NEWŞİRWAN MUSTAFA’NIN BİR SÖYLEŞİSİNDEN BAZI BÖLÜMLER !!!

 

1999 yılının sonlarına doğru YNK basınında çalışan gazeteciler, Newşirwan Mustafa ile geçen yüzyılın yani 20.yüzyılın üzerine bir söyleşi yapıyorlar. Söyleşi çok uzun ve hepsini tercüme etme imkanım yok. Newşirwan Mustafa ve düşüncelerini tanımak açısında bazı bölümlerini özetleyerek vereceğim.

Kurdistan Nwe gazetecilerinin Kürd Ulusal Hareketinin gelişimi üzerine sordukları bir soru üzerine Newşirwan Mustafa: “ Şêx Ubeydullah Nehrî öncesi Kürd hareketi vardı. Fakat, Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareketi Kürdistan geneline yayılan kurtuluş hareketinin başlangıcı olarak değerlendirebiliriz. Yani hareket çok yönlüydü ve Kürdistan’ın tüm parçalarını kapsamıştı.Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareket, bağımsız Kürd devletini kurmak için Uluslar arası dost ve destek elde etmek çabalar içine girdi. Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareket İran’da amansız bir şekilde bastırıldı. Onlarca yıl boyunca bölge de bir hareket görülmedi. Çünkü İran devleti 1000’e yakın Kürd köyünü yerle bir etti.

Siz kendiniz de bir hesap yapabilirsiniz. 1000 köy yerle bir edildiği zaman kaç bin aile öldürüldü, imha oldu ve derbeder oldu? Bu arada bir boşluk meydana geldi. Bazı aşiretlerin direnişini ayrı tutarsak 20. yüzyılın başına kadar silahlı Kürd direniş hareketi olmadı.” diyor.( Newşirwan Mustafa Şêx Ubeydullah Nehrî hareketi üzerine ciddi araştırmalar yapan bir Kürd tarihçisidir. Kürd ve Acem adlı eserinde bir bölümünün tümünde bu hareket üzerine duruyor. Ayrıca Newşirwan Fars ve İngiliz belgelerinde Şeyh Ubeydullah Hareketi adlı eseri hazırlayıp yayınladı. ASO)

Newşirwan söyleşinin devamında 20. yüzyılın başlarında Osmanlı devletinin başkentinde ortaya çıkan Kürd gazete, dergi ve siyasal örgütlenmeleri üzerine geniş bir şekilde duruyor.( Newşirwan Mustafa    Kürd  Gazeteciliği  üzerine  yazdığı   3.ciltlik  eserinde  İstanbul’daki  Kürd gazeteciliği  üzerine  geniş  bir şekilde  duruyor. Aso)

Bu arada Birinci Dünya savaşı üzerine duruyor: “Savaş başladığı zaman Kürdistan savaş meydanlarından biri oldu. Her ne kadar ne Kürdler savaşı başlattı ve ne de Kürdlerin bir kazanımı vardı. Fakat ülkeleri savaş meydanı oldu. Bu savaşta Kürd şehirleri ve yerleşim birimlerinin bir çoğu harabeye çevrildi. Kürdistan ekonomisi çöktü ve yeraltı kaynakları yerle bir edildi. Özellikle Osmanlının denetimi altındaki bölgelerde erkekler zorla savaşa götürüldü ve hayvanlarına el konuldu. Bu da açlığa ve hastalıklara yol açtı. Suleymaniye gibi bir şehirde 4 kişiden 3’ü öldü. Siz kendiniz artık yaşanan trajediyi tahmin edebilirsiniz” diyor.

Newşirwan söyleşinin devamında Birinci Dünya savaşı sonrası Sevres ve Lozan gibi antlaşmalara, Şeyh Mahmud önderliğindeki Kürdistan Hükümetine, Qazi Muhamed önderliğindeki Demokratik Kürdistan Cumhuriyetine ve 1991 Raperinden sonra ortaya çıkan Güney Kürdistan hükumeti üzerine duruyor.

Kürd hareketinin bağımsız Kürdistan stratejisinden otonomiye kayması meselesinde ise Newşirwan şöyle diyor: “ Birinci Dünya savaşından sonra Sykes-Picot Antlaşmasına göre bölge bölüştürüldü. Bizim ülkemizde Türk, Arap ve Farslar arasında bölüştürüldü. Birinci Dünya savaşı sonrası kurulan devletler, ikinci dünya savaşı sürecinde sağlamlaştı ve sınırları kabul gördü. Eski de Kürd hareketleri bağımsızlığı savunuyordu. Bu sınırlardan dolayı Kürd siyasileri artık bu sınırları değiştiremeyiz düşüncesinden hareketle bağımsız Kürdistan stratejisinden devletlerin sınırları içinde Kürd halkının haklarını elde etme stratejisine gittiler. Bana göre bu gerçekten de geri adım atmaktı. Çünkü, eğer Kürdler Irak’ta bağımsız Kürdistan mücadele etseydi , otonomi için verdikleri bedeller kadar ölü verirdi”…

Newşirwan Mustafa bir soru üzerine Şeyh Mahmud ile Simko’nun Kemalistlerle olan ilişkilerini şöyle değerlendiriyor: “Bana göre bu ilişkinin bir kısmı bilgisizlikten kaynaklanıyordu. Yani o hareketin ulusal tabiatını iyi tanımıyorlardı. Örneğin Şeyh Mahmud Mustafa Kemal den yardım almak umuduyla onunla ilişkilere girdi. Simko’da ayni şekilde Kemalistlerden yardım almak için ilişkiye girdi. Onlar bu hareketin ulusal doğasını tanımıyorlardı. Eğer Kemalistlerin tabiatını tanısaydılar, kuşkusuz girdikleri ilişkilere girmeyeceklerdi. “

Kürdlerin iç kavgaları üzerine sorulan bir soru üzerine Newşirwan Mustafa: “Bu felsefi ve sosyolojik bir sorudur ve cevap vermekte çok zordur. Fakat, bana göre bu büyük oranda geri kalmışlıktan kaynaklanıyor. Ne yazık ki şimdiye kadar Ulusal kazanç nedir?Ulusal güvenlik nedir? Gibi meseleleri bilmek için Kürdlerin saflarında ulusal bilinç o kadar yüksek değil.. Şimdiye kadar aileye, aşirette, şehre ve köye bağlılık halk ve millete bağlılıktan daha güçlüdür. Bana göre bu esas sebeptir. Ne yazık ki Kürdlerin çok kötü bir tabiatı var. Düşmanlarına karşı çok zayıflar, bazen çok kolay bir şekilde yabancılara ve düşmanlarına boyun eğerler. Fakat, kendi içlerinde birbirlerine karşı en küçük adımı geri atmazlar. Bana göre bu da ulusal bilincin zayıflığından kaynaklanıyor. Çünkü, eğer insanların ulusal bilinci güçlü ise halka ve vatana bağlılığı her şeyin üzerinde tutar. Ulusal bilincin güçlü olduğu ileri ülkelerde hırsızlar, kötü alışkanlıkları olan ve yolsuzluğa bulaşan insanlar vatanları tehlikeye düştüğü zaman ulusal meselelerine ve ulusal güvenliklerini savunurlar. Devletlerine, milletlerine ve ulusal güvenliklerine zarar verecek girişimlerden bulunmazlar. Bu ülkelerde halk parkları kendi parkı, caddeleri kendi caddesi, ağaç ve fidanları kendi malı, vahşi hayvanları kendi malı vs. vs. olarak bilir. Halk bunları kendi malı ve ulusal zenginlikleri olarak görür. Bizim ülke de ne yazık ki hala bu ulusal bilinç oluşmamıştır” ……………

Yine Kürd iç savaşı konusunda gelen bir soruya Newşirwan Mustafa: “Bana göre eğer bu konuda ciddi sosyolojik bir araştırma yapılırsa, Kürdistan’da merkezi bir devlet olmadı ve büyük şehirlerde olmadı. Kürdistan’da binlerce çeşme ve su kaynağı var. Kürd toplumsal yapısında aşiretsel ve köy de ikamet edenler yoğunluktadır. Bu durum Kürdler arasında küçük küçük birimlerin oluşmasına neden oldu. Örneğin, bir grup insan gidip bir çeşme başında bir köy kuruyor. Bu köyü savunabilecek bir hükumet, asker ve polis yoktu. Bu küçük birim mecburiyet karşısında işlerini yürütmek için kendi içinde bir idare oluşturmak zorunda kalıyor. Hatta evlenmek için komşu köylere gitmek gerekmiyordu ve kendi içlerinde evleniyorlardı. Ekonomileri çok zayıftı ve başkalarına muhtaç olmamak ancak kendilerine yetiyordu. Baş vuracakları başka mercilerde yoktu. Aşiretler yarım hükumetler gibi bir şeydi. Aşiret reisleri kendi bölgelerini yönetiyorlardı. Kendi içlerinde öldürülme olaylarını dahi hükumetlere götürmüyorlardı ve kendileri çözüm yollarını buluyorlardı. Bu küçük birimler kendi içinde ihtiyaçlarını karşılamak için ticaret ve işleri de yapıyordu. Bu küçük birimler büyük şehirlerin oluşumunu da engelledi. Büyük şehirlerde başkalarının savunmasına ihtiyaç var. Aşiretlerini savunacak ve gerektiğinde baş vuracakları bir merkez de yoktu. Çünkü bizim devletimiz yoktu. Devletimiz olmadığından dolayı bu küçük birimler bazen birbirlerine saldırırlardı. Biri diğerini alt ederdi. Toprak üzerine, hayvanlar üzerine sorunlar çıkar ve kavgaya tutuşurlardı. Bu geri gelenekler kalıyor. Kendi köyü ve kabilesinin çıkarlarını merkeze alma ulusal taleplerin önüne geçiyor. Yani kuşaktan kuşağa geç irsi  bir olay değildir.“

Gazetecilerden biri Amerika iç savaşında 300.000 insan öldü ve başka ülkelerde de iç savaşlar oldu. Sonuçta birliğini sağladılar. Kürdlerde niye olmadı? diye bir soru soruyor.

 

Newşirwan Mustafa cevaben: “Bölgesel koşullar hiç bir zaman Irak Kürdistan bölgesi üzerine bir tarafın tek başına hakim olmasına izin vermiyor” diyor.

Gazeteciler Kürdistan bölgesinde basın ve yayının 4. kuvvet olması için ne yapılması gerektiğini soruyorlar.

Newşirwan Mustafa cevaben: “Bana göre bizim bölgede basının bu yakınlarda 4. kuvvet olma imkanı yok. Çünkü hepsi partilere bağlıdır” diyor.

Not: Bu söyleş 1999 yılının sonuna doğru yapılmış ve sadece bazı bölümlerini çevirdim. Keşke zamanım olsaydı hepsini okuyucuya aktarabilseydim.

 

 

Aso Zagrosi

 

 

02.07.2017

 

 

 

 

„Kürdler Ayasofya’da Hancerlerle Birbirlerine girdiler!!“

„Kürdler Ayasofya’da   Hancerlerle Birbirlerine girdiler!!“

Aso Zagrosi

 

Geçenlerde   büyük Kürd şairi Pîremêrd’in

Suleymaniye’de çıkardığı   Jiyan ve Jîn de çıkardığı irdiler!!  gazetelerinde   yayınladığı   bazı     makalelerini     okuyordum.

 

 

Bu arada   Jiyan’ın devamı olan Jîn  gazetesinin 1949 yılında çıkan   953. Sayısındaki   “Yeniden Tarih” adlı makalesi sanki Kürdlerin aktüel durumunu     anlatıyordu.

 

Bundan 63 yıl önce   Pîremêrd   Kürdlerin   tarihsel     hastalığı olan “Derdekurd”e   vurgu yapıyor.piremerddd

 

 

Pîremêrd   yaşadığı   dönemi özetlerken     Kürdlerin  3 çıkışına     3 tecrübesine   tanıklık ettiğini   ve üçününde   aynı   akibete   uğradığını   söylüyor.

Kürdlerin   var olan girişimlerinin başarısızlığının     esas nedenin   Kürdlerin bir birilerini   kabul etmemelerine,   Kürd ileri gelenlerinin     kendi aralarında “ kim reis olacak?”   kavgalarına   bağlıyor.

 

 

Yıllarca   Kuzey Kürdleri   İdrisi Bitlisi’yi   Yavuz Sultan Selim ile   girdiği ilişkiden ve Sultan’a   Kürdistan Mirlerinin başına   Bıyıklı Mehmet Paşa’yı   atama   önerisinden dolayı     “hain”   ilan ettiler.

 

 

Aslında   İdrisi Bitlisi’nin aklında   Kürd Mirlerinden birini   ya Hasankef yada Bitlis Mirini   Miremiran   olarak     atamak vardı..

 

Fakat, hiç   bir Kürd Miri buna razı olmuyor.

 

 

Niçin “Derdekurd”un     tek sorumlusu     İdrisi Bitlisi   olsun?

 

 

Kürdlerdeki bu tarihsel hastalık   İdrisi Bitlisi’den önce de ve ondan   sonra da   hep vardı..   Bugün de bu hastalık devam ediyor.

Kürd Mirliklerinin tarihine bakıldığı zaman  aynı gerçeklikle   karşı karşıya kalıyoruz.

 

 

Biraz güçlenen   ve merkezi otoriteden kopup bağımsızlaşmak   istiyen   Kürd   Mirliklerine karşı diğer Kürd Mirlikleri   merkezi devletlerle birleşerek   direnişleri   kırmışlardır.

 

Ve diğer Mirlerde   direnişe geçtikleri zaman   aynı akibette uğramışlar.

 

 

Türk Cumhuriyeti   döneminde   baş gösteren   tüm Kürd direnişlerinin bölgesel kalmaları,   direnişler esnasında     bazılarının   devletle işbirliğine girmesi yada “tarafsız” kalmaları neticesinden     tüm direnişler   başarısızlığa   uğradılar ve direnişler kanla bastırıldı.Piremerd

 

 

Direnişler sonrası ise   direnişlere katılan yada katılmayan ve hatta devlet ile işbirliğine girenler dahi   cezalandırıldı.

 

 

Kendisini Ahmedê Xani’nin   takipcisi olarak gören    Hacî Qadirî  Koyî

bundan   120 yıl önce Kürdlerin bu   hastalığına dikkat çekiyor ve şöyle   yazıyor:

 

 

„Kurdî ême nezan û paşkewtin,
pêkewe agir û pûş û newtin

…………………………………………………..

Rûm û Cû çake, îttîfaqî heye,
Kurd bêxîretî û nîfaqî heye.“

 

 

Evet Kürdler birbirlerine karşı   ateş,   gaz ve   saman gibiler..   Yahudi ve Yunan gibi   halkların   kendi içlerinde ittifaklar   var ve bundan dolayıda durumları   iyidir.

 

Kürdler ise   kendi aralarında kavga içinde   ve vurdum duymazlar.

 

 

Kürd dostu ve düşmanı olan yabancı   gözlemcilerde   Kürdlerin bu hastalığını görüyor ve tespit edebiliyorlar.

 

 

Irak denilen sunni devletin oluşumunun mimarı olan Gertrude Bell 1923 yılının 12 Nisanında yazdığı bir mektupta Kürd din adamları ve ileri gelenler için “her biri ne kadar şeytandan nefret ediyorsa o kadar birbirlerinden nefret ederler…….. Nasıl bunlar Kürd devletini kurarlar?“ diye soruyor.

 

 

Asırlar once Ahmedê   Xanî   Kürdlerin   ittifaksızlığına dair   HAWAR   ediyordu..

Haci Qadri   Koyi   Xani’nin   Hawar’ını   yeniden   ve   bir başka Kürd lehçesiyle   seslendirdi..

 

 

Haci Qadri’den   70 yıl sonra Pîremêrd     Kürd   direnişleri üzerine dururken “hep aynı akıbete uğruyorlar”   diyor.

 

 

Pîremêrd makalesinde   Halabçe’de   olduğu   döneme   ilişkin anılarını aktarırıken Osmanlı   devletinin   yıkılmaya doğru gittiği bir dönemde   Caf Aşiret Konfederasyon’un   liderlerinden Mahmud ve Osman Paşa’ların     Kürdistan devletini kurma girişimlerini anlatıyor.   Caf liderlerinin Osmanlıdan   taraf fazla   umutları yok.   Kürd   ileri gelenleriyle   Kürdistan’ı kurmak amacıyla   bir toplantı yapıyorlar.   Pîremêrd ‘e de   yeni kurulacak Kürd devletinin   Anayasası diyebileceğimiz taslağın hazırlanması görevi veriyorlar.piremerd4

 

 

Pîremêrd’in   kafasında   Almanya’nın   Bismarck   dönemine dair federasyon fikri var. Hatta   Pîremêrd   Almanya   Federasyonun işleyişi Caf Aşiret Federasyonu ile   aynı olduğunu   yazıyor.(araştırmaya değer)

 

Caf liderlerinden biri Pîremêrd’e geliyor ve taslağı soruyor.

 

 

Pîremêrd     “Paşam ben kendimi   boşuna   yormak   istemiyorum” diyor.

 

 

Paşa   alabildiğine kızıyor.

