KÜRD TARİHİ ÜZERİNE 3 DEĞERLİ KİTAP

Genel olarak Kürd tarihi üzerine yapılan çalışmalara baktığımız
zaman, Şerefxan Bedlisi Kürd tarihçilerin babası olarak karşımıza
çıkmaktadır. Şerefname olmamış olsaydı, bir dizi Kürd hanedanlıkları ve Mirlikleri hakkında sahip olduğumuz bilgilerden mahrum olacaktık. Şerefxan’ın Kürdlerin tarihini ayrı bir kitap olarak yazmasının altında ciddi bir ulusal bilinç vardır. Bundan dolayı bir dizi araştırmacı Kürd ulusal bilincinin oluşumunu Şerefxan’a dayandırıyorlar.
Şerefxan Osmanlılar tarafından öldürülmeden önce 1597 yılında Şerefname’nin yazımını bitiriyor.

Şerefxan’dan çok önce Kürd tarihini yazan bir başka Kürd alimi ise Ebu Hanife Dineweridir. Ebu Hanife Dineweri(820- 896) tarih, matematik, botanik, coğrafya, astronomi ve daha bir alanda bir dizi eser veren bir Kürd alimidir. Ebu Hanife’nin eserleri dünyanın bir çok dillerine çevrilmiş ve eserleri hakkında bilimsel araştırmalar yapılmış bir Kürd şahsiyetidir. „KÜRD TARİHİ ÜZERİNE 3 DEĞERLİ KİTAP“ weiterlesen

Nazlı Ilıcak, Mustafa Armağan ve Malazgirt Savaşı

Malazgirt savaşına ilişkin bir kaç yıl önce yazdığım bir yazıyı yeniden güncelleştiriyorum… Yarın bu savaşın yıldönümü olduğuna göre bir hayli gündeme gelecek…. Aso Zagrosi

 

 

Nazlı Ilıcak, Mustafa Armağan ve Malazgirt Savaşı
Aso Zagrosi
Yayınlandı: September 01, 2009

 

