla YNK’lilerin daha önce ilişki içinde oldukları Hewler ileri gelen ailelerinden biri olan Musa’nın yanına gidiyor. Musa eğitimli ve YNK kadrolarıyla daha önce ilişki içinde olan biriydi. 1975 yılında alınan yenilgiden sonra Kuzey Kürdistan’a geçip Şemzinan dağlık bir köyüne yerleşiyor. YNK’liler daha önce Musa’nın bilgisi dahilinde bazı silahları o bölgede toprağa gömmüşlerdi. Newşirwan ordan bir silah alarak sınır boyunda bir mezraya gidiyor ve oradan Güney Kürdistan’a geçerek YNK birimleriyle buluşuyor. Newşirwan Mustafa Kuzey Kürdistan’ın Serkem nehrinin kenarında bulunan Ketine mezrasından Güney Kürdistan’ın Derya Sor adlı köye geçtikten sonra onun yaşamında 1991 Raperin’i ile sonuçlanacak uzun yıllara dayanan bir silah mücadele süreci başlıyor.

Devam edecek

Aso Zagrosi

04.06.2017

NEWŞİRWAN MUSTAFA, SULEYMANİYE OLAYLARI VE  BAZI KUZEYLİ KÜRDLER

 Aso Zagrosi

Değerli  okuyucular,

Yıllar önce,  yani  Mart-2011 tarihinde   Newşirwan Mustafa,  Suleymaniye  Olayları   ve  bazı Kuzeyli Kürdler” ana başlığı  altında  uzun  bir  yazı yazmıştım..  Newşirwan  Mustafa’nın  akademik ve  siyasal çalışmaları  Kuzey  Kürdistan’da   bilinmiyor.     Onun anısına    bazı  yazılarımı  güncelleştiriyorum.   Aso

Güney Kürdistan’ın Suleymaniye merkezli bir aydan beri düzenli bir şekilde gerçekleşen yürüyüş ve gösteriler tüm dünya Kürdlerinin dikkatlerini üzerine topluyor.
Güney Kürdistan kadar olmasa dahi Kürdistan’ın diğer parçalarında da bu yürüyüş ve gösteriler üzerine tartışmalar var.
Kürdistan’ın diğer parçalarını bir kenara bırakırsak, Kuzey Kürdistan’da Güney’de yaşanan olaylara sağlıklı bir şekilde yaklaşım gösterilmiyor.
Çünkü gelişmeler hakkında tek taraflı bilgilenme var.
Bilindiği gibi Güney Kürdistan’da 17şubat tarihinde „Berdergay Sera“ da gösteriler başladığı zaman iktidar partileri olan KDP ve YNK Gorran Hareketini ve özellikle de bu hareketin lideri olan Nawşirwan Mustafa’yi suçlamaya başladılar.
Yaşanan olaylardan Gorran Hareketi’ni sorumlu tutmak yada tutmamak meseleleri tartışılabilinir. Bu konuda iktidar partilerinin ve Gorran’ın beyan ettikleri kendi „gerçekleri“ var. Yeri geldiğinde üzerine durmaya çalışacağım.
Fakat, bugün Kürdistan’da yaşanan yürüyüş ve gösterilerin önü açılmasında Gorran Hareketinin rolü var.
Yıllardan beri Kürdistan’daki idarelere ilişkin farklı eleştiriler vardı.
Gorran’ın yayınladığı beyannamedeki 7 madde ve göstericilerin 26 talebi tam da olmasa da, büyük bir kesimi daha önce farklı şekillerde bazı Kürd çevreleri tarafından ifade ediliyordu. Fakat, kitleleri sokaklara dökerek iktidara doğrudan dayatma yoktu.
Gorran Hareketinin ortaya çıkışı, yayınladığı 7 maddelik talepleri ve Gorran’ın Suleymaniye’deki etkisi aylara sarkan bu gösteri ve yürüyüşlerin zeminini hazırladı.
Yoksa „Ber Dergay Sera“ merkezli göstericilerle Duhok ve özellikle Hewlêrli bir çok kesimin paylaştıkları bir çok ortak talep var.
Fakat, Duhok ve özellikle Hewlêr’de yasal hiç bir gösteri ve yürüyüşe izin verilmiyor. Bu amaçla bir çok başvuru oldu ve hepsi sonuçsuz kaldı. Yasal olmayan yürüyüş ve gösterilerde polisiye yöntemlerle engelleniyor. Hatta Eğitim Bakanı ve Selahadin üniversitesinin rektörünün haberi olmadan KDP’ye bağlı öğrenci birliği 1 Nisan’a kadar öğrencileri evlerine gönderdi. Amaç üniversite endeksli yürüyüş ve göstericilerin önüne geçmekti.
Yoksa bazı kesimlerinin iddia ettikleri gibi Güney Kürdistan’da iktidara yönelik rahatsızlıklar Suleymaniye ile sınırlı değildir. Gorran Hareketi ve diğer muhalefet güçleri gelinen aşamada açık açık göstericileri destekliyorlar. Gorran ve diğer muhalefet partileri Hewlêr’de yüzbinlerce seçmene sahipler. Bugüne kadar hiç bir yürüyüşün olmayışı mantığa sığmıyor.
YNK’nin de imkanı olsaydı bu yürüyüş ve gösterileri engellerdi. Zaten bir çok alanda denemeler yapıldı, fakat, ters tepti..
Nawşirwan Mustafa’nın Güney Kürdistan iktidar elitinden kopması ve muhalefete geçmesi diğer muhalif kesimleri cesaretlendirdi. Bu anlamda Nawşirwan Mustafa’nın başını çektiği Gorran Güney Kürdistan’da çeşitli muhalif kesimlere şemsiye oldu.
Güney Kürdistan’daki gelişmeleri değerlendiren bazı Kuzeyli Kürdlerin yazılarını okuduğum zaman hayretler içinde kalıyorum. Bazılarına göre
„Gorran’ın Güney Kürdistan için hiç bir programı yok, sadece ve sadece Kürd kazanımlarını karalayan girişimleri var“ deniliyor. Bazılarıda Gorran’ı „yıkıcı“, „bozguncu“, „KDP ve YNK’nin barışını içlerine sindirmeyen iç savaş taraftarları“ olarak değerlendiriyorlar.
Bir başka kesimde kendilerine göre Güney Kürdistan’daki olumsuzluklar sıralıyorlar, Gorran’ın hükümet ve parlamento’nun fesh meselesine katılmıyorlar. Fakat ilginç olan saydıkları olumsuzluklara bakıldığı zaman hükümet ve parlamento içi boş kavramlar ve işlevsiz yapılar olarak ortada kalıyorlar.
Bazı çevrelerde ülkede ve yurtdışında yapılan bazı gösterilerde atılan
„bazı sloganları“ yada „olumsuz pratikleri“ sebep göstererek göstericileri ve Gorran’ı mahkum ediyorlar.
Kuzey Kürdistanlı bu çevrelerin bir çoğu Güney Kürdistan’daki iktidar partilerinin finanse ettikleri basın ve yayın kuruluşlarına dayanarak Gorran Hareketinin
“ Kürdistan iç meselelerini Bağdat’ta taşıdığını…… Gorran’ın Kürdistan Parlamentosu, Hükümeti ve anayasasını tasfiye etmek istediğini, Gorran’ın Kürd düşmanları tarafından desteklendiğini vs vs“ yazıp/çiziyorlar.
Acaba Gorran çevresi bu tip iddialara karşı ne diyor? Bu hareketin önderi konumunda olan Nawşirwan Mustafa ne diyor?
Kuzey Kürdistan basın ve yayın çevrelerine bakıldığı zaman fazla bir şeyler söyledikleri yok.
Eğer gerçekten bağımsız, vicdanlı ve basın ahlakına sahip kurumlarımız olsaydı, Güney Kürdistan’daki gelişmelere ilişkin tüm tarafların söylediklerini gündeme taşırlardı. Var olan tarafların düşünce ve iddialarına bakılarak daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilinirdi.
Fakat, böyle bir ortam yok.
Acaba Gorran Hareketi’nin lideri Nawşirwan Mustafa genel olarak Güney Kürdistan’ın durumunu ve özel olarak son gelişmeleri değerlendirmiyormu?
Elbette değerlendiriyor.
Fakat, onun yazdıkları ve söyledikleri Kuzey Kürdistan’a yansımıyor.
Nawşirwan Mustafa’nın geçmişte yaşanan „Kurdkuji“ savaşlarında aldığı rol, KDP ve YNK ile yaşadığı sorunlar hakkında bir çoğumuzun kendisine has düşünceleri olmayabilir. Nawşirwan’ı
„Kurdkuji savaşlarının mimarı“ olarak değerlendirenler olacağı gibi, onu daha farklı bir şekilde değerlendirenler de olur.
Yarın Güney Kürdistan’daki ulusal kurtuluş hareketini değerlendirecek olan bağımsız tarihçiler daha objektif soruçlara varabilirler. Ortada da bir dizi belge var.
Genel olarak Kürdistan ve özel olarak Güney Kürdistan siyasal elitine bakıldığı zaman, Nawşirwan Mustafa teorik olarak en üretici bir kaç kadrodan biridir. Onun ciltlerce anılarını, Kürd ve Acem Tarihini, Demokratik Kürdistan Cumhuriyetini( Mehabad) Cumhuriyetin basınından itibaren inceleyen çalışmaları okunduğu zaman yukarıda söylediklerimden abartı olmayacağı görülecektir. Nawşirwan Mustafa’nın Kürd iç savaşında oynadığı role ilişkin yazıları okuduğum zaman onun bu teorik çalışmaları ve özellikle
„Kürd-Acem Tarihini“ nasıl başardığına hayret ettim. Sonuçta Almanca, İngilizce, Arapça, Farsça ve Kürdçe gibi dilleri bilen bir politikacıdır.
Nawşirwan Mustafa Güney Kürdistan’da son 40 yıl boyunca yürülen mücadelenin eksi ve artılarıyla sorumluluk derecesinde görev yapan 3 yada 5 kişiden biridir.
Nawşirwan Mustafa YNK içinde muhalefette geçtiği dönemden başlayarak ve Gorran Hareketinin oluşumundan bu yana sürekli takip etmeye çalıştım. Bu süreçte Nawşirwan ile yapılan 40 yada 50 söyleşiyi ve yüzlerce makalesini okudum. Yine bu süreçte Güney Kürdistan’ın tüm temel sorunlarına, Peşmerge, asayiş, istihbarat, maliye, parlamento, özgürlükler, üniversiteler, siyasal partiler, anayasa, Kerkük ve diğer işgal altındaki bölgelere iilşkin, komşu devletlerle ilişkiler meselesine kadar Nawşirwan’ın kaleminden çıkan ve Gorran’ın programatik düşüncelerini okumaya çalıştım.
Nawşirwan Mustafa son 4 yada 5 yıl boyunca Güney Kürdistan’a ilişkin en çok yazan ve konuşan Kürd şahsiyeti olduğunu söylersem abartma olmayacaktır.
Fakat bu gerçeğe rağmen hâlâ Kuzey Kürdistan’da
„Gorran’ın Güney’in sorunlarına ilişkin programı ve projeleri yoktur“ denilerek yazılar kaleme alanlar var.
Eğer
„ben Gorran’ın düşüncelerine katılmıyorum“ denilse mesele yok. Fakat, „projeleri yoktur“ demek başka bir şey ve realiteye denk düşmüyor.