 

 

Pîremêrd: „Paşam   hükümetin oluşum biçimi ve   yasa hazırlamak   kolaydır ve daha şimdiden hazırdır..     Sorun kim   hükümet reisi olacak? Baban Mehemed Paşa mı?“

 

Pîremêrd yazısında   uzun uzun   herkesin   “baş olma” kavgasını     anlatıyor ve sonuç olarak   başarısızlık..

 

 

Pîremêrd       Kürdistan Teali Cemiyeti’nin   tecrübesini anlatırken işçi, memur, hamal, ağa ve paşalardan binlerce   insan cemiyete katıldılar diyor.   Cemiyet başkanlığı   meselesi   gündeme geldiği zaman   7 baş çıktı ortaya … Bazıları   Şeyh Abdulkadır’ın   bazıları Şerif Paşa’nın………   vs.. peşindeydi….. Bu yedi ordu Ayasofya Cami’sinde   hançerlerle   birbirlerine saldırdılar.   Kimse   kimsenin   büyüklüğü   kabul etmiyordu, diye yazıyor.

 

Pîremêrd’in kendiside   Kürdistan Teali Cemiyeti’nin aktif   üyelerinden ve yaşanan   gelişmeleri   yakından takip eden biriydi.

 

 

Bilindiği gibi KTC ilk kurulduğu zaman   Şeyh Abdulkadir   başında buluyordu..   Daha   sonra     Sevres   Antlaşması   esnasında   cemiyetin saflarında   çelişkiler başlıyor..   Pîremêrd’in   tarih vermeden aktardığı „Hancerli Ayasofya Kavgası“ bu sıralarda baş göstermesi gerekiyor.

 

Pîremêrd’in makalesinde   “Ayasofya Kavgası”   dışında başka yeni bilgilerde var.

Bunlardan biride   bugüne kadar Azadi Örgütüne ilişkin   yapılan araştırmalarda Pîremêrd’in   hiç ismi geçmiyordu.

 

Pîremêrd   bu makalesinde “ Xalid Bey, Yusuf Ziya Bey, Dr. Fuad ve Kemal ile…………… Erzurum   Kürd Devrim Komitesine emek verdim” diye ibare var.   Burada   anlaşılan o ki   Pîremêrd   Azadi ile   yakın ilişki içindedir.xalidbegcibri Kopie

 

Pîremêrd’in   Xalid Begê Cibrî hakkında bir     iddiası var. Bugüne kadar   Xalid Bey’e ilişkin     yazılan   yazılarda     böyle bir   şeyi görmemiştim. Zaten Xalid Bey’in yaşamı ve mücadelesine dair Türk devletinin düşmanca   tutumundan dolayı bir dizi belgeye   ulaşılamıyor. Bundan dolayı da   Xalid Bey’in   İstanbul süreci, Birinci Dünya Savaşı sırasında konumu ve   mahkemesi konusunda tam bir tablo oluşturmak zor.

 

 

Pîremêrd   bu makalesinde “Erzurum Devrimi’nin Reisi Xalid Bey Osmanlı hükümetinden ayrılmama kararı almıştı. Bir Şahzade’yi Kürdistan Umumi Valisi yapmak istiyordu”   diyor.

 

Pîremêrd     Xalid Bey’in tutumu hakkında   bu tespiti Şerif Paşa ve Şeyh Abdulkadirlerin arasındaki kavgaya vurgu yaptığı cümlenin hemen altında yapıyor. Acaba Xalid Bey   Kürdistan Teali Cemiyeti   içinde çıkan tartışmalar esnasında mı böyle bir tutum takındı?

 

Bilemiyoruz.   Xalid Bey’in biografisi   sağlıklı   bir şekilde   belgeler ışığında   yeniden inşa edildiği taktirde     bu sorularında cevabı ortaya çıkacaktır.

 

 

Yeniden konumuza dönersek Pîremêrd’in   „hep aynı akıbete varmak“   olarak toparladığı   Kürd   trajedisinin   tersine çevirmenin anahtarıda   Kürdlerin elindedir.

 

Sadece   20.yüzyılda milyonlara varan   bir Kürd kitlesi     sömürgeciler tarafından     katliamlara uğradı. Kürdlerin kendi aralarındaki kavgaları,   birey, aile, aşiret ve bölge çıkarlarını her şeyin üzerine   tutan yaklaşımları herkese pahaliya mal oldu.

 

 

Lord Palmerston’un   “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez çıkarları vardır” diye   bir sözü var.

 

 

Lord Palmerston’un     bu söyleminine katılır yada katılmaz, ama   bugün   dünya böyle   işliyor.bedirxans22.jpg.w300h183

 

Bugüne kadar   Kürdler „Ulusal Çıkarları“ yada Kürdistan Forum’da arkadaşların   yürütükleri tartışmalarda   „Ulusal ihtiyaçlarını“ ortak bir şekilde   tespit edip,   kırmızı çizgilerini çizerek, kurumlaşıp ortak davranmadılar.

 

 

Her parti, grup, kişi ve bölge   kendi çıkarlarını   her şeyin üzerinde   tutuğundan dolayı,   sadece   Kürdistan ortak çıkarları bir kenara bırakılmadı,     yaraları   uzun yıllar boyunca „Xwekuji“   yada   „Kurdkuji“   dediğimiz   iç savaşları yaşadık..

 

 

 

Sonuç olarak sözü yine   Piremerd’e bırakalım. Pîremêrd 1949 yılında makalesini şöyle bağlıyor: „eğer biz   kendimiz adam olmasak ve birlik olmasak   kimse bizi adam yapamaz. Yada   namuslu bir şekilde evimizde oturalım çiğerlerimizi(gençler için kullanıyor) ölüme göndermiyelim ve geleceklerini yok etmiyelim“ .

 

Not: Yıllar önce  Pîremêrd’in yaşamına ilişkin   kaleme   aldığım ve tamamlamadığım   makalemi ekte yayınlıyorum.   Pîremêrd’in yaşamı hakkında bir hayli   bilgiyi içeriyor.

 

Aso Zagrosi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Büyük Kürd şairi Pîremêrd’in yaşamı ve eserleri

Büyük Kürd şairi Pîremêrd’in yaşamı ve eserleri

 

Aso Zagrosî

 

Newroz vesilesiyle büyük Kürd alimlerinden Pîremêrd üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. Çünkü, Pîremêrd’i ve eserlerini tanımıyanlar dahi onun Newroz marşını bilirler. Newroz kutlamaları esnasında özellikle Doğu ve Güney Kürdistan’da Pîremêrd’in „em roji sali tazeye Newroz hatewe“ diye başlayan Newroz Marşı her tarafta duyulur. Son yıllarda bir çok Kürd ses sanatçısı ve bayanlar bu marşı yaygın bir şekilde seslendiriyorlar .

 

Fakat aslen Doğu Kürdlerinden olan Hasan Zirek’in bu marşı seslendirmesi bambaşka bir tad veriyor. Zaten Newroz Marşı Hasan Zirek ile eşleşmiş durumdadır. Belki de benim için böyle… 
Bugün Özgür Kürdistan’da her Newroz töreninde Kürd çocukları bu marşı ezbere ve koro halinde söylerler..

piremerd-2

İşte bu eserin sahibi Pîremêrd’i Newroz vesilesiyle tanıtmak istiyordum.

 

Halkların ulusal bilinçleri siyaset, edebiyat, basın, tarih çalışmaları vb gibi çok geniş alanlarda yapılan hizmetler örülür.
Genel daha çok siyasal kişilikler ön plana çıkarlar.

 

Ulusal bilincin oluşmasında çeşitli politikacılardan daha ciddi faaliyetler yürüten bir dizi şahsiyet „Meşhul Asker“ gibi bir konuma düşerler. Bugün Kuzey Kürdistan’da bu Kürd şahsiyeti üzerine hiç bir çalışma yok. Eğer birileri Pîremêrd’in İstanbul’da yaşadığı süre içinde Türk ve Kürd basınına yazdığı yazıları derlese ciddi eserler ortaya çıkar. Fakat ne yazık ki onun yazdıkları hala o gazete ve dergilerde duruyor. Pîremêrd’in yaşamının bu tarafı Güney Kürdleri tarafında da incelenmiş değil. Lafı daha fazla uzatmadan Pîremêrd’in yaşamı ve eserleri üzerine durmak istiyorum.

 

Pîremêrd Kimdir?

 

Pîremêrd’in gerçek ismi, Tofiq Mehmud Hemzedır. Yani bizim Kürdlerin söylemiyle Tofiq Begê Mehmudaxayê Hamza Axazê Mesref…

 

Pîremêrd 1867 yılında Güney Kürdistan’ın Suleymaniye şehrinin Gowej mahalesinde dünyaya geldi.

 

Pîremêrd’in dedesi Baban Kürd Mirliğinin son Miri olan Ahmed Paşa Baban’ın Maliye Bakanıydı. Bunun için o „Mesref“ lakabıyla anılıyordu.
Pîremêrd çok küçük yaşlarda ( 6 yada 7) okula gönderiliyor. İlk olarak Molla Hüseyin Goce’nin hücresinde eğitimine başlıyor. Burada Kuran ve Hücre eğitiminin ilk temel bilgileri alıyor. Daha sonra Molla Saidi Zilzileyi’nin Hücresinde eğitimine devam ediyor.Piremerd

Bu eğitiminden sonra Pîremêrd’in Feqilik dönemi başlıyor. İlk önce dedesinin camisinde (bugünde hala var olan „Mizgefta Hemzeaxa“ da) Molla Mehmud tarafından kendisine Arapça dersler veriliyor. Bu eğitimini tamamladıktan sonra o dönemdeki tüm Feqiler gibi kaldığı bölgeyi terkediyor ve Doğu Kürdistan’ının Bane şehrine gidiyor. Belli bir dönem orada kaldıktan sonra yeniden Suleymaniye’ye dönüyor. Pîremêrd 15 yaşına girdiği zaman 1882 yılında Suleymaniye Nüfus Dairesine katib oluyor. Daha sonra yine Suleymaniye’de Mahkeme katibi oluyor.

 

1883 yılının haziran ayında Halebçe şehrinde „Emlak Humayuni“ nin katibi oluyor. Pîremêrd 1886 yılında Şarbajer Mahkemesinin Başkatibi oluyor.

 

Pîremêrd 1895 yılında Osmanlılar tarafından Kerbela Müdürünün yardımcılığına atanıyor. Fakat bu göreve gitmiyor ve istifasını veriyor.
Devletin işlerinden elini çektikten sonra Şeyh Mustafa Neqib Pîremêrd’i yanına vekil olarak alıyor.

 

1898 yılında Sultan Abdulhamid’in daveti üzerine Şeyh Mustafa Neqib ve Şeyh Saidi Hefid (Şeyh Mahmud’un babası daha sonra Osmanlılar tarafından Musulda öldürüldü) bir Karwanı örgütleyerek İstanbul’un yoluna düşüyorlar. Pîremêrd’e bu Karwan ile birlikte gidiyor. Bu Karwan’ın tüm masraflarını Osmanlı Sarayı üstleniyor. İstanbul’da Sultan’a misafir oluyorlar. Değerli Kürd şairi Ziwer’de anılarında kendisi ile Şeyh Mahmud’unda kafile de olduğunu yazıyor. Kürd kaynakları Sultan Addulhamid’in Kak Ahmedi Şeyhi İstanbula davet ettiğini, fakat o hasta ve yaşlı olduğundan dolayı gidemediğinden dolayı, oğlu Şeyh Saidi gönderiyor. Kak Ahmedi Şeyh o dönemler Güney Kürdistan’ın çok yaygın bir alanında tek dinsel otoriteydi, namı tüm bölgeyi sarmıştı. İstanbul’da bir yıl kaldıktan sonra Pîremêrd Şeyh Said, Şeyh Mustafa ve daha bir çok tanınan şahsiyet ve aydınlarla birlikte Hacca gidiyor. Bu Hacc ziyaretinden sonra Pîremêrd „Haci Tofiqo Bey“ diye anılmaya başlıyor.piremerdnewrî

 

Pîremêrd Hac ziyareti sırasında büyük Kürd şairi Wefayi ve yine büyük Kürd din alimlerinden Seyid Ahmed Xaneqa Kerkuki ile karşılaşıyor. Pîremêrd bu iki Kürd şahsiyetiyle Hicaz üzeri geri dönüyor. Fakat, büyük Kürd şairi Wefayi(imkanım olsa onunda yaşamı ve eserleri üzerine bir yazı hazırlamak isterim) Hicaz’da vefat ediyor ve orada gömülüyor. Seyid Ahmed Güney Kürdistan’a dönüyor ve Pîremêrd ise İstanbul’un yolunu tutuyor.

 

O dönemler İzzet Paşa Sultan Abdulhamid’in katibiydi. İran Şahı Nasreddin Şah Sultan Abdulhamid’e bir mektup yazıyor. İzzet Paşa’nın istemi üzerine Pîremêrd Nasreddin Şah’a Farsça cevabi mektubu yazıyor. 14 Eylül 1899 yılında Sultan Abdulhamid’in fermanıyla Pîremêrd Yüksek Şura’nın üyeliğine alınıyor. Yine bu süreçte Pîremêrd İzzet Paşa vasıtasıyla Hukuk Fakultesine yazılıyor ve hukuk eğitinini bitiriyor. 1908 yılında Meşrutiyetin ilanından sonra Meclis- Ala dağıldı. 1908 ‚e kadar Pîremêrd gazete ve dergilerde de yazılar yazıyordu.

 

1908 yılının eylül ayında İstanbul’da Seyid Abdulkadir ve Emin Ali Bedirxan gibi önemli Kürd şahsiyetlerinin önderliğinde kurulan „Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti“in aktif temel kadrolardan biride Pîremêrd di.(Bu Cemiyete ve çıkardığı gazeteye ilişkin Malmizanij‘ ın çalışmasına bakınız)

Bu cemiyet aynı yılın 9 Kasımında „Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi“ni çıkarıyor.

 

Pîremêrd bu gazetenin imtiyaz sahibi ve ve sorumlu müdürüydü. 9 ay boyunca çıkan gazetede çok ciddi ürünler verdi. (Bu Cemiyete ve çıkardığı gazeteye ilişkin Malmizanij‘ ın çalışmasına bakınız. O dönemler Pîremêrd Suleymaniyeli Tevfik, S .T ve başka isimler altında da yazıyordu. Pîremêrd ismi çok sonrada geliyor)

 

Aslında Pîremêrd bu Kürd gazetesinden önce 1907 yılın da „Resimli Kitab“ı çıkarmak için izin alıyor .

 

Bazı kaynaklar İttihat ve Terakki partisinin iktidarı ele geçirdikten sonra çeşitli bahanelerle Kürd kadrolarını dağıtığını söylüyorlar.

 

1909 yılında eylül ayında Pîremêrd Çolemerg kaymakamlığına atanıyor. 1912 yılının nisan ayında Karamürsel kaymakamlığına getiriliyor. 1915 yılının şubatında Balawa kaymakamlığı, 1916 yılında Beytüşşebap kaymakamlığına atanıyor. Daha sonra 1917 yılında Gümüşköy ve aynı yıl Adapazarı ve Heybeli Ada kaymakamlıklıkların atanıyor.

 

En son Pîremêrd 1918’den 1923 yılları arasında Amasya valiliği görevini yapıyor. Daha sonra Bağdat üzerine 1925 yılında Suleymaniye’ye geri dönüyor.
Pîremêrd ‚in İstanbul, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da geçirdiği çeyrek asırlık yaşamı hakkında (Kürd gazeteciliğ hariç) hiç bir çalışma yok. Güney Kürd araştırmacıları Pîremêrd’in yaşamı ve eserleri hakkında onlarca akademik arıştırma ve yüzlerce makale yayınlamış durumdalar.

 

Fakat hiç bir eserde onun kaymakamlık ve valilik yaptığı yıllardaki süreçler hakkında hiç bir bilgi yok. Bu görev Kuzeyli Kürdlere düşüyor. Ayrıca Pîremêrd İstanbul’u temeli olarak terkedip Güney Kürdistan’a döndüğü zaman Nejad ve Wedat adlı iki oğlunu ve eşini terk edip gidiyor. Mutlaka Nejad ve Wedat yaşamasalar dahi onların çocukları ve torunları var. Onlardan bazı bilgiler alınabilinir.
Bu düğümü çözmekte Kuzey Kürdlerin önünde duruyor.

 

Şu hususu da vurgulamadan geçmek doğru olmaz. Pîremêrd Osmanlıların başkentinde yaşadığı dönemde İstanbul’da çıkan Jîn dergisine de ciddi katkıları oldu.
Pîremêrd, Türkiye’de olduğu zaman tandıkları, dostları ve o dönemdeki Kürd aydın çevreleri ona sürekli mektup yazarak ve doğrudan ilişki kurarak Suleymaniye’ye dönmesini istediler. O ise 1925 yılında Suleymaniye’ye döndü. Pîremêrd bu arada hiç resmi bir görev almadı. 1926 yılında Suleymaniye Belediyesi Huseyin Nazım’ın sahibi ve idari müdürlüğünde JİYAN GAZETE sini yayın faaliyetine soktuğu zaman, Pîremêrd bu gazetenin Genel Yayın Yönetmenliğine getirildi. Pîremêrd bu görevi 1932 yılına kadar, yani Hüseyin Nazım’ın ölümüne kadar sürdürdü. 1932 yılından ittibaren Pîremêrd Hüseyin Nazım’ın yerine geçiyor.