Malazgirt Savaşının 938. Yıldönümü vesilesiyle yapılan törende DTP Malazgirt Belediye Başkanı Mehmet Nuri Balcı’nın konuşmasına izin vermediler. M. Nuri Balcı’nın konuşma metninde basına yansıdığı kadarıyla aşağıda aktaracağım ibareler bulunuyormuş: „Türklere Anadolu’nun kapılarını açıldığı yer olan Malazgirt, Romen Diyojen komutasındaki 200 bin kişilik Bizans ordusu ile Sultan Alparslan komutasındaki 50 bin kişilik Selçuklu ordusu arasında geçen büyük bir meydan savaşına tanıklık etmiştir. Alparslan’ın ‚Eğer 20 bin Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım‘ sözü bu topraklarda kardeşliğe ve sadakata verilen önemi en iyi şekilde açıklamaktadır. Aynı kardeşlik ve sadakat Kurtuluş Savaşı’nda da gösterilmiştir. Mustafa Kemal’in omuz omuza çarpışan bu iki kardeş halka müteşekkir olduğu bir çok konuşmasıyla tarihe kaydedilmiştir.“ Eğer gelişmeler sayın Belediye Başkanı’nın ifade ettiği gibiyse burada „Kardeşlik“ yok, Kürdlere yapılan ihanetler söz konusudur. Kemalist süreci bir kenara bırakıyorum. Bu kısa yazıda Malazgirt savaşı ve Kürdler meselesi üzerine imkanlarım dahilinde duracağım.  30 Ağustos günü Zaman gazetesi yazarlarından Mustafa Armağan, „Malazgirt’te, Alparslan’ın ordusunda Kürtler ne arıyordu? „ ana başlığı altında bir yazı yazdı.Bugünde Sabah gazetesi yazarlarından Nazlı Ilıcak „Kürtler ve gönüllü beraberlik“ başlığı altında yine aynı konuyu işledi. İki gazetecinin makalelerine kaynaklık eden Malazgirt Belediye Başkan’ının açıklamasıdır. Mustafa Armağan’a göre Kürdlerin Malazgirt savaşına katılımı „zoraki“ bir katılımdı. Nazlı Ilıcak’a göre ise Kürdlerle Türklerlerin bu savaşta birliktelikleri „gönüllü“ bir temeldeydi.İlk etapta birbirlerine karşıt düşüncelermiş gibi görünen bu iki yazı, aslında biraz daha yakından bakıldığında o kadar aykırı olmadıkları ve aynı kaynaktan beslendikleri hemen görülür. İki gazetecinin ortak paydaları „Türk Tarih Tezinin“ bilinçli yada bilinçsiz kurbanları olmaları, Kürdler ve Kürdistan tarihi hakkında tam bir cehalet içinde bulunmalarıdır.Mustafa Armağan Kürdlerin „zoraki“ bir şekilde savaşa katıldığını ispat etmek amacıyla Selçuklularla Merwanî Kürd Devleti arasındaki ilişkileri kendine göre özetliyerek şu sonuca varıyor: „Böylece bütün varlığını Selçuklulara borçlu hale gelen Mervanî Sultanı Nizamüddin, Alparslan Musul seferinden Malazgirt’e yeniden dönünce hem topraklarından geçmesine izin verdi, hem de kendisine, Mükrimin Halil Yınanç’ın dediği gibi bütün kuvvetlerini teslim etti. Yeter ki, kendisine dokunmasındı.“ Mustafa Amağan, Merwani’lerin konumu hakkında ya ciddi bir tarih bilgisine sahip olmadığından yada bilinçli bir şekilde tarih gerçekleri çarpıtıyor. Bir de, taktığı ikinci nokta „10.000 Kürd“ mü yoksa Malazgirt Belediye Başkanı’nın ifade ettiği „20.000 Kürd süvari“ mi savaşa katıldı?      