Daha fazla gerilere gitmeden Nawşirwan Mustafa’nın YNK ile olan bazı sorunlarına dikkat çekmek istiyorum.
Güney Kürdistan 1992 yılında yapılan ilk seçimler sırasında Nawşirwan Mustafa YNK ve diğer Kürdistani partilerle düşüncelere sahip. Nawşirwan Mustafa tarafından kaleme alınan ve bugüne kadar hiç kimse tarafından yalanlanmayan bir olay var. Nawşirwan 1992 seçimlerinden önce kendi partisine bir öneride bulunuyor. Bu öneriye göre seçimlere ortak liste ile katılmalı. YNK’ye 35 milletvekili, KDP’ye 35 ve bağımsızlara 30 milletvekili verilmelidir. YNK ve KDP arasında çıkacak sorunlarda bu bağımsızlar balans görevini görmeliler. Fakat bu öneri kabul görmüyor. YNK, Nawşirwan Mustafa’ya 1992 yılında kurulan Kürdistan Hükümetine başbakan olmasını istiyor, fakat, Nawşirwan bu öneriyi kabul etmiyor. Bundan dolayı da Dr. Fuad Mahsun bu göreve getiriliyor. Bilindiği gibi Parlamento başkanlığıda KDP’ye verilmişti. 22 Mart’ta İsveçte yaşama veda eden rahmetli Cewher Namiq’da Kürdistan Parlamentosu başkanı oldu. Daha sonraki süreçte rahmetli Cewher Namiq’ta Nawşirwan Mustafa gibi Güney Kürdistan idari sistemine en sert eleştiriler yapan bir Kürd şahsiyeti olarak önplana çıktı.
Her iki Kürd şahsiyeti de iktidarın doruğundan kendi istekleriyle ayrılan ve var olan sisteme en sert eleştiriler yönelten politikacılar olarak ortaya çıktılar.
1991 Büyük Raperin’den sonra bazı siyasal kadrolar ve eski Peşmergeler çeşitli kabul edilemeyecek pratikler içine girdiler. Örneğin Kerkük’te yaşananlar.
Nawşirwan Mustafa o dönem bu tip pratiklere açık bir şekilde karşı çıkıyor ve tutumunu bir dizi çevre ile de paylaşıyordu.
Nawşirwan’nın bu tutumu Güney Kürdistan’da o dönem nükteli hikaye ve fıkralara bile konu olmuştu.
O dönem Güney Kürdistan’da anlatılan bu hikayelerden biri şöyleydi..
YNK 2. Kongresinden önce parti içindeki tartışmalarda Nawşirwan Mustafa „ben hırsızlara şeflik yapamam“ diye bir laf sarfediyor.
Kongre günü Nawşirwan Mustafa’da dahil YNK kongre delegelerinin hepsi kongre salonundan toplanıyorlar. Bu arada halktan bir içeri giriyor „arabasının çalındığını“ söylüyor.
Mam Celal hemen atılıyor ve böyle bir şeyin asla olamayacağını söylüyor.
Herkes pür dikkat Mam Celal’a bakıyor.
Bu arada Mam Celal parmağıyla Nawşirwan Mustafa’yı göstererek „Hırsızların şefi burada“ ve yönünü delegelere de çevirerek „tüm hırsızlarda burada“ bundan dolayı böyle bir hırsızlığın mümkün olamayacağını söylüyor.
Salonda bulunanların hepsi kahkahlarla gülüyorlar.
Bu hikayenin doğru olduğunu söylüyenler Mam Celal’ın bu oyunu örgütlediğini söylüyorlar.
Sonuç olarak bu hikaye doğru yada kurgu da olsa o dönemler Nawşirwan’ın rahatsızlığını dile getiriyordu ve yaygın bir şekilde anlatılıyordu.
Bilindiği gibi daha sonra Nawşirwan Mustafa Güney Kürdistan’ı terkederek Londra’ya yerleşti ve anılarını yazmaya başladı.
Nawşirwan Mustafa 1994 yılında KDP ile YNK arasında başlayan „Kurdkuji“ savaşı sırasında YNKlilerin söylemiyle „küsmüş ve köşesine çekilmiş“ durumdaydı.
Bir kaç yıl önce Nawşirwan Mustafa YNK’den ayrılarak Gorran Hareketini kurduktan sonra ortalıkta Nawşirwan Mustafa ve geçmişi hakkında bir çok söylentiler dolaşmaya başladı ve geniş bir şekilde yazıldı/çizildi.
Bu söylentilere göre “ Nawşirwan KDP ile YNK’nin anlaşmasından rahatsız olduğundan dolayı ayrıldı“ ve „Nawşirwan iç savaşın mimarıdıydı“
Nawşirwan’a ilişkin bu suçlamaların yaygın olduğu bir dönemde Nawşirwan 1994 çatışmalarına ilişkin Sbeiy Web sayfasında anılarını yayınlamaya başladı. Nawşirwan’ın 1994 çatışmalarına ilişkin kaleme aldığı anıları KDP ve YNK dahil olmak üzere bir çok çevrenin tepkisine neden oldu.Nawşirwan, anılarının yayını durdurdu ve daha önce yayınladıklarını da yayından kaldırdı.
O, anılarında her ne kadar Mam Celal ve Kek Mesud’u „iç savaşın sorumluları“ olarak ilan etsede, savaşın perde arkası hakkında bir hayli ilginç bilgiler veriyordu.
Örneğin savaş başladığı zaman Mam Celal dahil YNK’nin bir çok politbüro üyesi yurtdışındadır.
Mam Celal defalarca Nawşirwan’a telefon ediyor ve ikna etmeye çalışıyor. Nawşirwan kabul etmiyor ve verilen bazı randevulara gitmiyor.
Yine Nawşirwan’ın söylemiyle „yıllardan beri emek verdiği partisini ve arkadaşlarını bu zor günlerde yalnız bırakmamak için Mam Celal’ın önerisini kabul ettiğini“ vurguluyor.
Nawşirwan Mustafa ve Mam Celal ülkeye dönmek istiyorlar, fakat dönmek için gerekli yol yok. YNK ile İran’ın ilişkileri bozuk. İran Kürdistan Demokrat Partisi lideri Dr. Şerefkendi ve arkadaşları Almanya’da İran devleti tarafından vurulduktan sonra Talabani yaptığı bir açıklamada „bu katilamdan İran devletini sorumlu“ tutmuştu. Ayrıca İran devletinin desteklediği İslami hareket ile YNK arasında kanlı çatışmalar olmuş ve hiç bir ilişkileri kalmamıştı. YNK’nin Tahran temsilciliği de kapatılmıştı. Yani kısacası İran üzeri dönme imkanları yok. O dönemler YNK ile Türkiye’nin de ilişkileri yok.
Ülkeye dönmek için tek bir yolları var: O da Suriye üzeridir.
Suriye’ye gidiyorlar. Fakat, Kürdistan’a geçemiyorlar.
Bir kaç hafta sonra yeniden Avrupa’ya dönüyorlar.
Avrupa’dan itibaren Türk devleti ile ilişkiye geçiyorlar.
Nawşirwan’ın anlatımlarına göre „Mam Celal Türklere güvenmiyordu“ ve „iki de bir bu Turanistler bizi öldürebilerler“ diyormuş.
Sonuçta Türklerle anlaşıyorlar. Çünkü, Türkiye Kürdistan’ın İran’ın denetimi altına girmesini istemiyormuş. Mam Celal ve Nawşirwan Türkiye gidiyorlar ve oradan bir helikopter ile Hewlêr’e geçiyorlar.
Nawşirwan anılarının o bölümünde YNK ile İran arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi meselesini de gündeme getiriyor ve yapılan görüşmelerin detaylarını anlatıyor.
Zaten kendisi YNK delegasyonuna başkanlık yapıyor.
YNK’nin hakim olduğu alan İran’a komşudur. YNK’nin ticaret yapabileceği tek ülkedir.
YNK ve İran arasındaki görüşmelerde YNK, İran’dan Kürdlerin iç çatışmalarına karışmamalarını ve sınır ticaretini serbest bırakmasını istiyor. İran ise Kürdistan’da faaliyet gösteren İran Kürdistan Demokrat Partisi vb güçlerin konumunu gündeme getiriyor.
Nawşirwan’ın söylemiyle İKDP gibi kavramlar değilde „zidi inqilabi“ güçleri tabirini kullanıyormuş.
Sonuçta bir antlaşmaya varıyorlar.. İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin Taqtaq’deki karargahına yapılan pastaran saldırısı ve İKDP’nin radyosunun kapatılması gibi olaylar o sürecin ürünleriydi.
Nawşirwan anılarında görüştükleri İran devlet yetkililerinin isimlerini ve bağlı oldukları kurumları tek tek açıklıyor. Rafsancani’nin temsilcisi, Hameyni’nin temsilcisi vs..
Aslında bu anılarda dünya Kürdlerinin ders alabilecekleri çok ilginç bilgiler var. Keşke bu anıları bir bütün olarak tercume edip halkımızın hizmetine sunabilseydik. Çeşitli Kürd partilerinin Kürdistan’ı işgal eden devletlerle girdikleri ilişkilere dair Kürd liderleri anılarını yazsalar ve ellerindeki belgeleri yayınlasalar gelecek Kürd kuşakların alabilecekleri çok önemli dersler var. Eğer Kürdler ciddi bir şekilde „Kurdkuji“ savaşlarını sorgulayıp mahkum etseler bu devletlerin oynadıkları rolleri açıklamaları gerekir.
Bir iki yıl önce Mam Celal YNK’nin bir toplantısında Nawşirwan Mustafa’yı „Helepçe katliamının sorumlusu“ olarak lanse etti.
Mam Celal bu tezini de “ Saddam eğer İran ile birlikte hareket ederseniz, kimyasal silah kullanırım demişti. Nawşirwan’da bunu biliyordu. Buna rağmen Helebçe’ye yönelik operasyon yaptı“ demişti.

Nawşirwan Mam Celal’ın bu iddiasına karşı çok sert bir cevap verdi. Bir dizi belgelere dayanarak YNK, KDP, HSK, Pasok vb. bir dizi Kürd partisinin İranla yaptıkları bir antlaşmayı gündeme getirdi.
Bu antlaşma partilerin üst düzey yöneticileri tarafından imzalanmıştı. Bu antlaşmaya bağlı olarak operasyon yapıldı, diye yazdı.
Nawşirwan göre zaten Saddam daha önce bir çok alanda kimyasal silahlar kullanmıştı. Saddam rejiminden kurtulmak istiyorduk. İran ile birlikte hareket etme Kürd partilerinin ortak kararıydı ve bireyler sorumlu tutulamaz.