 

1938 yılında Pîremêrd JÎYAN Gazetesinin ismini JÎN olarak değiştiriyor ve 1950 yılının 15 haziranına kadar yayın faaliyetini idare ediyor.

 

Pîremêrd, 19 Haziran 1950’de Suleymaniye şehrinde şeker hastalığı ve böbrek yekmezliğinden dolayı Kürd basın ve kültür dünyasını fiziki olarak terkediyor. Pîremêrd’in isteği üzerine sürekli olarak Newrozları örgütlediği Mameyare’de toprağa veriliyor.( Pîremêrd’in özel yaşamına ilişkin bir çok kaynağa baş vurdum, Umêd Aşna’nın Pîremêrd, Pedaçuneki Jiyan u Berhemekani Aras Yayınları, Hewler 2001 adlı eserini temel aldım. Pîremêrd’in yaşamı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istiyen arkadaşlar bu kaynağa baş vurabilirler)

 

PÎREMÊRD’IN EDEBIYAT YAŞAMI

 

Aslında Pîremêrd çocuk döneminde edebiyata ve şiire ilgi duyuyor ve şiir yazmaya başlıyor. Pîremêrd’in ilk şiiri 1883 yılında „Tercumani Heqiqet“te çıkıyor. Bu yayının edebiyat bölümüne bakan eğitmen Naci şiiri yayınladığı zaman Pîremêrd’i öven bazı şeylerde yazıyor.

 

Yine Pîremêrd Osman Paşa Caf’ın inşa ettiği sarayı bitimleyen şiiri 11 yada 12 yaşlarında olduğu ve Halebçe’de Feqilik yaptığı dönemde yazmış.

 

Ne de olsa Alladin Secadi’nin dediği gibi 10 yaşlarında olduğu zaman Said Zilzileyi’nin yanında Nizami’nin Şirin ve Xusrew’in derslerini alıyor.

Bazı kaynaklar Pîremêrd’in çocukluk yaşlarında hocasıyla Şirazi’nin bir şiiri üzerine yürütükleri tartışmadan sonra aralarının açıldığı yazıyor.

Umêd Aşna’nın verdiği bilgilere göre 31 yaşında olduğu zaman İstanbul’a gitmiş. Bu süreç boyunca yazdığı şiirleri „Tercumani Heqiqet“ten çıkanı hariç diğerlerine ulaşılmış değildir.
Pîremêrd Kürdistan’da olduğu zaman klasik Kürd edebiyatına ilgi duyuyor ve kendisinden öncesi Kürd şairleri hakkında ciddi bilgilere sahiptir. Pîremêrd İstanbul’a gitmeden önce Nali, Salim, Kurdi, Haci Qadri Koyi, Mehwi ve Mewlewi gibi klasik Kürd edebiyatının önde gelen büyük şairlerinin eserlerine hakim durumdadır. O dönem hazırladığı ve şiir harmanı diyebileceğiz notlarında yukarıda saydığım şairlerinin bir çoğunun şiirleri bulunmaktadır.

 

Fakat, şairin İstanbul’a gitmesiyle birlikte önüne başka ufuklar açılıyor. Hukuk eğitimini İstanbul’da yapıp ve tamamlarken bir boyutu ile de Avrupa kültürüylede tanışıyor. Zaten Pîremêrd Kürd Medreselerinde okuduğu dönem Arap , Fars , Kürd ve Türk edebiyatı hakkında çok ciddi bilgilere sahipti. İstanbul’da olduğu zaman Sultan’ın emriyle Meclis’e üye olması , Hukuk eğitimini görmesi ve İstanbul’da farklı milletlerden aydınlarla tanışması onun hayatında önemli değişimlere neden oluyor. Pîremêrd’in kendiside anılarında yer yer bu gerçekliğe değinmektedir.

 

Sayın Umed Aşna yukarıda sözünü ettiğim eserinde Pîremêrd’in edebiyat dünyasında katkıda bulunduğu yayınların bir listesini veriyor. Bu listeyi özetliyerek veriyorum.

 

1) „Resimli Kitab“ imtiyaz sahibi Pîremêrd’in kendisidir. Fakat bu güne kadar bu dergi hakkında hiç bir bilgi yok.

2)“Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi“(1908-1909) : Türkçe ve Kürdçe çıkan bu gazetenin imtiyaz sahibi Pîremêrd’in kendisidir. (Geniş bilgi için Malmizanij’ın bu gazete üzerine çalışmasına bakınız)

3) Pîremêrd, Faik Sabri Bey ile birlikte „ Meswer Muhidit“ gazetesini çıkarıyor.

4) Pîremêrd, 1918-1919 yıllarında İstanbul’da yayınlanan JÎN dergisinin bir çok sayısına şiirler yazmış ve çevirler yapmıştı.(Bu konuda daha fazla bilgi için sayın M. Emin Bozarslan’ın JİN’in çevirisine bakınız)

5)Yine Tahran’da çıkan „Şems“ Gazetesine İstanbul’dan şiirler ve yazılar gönderiyordu. Bu gazetenin sahibi Said Huseyin İraniydi.

6)Yine Pîremêrd’in söylemiyle Tahran’da çıkan, „Ferheng“ dergisine ve „Şefaqi Surix“ gazetesine İstanbul’dan şiir ve makale gönderiyordu. Pîremêrd Tahran’a yazılarını „Tahir Hamadani“ aracılığı ile gönderiyordu.(Büyük Kürd şairi Baba Tahir Hamadani’nin ismini almış olmalı)

7) Pîremêrd bir çok defa „Huriyet“ ve „ İqdam“ gazetelerine baş yazılar yazmış….

8) Pîremêrd Abdullah Cevdet’in çıkardığı „İctihad“ dergisine(1904-1912) oğlu Nejad ile birlikte ürünlerini yayınlıyorlardı. Bu konuda Pîremêrd şöyle diyor: „ Abdullah Cevdet meşrutiyetten sonra Avrupa’dan İstanbul’a dönmüştü. Herkesten fazla ben ve oğlum Nejad derginin basım ve yayınında kendisine yardımcı olduk.

9)“Tercumani Heqiqet“ gazetesine şiir yazmış.
10) Fransızca çıkan TAN gazetesine Fransa’da yüksek eğimini yapan İbrahim Heyderi’nin oğlu davut aracılığıyla Nali’nin ve başka Kürd şairlerinin şiirlerini çevirerek gönderiyordu.piremerd4

 

Daha öncede vurguladığım gibi Pîremêrd o dönemler farklı isimlerle yazıyordu. Bunlardan bazıları:

Suleymanyeli Tofiq, S.T, Suleymaniyeli Mahmud Nejad, Suleymaniyeli M. Nejad Tofiq, M. M, Suleymaniyeli Wedad, İsmail Wedad…..vs…

İnsan İstanbul’da yayınlanan JİN’in var olan sayılarına ve Kürd Teavün ve Terakki Gazetesinin sayfalarına baktığı zaman Pîremêrd’in Kürd edebiyatına olan aşkına ve üretkenliğine hayran kalıyor.

 

Zaten Pîremêrd 1925 yılında Suleymaniye’ye vardıktan sonra tüm yaşamını Kürd edebiyatına ve basınına adadı. Pîremêrd’in ölüm tarihi olan 1950’ye kadar yani yaklaşık olarak 25 yıl boyunca o sistemli ve sürekli yazdı. JÎYAN ve JÎN Dergileri bu büyük dehanın sırtında yürüdüler.

 

Devam edecek….

 

Aso Zagrosi

 

Osmanlı İmpratorluğunun İlk Siyasal Örgütlülüğün ve İlk Askeri Darbenin Mimarı: Şêx Ahmedê Kurdî

Osmanlı İmpratorluğunun İlk Siyasal Örgütlülüğün ve İlk Askeri Darbenin Mimarı: Şêx Ahmedê Kurdî

 

Aso Zagrosi

 

Osmanlı tarihinde ilk siyasal örgütlülük olan “Fedailer Cemiyeti”(1859) var. Osmanlı tarihine ilişkin yazan herkesin birleştiği nokta “Kuleli Vakası” olarak tarihe geçen olayın arkasındaki siyasal örgüt olan “Fedailer Cemiyeti” Osmanlı tarihinde ilk siyasal yapılanmadır.

 

TBMM Kutuphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığının Web sayfasındada Fedailer Cemiyeti’nin Osmanlı tarihinde kurulan ilk örgüt olduğunu tespit edirek yöneticileri hakkında şu bilgi veriliyor:

“FEDAİLER CEMİYETİ*
- 1859, İstanbul
- Genel Başkan Süleymaniyeli Şeyh Ahmet
- Genel Sekreter: Didon Arif Bey,
- Üyeler: Hüseyin Daim Paşa, Binbaşı Rasim Bey, Cafer Dem Paşa, Tophane Müftüsü Bekir Efendi, Kütahyalı Şeyh İsmail, Hoca Nasuh Efendi, Tophane Mızıka Başçavuşu Erzurumlu Mehmed, Hezergradlı Şeyh Feyzullah Efendi, Kütahyalı Şeyh İsmail”(http://www.tbmm.gov.tr/kutuphane/siyasi_partiler.html )

 

Burada Fedailer Cemiyeti Başkanı olarak ismi “Suleymaniyeli Şeyh Ahmed” olarak geçen Şêx Ahmedê Kurdî dir. Şeyh Ahmed aslen Güney Kürdistan’ın Suleymaniye şehrinden gelip İstanbul’a yerleşiyor. Şêx Ahmedê Kurdî, Osmanlı-Rus savaşına 3000 adamıyla katıldığı ve çeşitli nedenlerden dolayı savaş cephesini terkediyor.

Şeyh Ahmed Bayezit Medresesi’nde Müderis olarak görev çalıştığı bir dönemde Medrese öğrencilerinden, üst düzey subaylardan, yüksek pozisyonda bulunan din adamlarını, Sultan Abdülmecit karşıtı olan aydınlara kadar geniş bir kesimi çevresine toplayarak “Fedailer Cemiyeti”ni kuruyor.

 

Hemen hemen tüm kaynaklar Şêx Ahmedê Kurdî’nin önderliğindeki Fedailer Cemiyeti’nin amacı Sultan Abdülmecit’i tahtan düşürüp yerine kardeşi Abdülaziz’i getirmek olduğunu söylüyor.
Türk ve Osmanlı kaynaklar Şêx Ahmedê Kurdî’nin önderliğinde kurulan bu yapılanmayı Osmanlı tarihinde “İlk Örgüt”, girişimi “İlk darbe girişimi” ve Şeyh Ahmed’in örgüte aldığı gençleri “İlk gençlik hareketi” gibi değerlendirmelere tabi tutuyorlar. Şeyh Ahmed örgütte üye alırken bir sözleşme imzalatıyor ve sözleşmenin sonunda ise „Süleymaniyeli Şeyh Ahmed ile aramızdaki sözleşmeyi kabul ettim. Ben söz vermiş bir fedaiyim“ ibaresi var.Bilindiği gibi bir ihbar sonucu “Fedailer Cemiyeti”nin hazırladığı plan boşa çıkıyor ve Şeyh Ahmed te dahil yöneticileri tutuklanıyorlar. Mahkemeleri Kuleli Askeri Lisesinde yapıldığından dolayı “Kuleli Vakası” olarak tarihe geçiyor.

Şêx Ahmedê Kurdî önce idama mahkum ediliyor ve daha sonra Sultan tarafından cezası kalebentliğe çevrilerek Magosa sürülüyor.

Namık Kemal, Magosa’da sürgün iken Şeyh Ahmet’ e rastlamış ve kendisinden Magosa’dan yazdığı mektuplarda övgüyle söz ediyor:
“Kuleli Vak’a’sında herkesin bildiği gibi hiçbir şey söylemeyerek ve sırlarını açıklamayarak fedakarlık eden, bunun için de önce idama mahkum olup daha sonra ölümden bin beter olan işkencelere dayanan hür insanların önderi Şeyh Ahmet de burada. Görüp işittiğime göre düştükleri belayı hiç dert edinmeyip, bu yaşından bu erdemlerinden sonra bizden birşeyler öğrenmek için talebeliğe bile tenezzül ederlermiş..”( http://www.birgun.net/book_index.php?news_code=1208930542&year=2008&month=04&day=23 )

Avrupalı basın ve tarihi kaynaklarda Şeyh Ahmedi Kurdi’nin önderliğinde gelişen bu hareket ile yakından ilgilenmiştir.
Mesela Paris’te çıkan “Anuaire Encyclopedique”in 1859-1860 ve 1862 yılında çıkan yıllıklarından Şeyh Ahmedi Kurdi’nin “Kürd asılı” olduğuna vurgu yapıyor ve oluşturduğu örgüt yapılanması hakkında geniş bilgi veriyor.
“Anuaire Encyclopedique” söylentileri de katarak verdiği bilgilere göre Fedailer Cemiyeti 10, 20 ve 80 binlere kadar insanı etkilediğini yazıyor. Ayrıca örgütün çalışma tarzına ilişkin olarak Şeflerin dışında kimse kimseyi tanımıyordu. Her şefe bağlı 100 yada 200 kişi vardı. Buna “Xudayi” , Örgüt üyelerine ise “Fedayi” diyorlardı.( Anuaire Encyclopedique, 1859-1860 Paris 1861, sayfa 836-839)

 

Aslında bu örgüte ve Şêx Ahmedê Kurdî’ye ilişkin Kürd tarih araştırmacılarının daha derli toplu bir incelemeye girmeleri gerekiyor. Sultan Abdülmecid döneminde Kürd Mirlerine karşı yürütülen savaşlar ve Kürdlere karşı yapılan kıyımlar bilinmektedir. Şêx Ahmedê Kurdî Sultan Abdülmecid’i tahtan indirmek istiyor.

Benim bu yazıda kısaca da olsa Şêx Ahmedê Kurdî’ye değinmemin nedeni Şeyh Ubeydullah önderliğinde kurulan ilk Kürd siyasal örgütlenmesi olan “Kurd Ligası” (1880) Kürdlerin önderliğinde kurulan ilk örgütlenme olmadığını söylemek içindi.
Şêx Ahmedê Kurdî’nin Kürdistan’da var olan iki büyük tarikattan hangisine mensup olduğununu bilemiyorum.(Şeyh Ahmed üzerine ayrıca bir araştırma yapmak gerekiyor) Suleymaniye’den gelen bir Kürd Şeyhi olduğu biliniyor. Suleymaniye şehri hem Kadiri ve Nakşibendi tarikatlarına merkezlik yapan bir şehrimizdir. Şêx Ahmedê Kurdî’nin yaşadığı dönemde Mevlana Xalid Şarezori’nin Halifelerinden olan Şeyh Osman Siraceddin’nin başka bir söylemle “Biyare” şeyhlerinin bölgede büyük bir etkileri vardı. Ayrıca o dönem ve daha önceleri de bölgede yerleşik olan Berzenci Şeyhlerinin büyük bir gücü vardı.
Şêx Ahmedê Kurdî, ister Kadiri ve isterse Nakşibendi tarikatına mensup olsun, tarikatların Kürdistan’da kendisine has bir örgütlenme biçimi vardır. Mevlana Xalid Şarezori’nin Halife ve müridlerine gönderdiği mektuplara bakıldığı zaman bu durum çok açık bir şekilde görülmektedir.

 

Tarikat Şeyhlerinin siyasete angaje olmalarıyla birlikte Tarikat’tan gelen örgütlenme tecrübeleri büyük bir hazine olarak hizmetlerindedir. Şêx Ahmedê Kurdî’nin “Fedailer Cemiyeti” ve Şêx Ubeydullah Nehrî’nin “Yekîtîya Kurdan” buna örnek olarak gösterilebilinir.

 

Aso Zagrosi

Sayin Xecê (Hatice Yaşar) ile Kürdistan Gelişmeleri Üzerine Bir Söyleşi

Sayin   Xecê (Hatice Yaşar) ile Kürdistan Gelişmeleri Üzerine Bir Söyleşi

Aso Zagrosi 

Aso Zagrosi: 16 Mayıs ‘ta Sykes-Picot antlaşması yüzyılı geride bıraktı. Bu antlaşma gereği ülkesi parçalanan ve sömürge statüsüne terkedilen Kürd halkı bu kara yüzyılı nasıl yaşadı?

 

Xecê: Egemenlik alanı tüm planet olan kapitalist sistemin egemenleri, planetimizi kendi aralarında paylaşırken bizim payımıza da Sykes-Picot haritası içinde yer almak düştü. Haritayı masa başında çizenler bölgemizde bizzat aktif olarak bulundular. Arzuladıkları haritanın yerel uygulayıcıları hakimiyet kurana kadar da bölgede kaldılar ve yerel yöneticiler her dara düştüğünde de yardıma hazır beklediler.xecooo11

 

Sykes-Picot antlaşmasına göre bölgemiz Çarlık Rusyası, Britanya ve Fransa’nın payına düşmüştü.  Bölgenin ortasında yer alan Kürdistan, bu savaşta aynı anda bu 3 büyük güce karşı savaşmak zorundaydı. . İbni Haldun’un deyimi ile “coğrafyamızın bize biçtiği lanetli ‘kader’ “ ile karşı karşıya kaldık.