Mesele bu kadar basit değil. Orta da, bir dizi belge var. Çünkü Selçuklular bölgeye gelmeden önce, hatta Alparslan hâlâ doğmadan Türk kabileleri Orta Asya çöllerinde bulundukları bir dönemde Kürdler alanda bir çok devlet sahibiydi. Bu devletlerden biri Şeddadî Kürd Devletidir ( 951- 198). Bu devlet, bugünkü Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın belli kesimlerini kapsayan geniş bir alan üzerinde hüküm sürüyordu. (Bu Kürd devleti hakkında daha geniş bilgi için bir kaç günden beri Newroz.Com’da yayınlamaya başladığım Şeddadi Kürd Devleti adlı yazı serisine bakınız)Bugün İran devlet toprakları içinde bulunan Tebriz ve Doğu Kürdistan’ın diğer bir çok bölgesinde hakimiyetini sürdüren Rewadi Kürd devleti vardı. Tebriz Rewadilerin başkentiydi.  Zaten o dönem hakkında yazan hemen hemen tüm islam tarihçileri bu bölgelerin Kürdlerin yurdu olduğunu söylüyor.Meşhur tarihçi Mesudi, Azerbeycan için; „Azerbeycan Hezbanilerin vatanıdır“ diyor. Yine aynı dönem için Ahmedî Xosrewi , „Şalyarî Nenasraw“ adlı eserinde;“Azerbeycan halkının ezici çoğunluğu Kürdtür“ diyor. Yani onuncu ve onbirinci yüzyılda Azerbeycan’ın hem nufüsu ve hemde yöneticileri Kürdlerden oluşuyordu. Kürd asılı tarihçi İbni El Êsiri;„Selahadin Eyyubi’nin mensup olduğu Hezbani aşireti Kürdlerin en iyi aşireti“ olduğunu yazıyor. ( akt. Mansur Mexdum, Giringî Kurd û Kurdistan Le Qonaxe Mêjûyekanî Êran ta serdemî Afşarîye, sayfa 91)Selahaddin Eyyubi’nin ailesinin bu bölgeden ve aynı zamandan Hezbani aşiretine mensup olduğunu söyleyen bir çok tarihçi var.Selahaddin döneminde yaşayan tarihçilerden İbni El Esiri, İbni Şeddad, El İsfahani ve daha sonra yaşıyan İbni Xaliqan gibi tarihçiler;“Selahaddin’in Hezbani aşiretinin Rewadi koluna bağlı olduğunu” yazıyorlar..Selahaddin’in dedesi “Şadi” Şeddadi Kürd devletinin hizmetindeydi… Şeddadi Kürd devletinin Rewadi, Hesenewi ve Merwani Kürd devletleri gibi Selçuklular tarafından yıkılmasından sonra, Şadi ve ailesi Bağdat’ta yerleşiyor. (Belkide zorunlu göç)Asuri tarihçisi Bar Hebraeus (1226-1286), Selahaddin ailesinin kökeni hakkında şöyle diyor: “Selahaddin’in babası Necmeddin ve Şerko’nun babaları Şadi Dwin’den geliyor…………. Kürd ırkına mensuptu…. Tikrit Emiri Mucahadin Behroz’un hizmetine giriyorlar… Şêrko Behroz’un çok sevdiği bir Hıristiyanı öldürdükten sonra iki kardeş Musul Zengilerine sığınıyorlar” diyor.. (Akt. E.İ Yousif, Les Syriaques Racontent Les Croisades, p. 183-184) Bugün Türklerin „Kuzey Irak“ dediği Güney Kürdistan’da ise başka Kürd devletleri varlığını sürdürüyordu. (makaleyi aştığından dolayı geçiyorum)