Bugün Kürdler arasında en çok tartışılan olaylardan biride 17 Şubat’tan bu yana yapılan gösterilerdir.
Nawşirwan Mustafa’nın Gösterilere Karşı Tavrı

Bilindiği gibi 17 Şubat günü „Berdergay Sera„da bir gösteri yapılmış ve gösterinin bitiminden sonra bir grup gösterici Suleymaniye’deki KDP’nin merkezi binasına önüne giderek gösterilerine devam etmiş, parti binasını taşa tutmuşlardı. KDP’nin iddiasına göre „bazı göstericiler silahla ateş ettikleri“ de söyleniyor. Bu arada KDP merkezini korumakla görevli Peşmergeler göstericilere ateş ettiler. Bir kişi öldü ve 50’den fazla gösterici yaralandı. Bu olaydan dolayı KDP ve YNK, Gorran Hareketini suçladılar. KDP yaptığı açıklamada Suleymaniye asayışının parti binalarını korumadığını ileri sürerek isim vermeden YNK’yi suçladı. Bu arada KDP Politbüro Sekreteri Fazıl Mirani „Partimize uzanan elleri kıracağız“ yönünde sert bir açıklama yaptı.
Bu arada Gorran adına bir açıklama yapan Nawşirwan Mustafa
„gösteriyle Gorran’ın hiç bir ilişkisi olmadığını“ ve hatta yaşanan olaylardan dolayı „bozgunculardan“ söz etti. Suleymaniye olayından sonra Gorran’ın Hewler, Şaklawa, Soran ve Duhok bölglerindeki parti binaları yakıldı ve talan edildi.
Fazla bir zaman aradan geçmeden Gorran yapmış olduğu açıklamayı geri çekti , yürüyüş ve gösterileri açık bir şekilde desteklemeye başladı.
Fakat şu noktanın altınıda çizmek lazım. Göstericiler de Gorran’ı yaptığı açıklamadan dolayı suçlamaya başladılar.
Gorran yetkilileri ve özellikle Nawşirwan Mustafa bir çok açıklamasında ilk tutumlarına ve daha sonra gösterilere karşı takındıkları tavır konusunda açıklamalar getirmek zorunda kaldı.
Zerewani Güçlerinin(Peşmerge) Hewlêr’den Suleymaniye’ye gönderilmesi ortalığı daha da elektirlendirdi. Çünkü, Zerewani Güçlerinin getirilen birlikleri Suleymaniye çevrelerinde KDP’li olarak biliniyor. Ayrıca Anayasa’ya göre bu güçler sınırları korumakla görevli ve iç olaylardan sorumlu değiller.
Birde bu birliklerin başında bulunan eski KDP, sonradan PKK’li olan ve daha sonra yeniden KDP’ye dönen general Weyis, Gorran’a karşı sert açıklamalar yapıyor ve Suleymaniye olaylarının altında „dış güçleri“ arıyordu.
Zaten Güney Kürdistan’da yıllardan beri gündmeme gelen ve son dönemlerde doruğa çıkan tartışma askeri güçleri partilerin kontrolunden çıkarmak ve ulusal bir orduya dönüştürmek var.
YNK’nin tanklarının yönünü Gorran’ın merkezine çevirmesi(Hawlati ve Awene gazeteleri resimleri yayınladı) Zerewani güçlerinin Suleymaniye’ye gelmesi Gorran’a yönelik saldırıların olacağı kaygılarıda ön plana çıkmaya başladı. Suleymaniye’de yoğun bir kitle Gorran’ın merkezini koruma altına aldı ve Zerewani güçlerini protesto etti. Zerewani güçlerinin Suleymaniye’ye gelmesinden sonra, bu güçlerin şehirden çıkması göstericilerin başlıca talebi oldu.. Bilindiği gibi kısa bir süre sonra Zerewani güçleri geri çekildi.
Nawşirwan Mustafa 7 Mart tarihinde Sbeiy’de yayınlanan söyleşisinde 17 Şubat’ta yapılan gösteriye ilişkin Gorran’ın tavrına dair tutumlarını açıklıyor.
Nawşirwan Mustafa açıklamasında
„biz yürüyüşün zamanlamasına karşıydık. Bundan dolayı da yürüyüşün örgütlenme komitesinde yer almadık“ diyor.
Nawşirwan açıklamasında kitleye kurşun sıkılınca biz tavır değiştirdik, eski açıklamamızı geri aldık ve göstericileri açık bir şekilde desteklemeye başaldık. Bu tutumlarını
“ kurşun ile taş arasında tercih“ olarak açıklıyor.
Nawşirwan Mustafa göstericilere katılan kesimleri değerlendirirken ilginç tespitlerde bulunuyor. Nawşirwan göre bugün sokaklara dökülenler Raperin(1991) sonrası kuşaktır. Bu kuşağa göre , illegal çalışma yürüten, dağa çıkan eski kuşak Kürdistan’daki iktidar kurumlarını ve siyasal partilerinin yönetimlerini denetim altına almışlar. Onlara göre kendileri siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamın dışına itilmişler. Onlar kendilerini her şeyden mahrum edildiklerini düşünüyorlar.
Nawşirwan bu iddiasını somutlaştırmak için bir örnek veriyor. Diyor ki var olan verilere göre Raperin’den sonra 50 bin cıvarında Kürd genci yüksek eğitimini tamamladı. Bu gençlerden 50 tanesi dahi hükümet, parti yönetimlerine ve yüksek karar mekanizmalarına gelemediler. Bunu daha yakından tespit etmek için hükümete, partilerine merkezine, bakanlara, bakan yardımcılarına, genel yöneticilere, büyükelçilere, konsoloslara, partilerin il ve bölge sorumlarına bakın diyor.
Nawşirwan bu kuşağın teknoloji devriminin kuşağı olduğunu, kendilerinin döneminde internet, E-Mail, uluslararasın yayın yapan televizyonlar ve çep telefonları yoktu. Yeni kuşak bunların hepsinden yararlanıyor.
Bu kuşak diyor ki yaşımız uygun değildi, bundan dolayı dağa çıkamadık, illegal örgütlerde çalışamadık ve işkenceler görmedik.. Bu bizim suçumuz değildir diyorlar. Yine bu kuşak Kürdistan’ın tüm devlet kurum kuruluşlarında çalışmayı kendi doğal hakları olarak görüyorlar

Nawşirwan Mustafa Göstericilerin 26 maddelik talepleri ile Gorran Hareketi’nin yayınladığı 7 maddelik istemler arasındaki benzerlilik ve farklılıklar üzerine duruyor.
Ona göre Gorran’ın 7 maddelik talepleri stratejik ve Kürdistan’daki siyasal sisteme ilişkin taleplerdir. Fakat, göstericilerin istemleri içinde stratejik istemlerin yanında, aktüel ve kamu hizmetlerine ilişkin taleplerde vardır. Ayrıca Nawşirwan, hükümet ve siyasal partilerle görüşmelerde biz hareket olarak Gorran adına konuşuyoruz. Biz göstericilerin taleplerini desteklememize rağmen onlar adına konuşmuyoruz. Onlar kendi temsilcileri aracılığıyla görüşmelere katılmalılar, diyor. Nawşirwan’a göre Kürdistan’da son 20 yıl boyunca var olan rekabet siyasal partiler arasındaydı. Bir çok defada birbirlerini ortadan kaldırmaya, eğer bu olmasa kendilerine kuyrukculuk yapacak bir yapı hedefliyorlardı. Bu gösteriler bir çeşit çok seslilik ve çok particilik ortamını yaratı. Bu göstericilerin saflarında KDP’li, YNK’li, Yekgirtu’lu, Komelay İslamili, Zehmetkeşanlı, Sosyalist ve Gorran çevresinde insanlar vardır.. Çok sesli bir yapılanmadır.

 

Bilindiği gibi 17 Şubat’ta „Ber Dergay Sera“ da gösteriler başladığı zaman Kürdistan iktidar çevreleri Gorran’ı ve göstericileri „dış güçlerle“ ilişkilendirmeye çalıştılar. Bu konuda Nawşirwan ile İran görüşmelerinden söz edildi. Bu konuda Nawşirwan ne düşünüyor, kendilerini ve göstericileri nasıl savunuyor.

Nawşirwan ve Dış Güçlerin Parmağı
Nawşirwan’a göre bu tip şeyler çok yaygın bir şekilde söyleniyor. Böyle suçlamalar sadece Kürd iktidarına has bir olay değildir. Dünyadaki başka iktidarlarda „dış güçler“ gibi suçlamalar yapıyorlar. Nawşirwan’ın anlatımlarına göre Kürd çevreleri „İran’ın parmağından“ sözediyorlar. Nawşirwan göre bugün Irak’ta hüküm süren iktidarın oluşumunda İran’ın oynadığı rol herkesce bilinmektedir. İran’ın yardımları sayesinde bazı kişiler ve partiler Irak merkezi hükümetinde yüksek görevlere geldiler. Ona göre Kürdistan Bölge Hükümeti ve Kürdistan siyasi partilerinin İran ve partileriyle ile en iyi güvenlik, ekonomik, ticari ilişkileri olduğunu herkes biliyor. Irak Kürdistan siyasal partilerinin ve iktidar sahiplerinin Tahran ve diğer İran şehirlerinde büro ve temsilcilikleri var. Buna karşılık İran’ın Hewler ve Suleymaniye’de konsoloslukları var. Her gün yüzlerce kişi Kürdistan’dan İran’a oradan Kürdistan’a geliyorlar. Nawşirwan’a göre Gorran’a yönelik bu tip suçlamaların amacı, Gorran ile ABD, İngiltere ve diğer batılı ülkelerin arasını bozmaktır. Onlara İran bunların arkasındadır demeye getiriyorlar. Nawşirwan’a göre hakikat başkadır. Herkes biliyor ki, İran kimlere Bağdat’ta yüksek görevlere gelmeleri için yardım ettiğini….. söylüyor.
Aslında Nawşirwan „Bağdat’taki yüksek mevkilere gelme“ meselesini gündeme getirirken, isim vermiyor. Çünkü Güney Kürdistanlı okur ve dinleyiciler İran’ın Irak merkezi hükümetinin kuruluşundan oynadığı rolü yakından biliyorlar. İran, merkezi iktidarın esas görevlerinin Şiilerle Kürdler arasında paylaşmasından yanaydı. Sünnileri dıştalamak istiyordu. İran devleti Mam Celal’ın Cumhurbaşkanı olmasını istiyordu. Buna karşılık Türkiye Mam Celal’ı yada başka bir Kürd’ün üst görevlere gelmelerini istemiyordu. Türkiye Kürdlerin yerine Sünnilerin Cumhurbaşkanlığı ve diğer bazı görevleri almasını istiyordu.