Savaş resmi olarak bittiği halde Kürdistan’da devam edegeldi. Savaşın galipleri kendilerine sadık 4 devlet arasında Kürdistan’ı paylaştırdılar. Ama çekip gitmediler. Osmanlı ve fars imparatorluklarının yüzyıllar boyunca beceremediği Kürdistan’ın askeri işgalinde fiilen yer aldılar.

 

Manda yöneticisi olma sıfatı ile adına Irak ve Suriye dedikleri iki coğrafyaya Fransızlar ve İngilizler yerleştiler. Bir askeri darbe ile İngilizlerin himayesinde Rıza kendini İran’a Şah atadı. Paris konferansı sırasında ‘başka halklarla birlikte yaşamayı bilmiyorlar’ denilen türklere ise Osmanlı bakiyesi devşirmeler öncülüğünde Ankara merkezli bir devlet sundular. Daha mürekkebi kurumamış olan Wilson prensipleri ve Sewres antlaşması yok sayıldı. Böylece; özgürlükleri için savaşan Asuriler, Nesturiler, Keldaniler, Ermeniler , Rumlar, Pontuslular ve Kürdler cellatlarına teslim edildi ve kendilerini yeni jenosid girişimleri ile karşı karşıya buldular.xecooo111

 

Şêx Mehmud Berzenci; ‘kralınız gelsin beni yargılasın’ dediği britanya mahkemesinde Wilson prensiplerini rulo haline getirmiş ve ‘bunu kralınıza götürün O ne yapacağını bilir’ diyerek mahkeme heyetine sunmuştu.

 

Kolay lokma olmayan Kürdler tüm Kürdistan’da kurulmak istenen bu yeni statükoya karşı direnmeye devam ettiler. Fransız ve İngilizlerin yanı sıra yeni türk ve fars merkezi otoriteleri de sahnede yerlerini aldılar.

Bolşeviklerin Rusyası da safını çok erken belli etti. Ezilen halkların yanında olduğunu dünyaya ilan etmiş olan Bolşevik Rusyasına Kürd ulusal kurtuluşçuları çok erken bir tarihte ulaşmak istediler. Şêx Mehmud Berzenci Sleymani’den Alişan Beg de Qoçgiri’den seslerini Bolşeviklere duyurmaya çalıştılar. Cevap gecikmedi. Kafkas ve diğer Müslüman halkların , Bolşevik Rusyaya terkedilmesi karşılığında Qoçgiri katillerine yardım edildi.

 

Böylece; kısa bir süre önce tüm ezilenlere özgür bir dünya vaadi ile Rusya’da iktidara el koyan ve Çarlık Rusyasının da imzaladığı gizli Sykes Picot antlaşmasını dünyaya ifşa eden Bolşevikler ; sözkonusu antlaşmanın gereği statükonun ilk koruyucularından biri haline geliyordu. Bununla da kalmıyor İngiliz ve Fransızların mutemet adamı Mustafa Kemal’i ‘anti-emperyalist, ilerici’ payesi ile ödüllendirerek kürd ulusal kurtuluş hareketini dünya demokratik güçlerinin desteğinden mahrum bırakıyordu.. Kürdler; bizzat kendilerinin diasporada bir güç haline geldiği 80 li yıllara kadar dünya demokratik arenasında yok sayıldı. Sol ve demokratik olma patentini tekelinde tutan Bolşevikler Kürdistan İngilizler tarafından bombalanırken, Kürdleri İngiliz ajanları olarak ilan ederek Türk bombardımanlarına destek sunuyorlardı. Türk, Fars ve Arap komşularımıza gelince; zoru kutsayan ve bir zamanların fetih ve yağmacı imparatorluklarının hayalleri içinde yaşamaya devam edegeldiler. Devlet erkine karşı kendisini kul statüsünde gören ve bunu içselleştiren bu nedenle demokratik direniş geleneği olmayan bu 3 komşumuzda kendisini solda tanımlayan aydınların imdadına da Bolşeviklerin bu tavrı yetişti. Irkçılıklarını Lenin alıntıları ile cilaladılar. 1975’de Qeledıze’ ye Napalm bombaları yağdıran Saddam Hüseyin’e anti-emperyalist, ilerici olduğu övgüleri Ankara’dan Türk solcularının kalemlerinden gazete sayfalarını süslüyordu. Xumeyni Kürdistan’ı bombalarken, İran halklarını Orta_Çağ’a sürüklerken yine resmi sol tarafından alkışlanıyordu. TUDEH , Halkın Fedaileri-ekseriyet ve Çin yanlısı Rençderanlar, Xumeyni kendilerine yönelene kadar bu desteklerini sundular ve hatta Tahran’daki Kürd ulusal kurtuluşçuları ihbar etmekten de kaçınmadılar. Özcesi; Sykes-Picot’nun kurmak-korumak istediği statüko konusunda Bolşevik Rusyası elinden gelenin fazlasını da yaptı.xecooo

Yüzyıl boyunca da Fransa, Britanya ve daha sonra ABD ile omuz omuza Sykes Picot haritasını korudular. Ama tayin edilen merkezi otoriteler bir türlü gerekli asayiş ve istikrarı sağlamada başarılı olamıyorlardı. Ulusal özgürlüğü konusunda kararlı ve örgütlü Kürd halkı teslim olmamakta kararlıydı. Ve yüzyıl sürecek olan savaş Kürdler açısından daha yeni başlıyordu.

Sömürgeleştirmenin ilk adımı olarak askeri işgal gerekiyordu. Suriye ve Irak dedikleri 2 ülkede merkezi otoriteyi yerli yerine oturtmak zaman alıyordu. Bu işi Fransa ve Britanya bizzat kendileri üstlendiler. Fransız ve Britanya devletleri bu 2 Arap devletini bizzat kendileri kuracak ve direnen Kürdistan’ın askeri işgalini de kendileri üstlenecekti.

Üzerinde güneşin batmaması ile övünen Britanya , Hindistan dahil sömürgelerinden de asker getirdi. Dönemin en sofistike silahları-uçakları kullanıldı. İnsanlık tarihine kimyasal silahı ilk kullanan ülke olarak geçiyordu. Kurbanlar ise Kürd halkı oldu. Böylece Kürd ulusal kurtuluşçularına ve halkına kimyasal silah kullanma ‘meşruiyeti ‘ daha sonraki takipçilere bizzat Britanya tarafından miras bırakılıyordu.

Ama Kürdler empoze edilmeye çalışılan sınırları tanımamakta ısrar etmeye devam etti. Tek ülkeleri Kürdistan vardı ve neresinde mücadele başkaldırıyorsa orada ortak mücadele veriliyor ve güçler birleştiriliyordu. Britanya uçakları Kürdistan’ın Kuzeyi, Doğusu ve Güneyi arasındaki ilişki ve dayanışmayı engellemeyi başlıca görev edinmişti. Fransa alelacele Ankara ile antlaşarak tren yolu üzerinden çizdiği sınırları kontrol etmekte aciz kalması bir yana Kürdler sınırlarla dalga geçercesine ‘bın xet’ veya ‘ser xet’ demeye devam ediyorlardı. Bolşevik Rusya da elinden geleni ardına koymuyor, kendi sınırları içinde kalan Kürdleri Sibirya , Kazakistan dahil en ücra köşelere sürüyor ve özellikle Kürd ve Ermeni dayanışmasını engellemek için sınırları özel olarak koruyordu.xecooo33

2, paylaşım savaşı başladığında Kürdistan’ın askeri işgalinin tamamlandığına ve direniş odaklarının yok edildiğine inanılıyordu. Bu gaflet anında Hitlere yardım ettiği gerekçesi öne sürülerek, İran; güneyden Britanya ve kuzeyden Bolşevik Rusyası tarafından 1941 yılında işgal edildi. Rıza Şah, oğlu lehine iktidardan uzaklaştırıldı. İran merkezi otoritesinin bu zaafı Kürdler tarafından görüldü. İşgalci fars ordusu Kürdistan’dan sürüldü ve silahlarına el konuldu. Bane ve Urmiye de özgürlük talebiyle ayaklanmalar başgösterdi. İngiliz uçakları hemen Kürd halkına karşı devreye girdi. Mahabad her 2 işgalin de dışında kalmıştı. Tüm katliamlara rağmen ulusal kurtuluş talepleri konusunda örgütlü olan Kürdler ; İran merkezi otoritesinin bu zaafı karşısında güçlerini birleştirme kararı aldılar. Dalanper dağında buluşup ünlü Peymana sê sınur aktinde antlaştılar. Artık Kürdistan’ın kalbi Mahabad’dan atıyordu. İran merkezi otoritesinin ve dostlarının muhtemel zaafları özgür Kürdistanın ilk adımı olabilirdi.

1945 ‘de Hitlere karşı demokrasi havarisi kesilen Britanya , Kürdistan’ı bombalamaya devam ediyordu. Mele Mıstefa Barzani önlüğünde siviller dahil binlerce Kürd , Kürdistan’ın Doğusuna geçtiler. Bolşevik Rusya kendi işgali altında olan bölgelerde Kürdlerin ve özellikle Mele Mıstefa Barzani’in fazla göze çarpmamasını istiyordu. Bu aşamada tüm Kürdler güçlerini Kürdistan’ın Doğusunda toplamaya devam ettiler. Irak ordusunda yer alan ve aynı zamanda Hiva örgütününde üyesi olan Mirhec ve Mıstefa Xoşnav ile birlikte bir grup subay da Doğuya geçti. Böylece Barzanilerle birlikte ilan edilmeye hazırlanan özgür Kürdistan’ın savunma gücü de hazırlanmış oluyordu. 22 Ocak 1946 da Mehabad Kürt cumhuriyeti ilan edildi. Ama bu özgürlük 1 yıl bile devam edemedi. Savaşın galipleri arasında Tahran, Yalta ve Postdam konferanslarında istediklerini elde eden Bolşevik Rusya, Azerbaycan komünistlerini ve Kürdleri kadim cellatları ile başbaşa bırakıp aradan çekildi. İngilizler öncülüğünde yeni müttefik ABD’nin de yardımıyla henüz kendi iç çelişkilerini bile halledememiş olan İran devletine Kürdistan’ın Doğusu birkez daha teslim edildi. Kürdistan’ın en büyük bölümünün armağan edildiği türk devleti NATO üzerinden güçlendirilirken 4 sömürgeci devletin olası Kürd özgürlükçü taleplerine karşı birlikte hareket etmeleri de sağlandı. Bağdat ve Sadabat paktı vb.Xeco12

Ama Kürdler açısından bu gün hala etkisini sürdüren asıl cehennemin ‘kaldırım taşlarını’ Bolşevik Rusyası döşedi;

1941’de İran’ın kuzeyi ve Kürdistan’ın bir bölümünün ,işgali sonucunda Kürdler ve Ruslar fiziki olarak da karşılaştılar. Yeni işgalcinin; Demokrasi, sosyalizm, halkların kendi kaderlerini özgürce tayin edebilmeleri hakkı gibi sözleri Kürdlerin kulağına da hoş geliyordu hemde Britanya’nın Kürdleri bombalamaya devam ettiği bir süreçte Ruslar Baku’da ardı ardına Kürd heyetlerini ağırlıyorlardı. Hem de Stalin’in bölgedeki gözdesi Bekirof tarafından. Kürdler özgür Kürdistan talebini şiar edinerek Hiva, Xoybun ve JEKAF etrafında örgütlenmiş ve gerek Kürdistan’da ve gerekse boşluk buldukları her alanda varlıklarını göstermeye devam ediyorlardı. 25 yıl boyunca süren tüm jenosid girişimleri hiçbirşeye yaramamış ve Kürdler merkezi otoritelerin ilk boşluğunda zinde bir güç olarak, o boşluğu doldurmuşlardı. Zor ile direnişlerinin mat edilmesi mümkün olmayan toplumsal muhalefetlere karşı kullanılan kadim yöntem olan manipüle ve ardından mas yöntemleri Bolşevik Rusya tarafından ‘dostça’ devreye sokuldu. Kürd ulusal kurtuluş hareketine yeni jargonla ifade etmek gerekirse yeniden format atıldı;

-İlk olarak, Kürdlerin hiçbir biçimde kabul etmedikleri Kürdistan’ın parçalanmışlığını, Kürd ulusal kurtuluşçularına empoze etmek oldu. Adına ‘taktik’ veya ‘şimdilik’ dendi. Dayatılmış sınırlar çerçevesinde otonomi talebi Kürd siyasi jargonuna dayatıldı. Merkezi otorite olsun veya olmasın Kürdler önce sadece otonomi talebinde bulunabilecek ve sabırla merkezi otoritenin güçlenmesini beklemek zorunda kalacaklardı. Ayrıca nerede olurlarsa olsunlar türk , Arap ve farsların hassasiyetlerine özen göstermek zorundaydılar. Sorgusuz sualsiz tüm etik kurallar tersyüz ediliyor ve kurbandan celladının hassasiyetine özen göstermesi talep ediliyordu. O güne kadar Kürd siyasi literatüründe komşu olan halklar ise aniden kardeşe ve tabii olarak ağabeyliğe yükseltiliyordu. Dünyanın herhangi bir yerinde veya özgür Kürdistan’da yerel farklılıkların kabulü anlamında demokratik ve masum sayılacak olan bu kavram Kürdistan gerçekliğinde kurbanın boynunu cellatlarının bıçağına uzatması anlamına geliyordu. Ehmedê Xani’den bu yana ulusal birlik ve bağımsızlığını içselleştirmiş ve her fırsatta dile getirmiş olan bir halk bu taktik ile sömürgecilerini bile ikna edemediği gibi sıradan demokratik taleplerini bile cellatlarının insafına terkediyordu. (1) Ulusal kurtuluşçular kendilerini Sykes Picot’nun savunucusu pozisyonuna düşürmekle kalmıyor potensiyel teröriste dönüşüyordu. Böylece planet üzerindeki tüm halklara layık görülen ‘halkların kendi kaderlerini özgürce tayin etme ‘ prensibi bir taktik uğruna feda ediliyordu. Mam Celal Talabani Irak reisicumhuru iken ve Kek Mesud Barzani Beyaz sarayda ağırlanırken örgütleri hala ABD’nin teröristler listesinde yer alıyordu.

-Bolşevik Rusya’nın 2. Dayatması da örgütlenme anlayışında oldu. Kürdistan gerçekliği ‘frê hizbi’ çok partiliği dayatıyordu ve bu durum Kürd siyasi hareketliliğin denetlenmesini zora sokuyordu. Ayrıca tüm siyasi organizasyonların örgütlenme sahası tüm Kürdistan ve hedefleri de 4 sömürgeci devlet idi. Bolşevik Rusya bu durumdan ve günden güne güç kazanan JEKAF’tan (Komeley Jiyaneway Kurd) çok rahatsızlık duyuyordu. Toplumsal farklılıkları gözetmeyen ikameci ve tekçi örgütlenme anlayışı dayatıldı. Stalin’in ünlü kitle partisi olarak 16 Ağustos 1945 de ilk KDP kuruldu ve yanına yine Kürd siyasi tarihinde ilk olarak celladına bağlılığının kanıtı olarak İ (İran)harfi kondu. Kürd ulusal kurtuluş umudunun Mahabad’da bir kez daha katledilmesinin baş müsebbibi olmasına rağmen kendi kendisini Kürdlerin stratejik dostu olarak siyasi literatürümüze yerleştirdi . Fars, Türk ve Arap komünistleri aracılığıyla Kürd siyasi arenasını yakın markajda tutmaya devam etti. 80 li yıllarda Suriye ve Irak komünist partilerinin bu yakın markajından Kuzeyli tüm örgütlerimiz darmadağın edilerek payına düşeni aldı. Böylece muhtemel bir Kürd ulusal kurtuluş hareketinin kontrol altında tutulmasının temel taşları döşenmiş oldu.

xecoooo

Ama planetimizin egemenlerinin koltuk değnekleri yetmiyor ve taşıma su ile değirmen dönmüyordu. Bu kez Temmuz 1958’de Irak devleti sarsıldı. Kürdler birkez daha Kürdistan’daki siyasi boşluğu doldurdular. Doğudaki KDP’nin şubesi olarak kurulan ama yanıbaşına I harfini de koymuş olan KDP bu süreçte örgütlenmeye devam etmişti. Tüm Kürdlerin yüzü ve kalbi bu kez Göneye çevrildi. Kısa sürede Kuzey ve Bın Xet’ de de KDPler kuruldu. Adlarının yanına S ve T harflarini koymuşlardı ama merkez Güney’di. Kürdler 10 yıllık bir mücadele sonucu Sewres den sonra ilk kez 11 mart otonomi deklarasyonu ile Sykes-Picot da ilk büyük gediği açtılar. Bu ilk adım tüm Kürdistan’da büyük bir coşku ile karşılandı. Kürd halkının özgürlüğü konusunda yeni adımlar atarak bölgenin statükosunu parçalayacak kadar bir potansiyele sahip olduğunu bilenler; ABD’nin öncülüğünde Irak ve İran devletlerini 1975’de Cezayir’de buluşturdular. Ardından yine katliamlar, kimyasal silahlar… ama Kürdistanın bir bölümünün adı artık resmi olarak otonom Kürdistan olmuştu. Hem de hiç kimseye borçlanmadan ve bedeli ödenerek.