Ayrıca bugün Kuzey Kürdistan olarak adlandırdığımız toprakların büyük bir kesimini denetim altında bulunduran Merwani Kürd devleti vardı. Meyafarqin, Merwani Kürd devletinin başkenti olduğu zaman, Merwanileri Arzan, Hasankeyf, Xelat, Malazgirt, Erciş, Nusaybin, Cizre, Urfa ve Musul’a kadar tüm bölgeleri kontrolleri altında bulunduruyorlardı.. Bazen bu bölgelerin biri yada diğeri onların denetiminde çıksa dahi, ama her zaman Merwanilerin magnetik alanı içindeydiler.. Ben burada iki Asuri asılı tarihçi olan Nusaybinli Elie ve Suriyeli Michel’in Merwani Kürd devletinin hakkında yazdıkları bazı iddialarını aktarmakla yetineceğim.. Nusaybinli Elie (975- 1046) yılları arasında yaşamış ve Merwani Kürd devletinin oluşumu ve gelişim sürecinin doğrudan tanıklarındından biridir. (İlginç bir yaşamı var, konumuz dışında olduğundan geçiyorum) Nusaybinli Elie, bir çok eser vermiştir.. Kürd tarihi açısından bunlardan en önemlisi “La Chronographie d’Elie bar-Sinaya, Metropolitain de Nisibe, edition et traduction, J. Delaporte, Paris 1910) Nusaybinli Elie, söz konusu olan eserinde Musul’da Hamdanilere karşı çatışma sonucu yaşamını yitiren Merwani Kürd devletinin kurucusu Baz’ın (990) yerine geçen yeğeni Ebu Ali al-Hasan bin Merwan’ın trajik sonundan söz ediyor.. Elie, anılarında Ali al-Hasan bin Merwan, Amed’e giderken kalenin kapısında halk tarafından karşılanıyor.. Bu arada Abdel Barr adlı biri onu öldürüyor ve şehri ele geçiriyor, diye yazıyor.. O dönem Gezirta yöneticisi olan kardeşi Abu Mansur Said bin Merwan, büyük abisinin ölümünü duyar duymaz Meyafarqine geliyor ve 11 Kasım 997 tarihinde kendi hakimiyetini yeniden tesis ediyor… O günden itibaren kendisine Mumahhid ed Daula” denildi diyor.. Elie anılarında devamla Mumahhid ed Daula Said Meyafarqin’da güven, huzur ve düzeni sağladıktan sonra orayi kendisine başkent yaptı, hala şimdiye kadar ışıldayan kale duvarlarını örerek ismini verdi.. Mumahhid ed Daula Said, 1000 yılında o dönem Bağdatın Emiri olan Buyidi Baha el- Dawli’den Abbasi Kralı Mansur (754-775) zamanından beri Bağdat hastahanesini yöneten Hekim Gabriel bin Abdullah bin Bakhtisho’yu Meyafarqin’e göndermesini istiyor.. 80 yaşında olan Gabriel çocukları ile birlikte Meyafarqin’e gelip yerleşiyor.. Fakat iki yıl sonra yaşama veda ediyor.. Elie’nin söylemiyle Merwani kralı Gabriel’i büyük servetler ve payeler veriyor.. Elie, Mumahhid ed Daula Said’ in (14 aralık 1010) abisi gibi tuzağa düşürülüp öldürülmesine çok üzülüyor ve hatta anılarında onu tuzağa düşürüp öldüren Sarwin adlı birine “dinsiz, imansız” diye hakaretler yağdırıyor.. Merwan’ın en küçük ve üçüncü oğlu olan Ebu Nasır, Sarwin’a karşı savaş başlatıyor ve onu yenip öldürüyor. Ebu Nasir Merwani Kürd devletinin başına geçtikten sonra Ebu Nasır El Dawla lakabını alıyor… Ebu Nasır El Dawla Merwani Kürd devletinin başına geçtikten sonra, kabiliyetli bir lider olduğundan dolayı kendisini o dönemin büyük güçlerinden olan Buyidlere, Fatimelere ve Bizanslara empoze ediyor… Bu 3 devlet, Ebu Nasır El Dawla’ye Merwanilerin başına geçtiğinden dolayı kutlama mesajları gönderiyorlar..Elie, Ebu Nasır El Dawla’nin 1011 yılında vasalı olan İbni Dimne’nin denetimindeki Amedi yeniden kontrol altına aldığını ve Amed halkının Dimne’yi öldürdüğünü yazıyor..Ebu Nasır El Dawla Bizans imparatorluğu ile karşılıklı dokunmazlık antlaşmasını imzalıyor.. (Sevgili Rohat Alakom, İstanbul Kürdleri adlı eserinde, Kürdler ve İstanbul ilişkisini bir hikaye dışında Molla Gorani’nın 1453 gidişine bağlıyor… Aslında Merwaniler döneminde ciddi ilişkiler var… Daha sonra Kerkük’ten Malatya’ya gelen ve oradan Moğol saldırıları esnasında Ege denizi boylarında Germiyanoğulları devletini kuran Germiyan Kürdleri ile Bizansların yüzyıllara dayanan ilişkilerinden aramak gerekir).Elie’nin “Muzafer Emir” dediği Nasir al-Dawla Ahmed Bin Merwan bir Arap Emirinin hakimiyeti altında olan Urfa’yı; Urfa halkının istemi üzerine özgürleştiriyor ve Athira adlı Arap Emirini de öldürüyor.. Merwani yada bazılarının Dostiki Kürd devletine Merwan’ın oğlu Nasir yarım asır boyunca kralık (Mirlik) yaptı..Kral Nasir Meyafarqin’deki “Meryem Kilise”sinin hemen yanındaki tepede yeni bir kale inşa etti, köprüler yaptı, kamuya açık hamamlar inşa etti… Ayrıca var olan Meyafarqin Observatuarını yeniden tamir etti… Meyafarqin ve Amed camilerinde kitaphaneler oluşturdu..Ephrem-Isa Youssif’ın söylemiyle; “Meyafarqin Doğunun Güneşi olmuştu.. Meyafarqin, bilim adamlarının, dünya işlerinden ellerini çeken Sofilerin, El Esir gibi tarihçilerin, Abdullah El Kazurani gibi şairlerin rahatlık içinde kendilerini ifade ettiği ve hatta daha sonra Abbasilerin Halifesi olacak olan Muktadi’nin politik iliticada bulunduğu” huzur, güven, ilim ve irfan merkezi olmuştu.. Bağdat Halifesi Al- Kadir’in, Baş Veziri olan Abu al-Kasim al Huseyin al Mağribi Bağdat’ı terkederek Nasir al-Dawla Ahmed Bin Merwan’ın Baş Veziri olmuştu.. Al Mağribi 1026’dan öldüğü 1036 yılına kadar Merwani Kürd Devletine hizmet etti.. Al Mağribi, Nusaybinli Elie’yle her zaman dostluk ilişkilerini sürdürdü. Ya Meyafarqin’de yada Nusaybin’de sık sık görüşüyorlardı..