Gorran’a ilişkin diğer bir suçlamada „Arap şö venistleri“nin bu girişimlerinin arkasında olduğu iddiasıdır.

Nawşirwan Mustafa bu suçlamaya da cevap veriyor.
Aslında bu suçlamaya karşı, karşı bir suçlamada bulunuyor ve soruyor: Kürd kamuoyu soruyor: Kim Arap şovenistlerini Irak Parlamentosuna ve Irak hükümetine taşıdı? Kim Arap şovenistlerinin Irak hükümetinde yüksek görevlere gelmelerine yardımcı oldu? Eğer Arap şovenislerinin ve İran’ın eli arkasındaysa o zaman bu elleri kesmeliler.
Nawşirwan Mustafa yeniden gösterilere geliyor ve diyor ki, bu gösterilerin arkasında ne İran’ın, ne Arap şovenistlerinin ve ne de Gorran’ın parmağı var. Meşru talepleri olan bir halk kitlesidir. Kürd hükümeti ve iktidar partileri onlara yönelik haksız suçlamalar yapacaklarına onların haklı istemlerine kulak vermeliler ve taleplerini pratiğe aktarmalılar.

Gorran Hareketinin çıkış ve taleplerine ilişkin en önemli eleştiri ve suçlamalardan biride „Kürdleri içten bölüyor“, „zamansız bir çıkış yaptı“ ve bazende “ Körpe Kürdistan skazanımlarını ve tecrübesini tehlikeye soktuğu“ yönündedir.
Bu tip eleştiri ve suçlamalar daha çok Güney Kürdistan iktidar çevrelerince seslenlendirmektedir. Buna benzer suçlamalar bazı Kuzey Kürdlerince de yapılmaktadır.
Gerçekten Gorran Hareketi yaptığı çıkışlarla Özgür Kürdistan kazanımlarını ve tecrübesini tehlikeye mi sokuyor?
Bu konuda Nawşirwan Mustafa ne düşünüyor?

Nawşirwan ve Kürdistan Kazanımları

Nawşirwan Mustafa bu iddia ve eleştirilere cevap verirken herkesce bilinen bir söylemi aktarıyor: “ Hey özgürlük senin adına ne suçlar işlendi? Hey demokrasi senin adına ne suçlar işlendi?“
Ve ardından ekliyor: “ Hey körpe Kürdistan tecrübesi senin adına ne kabahatlar yapıldı?“
Nawşirwan’a göre Kürdler bu „körpe Kürdistan tecrübesi“ ibaresini sözlüklerinden çıkarıp atmalılar. Ona göre Kürdistan Bölge Hükümetinin kuruluşundan 20 yıl sonra yapılan her hangi bir eleştiri karşısında Kürdistan tecrübesi körpedir ve Kürdistan tecrübesi tehlikeye düşüyor demek makul değildir. Hâlâ 20 yıl sonra Kürdistan tecrübesinin körpe çocuk olduğunu söylüyorlar. Eğer bir insan 20 yıl sonra hâlâ körpe çocuk ise zeka olarak geri kaldığını, mongol olduğunu söylemek gerekir. O zaman da tedavi için gereken kurumlara teslim etmek yada hastaneye yatırmak lazım, diyor. Bu konuyu matematik, fizik, kimya ve diğer toplumsal bilimcilere sormak lazım. Eğer bir tecrübe 2 yada 3 deneğe tabii tutulduğu zaman, başarılı ise kural yada yasa haline getirilir ve tatbik edilir. Yok eğer başarısızsa vazgeçmek lazım.
Nawşirwan Mustafa son 20 yıl Kürdistan tecrübesini irdelerken, Kürdistan tecrübesinin, siyasi, kanuni ve anayasal olarak başarı gösterdiğini söylüyor. Ona göre Kürdistan Bölge Hükümeti bu tecrüben itibaren oluştu. Kürdistan Bölge Hükümeti anayasal olarak Irak hükümeti tarafından tanınıyor. Komşu devletler Kürdistan hükümetini tanıyorlar. Dünyanın büyük super güçleri tanıyorlar. Kürdistan hükümetinin dünyanın bir çok yerinde temciliği var. Kürdistan tecrubesinin yasama, yürütme ve yargı yetkisi var. Öyle bakanlıklarımız var ki 100 bin çalışanı var. Kürdistan hükümeti var ve devam edecek…. Kürdistan hükümetinin bazı sorunları var ve bizim bu sorunları aşmamız gerekir diyor.
Nawşirwan Mustafa göre tehlikede olan Kürdistan tecrübesi değil, tehlike giren Kürd partilerinin tecrübeleridir, iktidar partilerinin tecrübesidir, Kürdistan gelir kaynaklarını halktan gizleme tecrübesidir, bütceyi gizleme tecrübesidir, toplumu partileştirme tecrübesidir, dikta partilerinin ve tek parti mantığına dayalı yaklaşımları temel alan tecrübe tehlikedir. Gizli antlaşmalar ve iş kontratları tecrübesi tehlike düşmüştür. Bağdat’tan gelen bütçe ve Kürdistan gümrüklerinden elde edilen gelirlerin gizlenmesi tecrübesi tehlike düşmüştür. Bunların hepsi Kürdistan’da yolsuzluklara kaynaklık ediyor. Partilerin üniversitelere, camilere, pazara, ticarete, hükümet kurumlarına müdahale tecrübesi tehlikeye düşmüştür. Nawşirwan’a göre Kürdistan kazanımları ve tecrübesi tehlikededir dedikleri zaman partilerinin tecrübesinin tehlikede olduğu kastediyorlar.
Nawşirwan’a göre bugün Kürdistan’da tehlikeye düşün siyasal rekabet ve rakip partileri silah zoruyla tasfiye etme tecrübesi tehlikeye düşmüştür. Ona göre zaten partilerin bu tecrübesi iç savaşlara neden oldu ve yenilgi aldı.
Sonuç olarak Nawşirwan tehlike de olan Kürdistan hükümeti tecrübesi değil, yenilgi alan ve tehlike de olanın parti asayiş güçleri ve parti devleti tecrübesi olduğunu söylüyor.
Ayrıca Nawşirwan partilerin tecrübesinden hareket ile parti mediyacılığınında yenilgi aldığını ve tehlike düştüğünü söylüyor. Yine söz konusu olan yazısında Nawşirwan, bazıları haklı olarak Gorran’ında parti mediyası var diye eleştirebilirler. Ve devamla eğer bir ülkede bağımsız media yoksa her parti kendi arzusuna göre hükümetin parasıyla, milletin parasıyla ve devletin parasıyla kendi parti medyalarını kuruyorlar. Bu anlayışda yenilgi almış ve tehlikeye düşmüştür. Parti medyacılığı halkın parası ve yalan üzerine oturmuştur. Bu tecrübe tehlikeye düşmüş, bir yada bir kaç yıl sonra sona erecektir, diyor.
Nawşirwan Mustafa, partilere bağlı medyayı incelerken komünist, faşist, totaliter ve islami partilerinin kendilerine bağlı medya çalışmalarına vurgu yapıyor.
Ona göre bu medya anlayışı 3 şeyi hedefliyor. Birincisi, gerçekleri halktan gizleyerek, yalan ve yanlış bilgilerle halkı
aptallaştırma, ikincisi, iktidar çevrelerinin yaptıkları tüm gizli ve kapalı toplantılar hakkında hiç bir bilgi vermeyerek ortalığı karartma ve üçüncüsü ise şefleri devleştirme girişimidir, diyor.
Bu konuda bir hayli örneklerde veriyor, bu tecrübeninde yenilgi aldığını ve tehlikeye düştüğünü, söylüyor.

Gorran Hareketine yönelik en önemli suçlamalardan biride „Kürdlerin iç sorunlarını Bağdat’ta taşıma“ olayıdır.

Bu konuda Nawşirwan Mustafa dahil bir çok Gorran yetkilisi açıklamalardan bulundular ve yapılan suçlamalara cevap verdiler. Hatta bu konuda Gorran çevresi karşı suçlamalarda bulundular.
Nawşirwan Mustafa bir söyleşisinde bu mesele üzerine duruyor ve düşüncelerini şöyle ortaya koyuyor
: „İlk olarak Kürd sorunlarını Bağdat’ta taşıyanlar onlardır.. Irak hükümetinden iki bakanlık alma hakkımız vardı, onlar engellediler. Buna rağmen biz her zaman Kürdistan sorunlarını Kürdistan’da haledilmesi gerektiğini savunduk….. Eğer onlar var olan sorunların Kürdistan’da çözülmesinden yana değillerse bizde Bağdat’ta götürürüz. Kaldı ki Irak Cumhurbaşkanı Kürd, bir kaç Kürd bakan var ve Federal Mahkeme’de Kürdistan’da iktidar olan partilerin temsilcileri var. Irak Parlamentosunda onların bir hayli temsilcileri var. Irak Parlamentosu başkanı onların oylarıyla seçildi. İlk defa onlar Kürdlerin sorunları Bağdat’ta götürdüler ve Kürdlerin birliğini baltaladılar. Onlar şimdi bizi suçluyorlar. Biz yanlızca ülke halkımızın haklarını savunuyoruz. Halkımızın ulusal meseleleriyle ve milletimizin kaderi ile ilgili bir şeyler gündeme geldiği zaman elbette destekliyoruz. Bizim bu yönde yapacağımız önerileri onların destekleyip desteklemeyeceklerini bilmiyoruz, fakat onlardan bu yönde bir öneri gelirse destekleriz“ diyor.
Nawşirwan Mustafa’nın „Kürdistan Listesi“nin Gorran’a bakanlık verilmemesi yönünde Irak yetkilileriyle yaptığı görüşmeler konusunda ileri sürdüğü iddia doğrudur. Kürdistan Listesi „ya biz ya Gorran“ ikilemini dayatıyor.

Başbakan Bakan Maliki dahil olmak üzere bir Arap çevresi bu meseleyi defalarca gündeme getirdiler ve hatta „Gorran’a haksızlık yaptık“ dediler.
Kürdistan Listesi’de bu iddiaları reddetmedi.

Hatta Kürdistan Listesi’nin bazı üyeleri bu olayı farklı şekillerde kabul ettiler.
Nawşirwan Mustafa ve Gorran Hareketinin Irak Parlamentosundaki üyeleri son dönemlerde yaptıkları açıklamalarda Bağdat’ta yürüttükleri faaliyetler konusunda Kürd kamuoyunu bilgilendirmeye çalıyorlar.. Bu çevreler bir çok faaliyetleri yanı sıra Irak Parlamentosunda Kürdçe’nin resmi ve pratik bir şekilde kullanmasına kendileri ön ayak olduklarını söylüyorlar.
Bilindiği gibi Irak hükümetinin bakanlıkları seçime katılan ve parlamentoda temsilcileri olan tüm partiler ve etnik gruplar arasında paylaştırıldı.
Eski Baasçılardan Sadr gibi Şiilere ve Türkmenlere kadar herkes hükümete kendilerine düşün bakanlıkları aldılar.