 

Ama bu süreçte ‘otonomi’ talebinin hazırlamış olduğu yeni bir tuzak günyüzüne çıktı. Kürd halkına yeni ‘dostlar’ peydahlandı. Kendi sınırları içinde yer alan Kürdlere kan kusturan İran aniden Güney Kürdlerine ‘lojistik’ dost kesildi. (2) Adına otonomi bile dense Kürdlerin en ufak bir özgürlük talebinde devletin nasıl bir zora başvuracağından emin olan Kürdler,n kollektif hafızasındaki 2 zaafına yöneldi; dağlar ve komşuları arasındaki çelişmelerden yararlanma. Oysa Kürdler sözkonusu olduğunda komşularımızın kendi aralarında varolan çelişmelerini tali plana attıklarını Şair Salım daha 19. Yüzyılda ‘cennetin yolu da Rey (İran) ovasından geçse, o cennete gitmem’ sözleri ile dile getirmişti. Dersim kahramanlarında Hemê Mirzê Sıli’nin uçak bombardımanları sonrasında ‘dağların kilidini kaybettik’ sözleri JEKAF’ın yayın organı Niştiman’da ‘ sofistike silahlara karşı mücadele yöntemlerimizi gözden geçirmeliyiz uyarıları da unutuldu. Celladın birinin desteği ile diğer celladın vurulabileceği varsayıldı.

Otonomi ‘taktiği’ ile özgürlük mücadelesinde uluslararası meşruiyetini feda eden Kürdler ayrıca da bu 4 devletin ihtiyaç halinde birbirlerine karşı kullanacakları bir karta dönüşüyordu..

 

1979’da Tahran merkezi otoritesi çöktü. Kürdler birkez daha örgütlü bir halk olarak özgürlüklerini ilan ederek kendi kendilerini yönetmeye başladılar. Yine Mahabad sürecinde olduğu gibi tüm Kürd ulusal kurtuluşçuları omuz omuz omuza oldular.

1988 İran ve Irak tekrar ‘barıştı’. Bu barışın bedelini k

 

Kürd halkı 200 bine ulaşan enfal jenosid girişimi ve Helepçe katliamı ile ödemek zorunda kaldı. Kürd halkı bu kez Doğu ve Güney’inde 75’den de ağır bir felaket ile karşı karşıya bırakılmıştı. Kürdler birdaha kolay kolay başını kaldıramaz hesapları yapılırken, Saddam Kuveyt’e saldırdı ve ardından Bağdat ‘da yeni bir boşluk oldu. Bitti sanılan Kürdler 7 Mart’ta Ranya’dan Kürd baharını başlattılar. Newroz’u özgür Kerkük’te karşıladıklarında Kürdistan’ın Güneyi arap işgalcilerinden temizlenmişti. Ama Saddam’ı hizaya getirmek isteyen büyük güçlerin hesabında özgür Kürdistan yoktu. Saddam’a birkez daha Kürdistan’ı uçaklarla bombalama izni verildi. Ülkelerini 2 haftada özgüreştiren Kürd halkı dünyayı şaşırtmaya devam etti. Ya herro ya merro diyen milyonlar dağlara yöneldi. Ankara, Tahran ve Şam sınırları kapatarak Saddam’a arka çıkmaya çalıştılar ama dünyayı hazırlıksız yakalayan Kürdler tüm televizyon ekranlarını işgale başlamıştı . Ülkesini 2 haftada özgürleştirmenin haklı gururunu yaşayan milyonlar dünyanın üzerine titrediği sınırları param parça ediyordu. Ve artık ayrıca bir de Kürd diasporası vardı. Yıllarca Sykes-Picot sınırlarına hapsedilmeye çalışılan Kürdler Avrupa’nın da iç sorunu olmaya hazırlanıyordu. Kürd lerin yeni dağları diasporaydı.xecooooo

Adı Birleşmiş Milletler olmasına rağmen sadece üye devletlerin çıkarlarını savunan kurum ‘iç işlere karışmayız, devlet terörüne göz yumarız ‘ ilkesini masaya yatırmak zorunda kaldı ve Güneyin dar bir bölgesini Saddam’ın uçaklarına yasakladı.(Fars ve türk uçakları bombalamakta özgür sayıldılar.) Kürd milyonlar son direnişleri sonucu ,dünyadaki ezilen halklara yeni bir mevzi sunmuş oldu.

Ama bu arada ülkemiz 5 e bölündü, Şengal, Kerkük, Xaniqin ve Mendeli Saddam’a terkedildi. ve 10 yıl boyunca BM’lerin himayesinde olduğu iddia edilen Kürdistan türk ve Fars uçak bombardımanlarına açık tutuldu ve 3 lü bir ekonomik ambargo uygulanarak Kürd halkına özgürlüğünün bedeli ödetildi. (3)

 

2003 ten bu yana Bağdat ve son 5 yıldır Şam merkezi otoriteleri yok. Kürdler kendi ülkelerinde örgütlü bir biçimde özgürlüklerinin nihayet tanınmasını bekliyorlar. Ama; Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam’ın ağababaları onların boşluklarını-zaaflarını telafi etmeye devam ediyorlar.

Ezcümle; Sykes-Picot Kürd halkı açısından kıymeti harbiyesi olmayan bir kağıt parçası olarak kaldı. Hayatının 30 yılını dağda geçirmiş ve örgütünün adı bile Yekitiy Niştiman (vatanın birliği) Kürdıstan (Irak’ı işaret etmesi gereken ‘ I’ harfi yok) olan Mam Celal Talabani Irak cumhurbaşkanı seçildiği gün, Bağdat ve Sadabad paktları Bağdat,Tahran, Şam ve Ankara’nın suratına şamar olarak iniyordu. Şimdi sadece uzatmaları oynuyorlar. Kürdler direndikçe sömürgeci devletler el ayak öpmeye devam ediyorlar. Talancı Osmanlı atasıyla övünen Erdoğan önüne gelenin elini-ayağını öpmeye başladı bile….

 

 

1)1984’de İran’ın baskılarına ve taleplerine dayanamayan YNK Irak devletiyle ateşkes görüşmelerini başlattı. Newşirwan Mustafa’nın yönetimindeki görüşmelerinden birinde yine Kerkük meselesi gündeme geliyor ve Newşirwan ‘Kerkük’süz Kürdistan olmaz’ dediğinde Saddam ‘Kerkük’ü alırsanız Kürdistan’ın özgürlüğünü satın alırsınız, bunu ne biz ne Ankara ne Şam ne de Tahran kabul edemeyiz’der. Newşirwan ‘ Örgüt programımız ortada biz otonomi istiyoruz ve bu talep etrafında sizin ile görüşüyoruz’ dediğinde Saddam ‘sen öyle diyorsun ama ya çocukların, onlar mutlaka bağımsız Kürdıstan isterler’ dediğinde bu ateşkes süreci de son bulur.

 

90 lı yılların başında mam Celal bir İstanbul seferinde Nazlı Iıcak ile bir yemekte buluşur. Nazlı Ilıcak ‘ biz sizlerin devlet talebinizden korkuyoruz’ dediğinde Mam Celal ‘ hayır biz federasyon istiyoruz diye cevap verir ama Nazlı ılıcak ‘sizlerin bir Kürd devleti hayaliniz mutlaka vardır’ demeye devam ettiğinde Mam Celal ‘ee ne yapalım hayallere sınır konulmuyor’ der ve konuşma biter.

En traji-komik durumu ise Kuzeyli real politikerler yaşıyor. Yemin billah ederek Kürd devletine karşı olduklarını , Sykes-Picot’nun gönüllü koruyuculuğuna soyunduklarını, türk milli marşı ve bayrağının gölgesini kabule hazır olduklarını hergün tekrarlamalarına rağmen cellatlarını ikna edemiyorlar.

 

2)60 lı yılların başında KDP’nin genel sekreteri olarak ‘dost’ İran devletinin davetlisi olarak Tahran’a giden İbrahim Ehmed İhsan Nuri Paşa ile görüşmek ister. Bu görüşmede yalnız kalamazlar ama bir fırsatını kollayan İhsan Nuri Paşa ‘sakın bizim yaptığımız hatayı yapmayın, İran’a güvenmeyin’ der ve kısa bir süre sonrada katledilir.

 

3)Özgür Kürdistan’ın 11 yıl boyunca maruz bırakıldığı 3 lü ekonomik ambargo. 1)BM Saddam’a karşı ekonomik ambargo kararı almıştı ama bu kararı kendi himayesine aldığını ilan ettiği Kürdistan’a da uyguluyordu. 2)Petrol kaynaklarını elinde tutan Saddam bu ambargoyu delmeyi başardı ama Kürdistan’ı ‘hain’ ve ‘kafir’ ilan ettiğinden 2. Ambargo da Saddam’dan geldi. 3)BM lerin Irak’a yönelik acil gıda maddelerine gelince Kürdistan söz konusu olduğunda muhatap türk ve fars cellatları oldu. Bu 2 devlet de BM lerden gelen çocuk mamaları ve ilaçlar dahil bu acil yardımların geçişini Kürdlere karşı kullandıkları bir baskı aracına dönüştürdüler. Yardım malzemelerinin taşındığı Tırların çeşitli gerekçelerle yakılması da cabası oluyordu.

 

Devam edecek

 

04.07.2016

Safevilerin Kürd Kıyımı ve Dimdim Kalesi Direnişi Hakkında Önemli Bilgiler

Safevilerin Kürd Kıyımı ve Dimdim Kalesi Direnişi Hakkında Önemli Bilgiler

 

Aso Zagrosi

 

Asırlar boyunca Kürd dengbêjlerî tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan ve efsanevi bir boyutta kazanan Emîrxanê Lepzerîn tarafından önderlik edilen Dimdim Kalesi Direnişi hakkında olayların canlı tanığı konumunda olan İskender Bege Munşi’den bazı aktarmalar yapmıştım.

 

Kürdlerin ulusal kolektif hafızasında önemli bir yer tutan ve üzerinde yüzyıllar geçmesine rağmen, görüşmeler ve diplomasi çabalarını bir kenara bırakırsak Dimdim Kalesi Direnişi’nin başlatıldığı günü tespit edebilirmiyiz?

 

Evet bugün elimizde bulunan belgelere dayanarak Dimdim Kalesi’nin Safeviler tarafından kaşatılması ve çatışmaların başlama gününü tespit edebiliriz.

 

Emîrxanê Lepzerîn güçlerini kale içine çekerek direnişe başlama günü 24 Kasım 1609(yani 26 Şaban 1018) tarihidir.

 

Evet 24 Kasım 1609 taraihinde Şah orduları, 10 000 cıvarında Celali, Pir Budak Xan’ın, Berkhordar Beyin, Salmas Kürd Emiri Xan Amirin , Almas ve Soma Kürd Emiri Evliya Beyin güçleri Dimdim Kalesi’ni dört bir yandan kuşatıkları ve çatışmaların başladığı gündür. O dönemin Başbakanı konumumunda olan ve Başvezir, Hatem Bey, Hasan Xan, Mir Fetah, Pir Budakxan, Murad Sultan Çakani, Xalil Sultan Silsupur, Muhamed Taqi Bey Genç Alixan ve Sefer Qulixan gibi Safevi komutanları farklı bölgelerde getirdikleri askeri güçleriyle Dimdim Kalesi’nin çevresinde yerlerini almışlardı(Lucien-Louis Bellan, Les Grandes Figures De L’Orient, Chah Abbas I, sa vie, son histoire, Paris, 1932, sayfa 183,186)dimdimame

 

Burada sözünü ettiğim Celaliler, Osmanlı devletine karşı başkaldıran ve İran’a sığınan Celalilerdir. Osmanlılar Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan bir isyandan dolayı sonraki süreçte başlayan bir dizi isyanı da Celali İsyanı diye adlandırmıştır. Meşhur Kürd Canpolatlarında Kilis, Antep, Şam, Halep ve daha bir çok bölgeyi saran direnişleri de Osmanlılar tarafından “Celali İsyanı” olarak adlandırılmıştır. (Canpolatlar hakkında bilgi sahibi olmak isteyen arkadaş benim Newroz.Com’da konuya ilişkin yayınladığım yazı serisine bakabilirler)

 

Bilindiği gibi Osmanlı devletine karşı Ali Paşa Canpolat, Mehmet Paşa Kalender oğlu, Siraçoğlu, Musalla Çavuş, ve Bekşirli oğlu farklı bölgelerde Osmanlı devletine karşı direnişe geçmişlerdi.

Kuyucu Murat Paşa’nın saldırıları ve katliamları neticesinde 15.000 savaşçı İran’a sığınmıştı.

 

Kalender Oğlu, Kürd Ali, Ağacan Piri, Kara Huseyin, Gegeç Mehmed ve Ali Bey Dunyayi gibi şahsiyetler bu “Celali” askeri güçlerine önderlik ediyorlardı.

 

Konumuz olmamasına rağmen Safevilerin Kafkasya etkili olduğu 1603 yıllarında Ali Paşa adında bir Osmanlı komutanı Safevilerin safına geçiyor yada esir alınıyor. Ali Paşa’nın Bostam’a götürülmesi gerekiyor. Burada Çemişgezekli bir Kürd liderinden şöyle söz ediliyor: “Şah Abbas, Celali isyanlarına katılan bir Kürd şefi olan Serdar Mahmud Çemişgezek ve 300 adamına Ali Paşa’ya yolda refakat etmek için gönderdi. Kendisi de ordu ile Nahçivan yolunu tutu”(age sayfa 125)dimdima

 

Yeniden konumuza dönersek Dimdim Kalesi dört bir yandan kuşatılmış ve direniş başlamıştır.

 

Demeki daha sonra “Çemişgezek Göçü” adı altında Xorasana sürülenlerin içinde Serdar Mahmud Çemişgezek’in çevreside var.(şimdilik geçiyorum)

 

24 Kasım 1609- 4 Mart 1610’a kadar kanlı çatışmalar oluyor ve düşman dört bir yandan kaleleri yıkmak amacıyla ateşe veriyor ve top saldırıları dahil her türlü aracı kullanıyorlar. Tabi Emîrxanê Lepzerîn önderliğindeki Kürd direnişçileri Dimdim’dan itibaren düşmanı top atışına tutuyor. 4 Mart 1610 tarihinde Safevi güçleri suyun depolandığı kaleyi tahrip edebiliyor. Düşman suyun depolandığı kaleyi ele geçirmeden önce Emîrxanê Lepzerîn , bir kanalizasyon açarak suyu diğer kaleye aktarıyor.Bu kalenin tahrip edilmesi Kürdleri zor duruma sokuyor. Düşman planların büyük çoğunluğunu direnişçileri susuz bırakma üzerine kurmuştu. Kürd direnişçilerin eli altında yağmur ve kara endeksli Bozluq denilen kaledeki kalmıştı.

 

Bu arada Emîrxanê Lepzerîn, zaten azalan suyun durumunu da göz önüne alarak direnişi sürdürmek amacıyla 1000 cıvarında kadın ve çocuğu kaleden dışarı gönderiyor.

 

Tamda bu arada ilkbahar yağmurları başlıyor, düşmanın Kürdleri sussuzluğa mahkum etme girişimi boşa çıkıyor.

 

Bu arada 300 Celali silahlarıyla birlikte Emîrxanê Lepzerîn’in safına katılıyorlar. Burada şu hususun altını çizmek istiyorum. Celalilerden söz ederken Kürdistan’da yaşıyan Celali adında meşhur bir Kürd aşireti var. Ararat Cumhuriyetini omuzlayan Kürd aşiretlerinden biridir. Celaliler, Kürdistan’ın farklı parçalarında yüzyıllarca sınır tanımadan yaşadılar. Celalilerin Dimdim Kalesi ile ilişkileri araştırmaya değer bir konudur. Celaliler içinde Dimdim Kalesi’nin aynısı “Emeri Celali” adı altında halk arasında söyleniyor. (bu destanın bir nushası bende var)

 

Dimdim Kalesi kuşatmasına katılan Celali isyancılarından Ağacan Piri, Safevilere haber vermeden 500 adamıyla Kerkük’e ve oradan Bağdat’a geçiyor.(Osmanlı hakimiyet alanına geçiyor)

 

Bu durum Safeviler arasında paniğe neden oluyor. Durumu Şah Abbas’a bildiriyorlar. Şah Abbas “misafirlerimizi zorla tutamayız” anlamında bir tavır içine giriyor. Kalender Oğlu Urmiye’de hasta olduğu bir dönem 2000 adamı Osmanlının yolunu tutuyor. Daha sonra ilk önce 1000 ve daha sonra 800 ve ardından İran’a gelen Celalilerin esas bölümü Osmanlı topraklarına geri dönüyor.(O dönem Diyarbakir’da bulunan Nasuh Paşa ajanları aracılığıyla Celali isyanlarına katılan herkesi af ettiklerini ve geri dönmeye davet ediyor)

 

Yani sonuçta 15.000 Celali isyancısından Gegeç Mehmet ile Kara Said’a bağlı 500 kişi kalıyor. Şah ikisini ödüllendiriyor.1610 yılının Nisan ayının sonlarına doğru yağmur kesiliyor.