Nasıl Nizami Mülk “Siyasetname”sini Selçuklu Sultanı Melik Şah’a yazmışsa, Firdewsi “Şahnamesi” Haznewi Emirine yazmışsa, Al Mağribi’de İdeal yönetme sanatı olan “Kitab fi’l Siyasa” sinı Merwani Miri, Mîr Nasir’a hitaben yazmıştır..Meyafarqin doktoru, Abu Said Mansur bin İsa, diğer adıyla “Zahid al-Ulema” (kendisi de hırıstiyan) Meyafarqin’de görkemli bir hastane yapıyor. ( Hastahanenin yapılış hikayesi uzun, geçiyorum). Mîr Nasir “Meyafarqin Hastahanesi” için büyük servetler harcıyor..Büyük felsefeci, hekim, mantılçı ve her alanda yazan İbni Butlan’da, Mir Nasir’a dost olmuş, Bağdat’ı terkederek Meyafarqin Sarayına yerleşmiştir..Aslında Suriyeli Michel’in, Bizans, Arap, Fars, Ermeni ve Kürd tarihçilerinin Merwani Kürd Devleti Hakkında söylediklerini açmak, Selçukluların dönemi ve Kürd devletinin irdelemek gerekir..Selçukluların Bizanslarla girdikleri savaşlar, esas olarak Kürdistan toprakları üzerinde gerçekleşiyordu… Çünkü, bu savaşların esas amacı Kürdistan gibi stratejik ve zengin bir ülkeye eĝemen olmaktı.. Bu iki bölgesel güç, Kürdistanı denetim altına almanın yaratacaĝı jeo-stratejik avantajlar sayesinde hem Kafkaslara, hem Ortadoĝu’ya ve hem de Küçük Asya’ya yayılabileceklerini biliyorlardı…. Bundan dolayı, savaşlar hep Kürdistan için ve Kürdistan’da yapıldı..Selçuklularla Bizanslar arasında yapılan en büyük ve hayati savaş Malazgirt savaşıydı.. Bu savaş hem kendi döneminde büyük bir savaştı ve hemde tarihsel bazda bıraktıĝı etkiler açısından…. Çünkü, bu savaşın yarattıĝı siyasal sonuçların etkisi günümüze kadar geldi ve bölgenin demografik yapılanmasının alt üst olmasına neden oldu.Bir çok çevrenin haklı olarak kendi kendilerine sordukları soru, „Türklerin“ Malazgirt savaşını kazanmasında Kürdlerin sahip oldukları rol neydi?    Selçuklular ve Bizanslar bölgeye girdikleri zaman veya saldırdıkları zaman acaba bu bölge No Mans land mıydı? Malazgirt savaşına ilişkin yazı yazan ve eser verenlerin bir çoĝu sanki bölgede kimse yaşamiyordu gibi bir pozisyon yaratabiliyorlar.. Hâta Taha Akyol gibileri „Kürdlerin Türklerle beraber anadoluya geldiklerini“ yazabiliyorlar..Bu meselenin daha iyi anlaşılması için, Kürdlerin o dönem sahip olduĝu siyasal ve askeri konuma bakmak gerekir…O dönem, Kürdistan’ın savaş alanı dışında kalan bölgelerindeki Kürd Hükümetlerini saymasak, savaştan doĝrudan etkilenen ve o dönem siyasal aĝırlıĝı olan 4 Kürd Hükümetinden söz etmek gerekir.. 1)Rewadi Kürd Hükümeti: Rewadi Hükümeti, Hazbini aşiretinin bir kolu olan Rewadi’lerin lideri Muhamed Rewadi tarafından, 893 yılında Tebriz ve çevresinde kuruldu… Rewadi Kürd Hükümeti Selçuklular tarafından 1070 yılında yıkıldı.. 2)Şeddadi Kürd Hükümet: Bu Hükümet, 951 yılında Aran bölgesinde kuruldu….. Gence ve Ani gibi şehirleri kendisine başkent olarak seçen Şedadiler, 1197 yılında iç çelişkiler ve dış saldırılar neticesinde yıkıldı.. 3)Mervani Kürd Hükümeti: Bu hükümet ise 983 senesinde kuruldu ve 1096 tarihinde yıkıldı… Bu Kürd hükümetinin başkenti Meyafarqin di… 4)Salari Kürd Hükümeti: Bu Kürd Hükümeti, Muhamed’in Salar tarafından 942 yılında bugün Batı Azerbeycan diye tabir edilen eski „Küçük Med“ de kurulmuştu… Bu hükümetin başkenti Erdebil di… Bu hükümet 1096 senesinde yıkıldı.. Kısaca kuruluş ve yıkılış tarihlerini verdiĝim bu Kürd hükümetleri Rewadiler hariç (1070 yılında yıkıldı) diĝerleri Malazgirt savaşı sırasında varlıklarını sürdürüyorlardı..Şeddadi ve Mervani Kürd Hükümetleri, o dönem ciddi siyasal ve askeri aĝırlıĝı olan yapılanmalardı… Bu iki Kürd hükümeti, tüm çevre güçler tarafından ciddiye alınan, güçler dengesini deĝiştirebilen siyasal aktörlerdi.. Selçuklar alana gelmeden çok önce, bu Kürd hükümetleri kurulmuştu… Fakat, bu Kürd hükümetleri bir çok nedenin yanında dinsel nedenlerden dolayı Bizansların sürekli saldırıları altındaydılar… Abbasi devletinin merkezi otoritesinde ortaya çıkan sorunlardan dolayı, kendisiyle meşgul olan Baĝdat yönetiminin Kürdler için yapacaĝı bir şey yoktu… Kürdler, kendi baĝımsız otoritelerini kurarak, Bizans imparatorluĝu ve islam halifesi arasında tam bir tambon oluşturuyorlardı….Bu esnada Kürdler Bizansların hıristiyanlaştırma çabalarına karşı sürekli direndiler… Kürdlerle Bizanslar arasında bir çok savaşta oldu… Ama bunun yanında sorunları barışçıl bir şekilde çözme çabalarıda vardı…Kürdler, Bizanslarla Selçuklar arasındaki sorunlarda çeşitli dönemler aracıda oldular… Bunlardan biri, 1049 yılında Selçuklu komutan Ibrahim Inan tarafından esir alınan Bizans kralı Constantin’in kardeşi Qaris’in kurtarılması olayıdır…