Yalnızca Gorran dıştalandı.

Araplar bu işten bizim sorumluğumuz yok diyerek topu Kürdistan Listesine atıyorlar.
Sonuçta düşüncelerine katılalım yada katılmayalım Gorran Güney Kürdlerinin %25’ni temsil ediyor.
Irak pastası eğer
„kardeşce“ paylaştırılıyorsa Gorran’da payınıda almalıydı.
Gorran eski Baasçılardan daha mı kötü?
Keşke Kürdler kendi iç sorunlarını Kürdistan’da çözseler ve böyle tatsız olaylar gündeme gelmesin.
Araplar, kapalı kapılar arkasında yapılan bu görüşmeleri Gorran’ı sevdiklerinden dolayı deşifre etmediler.
Onların amacı Kürdlerin birliğini bozmaktır.

Bugün Güney Kürdistan’da en çok tartışılan hususların başında da erken seçimler geliyor.

Nawşirwan Mustafa ve erken seçimler

Bilindiği gibi Gorran Hareketi 29 Ocak’ta yayınladığı bir bildiride 7 madde halinde istemlerini Kürdistan kamuoyuna duyurmuştu.
Gorran’ın istemlerinden biri de Kürdistan Parlamentosunu fesh ederek
„erken seçimlere“ gidilmesiydi.
Her ne kadar ilk önceleri Gorran’ın istemlerine çok sert tepkiler gösterilsede süreç içinde Kürd siyasi çevreleri bir iki nokta hariç aynı düşünceleri savunmaya başladılar.
Kürdistan Başkanı Kek Mesud yaptığı bir açıklamada
„erken seçimleri“ gündeme getirdi ve bu konuda topu Kürdistan Parlamentosuna attı.
Gorran hareketi Kek Mesud’un gündeme getirdiği şekliyle
„erken seçimlere“ karşı tavır aldı.
Bu konuda Nawşirwan Mustafa’nın bazı açıklamaları oldu.
Nawşirwan Gorran’ın yayınladığı 7 maddelik taleplerin bir stratejik paket oluşturduğunu söylüyor.
Bu siyasal çözüm paketinin amacı, Peşmergeleri, Asayiş güçlerini, İstihbarat teşkilatlarını, polisi, adaleti ve üniversiteleri partilerin denetiminden çıkararak ulusal ve bağımsız kurumlar haline getirmektir.

Bu yapılmadığı sürece erken seçimler olsa dahi seçim sonuçları değişmez.
Nawşirwan bu iddiasını pratik olarak temellendirmek içinde son seçimlerde atıfta bulunuyor ve 2000 cıvarında Gorran taraftarının ekmeği ile oynandı. İşten atıldılar, maaşları kesildi ve görev yerleri değiştirildi.

yeniden bu tip şeylerin gündeme gelmemesi için devlet kurumlarının partilerinin denetiminden çıkarılması gerekir. O zaman insanlar hiç bir korkuya kapılmaksızın istedikleri partilere oy verirler, diyor.
Ayrıca Nawşirwan Mustafa Hewler ve Duhok’ta özgür bir şekilde seçim propagandalarını yapamıyorlar. Örneğin Gorran Hareketi Hewler’de yüzbinlere varan bir seçmen potansiyeline sahip, Nawşirwan Hewler’e gidemiyor.

Sonuçta Nawşirwan „adil seçimler için gerekli zemini oluşturmk gerekir“ diyor.
Bazı hususlar acı da olsa görmek gerekiyor.
17 Şubat olaylarından sonra Zerewani Güçleri Hewler’den Suleymaniye’ye getirildiği zaman Gorran Hareketi, Suleymaniye Vilayet Meclisi ve halktan büyük bir tepki topladığını biliyoruz.
Ayrıca bir çoklarımızın dikkatinden kaçmış olabilir. Zerewani’nin Hewler’den Suleymaniye’ye getirilmesine karşı olanlardan biride YNK’nin ikinci adamı Kosret Resud du. Kosret Resul, Suleymaniye Bölgesindeki Peşmergelerin tepesindeki adamdır.
Bazı Kuzey Kürdlerinin „Suleymaniye bölgeciliği“ diye kronikleşmiş bir saplantıları var.
Kosret Suleymaniyeli değil, Hewler’in yetiştirdiği çok ender siyasal kadrolardan ve askeri komutanlarından biridir.

Güney Kürdistan’da var olan idari parçalanmışlığın ortadan kaldırılması gerekir.

Daha önce Kürdistan Listesiyle Gorran Listesi arasında Bağdat’ta yaşanan sorunlara vurgu yapmıştım.

Bu iki çevre arasında ve özellikle KDP-YNK ve Gorran arasında en önemli tartışma konularından biri Peşmergelere ilişkindir.

KDP ve YNK çevreleri Gorran’ı “ Peşmergeleri Irak Savunma Bakanlığına bağlamayi“ savunduğundan dolayı eleştiriyorlar. Bilindiği gibi Gorran’a yönelik bu eleştiri Kuzey Kürdistan basınına da yansımıştı.

Gorran Hareketi bu eleştiriyi kabul ediyor. Yani Peşmergeleri Irak Savunma güçlerinin pozisyonunda değerlendirmek gerektiğini açık açık savunuyorlar. Gorran çevresi bu isteklerini şöyle formüle ediyorlar: Eğer Peşmergeler Irak savunma güçlerinin kategorisinde değerlendirilirse maaşlarını Irak Suvunma Bakanlığınca karşılanacak, Irak ordusunun sahip olduğu tüm ağır silahlar ve malzeme Peşmergelere de aktarılacak, deniliyor. Gorran, KDP ve YNK’nin bu girişime karşı çıkmalarının nedeni Peşmergeler için gelen maaşlarının bir kesimini kendi partilerine aktarıyorlar, diyor. Gorran, KDP ve YNK’yi Peşmergeleri „Irak İçişler Bakanlığına bağlamak istemekle“ suçluyor. Onların bu girişimini Peşmergelere ve Kürdlere hakaret olarak değerlendiriyor.

Kürdlerin kendi aralarındaki sorunları Hewler’de çözmemeleri, Güney Kürdistan’ın en büyük handikaplarından biridir.

Dış ve özellikle bölgedeki Kürd düşmanları güçleri farklı biçimlerde Kürdlerin arasındaki sorunlarda kendilerine bir yer edinmelerine neden oluyor.
Örneğin geçenlerde Mam Celal ile Neçirvan Barzani İran’ı ziyaret etmişlerdi.
Hemen aynı dönemde İran Yekgirtuyi İslami Kurdistan(YİK) ve Komelay İslami Kurdistan (KİK) yetkililerini de Tahran’a davet etmişti.

İran, KDP, YNK, YİK ve KİK arasında yaşanan sorunları çözmek için arabulucu pozisyonunu üstlenmişti.

Bu konuda KİK Emiri Ali Bapir Awêne gazetesine yaptığı açıklamada İran’ın Hewler Konsolosluğu tarafından kendisininde Celal Talabani ve Neçirvan Barzani ile birlikte ve aynı dönemde İran’a davet edildiğini ve bu davetiyenin amacı Kürdistan’da yaşanan sorunlara İran’ın arabuluculuğu ile çözüm bulmaktı. Ali Bapir’e göre aynı davetiye YİK’e de yapılmıştı. KİK Emiri bu davetiyeden sonra YİK lideriyle görüştükten sonra İran Konsolosluğuna davetiyeyi kabul edemeyeceklerini ve Kürdistan’da var olan sorunları Kürdistan’da çözmek istediklerini söylediğini ifade ediyor.

Gorran çevresi ise bu girişimin KDP ve YNK tarafından örgütlendiğini ifade ediyor, bu örgütler Gorran’ı „sorunları Bağdat’ta taşımakla suçlarken kendileri sorunları İran taşıyorlar“ diye suçluyor. Gorran milletvekillerinden Muhamed Kiyani „İran’ın Kürdistan Bölgesine karşı tavrı iyi değil, sınırları bombalıyor, Kürd liderliğinin üzerine baskı kuruyor ve kendi ülkesindeki Kürdlere karşı da tavrı iyi değildir“ diye suçluyor.

YNK merkezi kadrolarından Ala Talabani ise bu girişimi başlatan KDP ve YNK değildir . İran bu girişimin sahibidir. İran Kürdistan’ın iki büyük partisi KDP ve YNK ile muhalefeti bir araya getirirek var olan sorunlara çözüm bulmak istedi.. Bunun olağan bir girişim olduğunu ve İran’ın daha öncede yaşanan sorunların çözümü için bu tip girişimlere ön ayak olduğunu söylüyor.

Sonuç olarak İran’daki görüşmeye kim ön ayak olmuş ve kim başlatmış meselesini bir kenara bırakırsak, Güney Kürdistan siyasal yapılanmaları var olan iç sorunlarının çözümü için Kürdistan dışı merkezlerden hâlâ kurtulmuş değiller.

Partilerin devlet ve devlet kurumlarından daha önemli olduğu ve partilerin devlet gibi hareket ettiği gerçeği Güney Kürdistan’ın en zayıf noktasıdır.

İki hafta önce KDP ve KİK arasında başlayan sert tartışmalar ve ardından gelen basın savaşı sonrasından Tahran görüşmelerinin gündeme gelmesi düşündürücüdür. Sanıyorum KDP ve YNK ikilisi KİK’in arkasında İran’ın olduğunu düşünerek İslami çevrelerle İran’ın ev sahipliğinde bir araya gelmek istediler.

Fakat, İslami çevreler Tahran’a gitmediler.

Kürdistan’da var olan sorunların çözüm merkezi Kürdistan olmalıdır. Buna „Kürdistan Rûsipî“lerimi önderlik edecek, yoksa var olan tüm siyasi parti ve kadrolarını anayasal düzenin içine çekerek mi yada başka ad hoc merciler mi oluşturulacak bilemiyorum. Ama, Kürdlerin eskilere dayalı ilişki ve alışkanlıklardan kurtulması gerekir.

Sen kendi sorunlarına çözüm bulamasan, başkaları senin sorunlarını kendi çıkarları doğrultusunda „çözmeye!“ çalışır. Kürdler kendi aralarındaki sorunları çözme kapasitesini göstermiyerek Arap, Fars ve Türk gibi “ adil hakemlere“ başvurmalarının tarihi büyük hezimet ve husranlarla doludur.

Kürd partilerinin Kürdistan’ı işgal eden devletlerle girdikleri ilişkilerin neden olduğu alışkanlıklar sürekli olarak tekrarlanıyor.

Bugün dünya Kürdleri haklı olarak tarihsel umutlarını yükledikleri Güney Kürdistan kazanımlarına sahip çıkıyorlar. Bu kazanımlar Türk, Arap ve Fars sömürgeci devletlerine rağmen oluştu ve ivme kazandı.