 

Dimdim Direnişçileriyle Safeviler arasında savaş tüm hızıyla devam ediyor.Safeviler bir yandan kaleleri tahrip etmeye çalışırken, diğer yandan Emîrxanê Lepzerîn’in önderliğindeki savaşçılara teslim oldukları taktirde af edilecekleri ve hedeye alacaklarına dair söz veriyorlar.

 

Safeviler, 14 Mayis 1610’da kaleye yönelik genel saldırıyı planlıyorlar. Fakat, 11 Mayis’da Başvezir Hatem Bey ölüyor!!!!!. Muhamed Bey Begdeli Şamlu onun yerine geçiyor.

 

Safeviler Pen Kalesini düşürüyor, Kürdler Bozluq ve Donjon kalelerine sığınıyorlar. Artık, direniş sonlara doğru gidiyor.

 

Savaşçıların su kanalları kapanmış, askeri malzemeleri tükenmek üzeredir. Bir çok savaşçı düşmanın eline geçmiş. Bu arada “Emirxan’ın yardımcılarından Xan Abdul Mukri, evinde kaldığı Kızılbaş Elyas Halife’yi öldürüyor. Kızılbaşlar, hiç ayırım yapmaksızın , Kale kuşatmasından önce Şahsevenlere katılanları, çatışmalar sırasında teslim olanları ve tutsakları son neferine kadar kılıçtan geçirdiler. Tabi Emirxan’da bu kurbanların içindeydi. Sadece Emirxan’ın küçük olan çocukları bu katliamdan kurtuldular. O dönem Karaçubuk ovasında bulunan Şah’a çocukları gönderdiler”(age, sayfa, 188-189)

 

Evet Emîrxanê Lepzerîn önderliğinde 24 Kasım 1609 tarihinde başlayan ve 14 Mayis 1610’da büyük bir katliam ile son bulan Kürdlerin tarihi Dimdim Kalesi Direnişinin artık bir başlama ve bir de son bulma günü vardır.

 

Umut ederim ki, tüm Kürdler 24 Kasım’ı ve 14 Mayıs’ı direniş ve katliam günü olarak Ulusal Kolektif Hafızalarına kazarlar.

 

Silav

 

Aso Zagrosi

  Şeyh Riza Talabani(1831-1910)

 

Aso Zagrosi

Şeyh Rıza Talabani, klasik Kürd şairleri içinde Kürd edebiyat tarihçileri tarafından üzerine en çok tartışılan ve nereye konulması gerektiği noktasında farklı düşüncelerin olduğu ender kişiliklerinden biridir.

Şeyh Rıza var olan klasik Kürd şairleri içinde “aykırı duruşuyla” hem Osmanlı devletinin ileri gelenleri ve hem de o dönem Kürdistan toplumunun ileri gelenlerine karşı hicivleriyle, erotik şiirleriyle ve o dönem(hatta günümüzde de) var olan etik ve ahlaki sınırların ötesinde bir şairdi. Bundan dolayı Kürd edebiyat tarihçileri uzun süre Şeyh Rıza Talabani’yi görmezlikten geldiler. Hatta geçen yüzyılın yetmişli yıllarında Suleymaniye Yazarlar Birliğinin bir toplantısında tanınan Kürd yazarı Şakir Fetah, Şeyh Rıza Talabani’ye yönelik bir dizi saldırıda bulunarak “onun var olan Şiir Diwanı’nın hiç bir kamu ve şahsi kutuphane’de bulunmaması gerektiğini” söyleyebiliyordu.(Prof. Dr. İzeddin Mustafa Resul, Şêx Riza Talabani, Çapxaney Ela, Bağdat, sayfa 35)riza111

 

Hatta Şeyh Rıza Talabani’nin yakın akrabalarından olan Dr. Mukarem Talabani 2001 yılında Hewlêr’de Aras Yayınları tarafından basılan “ Şêx Riza Talabani, Jiyani Perwerdey Bîrûbaweri û Şîirî” adlı eserinde ve son 2009 yılında Rodar dergisinin 53. Sayısında Şeyh Rıza hakkında yazdığı makalesinde Şeyh Rıza Talabani’nin elde ettiği tüm şiirlerini yayınladığını ve Şeyh Riza’nın saldırılarına hedef olan Kürd şahsiyetlerinin ailelerinden de özür diliyor. Sayın Mukarem Talabani Şeyh Riza Talabani’nin şiirlerini hiciv şiirleri olarak hoş görülmesi gerektiğini, sadece başkaları hakkında değil
“dayısı Şeyh Gafur, abisi Şeyh Ali, kardeşi oğlu Şeyh Muhamed Ali hakkındada hiciv şiirleri yazmıştır” diyor.

 

Dr. Mukarem Talabani bunların içinde “benim öz dedem de var” diyor. Şeyh Rıza Talabani’nin ölümü üzerine tam 100 yıl geçmesine rağmen onun şiirleri hâlâ özürler eşliğinden yayınlanıyor. Şeyh Rıza Talabani Yaşamı Şeyh Rıza Talabani’nin yaşamı hakkında yaptığım kısmi kaynak taramasında onun doğum tarihi hakkında ortak bir görüş yoktur. Aladdin Secadi, 1952 yılında Bağdat’ta yayınladığı “Mêjûy Edebi Kurdî” adlı eserinde Şeyh Rıza Talabani’nin “1835 ve 1909 yılları arasında yaşadığını” söylüyor. Dr. Maruf Xaznedar Rodar dergisine Şêx Riza hakkında yazdığı makalede onun “ 1837 ve 1910 yılları arasında “ yaşadığını dile getiriyor. Omid Kakereş 2005 yılında yayınladığı “Diwani Şêx Riza Talabani” adlı eserinde Şeyh Riza’nın doğum ve ölüm tarihlerini “1831 ve 1910” olarak veriyor. C.J Edmons “1840-1909 arası süreci” Şeyh Rıza Talabani’nin doğum ve ölüm yılları olarak veriyor.(akt, İzeddin Mustafa Resul, age, sayfa 9)

 

Kuzey Kürdlerinden Mehmet Bayrak “Sözlü ve Yazılı Kürd Edebiyatı” adlı makalesinde “ 1835 ve 1910 yılları doğum ve ölüm tarihleri olarak” not ediyor. Selim Temo ise “Kürt Şiiri Antolojisi” adlı eserinde Şeyh Rıza Talabani’nin doğum ve ölüm tarihleri hakkında “1842-1910 yıllarını” veriyor. 1910 yılı Şeyh Rıza Talabani’nin ölüm tarihi olarak alındığı zaman A. Secadi’ye göre Şeyh Riza 75, Maruf Xaznedar’a göre 73, Edmons’a göre 69, M. Bayrak’a göre 75 ve Selim Temo’ya göre 68 yaşındayken yaşama veda etmiş olması gerekir. Bu konuya dair daha başka kaynaklarda verilebilinir. Fakat, isimlerini verdiğim tüm bu kaynaklar ve daha başka kaynaklarda Şeyh Rıza Talabani’nin doğum tarihi hakkında verilen tarihler konusunda Omid Kakereş hariç beni ikna edecek veriler sunmuyorlar. Hatta bu yazarların bir çoğu sadece tarih vermekle yetinmişler, hiç bir açıklamaya veya gerekçelendirmeye gitmemişler. Omid Kakereş Şeyh Riza Talabani’nin Diwan’ında onun doğum tarihini araştırmaya girişmekle doğru bir yöntemi uygulamıştır.

 

Şeyh Riza Talabani bir şiirinde şöyle diyor: “Emrim geyî be Heşta, kêrim be kar hêşta” Yani Şeyh Riza’nın bu dizesini Türkçeye aktarırsak onun 80 yaşına vardığını görüyoruz. “Ömrüm 80’e vardı, Penisim işten ayrıldı” gibi……!!!!

 

Yukarıda alıntı yaptığım kaynaklar en çok Şeyh Riza Talabani’ye 75 yaş biçmişlerdi. Bu dize de görüldüğü gibi o 80 yaşını doldurmuştu. Yine Omid Kakereş tezini güçlendirmek için Şeyh Riza’nın şiirlerinden bir başka alıntı yapıyor. Şeyh Riza şöyle diyor: “Ke Abdullah Paşa leşkeri wali Siney şerkird Reza ew wexte , umri penc û şeş tifili debistan bû” Abdullah Paşa Baban ile Sine valisi Reza Qulixan arasındaki savaş birincisi tarafından 14 temmuz 1842 yılında kazanılıyor. Omid Kakereş bu şiirde geçen “5 ve 6 yaş” meselesini Şeyh Riza Talabani’nin arkadaşlarından olan Mela Abdullah Reşekan söylemine dayanarak savaş esnasında Şeyh Riza’nın 11 yaşında olduğunu tespit ediyor. Yani 1842-11= 1831… Omid Kakereş’e göre Şeyh Riza Talabani miladi takvimine göre 79 ve hicri takvimine göre 81 yaşındayken yaşama veda ediyor.( Daha detaylı bilgiler için Omid Kakereş, age, sayfa 32-44 bakınız) Şeyh Rıza Talabani, 1831 yılında Çemçemal’a bağlı Qiriç köyünde doğdu. Babasının ismi Şeyh Abdulrahman, dedesinin ismi Şeyh Ahmed Talabani ve büyük dedesinin ismi Mela Mahmud Zengene dir. Burada şu hususa dikkat çekmek istiyorum. Aslında Talabaniler Zengene aşiretine bağlılar. Talaban diye bir köyleri var.. O dönemler Qiriç köyü Bazyan bölgesine bağlıydı. Şeyh Riza Talabani şiire başladığı ilk dönemler “Lamih” rumuzunu kullamiştı. Daha sonra şiirlerini gerçek ismiyle ya “Reza” yada “Şêx Reza” isimleriyle yazmıştır. Şeyh Riza Talabani, ilk eğitimini babası Şeyh Abdulrahman’ın yanında Qiriç köyünde başladı. Dayısı Şêx Xafur’da o dönem ona Arapça dilini ve islami ilimleri derslerini vermiştir. Şeyh Riza cami medresesinde ilk eğitimini tamamladıktan sonra Güney Kürdistan’ın Koyî(Koysancak) şehrine gidiyor ve Mela Esadi Celizade’nin yanında Feqilik dönemini tamamlıyor. Bu esnada Şeyh Riza daha sonra büyük bir Kürd şairi olacak Keyfî Ciwanroyî ile tanışıor. Aslında ikiside Mela Esadi Celizade’nin yanında Feqilik eğitimini alıyorlar.(Celizadeler çok entresan bir araştırma konusu olabilir.. Melayê Gewre, Mesud Muhamed gibi büyük Kürd şahsiyetleri bu aileden geliyorlar) Daha sonra Şeyh Riza Suleymaniye’ye gidiyor ve eğitimini oradaki “Mizgefti Gewre” (Büyük Cami’de) devam ediyor.

 

 

Selahadin Üniversitesinin öğretim görevlerinden Dr. Muhamed Ahmed Said , Şeyh Riza Talabani’nin Koyî’den önce Kerkük’e eğitimi için gittiğini, Seyid Muhamed Bilax ve Haci Mela Abdullah Said Hilmi’nin yanında Arapça dersleri aldıktan sonra Koyî’ye gittiğini yazıyor.(Şêx Reza Talabani, le Nêwan Stayîş û Daşorîn da, Kovarî Rodar, hejmar 53, sayfa 39) Daha öncede vurguladığım gibi Şeyh Riza Talabani Koyî’den sonra Suleymaniye’deki “Mizgeftî Gewre” de eğitimini sürdürüyor. Şeyh Reza Türkçe eğitimini “Mizgeftî Gewre” de yapıyor. Dr. Maruf Xeznadar “ Şeyh Riza’nın babası Şeyh Abdulrahaman kendisinden sonra Kerkük’deki Kadiri Talabani Tekkesinin başına geçmesi onu özel bir eğitimden geçirdiğini” yazıyor.(Dr. Maruf Xaznedar, Şêx Reza(1837-1910) Jiyan û Şîîrî le Rûyî Ruxsar û Naverokewe, Rodar, sayfa 4) Şeyh Riza eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a bir sefer yapmak istiyor. Dr. Xaznedar’a göre Şeyh Riza Talalabani 1856 yılında, Dr. Said’e göre ise 1860 yılında İstanbul’a ilk ziyaretini yapıyor. Şeyh Riza İstanbul’da iki yıl kalıyor. Şeyh Riza bu ziyareti esnasında İstanbul’da bir devlet adamı ve aydınlarla tanışıyor. Fakat, Şeyh Riza İstanbul’da iki yıl kaldıktan sonra geri Kerkük’e dönüyor. Bu arada Şeyh Riza’nın babası vefat etmiş, Şeyh Riza büyük kardeşi babasının yerine Kerkük’teki Talabani Tekkesinin başına geçmişti. Ayrıca Dr. Xaznedar’ın aktardığına göre Şeyh Ali “Xiriç ve Talaban köylerini Şeyh Riza’ya bırakmış” fakat, “Qerehesen, Leylan ve Talabani tekkesinin çevresindeki tüm mülkiyetleri kendisi almıştı” diyor. Bu durum ister istemez iki kardeş arasında sorun oluyor. O dönemler Şeyh Riza’nın bazı şiirleri halk arasında ses vermiş ve bölgedeki bir çok Kürd ileri gelenleri Şeyh Ali’yi destekleyerek Şeyh Riza’yı dıştalama yoluna gidiyorlar. Aslında Şeyh Ali Şeyh Riza’ya haksızlık etmiş ve babasından kalan mal ve mülkleri adil bir şekilde paylaşmamıştı. Bu esnada Şeyh Ali Talabani Şeyh Riza’nın sert hicivlerine hedef olmaya başlıyor. İki kardeş arasındaki sorunlardan sonra Şeyh Riza Kerkük’ü terkediyor ve Koyi şehrine gidiyor. Şeyh Riza’nın dayısı o dönem Koyî’deki Kadiri Tekkesinin murşidi idi.. Şeyh Riza’nın amacı dayısından para alıp İstanbul’a gitmekti. Dayısı Şeyh Riza’yı çok sıcak karşılıyor ve hatta kızını ona vermek istiyor. Fakat ilişkileri bozuluyor. Şeyh Riza dayısı Xafur’a ve onun oğlu Reşid’e karşı Xaznedar’ın söylemiyle “en sert ve en açık hicivleri yazıyor”.(M. Xaznedar, age , sayfa 4) Şeyh Riza Koyî’de 6 ay kaldıktan sonra yeniden Kerkük’e dönüyor. Bir süre sonra Şeyh Riza Kerkük’ü terkediyor ve 1866 yılında İstanbul’a ikinci seferini yapıyor. Sayın Mehmet Bayrak “Ünlü Kürt Şairi Şeyh Rıza Talaban ve Türkçe Şiirleri“ adlı makalesinde Şeyh Riza’nın “Kerkük’de eğitim gördükten sonra, hac ziyaretini yaparak İstanbul’a gider” diyor. Fakat bu bilgi yanlıştır. Şeyh Riza ne birinci ve ne de ikinci İstanbul ziyareti sırasında hacı ziyaret ederek İstanbul’a gitmiyor. Daha sonra değineceğim gibi o İstanbul’dan haca gidiyor. Şeyh Riza Talabani 1866 yılında İstanbul’a gittikten sonra Osmanlı devletinin en üs kademelerinden görev yapan bir çok şahsiyetin yanı sıra Osmanlı aydınları ve o dönem İstanbul’da bulunan bir çok Kürd şahsiyeti ile tanışıyor ve onlarla dostluk kuruyor. Şeyh Riza’nın bu esnada yakın ilişki içinde olduğu şahsiyetlerden biri, Sultan Abdulaziz döneminde Sadr-i Azamlık görevini yapan ve aynı zamanda bir edebiyat dostu olan Yusuf Kamil Paşadır. Şeyh Riza Talabani, Yusuf Kamil Paşa’nın maddi durumları iyi olmayan şair ve yazarların konaklanması için kurduğu “Darulkamil”de bir süre kalıyor. Bu arada Baban Mîrliğinin yıkılmasında sonra İstanbul’da yaşıyan ve aynı zamanda Şeyh Riza Talabani’nin dostu olan Ahmed Paşa Baban ile iyi ilişkileri vardı. Ahmed Paşa Baban bir ara hastalığından dolayı Paris’te kalmıştı ve Osmanlı devletinin Yemen valiliğini yapmıştı. Yine 1921 yılında İstanbul’da basıma verdiği “ Encumani Edibani Kurd”ın yazarı Miralay Emin Fevzi ile çok sıkı ve sarsılmaz dostluğu vardı. Mısır’da hüküm süren Mehmed Ali Paşa’nın ailesinden İbrahim Paşa’nın oğlu Mustafa Fazıl Paşa yakın bağları vardı, onun çocuklarına Farsça dil dersleri veriyordu. Yine bu arada bir kaç defa vezir olan Sami Paşa’nın oğlu Suci Paşa ile bağları vardı. Ayrıca o dönem İstanbul’da yaşıyan Kürd şairlerinden Mehemed Mihri Kerkukî ve Xeyali Hewlêrî ile dostlukları vardı. Şeyh Riza’nın Türk şair ve yazarı Namık Kemal ve arkadaşı Ziya Paşa ile arkadaşlığı ve edebiyat ilişkileri vardı. Bazen de atıştıkları da olmuştu. Berberibaşızade Fuad bey’e göre “ Namık Kemal ile Newres arasındaki çelişki, Yusuf Kamil Paşa’nın konağında şair Kerküklü Şeyh Riza ile Namık Kemal’in bir mübahaselerinde Nevres’in Şeyh Riza’nın tarafını tutmasından ileri gelmiştir” (Namık Kemal’ın Hususi Mektupları -1– Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara-1967 sayfa 406)Shex--Razay-Talabany