Bizans kralı Constantin, Mervani Kürd hükümetinin başkanı olan Nesruldewle’den kardeşinin kurtarılması için aracı olmasını istiyor… Nesruldewle bu görevi başarıyla yapıyor ve Bizans kralı kendisine bir dizi hediye gönderiyor.. Ayrıca Istanbul ve Meyafarqin arasında çok yoĝun diplomatik geliş-gidişler vardı.. (Daha fazla bilgi için Abdulreqib Yusuf’un Dostike devletiyle ilgili çalışmasına bakınız).. Mervanilerin Mısır ve Suriye’de bulanan Fatimilerlede geniş ilişkileri vardı..Bizans kralı 2. Basil, 1000 yılında Malatya, Xarput, Karer dağlarını aşarak Erez’e geldiği zaman Mervani Kürd devletinin başı Muhahid Ad Daoula Ebu Mençur Said gidip kendisini görerek bağlılığını bildirdi.. “Basil bu Kürdü bir Magistros yaparak, koruması altına aldı… Ve yeni vasalı yaptı ”(Asolik, Cronologie suivie par Samuel d’Ani, p.164)Kürdler, Kafkasya bölgesinde de etkili bir güç olarak varlığını sürdürüyordu… Bugün Ermenistan ve Azerbeycan denilen bölgede büyük oranda Şeddadi ve Rewadi Kürd devletlerinin denetimindeydi… Bizanslar, Anı Ermenileriyle devlet çıkarları ve mezhepsel sorunlar yüzünden ortaya çıkan çelişkilerden dolayı Şeddadi Kürdleriyle ittifaklar kurmuşlardır.. 1042 ve 1054 yılları arasında imparator olan “Constantin Monomaque Şeddadi Hanedanlığının zalim Emiri olan Abu Uswar bir mektup yazarak Anı’yı işgal etmesini ve 2. Gagik’e verebilidiği kadar zarar vermesini istiyor.. Constantin Monomaque’ın komutanı Nikolaos bu mektuba ek olarak ona bir dizi servet ve onurlandırma konusunda da söz veriyor”… (Schlumberger, Epopé Byzantine III. 482-83)