Bu devletler tüm imkanlarını seferber ederek Güney kazanımlarını doğmadan boğmak istediler. Fakat, ABD’nin de etkisiyle yürütükleri klasik politikaları boşa çıktı. Bu sefer taktik değiştirerek daha yumuşak ilişkiler geliştirdiler.

Türk ve Fars devletlerinin Güney Kürdistan ile yürütükleri ilişkiler, bu ülkelerdeki siyasal partilerden öte devletlerin politikasının bir gereğidir. Fakat ne yazık ki Güney Kürdistanlı partiler ve Güney Kürdistan liderleri Türkiye ile Kürdistan Hükümeti arasındaki ilişkiler konusunda AKP’ye çok büyük bir paye biçiyorlar. Hatta, onlara göre AKP olmamış olsaydı, Güney Kürdistan ile Türkiye’nin ilişkileri daha da kötü olacaktı.

Genel doğru olarak görülen bu yaklaşım ciddi bir analize tabi tutulması gerekir.
MHP ve Devlet Bahçeli basın da ve kamuoyunda genel olarak Kürdlere ve özel olarakta Güney Kürdistan kazanımlarına karşı kin ve nefret kustuklarını herkes bilir. Ama aynı Devlet Bahçeli’nin 2001 yılında Türkiye tarafından KDP’ye 7 milyon ve YNK’ye de 6 milyon dolar verildiğine dair belgenin altında imzası vardı.

Belge ortaya çıktığında Bahçeli „devletin çıkarları ve sırları“ gibi tezleri ileri sürmüştü.
Erdoğan’ın „yumuşaklığı“ ve Bahçeli’nin „sertliğinin“ ötesinde Türk devletinin Güney Kürdistan kazanımlarına ilişkin planlı ve hesaplı yaklaşım ve ilişkileri var.

Türk devletinin Kürdlere ilişkin temel yaklaşımları siyasal partilerın siyasal duruşlarından öte bir olaydır.

Bundan dolayı Güney Kürd liderlerinin seçimlerde AKP’yi destekler bazındaki açıklamaları yersizdir.

Güney Kürdistan hükümeti ile Türkiye arasındaki ilişkiler partiler arasındaki ilişkiler değil, devletler arasındaki ilişkilerdir.

AKP gider başka bir parti gelir, ama Türkiye ile Kürdistan ilişki ve çatışmaları hep kalır.
İkinci bir olayda Güney Kürdistan liderlerinin AKP’ye seçimlerde destek mahiyetindeki açıklamaları Kuzey Kürdistanlıları zor durumda bırakıyor.

Anayasa referandumunda AKP’nin projesine „yetmez, fakat evet“ diyenlerin de yeni bir arayış içine girdiği bir ortamda Güney Kürd liderlerinden gelen bu tip açıklamalar zararlı olmaya başlıyor.

Gorran Hareketine yönelik yapılan eleştirilerden biri de 17 Şubat’tan bu yana yapılan gösteri ve yürüyüşlerin Kürdistan’daki yatırımları ve pazarı sekteye uğratması olayıdır.

Bu konuda Nawşirwan Mustafa’nın bir açıklaması oldu.

Nawşirwan Mustafa, Yatırımlar ve pazar

Nawşirwan Mustafa kendilerine yönelik yapılan bu suçlamayı „ekonomik yalan“ olarak nitelendiriyor. Ona göre Kürdistan’da „petrol yatırımları“ dışında bir yatırım yok. Nawşirwan petrol çıkarma ilgili yapılan antlaşmaların içeriğinden kimsenin haberi olmadığı, parlamentoya getirilmediği ve basına dahi yansımadığını söylüyor.

Nawşirwan bu suçlamalara bir soruyla cevaplıyor: „Yatırımcılara soruyorum ve öğrenmek istiyorum kaç milyon Amerikan doları, Türkiye, Suriye ve İran parası yatırım amacıyla Kürdistan Bölgesine gelmiş, yatırım yapılmış ve 5 yıl sonra kazanca geçmiştir?
Nawşirwan’a göre Kürdistan’da ev ve çeşitli alanlarda inşaat sektöründe gelişmeler var. Bunlar daha çok özel sektöre tekabul ediyor. Kürd sermaya sahipleri yapıyor.
Buna karşılık tarım sektörün e, sanayi sektörüne, sağlık ve turizm sektörüne yatırım diyebileceğimiz bir gelişme yok.

Nawşirwan’a göre yatırımlar durdurulmuş yönündeki iddia doğru değildir. Çünkü, diyor „esas olarak Kürdistan’da yabancı yatırımı diye bir şey yok“

Nawşirwan yazısından devamla bazı yapancı şirketler buraya geliyorlar, kontratlar yapıyor ve ihaleler alıyorlar. Bu şirketler kontratlar yaptıktan sonra para alıyorlar ve bu paraları kendi ülkelerine aktarıyorlar. Yani kazandıkları paraları Kürdistan’da yatırımlara yatırmıyorlar. Burada iş alanlarını açmıyorlar. Bu şirketler burada kazandıkları paraları kendi ülkelerine aktarıyorlar. Durum böyle olunca “ Yatırımlar nasıl duruyor?“ diye soruyor.

Gorran’a yönelik en önemli suçlamalardan biride „Suleymaniyecilik“ yaptıklarını, Suleymaniye’yi „ayrı bir federal bölge“ yapmak istedikleri ve sonuçta „Şehirler yada vilayetler federasyonunu savundukları“ yönündedir.

Nawşirwan Mustafa bu iddiayi reddediyor. Böyle bir düşünceleri olsa ne YNK’den ne de KDP’den korkular var, kamuoyuna açıklarlardı diyor. Fakat diyor “ bize göre çağdaş idareler ademi merkezi idarelerdir“.

Nawşirwan Mustafa kendilerine yönelik suçlamaya, bir başka suçlama ile cevap veriyor. O açıklamasında 10 yıldan beri bir çok defa Kürdistan Bölgesinde iki idare, iki Peşmerge, iki asayiş, iki eğitim, iki dil, iki yüzlülük ve daha başka şeylerin olduğunu söyledik, diyor. Kürdistan Bölgesini birleştirmek çok çok önemlidir. Biz Kürdistan Bölgesini bölmedik, başkaları böldü, diyor. Selahadin, Suleymaniye ve Duhok üniversiteleri arasında kaynaşmanın olmasını istemediler. Hewler, Suleymaniye ve Duhok pazarlarının kaynaşmasını istemediler. Bu bölgelerin idareleri arasında kaynaşmayi istemediler. Peşmerge ve asayiş güçlerinin birleştirilmesini istemediler. Onlar, pratikte Kürdistan bölgesini böldüler ve federasyondan daha kötü….., diyor.

Nawşirwan Mustafa yazısından devamla Kürdistan Bölgesinde 3 erk var: Yasama, Yargı ve Yürütme.

Kürdistan Bölgesinde birleşik ve güçlü bir parlamento istediklerini, bileşik ve tarafsız bir yargı istediklerini söylüyor.

Yürütme konusunda ise Kürdistan hükümetinin bazı yetkilerini eyalet meclisleriyle paylaşması gerekiyor, diyor

Nawşirwan bu konuda bir hayli detaylara giriyor.

Ona göre Kürdistan hükümeti Bağdat ile ilişkileriden sorumlu olur, Kürdistan bütçesinin organizasyonundan sorumlu olur. Asayiş ve Peşmerge güçlerinin örgütlenmesi ve idaresinden sorumlu olur.

Fakat bazı şeyler var ki Eyalet Meclisi karar vermelidir. Bir caddenin yapımı, bir okul ve bir hastanenin yapımını eyaletin idaresi karar vermelidir. Bir öğretmeni, bir muhendisi, caminin temizliği ve sokakların temizliği için işe alınacak birileri için Hewler’in iznine gerek yok diyor.

Mart-2011

 

 

 

Ji bo bîranîna şêhîd Mele Saîd “Qazîyê Kurdistanê”

Aso Zagrosi

 

Îro ez hez dikim li ser rewşenbîr, zana, zimannas, civaknas û olnasê Kurd şêhîd Mele Saîd, Qazîyê Kurdistanê binivîsim.

Ez nizanim çawa li ser vî zanyarê Kurd binivîsim.

Di derheqa jiyana wî û serborîya vî de em qet tiştekî nizanin.

Lê li ser keda wî û berhemên wî de em gellek tiştan dizanin.

Piranîya Kurdan û bi taybetî jî rewşenbîr û sîyasetmedarên Kurd, Aleksander Jaba, J. De Morgan û B. Nikitin û berhemên wan ên li ser Kurd û Kurdistanê dinasin. Heke Kurdên me li ser hemû berhemên wan agahdar nebin jî, dizanin wan li ser Kurdan hinek lekolîn kirine. A. Jaba û B. Nikitin du sefîrên Rusyayê bûn. A. Jaba li Erzurumê, B. Nikitin jî li Urmîyê kardikir. Ji bo ku herdu jî balyozê Rusyayê bûn wekî “Kurdnasên Rusî” tên nasîn. Lê herdu jî Rus nînin, Polonî ne. J. De Morgan jî xelkê Fransayê ye.

Kurdên bi şiklek an şiklekî din van hersê Kurdnasan nasdikin. Lê li ser peywendîyên wan Kurdan gellek agahdar nînin. Ew berhemên ku Aleksander Jaba çapkir û weşandin, piranîya wan berhemên keda Mele Mehmudê Beyazîdî bû. Bê Mele Mehmudê Beyazîdî A. Jaba nedikarî bû di derheqa Kurdan de ewqas belgê û pirtuk kombikira… Tê gotin ku Mela Mehmudê Beyazîdî bi destê xwe 57 pirtuk an nivîsî û an berhevkir. Ez naxwazim dûr û dirêj li ser vî zanayê Kurd rawestim. Ji ber ku min berê gotarek dûr û dirêj li ser jiyana wî û berhemên wî nivîsîye.( Heke hûn dixwazin li ser Mele Mehmudê Beyazîdî hinek agahdarî kombikin, dikarin di arşîva Newroz.Com de wê gotarê bibînin û bixwinin)

Zanayê Frensî J. De Morgan di dawîya sed sala 19´an pirtukek li ser ziman û zaravên Kurdî nivîsî ye.(Etudes Linguistiques- Dialectes Kurdes, Lanque et dialectes du Nord de la Perse) Sed heyf û mixabin heta niha pirtuka navbirî wekî hezaran belgeyên li ser Kurdan nehatîye wergerandin.
J. De Morgan wê dema diçe ji bo devera Mukrîyan li Rojhilatê Kurdistanê, li wê derê zana û pisporekî Kurd nasdike. Navê wî zanayê Kurd
Seyfeddînxan Serdar e.. Seyfeddînxan Serdar jî Mele Mehmudê Beyazîdîyê J. De Morgan bû.