 

 

Yine bu arada Şeyh Sadrazam Ali Paşa ile tanışıyor ve yakın dostluk kuruyor. Daha sonra Sadrazam olacak Mahud Nedim Paşa ile ilişkileri oluyor. Bu arada Şeyh Riza İstanbul’da bulunduğu sırada Sultan Abdulaziz’i öven bir şiir kaleme alıyor. Soz konusu olan şiirinde Mahmud Nedim Paşa’danda sözediyor. M. Xaznedar , Mahmud Nedim Paşa’nın ismi geçmesi olayını Şeyh Riza’nın şiiri Sultan Abdulaziz’e „götürme umuduna“ bağlıyor.(age, sayfa 5) Yine o yıllarda İran Şahı Nasredin İstanbul’a bir ziyaret yapıyor. Şeyh Riza bir şekilde Şah’a yakınlaşıyor ve ona hitapla bir methiye kaleme alıyor.. İran Şah’ı da Şeyh Riza’ya bu övgü dolu şiirden dolayı hediyeler veriyor. Şeyh Riza Talabanî, babasının sağlığı döneminde de var olan aşiret, Tekkiye ve tarikatların dar sınırları içinde düşünmeden , dünyayı gezip görmek istiyordu. İstanbulda olduğu sırada „ Sadrazam vesilesiyle Hacca gidiyor. „(M.Xaznedar, age, sayfa 6) Şeyh Riza Mısır üzeri geri dönüyor. Bu arada Yemen’e de uğruyor.. Ahmed Paşa Baban o sıralarda Yemen valisiydi. Her halde Şeyh Riza onu ziyaret etmeye gidiyor. Yine Şeyh Riza Suriye’ye gidiyor ve Halep şehrini görüyor. Prof. Dr. M. Xaznedar Şeyh Riza Talabanî’nin 1874 yılında İstanbul’u terkederek Kerkük’e geri döndüğünü yazıyor. M. Xaznedar’ın hesabını göre Şeyh Riza ikinci İstanbul ‘a gidişinde 8 yıl kalıyor. Daha once de iki kaldığı bilinmektedir. Bu arada sayın Selim Temo’nun düştüğü bir hatayı düzeltmek istiyorum. Sayın Temo “Şeyh Riza İstanbul’da iki yıl kaldıktan sonra geri dönüyor” diyor ve ikinci İstanbul seferinden sözetmiyor.(age, sayfa……) Ayrıca sayın Temo “Şeyh Riza’nın Kerkük’te hamallık yaptığını” söylüyor. Fakat bu tespiti doğrulayacak hiç bir kaynağa ulaşmadım.. Böyle bir şey olsa çok ilginç olur. Fakat, Şeyh Riza Kerkük’e geri döndükten sonra tarımla uğraştığı biliniyor. Şeyh Riza’nın maddi imkanları kardeşi Şeyh Ali ile kiyaslandığı zaman iyi olmadığı ortadır. Şeyh Riza üzerine inceleme yapan ve divanını yayına hazırlayan hiç bir edebiyatçı bu „hamallık“ olayını gündeme getirmiyor. Ayrıca Şeyh Riza’nın abisinden çeşitli dönemler maddi yardımlar aldığı ve hatta görevler aldığı bilinmektedir. Şeyh Riza’nın Kerkük’te „hamallık yapması“ Talabani ve hatta Kadiri Tarikatının şeyhlerinin ittibarı içinde pek iyi olmazdı. Selahadin Üniversitesinin Dil ve Edebiyat bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışan Dr. Mehemed Ahmed Said, „Şêx Rezay Talabani , le Nêwan Stayîş û Daşorî da „ adlı makalesinde Şeyh Riza 1874 yılında İstanbul’dan Kerkük’e geri döndükten sonra „tarımla uğraştığını“ yazıyor.(Rodar, sayı 53, sayfa 40) Dr. M. Xaznedar da Şeyh Riza üzerine yaptığı çalışmada onun „Kerkük’te tarım ile uğraştığını“ söylüyor. Şeyh Riza‘nın Kerkük’teki Talabani Tekkesinde bir odası vardı. Dr. Mukarem Talabani’nin anlatımlarına göre „ Şeyh Riza’nın odasının duvarlarının her tarafına kalemle Şeyh Riza ve dostları tarafından şiirleri yazılmıştı. Daha sonraki süreçte odayı yeniden boyadıktan sonra tüm şiirleri kaybolup gitti“ diyor. (Dr. Mukarem Talabani, age ) Ayrıca Şeyh Riza Talabani’nin Osmanlı devletinden maaş aldığını da kendisinin söyleminden biliyoruz. Çünkü, Şeyh Riza’nın maaşı geçiktiğinde yada kesildiği dönemlerde onun Osmanlı devletine ve memurlarına karşı yazdığı hicivleri var. Şeyh Riza Talabani Kerkük’te kaldığı zaman bölgedeki bir çok Kürd ileri gelenleriyle yakın arkadaşlık ve dostluk ilişkileri vardı. Bunlardan Osman Paşa Caf ve Mahmud Paşa Caf’ı sayabiliriz. Ayrıca Şeyh Riza Kerkük valisi Yusuf Mazhar Paşa’ya bir methiye yazdığı bilinmektedir. Şeyh Riza’nın bazı dostlarının yanında yoğun bir düşman kitlesi de vardı. Dr. M. Xaznedar Şeyh Riza’nın diğer şeyhlere benzemediğini, yaşamının esası şeyhlik olayının dışında geçtiğini, Osmanlı devletinin diğer şeylere yaptırdığı tekke, arazi vb.. imkanlardan yararlanmadığını söylüyor. Zaten Şeyh Riza’nın babasından kalan miras esas olarak Şeyh Ali’ye kaldığını daha önce yazmıştım. Şeyh Riza’nın Kerkük’teki Talabani Tekkesindeki rolü bir Mela yada Murşid’ten ileri gidemiyordu. Şeyh Riza bazı şiirlerinde kendisinin „yoksul ve iktidarsız“ olduğunu da yazıyor. Belli bir dönem sonra Şeyh Riza Kerkük şehrini tümden terkederek Bağdat’ta gidip, yerleşiyor. Şeyh Riza’nın Bağdat’ta gidiş tarihi hakkında farklı görüşler var. Dr. M. Xaznedar 1900 yılını, Dr. Mehemed 1898 yılını ve başka edebiyat tarihçileri de bu iki tarihe yakın tarihler veriyorlar. Şeyh Riza 20 Ocak 1910 yılında yaşama veda ettiğine göre yaklaşık olarak 10 yıl Bağdat’ta yaşıyor.
Şeyh Riza Talabani, Kerkük’ü tümden terkederek Bağdat’ta yerleşiyor. Fakat bugüne kadar Şeyh Riza’nın yaşamı ve eserlerini konu olarak alan araştırmacıların hiç biri bu toptan kopuşun nedenlerini ikna edici bir şekilde ortaya koymuş değiller.
Bilindiği gibi Şeyh Riza’nın abisi Şeyh Ali, onu Bağdat’ta gönderiyor ve orada var olan Talabanilerin Tekkiyesinin başına geçiriyor. Şeyh Riza Talabanilerin Tekkiyesini yeniden restore ediyor ve ikametgah olarak ta kullanıyor.
Şeyh Riza Talabani Bağdat’ta olduğu süre içinde bir dizi çevre ile dostluk ilişkilerini geliştiriyor.
Dr. M. Xaznedar’ın verdiği bilgilere göre Şeyh Riza Bağdat’ta Hamdi Begê Baban, Selim Begê Baban, Mufti Zehawi, Cemil Sıddık Zehawi, Said Mahmudê Geylani, İbrahim Paçaci, İsa Efendi Cemilzade, Ata El Xetib, Neqib Ailesi ve Abdulqani Şarebani ailesiyle dostluk ilişkilerini kurmuştu.(age, sayfa 7)
Şeyh Riza Talabanilerin Bağdat’taki Tekkesini Kadiri tarikatı kuralları çerçevesinde yönetiyor. Şeyh Riza bir şiirinde “ême tekîyeman naşarinewe weki Nexşibendîyekan“(biz Nahşibendiler gibi Tekkemizi gizlemiyoruz“ diyor. Bilindiği Kadiri Tarikatının derwişleri zikirlerini açık bir şekilde halkın önünde yaparlar. Fakat, Nahşibendiler kendi aralarında kamuya kapalı bir şekilde yaparlar.(M. Xaznedar, age, sayfa 7)
Yine Xaznedar’ın verdiği bilgilere göre Şeyh Riza Bağdat kahvehanelerine sık sık giderdi ve Şeyh Abdulkadir Geylani’nin türbesini ziyaret ederdi. Bu esnada çok yaygın bir şekilde Bağdatlılarla ilişkileri vardı.
Şeyh Riza Talabani 20 Ocak 1910 yılında Bağdat’ta yaşama veda ediyor ve Şeyh Abdulkadir Geylani mezarlığında toprağa veriliyor.
Şeyh Riza Talabani’nin mezar taşı üzerine kendisinin Farsça kaleme aldığı şu
Şiiri bulunmaktadır:
“Ey Allah’ın elçisi, ne olur Eshabulkehf köpeği gibi
Senin sehabelerinin cemaatinde cennete girsem
O köpeğin cennete, benimse cehenneme gitmem caiz midir?
O, Eshabıkehf’in köpeği, bense senin Eshab-köpeğinim.“
Şeyh Riza’nın bu şiirini İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asrin Türk Şairleri adlı eserinin 1499 sayfasında Farsça veriyor. Sayın Mehmet Bayrak ise “Ünlü Kürt Şairi Şeyh Riza Talabani ve Türkçe Şiirleri “ adlı makalesinde yukarıda aktardığım gibi Türkçesini vermiştir.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal yukarıda sözünü ettiğim eserinin 1499-1504 sayfalarını tümden Şeyh Riza’nın yaşamına ve şiirlerine ayırmıştır. Sayın Mehmet Bayrak makalesini esas olarak İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın çalışmasına dayandırmıştır. Aslında bu bilgileri İnal’a aktarak Emin Feyzi Beydir.(önümüzdeki süreçte Emin Feyzi Bey hakkında uzun bir yazı serisini düşünüyorum. En azından İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın ona dayandırarak Şeyh Riza’nın shexgKürdçe şiirlerini yadsıma olayıda netleşir.)
Sayın Mehmet Bayrak İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın eserinde sözde Emin Feyzi Bey’in İnal’a verdiği bilgileri geniş bir şekilde aktarıyor.
Alıntıyı aynen veriyorum:
„Kürtçe’nin yanında, Türk, Arap ve Fars dillerinde güzel şiir söylerdi. Büyük bir konuşmacı idi. Hiç bir bilimsel sohbette yenilmemiştir. Tarikat mensubu olmasına rağmen, son derece hoş-meşreb ve laübali bir kişiliğe sahipti. Hiç bir şeye önem vermizdi. Eserlerini toplama külfetine de katlanmamıştır. Onun latifeleri ve şiirleri İran’a ve Hindistan’a kadar yayılmıştır. Hele Musul ve çevresinde, edebiyat-sever olup onun şiirlerinden yararlanmayan ve kimini ezbere bilmeyen yok gibidir. Şiirlerini yeniden yazmak ve bozmak gibi birşey bilmezdi. Genellikle irticalen (doğaçlama) şiir söyler ve eğer orada bulunanlardan biri kaydederse, şiir kaybolmaktan kurtulurdu. Aksi takdirde unutulur giderdi. Bu yüzden çok sayıda eseri kaybolup gitmiştir. Türkçe ve Farsça kasideleri çoktur. Filizofik, tasavvufi ve öğretici sözleri de oldukça fazladır.
Ömrü sıkıntılar içinde noktalandı. Hükümetçe kendisine bağlanan 500 kuruşluk maaşı bir gün gecikse, hemen valileri ve defterdarları hicvederdi. Onun yapısını ve güçlü yergilerini bilenler, ondan oldukça çekinirlerdi.“ (İ. M. K. İnal: Son Asrin Türk Şairleri, 3. bas. İst. 1988, 3. Cilt, s. 1500)
Aslında burada ciddi bir sorun var. Benim elimde bulunan “Son Asrin Türk Şairleri“ adlı eserin ilk baskısında sayın Bayrak’ın dediği gibi „Kürtçe’nin yanında, Türk, Arap ve Fars dillerinde güzel şiir söylerdi.“ ibaresi yok.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal cumlesini “Türk, Arab, Fürs lisanlarında beliğ şiir söylerdi“ diye başlıyor.. Yani Şeyh Riza’nın “Kürdçe şiirlerinden“ sözetmiyor. Eğer sonraki süreçlerde “Kürdçe şiir“ yazdığını monte etmişlerse haberim yok. Zaten İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın ’ kitabının ismindende anlaşılacağı gibi Şeyh Riza Talabani’yi bir “Türk şairi“ olarak göstermektetir. Nasıl yüzlerce Kürd şairini Türk şairi olarak lanse ettilerse Şeyh Riza konusunda da aynı şeyi yapıyorlar. Terzibaşı’da “ Kerkük Şairleri“ adlı eserinde aynı şeyi yapıyor ve onu Türk şairi olarak gösteriyor. Hicre Dede gibi Kakayi bir şairi, Nefi’yi hatta Şeyh Riza Talabani’nin ailesinden bir çok şairi “Türk şairi“ olarak göstermişlerdir.
Talabani ailesinde şair olan yalnızca Şeyh Riza değildi.. Şeyh Riza’nın babası Abdulrahman, kardeşi Şeyh Kadri(Faiz rumuzunu kullanıyordu) ve Şeyh Riza’nın oğlu Şeyh Muhamed( Xalisi mahlasını kullanıyordu)te Farsça, Kürdçe, Türkçe ve Arapça şiirler yazmışlardı.(Mukarem Talabani, age, sayfa 49) Bunların hepsi tanınan Kürd şairleridir.
Şeyh Riza’nın bir çok çocuğu vardı. Bunlardan bilinenler kızı Rabihe Hanım, oğlu Şeyh Muhamed ve yine oğlu Şeyh Abdullah ve Halistir. Şeyh Riza’nın bir çok torunuda var. Dr. Mukarem Talabani Şeyh Riza’nın resmini çizmek ve fiziki yapısını tarif etmeleri için bunlardan bir çoklarıyla görüşmüştür.(age, sayfa 47)

 

Devam edecek

Hero İbrahim Ahmed’in Dedesi Vanlı Ertoşi Aşiretinden gelen Kürd Kim?(3)

Hero İbrahim Ahmed’in Dedesi Vanlı Ertoşi Aşiretinden  gelen Kürd Kim?(3)

 

Aso Zagrosi

 

 

Doğu Kürdistan’da alınan kararlar doğrultusunda   Mela Mustafa  Barzani tarafından   Hamza Abdullah Güney Kürdistan’a gönderiliyor. Hamza   Abdullah 1946 yılının ortalarında   Güney Kürdistan’a   giriş yapıyor ve Suleymaniye’ye geliyor. Bu arada Hamza Abdullah, Kürdistan Kralı Şêx Mahmud´un oğlu   Şêx Letif hefid’in   köyü olan SÎDEKe yerleşiyor.barzani_ser_milkursi

 

Hamza Abdullah SÎDEK köyünde   olduğu zaman Said sahte ismini kullanan   Mahmud Mela Muhammed aracılığı ile   Rizgari ve Şoreş   çevreleriyle yeni parti konusunda   ilişkiye geçiyor. Mahmud Mela Muhammed   Goptepe sürecinden beri   Hamza Abdullah’ın en yakın arkadaşlarından biriydi.   O aynı zaman da   Doğu Kürdistan’da bulunan Güney Kürdleriyle   Şoreş ve Rizgari ilişkilerini de sağlıyordu. Birde   Said Doğu Kürdistan’dan bir matbaa SİDEK’e getirmişti. Bu   süreçte Rizgari ve Şoreş çevreleri kongrelerini yaparak yeni partinin oluşum sürecine katılacaklarını bildiriyorlar.