Abu Uswar kendisine yapılan öneriyi kabul ediyor, ama İstanbul sarayına şartlarını ileri sürüyor… Abu Uswar; „Anı yönetiminde koparacağım tüm topraklar bana ait olacaktır” diye şartını ileri sürüyor..İmparator Constantin Monomaque; “Devlet başkanlarına mahsus olan damgalı bir mektupla bu antlaşmayı kabul ediyor” (Schlumberger, Epopé Byzantine III. 482-83) Şeddadi Kürd Hanedanlığı, bu durumdan yararlanarak bir bölge ve kaleye el koydu… Bizans ordularıda Anı üzerine yürüdüler.. Kürdler ve Bizanslar arasında kalan 2. Gagik Kürdlerle anlaşmaya çalıştı.. Bazı kaynaklara göre kısmi antlaşma sağlanmıştı… Bizanslar Ermeni emiri 2.Gagik’ı kandırarak İstanbul’a götürdüler.. Ermenilerin ileri gelenlerinden bazıları şehri Bizanslardan ziyade Şeddadi’lere teslim etmek istiyorlardı.. Çünkü Şeddadi kralı Abu Uswar bir Ermeni prensesiyle evliydi.. Ama Bizanslar şehri aldılar ve Şeddadilerle yaptıkları antlaşmaya uymadılar.. Bizanslar Ermeni ve Gürcülerinde içinde bulunduğu ordularını Abu Uswar’ın üzerine gönderdiler… Abu Uswar; “Bir savaş adamı olarak saldırılara karşı koyamayacağını anlayarak Dwin’e çekilip, tuzak kurmaya başladı” (age).. Şehrin bir çok alanında yoğun bir şekilde su setleri oluşturulmuştu.. Bizanslar tam şehre girmek üzere olduğu bir anda bırakılan sular ve oluşan çamur ortamında korkunç bir yenilgi aldılar. Fakat şunu da vurgulamak gerekir, Selçuklu Sultanı’nın adamlarında olan Horasanlı Salar bazı hıristiyan yerleşim birimlerine saldırarak bir çok insanı öldürdü ve esir aldı… Mervani Kürd devletinin kralı Salar’a bir mektup yazarak esirleri kendisine vermesini ve Amed’te satılmasını öneriyor… O böylelikle hıristiyanları kurtarmak istiyordu.. Çünkü “Nasırdol iyi bir olup hıristiyanlara karşı merhamet duyuyordu” (Matthieu d’Eddese, Chronique, LXXXVI).Ama ne yazık ki esirlerin bir çoğunu öldürüyor.. Selçuklar İran’a kaçarken, Bizans orduları Amed üzerine yürüdüler…