J. De Morgan wisa behsa Seyfeddînxan Serdar dike:

Di vê dawîyê de wê dema ez çûm Mukrîyanê min hemû belge û dokumentên di derheqa zimên de ji Seyfeddînxan Serdar wergirt. Seyfeddînxan Serdar mirovek bû di hemû Kurdistanê de li ser biha û giranî û nirxên lekolînên wisa agahdar bû. Seyfeddînxan Serdar wê demê parêzgarê Mehabadê bû. Mehabad bajêreke ji alîyê bav û bapîrên wî ve hatibû rêvebirin. Seyfeddînxan Serdar, bingeha Zimanê Frensî, zimanê Îngîlîzî, Almanî, Erebî, Farsî û Zimanê Kurdî dizanî.. Em dikarin bi asanî fembikin, agahdarîyên kesekî wisa şareza çiqas binirxin”(Pirtuka navbirî, rupela 17)
J. De Morgan beramberî Seyfeddînxan Serdar xwe deyndar dibîne.(Ezê di gotarek din de li ser vî zanayê Kurd rawestim)wefayi son

Ji bo Aleksander Jaba û J. De Morgan , Mele Mehmudê Beyazîdî û Seyfeddînxan Serdar çi bû, ji bo B. Nikitin jî Mele Saîd an Qazîyê Kurdistanê jî her ew bû.. Wê dema mirov pirtûk û gotarên B. Nikitin ên li ser Kurdan dixwine, dewra Mele Saîd bi şiklekî eşkere û dîyar tê berçavan.. Sed heyf û mixabin ji bilî gotara birêz Yaşar Abdulselamoglu, ku bi navê “Mele Seîd” di Tirmeha sala 1988 de di kovara Armancê de hatibû weşandin, tiştek li ser vî zanayê Kurd nehatiye nivîsandin. (ez dixwazim li vir spasîya Kek Yaşar bikim, ku gotara xwe ji min re şand) Hinek kesên nezan û neyarên Kurd wek Riza Zelyut Mele Saîd û Mele Saîdê Kurdî(Nursî) jî tev li hev dikin û wisa dinivîsin: “1915-1918 arasında Rusya’nın Urmiye Konsolosu olarak görev yapan Bazil Nikitin de Kürtler arasında dolaşmış; hatta Molla Said dediği Said-i Nursi ile görüşmüştür. Nikitin; Said-i Nursi’nin Rusların Doğu’dan çekilmesinin Kürtler için kötü sonuçlar yarattığını söylediğini aktarmıştır.”( http://www.turktoresi.com/viewtopic.php?f=51&t=3223 )

Kesê ku li gel B. Nikitin qisekiribû, Mele Saîdê Kurdî nebû, Mele Saîd, Qazîyê Kurdistanê bû. B. Nikitin di gotarek xwe de li ser helwestê Mele Saîd beramberî Rusan jî radiweste.. Ez niha nikarim li ser nezanîya xwefiroşên wekî Zelyut rawestim û diçim yekser li nav babetê.

B. Nikitin di sala 1923 de beşdarî li “Kongreya Navnetewî a Dîroka Olan” dike û gotarek bi nave “Mijarên Olî di Nivîsarên Kurdî de” pêşkêş dike. B. Nikitin gotara xwe li ser gotin û nivîsînên Mele saîd avadike û ûsa behsa Mele Saîd dike:

“Nivîsarên ku di koleksîyona min de hene, berhemên dersên zimanê Kurdî ne li Urmîyê.(1916-1917). Mele Saîd, Qazîyê Kurdistanê, xelkê navenda bajêroka Şemzînan, ê Nehrîyê bû ji wîlayeta Musil. Nehrî wek Navçîya jî tê nasîn. Mele Saîd wê demê wek sedan malbatên Kurd ên Turkîyê li ber êrîşên artêşa Rusyayê ên di havîna sala 1916 de li ser Musilê revîyabû û hatibû Urmîyê.

Ez û Mele Saîd rêkketin ku ji bo her dersek Kurdî , Mele Saîd bi destxetê xwe babeta dersê binivîse(rupelek). Mele Saîd nivîsara xwe bi dengê bilind dixwend û werdigerand. Ez qet tev li bijartina babeta Mamoste xwe nedibûm. Mele Saîd çi dixwast û baş didît ew dinîvîsî. Ji ber vê yekê ye, ku di koleksîyona min de li ser mijarên cûr bi cûr destxetên rasteqîn ên Kurdî hene………”

Nikitin di dewama gotara xwe de wisa dinivîse: “ji bo beşa Îslamî a Kongreya Dîroka Olan, gotara min di derheqa helwestê Kurdan beranberî ol ji wan tekstan pêktên, ku di koleksîyona min de hebûn.(ango destnivîsên Mele Saîd) Eşkere ye em ji zu ve bi saya gerîde û zanayan li ser Kurdan gellek tiştan dizanin. Lê wê dema em belgeyên ne weşandî û bi destê yekem bidin ber çavan çavderîyên şexsî, nû ên Meleyekî Kurd ê musulman û şareza, cesaret dide min ku belgeyên di destê min de hene pêşkêşî pisporên Îslamê bikim.”

B. Nikitin beşa yekemîn a gotara xwe, Qada Kurdên Misilman nav dike û li ser Şêxên Kurdistana Tirkîyê û helwestê Mele Saîd beranberî Cîhadê, çalakîyên Tirk û Rusan di dema şerî de li Kurdistanê şîrove dike.

B. Nikitin di beşa duyemîn a gotara xwe de li ser helwestê Kurdên Misilman beranberî Şîîyan, Cihûyan û Êzîdîyan radiweste.

Di beşa yekemîn a gotara xwe de Nikitin li gor agahdarîyên Mele Saîd li ser hersê Malbatên Şêxan, ango Sadat-î Nehrî, Şêxên Barzan û Şêxên Beçîlê radiweste. B. Nikitin dibêje van hersê Malbatên Şêxan li Kurdistan Navîn gellek navdarin. Wek Nehrîyê, Barzan û Beçîl jî di wîlayeta Musilê de ne. Barzan, navenda hoz/eşîreta Zebarîyan û dikeve alîyê çep ê Rubara Zaba Mezin. Beçîl jî dikeve li nav devera Surçîyan li bajêroka Amedîyê. Ez nizanim kargerîya şerî li ser Barzan û Beçilê çawa bû. Lê wê dema em li ser malbata Nehrîyan biaxivin, II. Seyyîd Taha berî demeke ji alîyê Îngîlîzan ve wekî Qaymeqamê Revandizê hate destnîşankirin(Revandiz li Kurdistana Başûr e) Apê Seyyîd Tahayê duyemîn Şêx Abdulkadir berî demeke bû serokê Lîga Kurd, ku daxwaza Serxwebûna Kurdistanê dike. Şêx Abdulkadir berê senator bû. Niha li Stenbolê dimîne.

Malbata Nehrîyan eslê xwe dibin li ser Şêx Abdulkadir Geylanî. Şêx Abdulazîz, kurê Şêx Abdulkadir Geylanî tê û li bajêrê Akrêyê niştecî dibe û destpêdike olzaya/ayînzaya Kadîrî belavdike. Şêx Abdulazîz li Akrêyê koça dawîyê dike û merzelê wî wekî “Zîyaretgeh” tê nasîn. Şêx Ebubekîr, kurê Şêx Abdulazîz diçe li devera Herkîyan li Navçîyan li gundê Sitûnê niştecî dibe. Sê heta çar nifş/babikên vê malbatê li wir dimînin.wefayi11111

Di serdema Mele Hacî de ev malbat diçe li gundê Meleyan li Xumaru niştecî dibe. Heta serdema Mele Salîh çend babikên wan li vir û li gundê Demane Sufla dimîninin. Kurê Mele Salîh waz ji olzaya Qadîrî tine û diçe li ser ayînzaya Neqşîbendîyê û diçe li NEHRÎYÊ niştecî dibe.

Berê hemû Şêxên vê deverê alîgirên Şêx Abdulqadir Geylanîbûn û li ser olzaya Qadîrîbûn. Kurd jib o Şêx Abdulqadir Gawsêyê Bexdayê an jî Merqedê Gawsî dibêjin. Li gel Mewlana Xalid û çalakîyên wî olzaya/ayînzaya Nexşîbendî di demeke kurt de cîyê olzaya Qadîrîyê girt.

Ligor agahdarîyên ku Mele Saîd dabûn B. Nikitin “ di devera Şarezor de Kurdek ji rêza asayî hebû, piştî xwendina xwe a li Medreseyê dibe Mele Xalid. Mele Xalid li Silêmenîyê di Medresê de dersan ji bo zarokan dixwine. Mele Xalid di xewna xwe de Şêx Abdullah Dehlewî wek Derwêşekî sade dibînî. Şêx Abdullah Dehlewî ji Mele Xalid re dibêje ´Ya Xalid biçe Hec û tu ê li Kabayê derwêşekî sade wekî min bibînî, ku hewl dide spîyan dikuje. Şerm me ke yekser biçe Ebaya wî maç bike û ew ê rîya rast nîşanî te bide.´ Mele Xalid gellek guh nade vê xewnê û piştî demekê xewna wî ji bîra wî diçe. Piştî çend salan Mele Xalid biryar digire û diçe ji bo Hec. Li Kabayê Mele Xalid dibîne derwêşek li pêş çavên Hecîyan spîyên xwe dikuje. Mele Xalid acîz dibe û ji derwêşî dipirse: ´Li gor kîjan toreya olî tu vî tiştî dikî oh bêpûşîl/bêedeb´!!! Derwêş bersiva Mele Xalid dide û dibêje: ´Ya Xalid te xewna xwe ji bîra kirîye. Heke tu neçî ji bo Dehlîyê, rêya rizgarîya te ê dirêj be´. Mele Xalid yekser ji bo Dehlîyê dikeve rê û li çend salan li ba Şêx Abdullah Dehlî dimîne. Piştî ku Mele Xalid bû Mûrşîdê olzaya Nexşîbendîyê, vedigere ji bo Silêmanîyê. Serkevtinên Mewlana Xalid di nav Kurdan de ji bo wî gellek girûgirift/asteng peydakirin. Ji ber vê yekê jî Mewlana Xalid Silêmanî hîşt û çû heta roja dawîya xwe Surîyê- Salehîyê ma.”

Li gor agahdarîyên B. Nikitin Mele Saîd, Qazîyê Kurdistanê nivîsara xwe “Mewlana Xalid mirovekî oldar û rast bû. Lê tovên ku wî li Kurdistanê çand jib o vî welatî sûdmend nebûn”

 

B. Nikitin di gotara xwe de dibêje dibe ku, reşbînîya Mele Saîd a di derheqa Şêxan de rast be. Şêx bi lez waz ji xebatên xwe olî tînin, destpêdikin dewlemend dibin û ferqa wan axayan namîne. Şêx wekî baron û keşîşên çerxa navîn dijîn.