 

Hamza Abdullah   bu arada   Suleymaniye’de İbrahim Ahmed’in evine yerleşiyor. 12 Ağustos 1946 tarihinde Hamza Abdullah, İbrahim Ahmed ve Taha Muheddin Maruf ile birlikte Bağdat’ta gidiyorlar.   Bağdat’ta     16 Ağustos 1946 yılında yapılan Partîya Demokrata Kurd” un   birinci kongresine İbrahim Ahmed katılamıyor.   İbrahim   Ahmed bu katılmayışının nedeni ise   Doğu Kürdistan’da   talimat almadan   Jekaf’ı   fesh edemeyeceklerini gerekçe olarak gösteriyor.   Bu kongre de   Mela Mustafa Barzani Başkan,   Hamza Abdullah Sekreter, Şeyh Letif birinci Başkan yardımcısı ve Keke Heme Ziyad   ikinci Başkan yardımcısı seçiliyor. Partîya Demokrata Kurd” bu arada Rizgari   adı altında   merkezi organının ilk sayısını çıkarıyor.ibrahim ahmed

 

1947 yılında   Hamza Abdullah   İbrahim Ahmed’in bacısı Nahimexan ile   evleniyor. İbrahim Ahmed ise   Hamza Abdullah’ın yeğeni olan Gelawej ile evleniyor.(Gelawejxan hala yaşıyor.)

 

Hamza Abdullah’ın politik   yaşamının   sonraki   sürecine ilişkin bu makalenin   ilk bölümünde   kısmen değindiğimden dolayı geçiyorum.

Bugüne kadar hiç üzerine durulmayan bir başka   husus   üzerine durmak istiyorum.   Sovyetler Birliği Doğu Kürdistan gibi Güney Kürdistan Kürdlerinin tüm girişimlerini ve    Partîya Demokrata Kurd” sürecini çok yakından takip ediyorlar.

 

Vilchevski   19 Nisan 1946 tarihinde Güney ve Doğu Kürdlerine dair   73 sayfalık bir rapor   Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesine   gönderiyor. Bu rapor da   16, 17, 18 Şubat 1946 tarihinde Urmiye’de ve 22 Şubat 1946 tarihinde   Tebriz’de Hamza Abdullah, Mirhac, Mustafa   Xoşnaw   ve daha başka Kürd şahsiyetleriyle yapılan   görüşmelerin protokolu var.

 

Mirhac ve Hamza Abdullah’ın   Vilchevski ile olan   bu görüşmeleri   ikinci görüşmedir.   Mirhac 1942 yılında   Irak ordusundan firar edip Doğu Kürdistan’a geçtiği zaman   Vilchevski ile görüşmüştü ve kendisine   Kürd subayları olarak   İngilizlerin safında   değil, Kızıl Ordunun saflarında   Nazilere karşı mücadele   etmek istediklerini beyan etmişti.. Vilchevski ise   ihtiyaçları olmadığını söylüyor.   Mirhac o dönemler   Sovyet Kürdlerinin   özgür olduğunu düşünüyor..   Nerede bilsin ki  16 yıl önce   “Kurdistana Sor” yıkılmış,   9 yıl önce   Kürdlerin birinci zorunlu göçü gerçekleşmiş,   diğer Kürdlerde   bir yıl önce   2. Mecburi göçe tabi tutulmuş.   Mirhac   Mela Mustafa Barzani   ile   Sovyetlere   sığınacaklarını ve Sovyet Kürdlerinin   yaşadıkları felaketi yaşayacaklarını   nereden   bilsinki….

 

Hamza Abdullah’da   1943 yılında Doğu Kürdistan’a   geçtiği zaman   Vilchevski ile görüşmüştü.

 

Vilchevski   SBKP(B) Merkez Komitesine gönderdiği raporda   Güney Kürdistan’da kurulacak “Kürd Demokrat Partisi”nin   Programı ve basın açıklanması var… Ayrıca   yine bu raporda   “Hizbi Demokrati Kurdistan”nın(Yani Doğu Kürdistan’ın KDP’si) programı var.

 

Yani Kürd Demokrat Partisi 16 Ağustos   1946 tarihinde Bağdat’ta   birinci kongresini yapmadan   önce   KDP’nin Programı   Sovyetler Birliğinin eline geçmiş bulunmaktaydı. Çünkü,   Vilchevski’nin   SBKP Merkez Komitesine   gönderdiği rapor   19 Nisan 1946   tarihini taşıyor.

 

Vilchevski   raporunun girişinde   Molla Mustafa Barzani önderliğinde 2. Barzan Direnişine katılan, yenilgi sonrası İran’a   sığınan ve Şubat 1946 tarihinde   Irak askeri mahkemesi   tarafından idama mahkum edilen   10 Kürd’ün ismini   sırasıyla şöyle veriyor:

 

1) Hamza Abdullah, 2)Enver Abdullah, 3) Wahab Muhammed Ali Ağa, 4) Mustafa Xoşnaw, 5) Mirhac Ahmed,   6) Bekir Abdulkerim, 7) Seyyid Aziz Abdullah Nehri, 8) Muhammed Mahmud, 9) Abdulrehman Salib, 10) Nuri Ahmed Taha

Vilchevski raporunda   Hamza Abdullah, Mirhac Ahmed ve   Mustafa Xoşnaw’ın   Şino’da yaşadıklarını, Tebriz’e kendisini görmeye gittiklerini ve kendileriyle “detaylarına   kadar Kürdistan’daki gelişmeler üzerine konuştuğunu” yazıyor.vilcevski

 

Vilchevski bu 3 Kürd şahsiyetinin öz geçmişleri hakkında   kısa bazı bilgiler veriyor. Bizim burada konumuz Mirhac Ahmed ve Mustafa Xoşnaw   olmadığı için sadece Hamza Abdullah hakkında   yazdıklarını aktarmaya çalışacağım.

 

Vilchevski   Hamza Abdullah hakkında şöyle yazıyor: “ 35 yaşındadır.( 1946 yılında   35 yaşında ise 1911 yılında   doğması gerekiyor. Aso) Babası Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus Ordusu tarafından öldürüldü. Avukat ve Irak Komünist Partisi üyesidir. Irak Komünist Partisine içinde illegal faaliyetlere geçmeden  önce Türkiye’ye sürülmüştü. Bir kaç yıl boyunca Mela Rehim sahte ismi ile   Türkiye Kürdlerinin arasında kaldı. Irak’a   dönüyor   ve Musul’a yerleşiyor. Musul’da   fabrikalarda çalışarak     siyasal faaliyetler   yürütüyor. Irak Komünist Partisinin   Kürd kanadının   örgütçülerinden biridir. Irak ordusu içindeki Kürd subaylarının   ilerici ve demokrat görüşlere sahip olmasında   gözle görülür önemli rolü var. Bunlardan Mirhac ve Mustafa Xoşnaw’ı sayabiliriz. Aktif bir şekilde Barzan Ayaklanmasına katıldı. Irak Kürd Demokrat Partisinin kurucularından biridir. Bu partinin programını yazan da odur” diyor.

 

Öyle görünüyor ki,   Hamza Abdullah, Mirhac ve Mustafa Xoşnaw   kendi biyografileri  hakkındaki bilgileri kendileri Vilchevski’ye vermişlerdir.   Hepsi hakkında   çok özel bilgiler raporda yer alıyor.     Vilchevski’nin   Hamza Abdullah’ın   Kuzey Kürdistan Kürdleri   arasında   Mela Rehim olarak   bir kaç yıl   kaldığını   nereden   bilebilirdi.       Hamza Abdullah’ın   Partîya Demokrata Kurd’un Programını kaleme aldığını vs…

Devam edecek

 

Aso Zagrosi

 

Hero İbrahim Ahmed’in Dedesi Vanlı Kürd Kim?(2)

Hero İbrahim Ahmed’in Dedesi Vanlı Kürd Kim?(2)

 

Aso Zagrosi

 

Mamoste Hamza Abdullah’ın yaşamına   ilişkin notlara devam…

 

Nihayet   22 Kasım günü Suleymaniye’de Mamoste Hamza Abdullah’ın ismini bir parka verdiler.

 

Demek ki   torunlar zamanla   babaları ve dayıları arasındaki kavgalara mesafe alabiliyorlar. Çünkü parkın açılışında Heroxan ve Şanaz İbrahim Ahmed vardı ve onların girişimi ile bu isimlendirme oldu.

 

Şanaz İbrahim Ahmed   parkın açılışında yaptığı konuşmada “Xalê Hamza” dediği   Hamza Abdullah’ın “1912 yılında Başkale’de   dünyaya geldiğini” söylüyor..   Bwar Nureddin Sabir ise “Hamza Abdullah” adlı makalesinde doğum tarihi olarak 1915 yılı ve doğum yeri olan   Rajan köyünü veriyor.(Rajan köyü bugün Doğu Kürdistan sınırları içinde kalıyor)

 

Mamoste Hamza Abdullah’ın babası   Abdullah Ömer   Hamidiye Alaylarında   subaydı..   Daha sonra   Osmanlı Ordusunda subay olarak görev yapmaya   devam etti..   Şanaz İbrahim Ahmed’in verdiği bilgilere göre   Kafkas Cephesinde Ruslara karşı savaşta ölüyor.

Bwar Nureddin Sabir   ise   Mergewer Cephesinde 1915 yılında yaşamını yitiriyor.

 

Hamza Abdullah’ın annesinin   ismi Eminedir. Emîne Şêx Suleyman Berzencî’nin kızıdır.

 

Bwar Nureddin Sabir’in verdiği bilgilere göre Hamza Abdullah’ın babası öldükten sonra   yoğunlaşan Rus saldırılarına karşı   Hamza Abdullah’ın abisi Muhammed, Seyyid Abdulkadir’in oğlu Seyyid Muhammed’in ailesi   ile birlikte Akre’ye göç ediyor.(Bilindiği gibi   Seyyid Abdulkadir ve oğlu Seyyid Muhammed 1925 Devrimi’nin yenilgisinden sonra   Türkler tarafından alçakça   Amed’te idam edildiler.) Daha sonra Musul’a ve en sonunda  Zaxo’ya yerleşiyorlar.HamzaAbdulla1

 

Mamoste   Hamza Abdullah’ın ailesi aslen Ertoşî aşiretinin Şerefan koluna bağlı   Mala Kurdo’dan geliyor.(bizim Ertoşilerin Hamza Abdullah’dan   haberdar olup olmadığını bilmiyorum. https://www.youtube.com/watch?v=oQj48wH68Sk )

Hamza Abdullah’ın ailesi   Zaxo’ya gittiği zaman Hazım Bey Şemdin ve Muhammed Ağalar kendilerine yardımcı oluyor.

 

O süreçte   Hamza Abdullah’ın abisi Muhammed   askeri koleje   yazılıyor ve eğitimini bitirerek Irak ordusunda subay oluyor. Mamoste Hamza Abdullah’da Zaxo, Musul ve Bağdat’ta eğitimini yaparak avukat oluyor. Mamoste Hamza Abdullah   Bağdat’daki   üniversite eğitimi sırasında   İbrahim Ahmed ve Şakir Fetah’ı tanıyor ve “Komela Lawan” a üye oluyor.   Mamoste Hamza Abdullah’ın   siyasal yaşamında   önemli   bir rol oynayan Suleymaniyeli Ahmed Muhtar denilen bir öğretmendir.   Mamoste Hamza Ahmed Muhtar’ı “ilk Kürdçü hocası” olarak görüyor.   Ahmed   Muhtar Irak hükümeti tarafından zorunlu sürgüne gönderilmiş ve Zaxo’da öğretmenlik yapan biridir.

 

Mamoste Hamza Abdullah’ın abisi Muhammed 1935 yılında   subay olarak Barzan bölgesinde   görevlendiriliyor. Hamza Abdullah, abisini ziyarete giderken Barzanilerin   ileri gelenlerinden   Şêx Muhammed Xalid, Şêx Ahmed Berzanî ve Mela Mustafa   Berzanîleri   şahsen   tanıyor.

 

Hamza Abdullah hukuk   eğitimini   tamamladıktan sonra avukat yeniden   Zaxo’ya dönüyor.   1937 yılında   bir adamı savunduğundan dolayı bir kaç hafta göz altına alınıyor.   Hamza Abdullah, 1938 yılında siyasal nedenlerden dolayı tutuklanıyor ve Irak vatandaşlığından atılıyor. Tam da   bu sırada   Hamza Abdullah Kerkük’ün meşhür   din adamlarından   Seyyid Ahmed Xaniqa’nın   kardeşinin oğlu Şêx Abdullah’ın yanına gidiyor. Hamza Abdullah orada 1939-1940 yılları arasında   Mela   İbrahim sahte ismi ile kalıyor. Hamza Abdullah   daha sonra yerini değiştirerek goptepe köyüne

Ali Askeri’nin babası Şêx Abdullah’ın yanına gidiyor. Bu süreçte   Hamza Abdullah     “Kürd   ütopik sosyalistleri”   diyebileceğimiz   “Hakka Hareketi” ile tanışıyor..( https://www.newroz.com/tr/forum/354243/hakka-hareketi )

 

Hamza Abdullah   1943 yılına kadar   Kerkük’teki Seyyid Ahmed Xaniqa’nın tekkesi çevresinde     sahte kimlikle kalıyor.

 

Mamoste Hamza Abdullah 1943 ve 1944 Haziran’ı olmak üzere iki defa   Doğu Kürdistan’ın Mahabad şehrine gidiyor. Burada bir dizi çevre ile ilişkiye geçiyor. İkinci gidişi komünistlerin isteği   üzerineydi. Hamza Abdullah bu son gidişinde   Güney Kürdistan’dan   Irak ordusundan firar eden Doğu Kürdistan’a geçen   Mirhac ve Mustafa Xoşnaw ile   ilişkiye geçiyor. Bilindiği gibi Mirhac Doğu Kürdistan’da   1942 yılında   illegal olarak 10 kişi tarafından kurulan kısa adı JEKAF olan milliyetçi, bağımsız ve birleşik Kürdistan’ı savunan Komelay Jiyanewey Kurd adlı   örgütün kurucularındandır.

 

Bu kadro   Güney Kürdistan’a geri dönüyor ve Mela Mustafa Barzani önderliğinde   başka   kadroların da katılımıyla 15 Ocak 1945 tarihinde   “Heyetî Azadî adlı yapıyı oluşturuyorlar. Irak ve İngiltere’ye karşı gelişen “Barzan Devrimi”   yenilgiye uğradıktan sonra   tüm bu kadro Barzanilerle birlikte   Doğu Kürdistan’a  geçiyor. Doğu Kürdistan serüveni   uzun bir tarihçesi olduğundan dolayı geçiyorum.İbrahim Ahmed'in  eşi Gelawej

 

Belli bir dönem sonra   Doğu Kürdistan’da bulunan Kürd siyasal kadrolar Güney Kürdistan’da Doğu Kürdistan’da kurulan Hizbî Demokratî Kurdistan adlı oluşama benzer bir oluşuma gitme kararı alıyorlar.   Mela Mustafa Barzani, Hamza Abdullah, Mirhac, İzzet Abdulaziz, Mustafa Xoşnaw ve   daha   bir çok Kürd subay ve şahsiyetlerin katıldığı toplantılarda   böyle bir oluşuma   gitme kararı alınıyor.

 

O dönem Güney Kürdistan’da   Refîq Hîlmî başkanlığında kurulan Hîwa partisi dağılmış, Rizgarî ve   Azadî örgütleri ortaya çıkmıştı.     Birde   Güney Kürdistan’da İbrahim Ahmed önderliğinde kurulan kısa adı   Jekaf olan Komelayi Jiyanewe Kurd vardı… Güney Kürdistan’daki   Jekaf   Doğu Kürdistan’da kurulan Jekaf’ın bir seksiyonuydu.

Komelayi Jiyanewe Kurd’un Güney Kürdistan faaliyetlerinde önemli rol alan biri İsmail Hakkı Şawestir.. Mahabad ile Güney Kürdistan arasında irtibatı sağlayan kadrolardan biriydi. Bilindiği İsmail Hakkı Şawes   Cibranli Xalid Beg’in önderliğinden kurulan   Azadi Partisinin   kurucularından biridir..(onun hakkında kısa bir bilgiye sahip olmak isteyen arkadaşlar   yıllar önce onun üzerine kaleme aldığım Kürdistan Devriminin Meçhul Askeri: İsmail Hakkı Şawes adlı makaleme bakabilirler) Jekaf’ın Güney seksiyonu İsmail Hakkı Şawes’in evinde kuruluyor.   Osman Daniş, Ali Medoş, Aziz Mirza Saleh, Reşid Fetah,   Şerko Bêkes’in babası şair Faiq Bekes, Sadiq Şawes, Behiye Fereç ve Nahide Şeyh Selam adlı iki kadında   Jekaf’ın   kuruluş toplantısına katılıyorlar. Behiye ve Nahide’nin bu girişimi Kürdistan illegal siyasal örgüt tarihinde ilklerden biriydi..

 

Devam edecek

 

Aso Zagrosi