B. Nikitin di dewama gotara xwe de li ser çalakîyên şoreşger ên Şêx Ubeydullah Nehrî (Bavê senator Şêx Abdulkadir)radiweste û dibêje Şêx ji bo Kurdistana serbixwe beşek ji Azerbeycanê dagirkir û di dawîyê de jî ji alîyê hevpeymanîya Tirk û Persan ve şikestin xwar. Şerên şêxan di nav xwe de û ligel Tirkan gellek caran Kurdistan dikir gola xwînê. B. Nikitin bala xwendekaran dikêşîne li ser çîrokek kurdan bi nave “Hikayeta Çakî Serê Kurdan Şikandîye”. Wisa dîyare , ku ev çîrok a
Mele Saîd e. Li gor agahdarîyên ku Mele Saîd dane B. Nikitin beşek ji Şêx û Axa xelkê welêt nînin û Kurdnijad jî nînin, lê ji naîftî û mêvanperwerîya xelkê sûd werdigirin û ji bo berjewendîyên xwe ên taybetî kartînin.

Di destnivîs an jî çîrokek Mele Saîd de qala Şerê Şêxên Nehrîyê û Şêxên Barzan wisa tête kirin : “Alîgirên Şêx Abdulselam Barzanî roj bi roj zêde dibûn. Hozên Guîrdî, Mizûrî, Şîrwan û Zebarî desthilatê wî nasdikirin. Şêx Ubeydullah Nehrî ji hêzbûna Şêx Abdulselam Barzanî tirsîya. Şêx Ubeydullah Nehrî bi hêzek jî hemû hoz/eşîretan pêk hatibû komkir û êrîş bir li Guîrdîyan. Wî hemû alîgirên Şêx Abdulselam Barzanî belawkirin û hinek jî ji wan kuştin. Ji wir çû li ser Şirwanîyan û ligel wan jî wekî Guîrdîyan helwest nîşan da û paşê jî çû li ser Mizûrîyan……………”

Di derheqa şerên di navbera Şêxên Nehrîyê û ên Barzan de heta niha min gellek tişt nebihîstibûn. Ligor agahdarîyên Mele Saîd, ku dabûn B. Nikitin şerên xwînavî peydabûne..!!!

Alîgirên Şêx Abdulselam Barzanî roj bi roj zêdebibin û di dawîyê de Şêx Abdulselam wek Mehdî dibînîn û jê re dibêjin: “Ya Mehdî, rabe em êrîşê bibin li ser Şamê û tu ê li vir gellek alîgiran peydabikî.. Paşê em ê êrîşê bibin li ser Stenbolê û Stenbolê jî dagirbikin. Tu ê bibî Xalîfe!! Sultanên Osmanî mafên wan ên Xalîfetîyê nine û ew zordar û despot in.”

Piştî koça dawîyê a Şêx Abdulselamê Yekem, Şêx Mehemed bû cîgirê wî. Ligor agahdarîyên Mele Saîd Şêx Mehemed pir xwendewar nebû û peltek bû. Li Kurdistanê ji meleyên wisa re digotin “Nîvmele” . Şêx Mehemed jî destpêkir alîgirên xwe perwerde kir. Alîgirên wî jî roj bi roj zêdedibûn. Şêx Mehemed heftê du cara, roja sêşem û înîyê alîgirên xwe(jin û mêr) li gundê Barzanê komdikir û ji wan re tevecuh dikir. Li ba Kurdan ev kevnoşop wisa ye, ku şêx di nav alîgirên xwe de rûdine û destpêdike qala secera malbata xwe û olzaya xwe dike. Hemû alîgirên wî jî dest bi zikrê dikin.

Piştî ku Şêx Ubeydullah Nehrî ji alîyê Rumîyan ve jib o Hîcazê hate sûrgîn kirin, desthilata Şêx Mehemedê Barzanî jî hêzbû. Piranîya axayên hozên deverê desthilata wî naskirin. Alîgirên Şêx Mehemedî destpêkirin Şêx Mehemed wekî Mehdî ditîn. Ligor wan di Hadîsê de jî hatîye navê Mehdî Mehemed e. Ji bo vê yekê jî digotin “Şêxê me Mehdîyê rasteqîn e.” Li wê demê Şerê Pîroz li dijî Musilê destpêkirin û gellek kes jî hatin kuştin.

Di wextê de Meleyek hebû bi nave Mele Perrîss
ay, kesekî zana û têgihîştîbû. Mele Perrîssay di nava hoza Zebarîyan de wekî kesekî birûmet dihat nasîn. Peywandîyên xizmayetîyê ên Mele Perrîssay ligel Zebarîyan hebû.

Alîgirên Şêx Mehemedî Mele Perrîssay girtin û bi şiklekî hovane kuştin.
Di vê derê de B. Nikitin dibêje dab û nêrînên Kurdan ji sala 1885 ve heta niha gellek guherîn li ser da hatine.

Di navbera Şêxên Barzan û Şêxên Becîl de şerekî xwînavî destpêdike û Şex Mehemed Sidiqî Nehrî dikeve navbera wan ji bo aşitîyê. Wekî tê zanîn Şêx Mehemed Sidiq Kurê Şêx Ubeydullah Nehrî û brayê Şêx Ebdulqadirê şêhîd e..

 

 

Mele Saîd û Cîhad

Ligor agahdarîyên B. Nikitin di dema şerî de Mele Saîd çend beyanname li dijî şerî belavkirî û tê da daxwaz ji hevwelatîyên Kurd kirîye, ku beşdarî şerî nebin û li dijî Fileyan şer nekin.

Li gor gotinên Mele Saîd Qaymeqamê Şemzînanê li zivistana salên 1914-1915 de ligel wî danûstanek kiriye. Di wê danûstanê de Qaymeqam ji Mele Saîd dipirse “Ji bo çi tu fetwa nadî ji bo şer ligel fileyan ku di nav Kurdan de dijîn ? Bersiva Mele Saîd Fetwayên wisa pêwîste ji alîyê Şêx ûl Îslam ve bête pesinkirin. Ev karekî gellekî mezin e, yê kesekî wekî min, Mele, Qazî, Muftî û Kurd nine.
Qaymeqam dubare ji Mele Saîd dipirse û dibêje rast e, lê çima tu Fetwayê didî ku, Kurd Fileyên di nav Kurdan de hene, nekujin û talan nekin ? Te heta niha ne bihîstîye, ku Şêx Ûl Îslam Fetwaya talanê û kuştinê daye? Ji bo vê yekê jî Îradeya Padîşahê ser erdê ê Xalîfeya Îslamê derçû… Pêwîste Fetwaya Şêx ûl Îslam bête cihbickirin……..

Bersiva Mele Saîd wisa ye: Qebulbikin ku min Fetwayek da. Ez ne ligor Şerîatê û ne jî ligor Qanûnê berpirsyar im. Heta niha min di nav Şerîatê de qet tiştgek ne dîtîye û bêje , ku xelkê medenî û bê tawan bikujin. Ji alîyê din heta niha Hukumetê jî emrê kuştinê nedaye. Berevajî hukumet dixwaze mafên herkesî biparêze!! Heke em bên li ser ragêyandina Fetwaya Şêx ûl Îslam û Îradeyê Sultanî herdu jî dûr in ji kuştin û talankirina Rahîyan, ku ji dema Hz. Mehemed heta niha dest neavêtin çekan û şer nekirin”

B. Nikitin ev gotinên Mele Saîd ji nivîsara wî a bi nave “ Dîroka Cepheya Qafqasê, ne Rusan û ne jî Tirkan sîyasetek başkirin” wergirtîye.

Sed heyf û mixabin gotarî navbirî heta niha nehatîye destxistin û belavkirin.

B. Nikitin di dewama gotara xwe de Mele Saîd wek Mamosteyê xwe destnîşan dike û dibêje: “Mamosteyê min ê Kurd bi hestekî însanî beramberî bûyeran radiweste”…………

Piştî vê guftûgoyê Qaymeqamê Şemzînanê Mele Saîd ji bo dadgehkirinê dişîne Musilê… Lê alîgirên Mele Saîd li ser rîya Musilê êrîş dibin li ser Tirkan û Mele Saîd azad dikin.

Wisa dîyar e, ku di dawîya vê bûyerê de Mele Saîd derbasî Rojhilatê Kurdîstanê dibe û li wir niştecî dibe.

Di dewama gotara xwe de B. Nikitin wisa dinivîse: “ Wisa bawer dikim, ku di nav zanayên olî de Mele Saîd tenê nebû, ku li dijî sîyaseta Cîhadê rawestîya “……………

Li gor agahdarîyên B. Nikitin Mele Saîd gotara navbirî di havîna sala 1917 an de nivîsîye.
Mele Saîd di nivîsara xwe de wisa dibêje: “
Kurd ne tenê amadebûn pêşwazîya leşkerên Rusya bin, di nava Kurdan de hestek li dijî Tirk hebû û dikaribû çalakîyên leşkerî ên arteşa Rusyayê li bereya Qafqasyayê ji asan bikira…….. Piştî hatina arteşa Rusî, bi taybetî jî piştî êş û azara ku kurdan ji alîyê Ermenîyan û Keldanîyan ve(Rusyayê Parêzvanîya wan dikir) dît, Kurdan helwestê xwe guherî û bawerîya wan ji Rusan nema…. Kurd ji pêtîya baranê revîyan xwe di binê zîpikan de ditîn. Arteşa Rusyayê gelê Kurd ewqas êşand, ku ji Sultan Reşad û Enver Paşa zêdetir xizmeta dewlata Osmanî kir.”

Mele Saîd di nivîsara xwe de li ser efserên Almanî û durûyîyan wan di nav hêzên Tirk dike, li ser çewtî û xeletîyên Osmanîyan radiwest e û dibeje: “berî şerî dikaribûn rewşa Ermenîyan û Asurîyan baş bikira û dostayetî ligel Kurdan qayîm bikira…. Hemû pêkve dikaribûn, bibin dîwarekî zexm”. Wê demê jî belku Tirkan nikaribûn Qafqasyayê bigirin, lê ewqas erd jî winda nedikirin.sex ubeydullah

Wê dema mirov ji nêzîk ve li ser gotinên Mele Saîd radiweste, sedemên şerê Kurdan li dijî Rusan jî zelal dibe. Bi rastî jî di destpêka şerî de gellek ji Kurdan dixwastin ligel Rusan li dijî Osmanîyan rawestin. Pêş di destpêkirina şerî de jî hinek peywendî hebûn. Peywendîyên Sîmko, Seyyîd Taha Şemzînî, Şêx Abdulselam Barzanî, Abdulrezak Bedîrxan û Kamîl Bedîrxan htd… Di dema Şerî de jî gellek peywendîyên nû peydabûn… Li devera Serhedê û Dersîmê… li vir helwestê Alîşêrê Nemir gellek balkêş e..(Hevalên ku dixwazin hinek zêdetir li ser vê babetê agahdar bibin, dikarin gotara min a li ser Hukumeta Erzîncanê bixwinin)

Di dawîyê de wekî Mele Saîd dibêje: “Kurd ji pêtîya baranê revîyan xwe di binê zîpikan de ditîn”