Matthieu de Eddese’nin verilerine göre Bizanslılar, Amed şehrinde 15000 Kürdü oldürdüler….Çok kısa bir şekilde özetleye çalıştığım bu ortamda Selçuklar diye yeni bir güç alanda belirlenmeye başladı.Ertuğrul Anı’ya saldırdığı zaman yanında Şeddadi Kürdleride vardı.. O yenilgi aldığı zaman, Bizanslılar “tüm doğu ordularını Şeddadi kralı Abu Uswar’ın üzerine gönderdi.. O, yeniden Bizanslıların vassalığını kabul etti..Daha sonra Alparslan’la Bizans kralı Romanus Diogenes arasında yapılan Malazgirt savaşında yine Kürdler çok zarar gördüler.. Hem Kürdistan savaş alanı oldu ve hem de Kürdler esas savaş gücü olarak zarara uğradılar.Bizans ordusu Ibni El Esiri’ye göre 200 000 askerden, Imadedine göre 300 000 ve El Fariqi’ye göre 400 000 bin askerden oluşuyordu… Ama sonuç olarak çok büyük bir güç… Bu sayıları daha aşağılarada çeksek dahi büyük bir askeri yığınak.. Bu güçlerin 30 bini Roussel de Bailleul önderliğinde Xelatı kuşattı… Xelat o dönemler Kürdlerin elindeydi… Diğer güçler Malazgirt’e…. Ama Selçuklu güçler sayısal olarak azdı.. René Grousset’te göre, “15000 Kürd ve Türk“ Sıbt İbnu’l-Cevzî’nin „Mir’atu’z-Zamân“ı „10 bin Kürd“, başka bazı tarihçiler 30 000 kişiye çıkarıyorlar… Şimdi bazı eski kaynaklara dayanarak Bizans kralı Romanus Diogones’in esir alınış öyküsüne değinmek istiyorum.. Selahadin Üniversitesi Öğretim görevlilerinden Dr. Niştiman Beşir Mehemed, Raman dergisine yazdığı bir makalede;“Bizans kralı Romanus Diogones’in Şadi adlı bir Kürd tarafından esir alındığını” yazıyor.. Dr Niştiman bu tezini tarihçi İbni El Ebri’nin “Tarix El Zeman” adlı eserine dayandırıyor..İbni El Ebri şöyle yazıyor;“Şadi adlı bir Kürd Bizans kralı 4. Romanus’u esir alabildi.. Bu gerçeği ispatlamak için diyebilirim ki Şadi Kürdçe bir kelimedir.. Ayrıca Selahedin Eyubi’nin babasının ismide Şadidir” (akt. Dr. Niştiman) Kürdistan ve Anatolia’ya taşıyan Türkelerin „Malazgirt Fatihi“ dediĝi Alpaslan yine bir Kürd tarafından öldürüldü.. Bu konu da, en ciddi Kaynak 11 ve 12 yüzyılda yaşamış, Fransızların Mathieu de Edesse ve bizim „Urfalı Mateos“ olarak bildiĝimiz Ermeni tarihçisidir. Urfalı Mateos „Vekayi-Name’sinde Alpaslan, Bizans kralı Diojeni yendikten sonra Semerkant memleketini feth etmek üzeri yola koyulduĝunu söylüyor ve ekliyor;„O büyük bir ordunun başında olduĝu halde metin ve meşhur bir kale olan Hana* üzerine yürüdü ve kuşattı… Bu kalenin sahibi cesur ve aynı zamanda azgın ve merhemetsiz bir adamdı.** Sultan Alpaslan, kaleyi günlerce muhasara altında tutup çok sıkıştırdı.. O, aynı zamanda kalenin reisini, atalarının topraklarının daimi sahibi kalmak şartiyle kendisine itaate davet etti.. Kale reisi, hayli sıkıntılara göĝüs gerdikten sonra Sultana arzı tazimat etmiye karar verdi.. O, korkunç bir plan düşündü. O gün, karısı ve çocuklarıyla beraber şenlik ve ziyafet yaptı. Davullar çaldırarak ve şarkılar söyleterek onlarla beraber büyük neşe içinde içinde yedi ve içti. Fakat geceleyin karısını ve 3 oĝlunu Sultan’ın eline düşüp ona köle olmamaları için vagşiyane bir surette kendi eliyle kesti. O, ertesi sabah erken de oĝullarını kesmiş olduĝu iki biçaĝı yanına aldı ve Sultan’ın huzuruna gitmek üzre kaleden çıktı.. Sultan Alpaslan, onun geldiĝini haber alınca huzuruna getirilmesini emretti. Reis, huzura çıkınca eĝildi, fakat ona yaklaştıĝı sırada aniden Sultanın üzerine atıldı ve cizmelerinin içine saklamış olduĝu iki biçaĝı çekti. Onu Sultanın huzuruna getirmiş olanlar bu sırada kaçtılar. Vahşi bir hayvan gibi Sultanın üzerine atılan adam, iki biçaĝınıda onun vucuduna sapladı.. Sultanın adamları ileri atılıp onu olduĝu yerde öldürdüler… Sultan 3 yerinden yaralanmıştı, çok tehlikeli bir halde bulunuyordu ve şiddetli acılardan kıvranıyordu. O, memleket halkının bundan haberdar olmaması için ordusuna ilerleme emrini verdi.. Beş gün sonra vahim bir vaziyette olduĝunu hissedip başlıca İran reislerini ve mabeyincisini*** yanına çaĝırdı.. Sultan henüz bir çocuk olan oĝlu Melikşahı onlara takdim edip, işte ben yaralarımın tesiriyle ölüyorum. Oĝlum sizin hükümdarınız olsun ve tahtıma otursun‘ dedi.. Sultan, bu sözleri mutâakıp hükümdarlık esvaplarını çikardı ve oĝlu Melikşah’a giydirdi. Onun önünde eĝildi ve onu gözyaşları içinde Allaha ve Iran emirlerine emanet etti.. Sultan Alpaslan aynı günde ehemmiyetsiz bir adam olan bir Kürdün eliyle bu suretle ölmüştü….“ (Urfalı Mateos, Vekaliye-Name, sayfa 146)

Evet, Kürdistan’ı işgal eden o dönemin iki büyük gücün başında bulunan Alparslan Kürdler tarafından öldürülüyor, Romanus Kürdler tarafından esir alınıyor… Burada bir çok sonuç çıkarılabilinir… Kürdler, bölgenin en büyük halkı olarak tüm gelişmeleri büyük oranda etkileyebiliyordu.. Eğer din meselesi olmamış olsaydı, Kürdler Selçuklara karşı tavır alsaydılar, Türkler asla Kürdistan’a ayak basamazlardı… Daha sonra tüm yukarıda saydığım Kürd hükümetleri Selçuklar tarfından yıkıldı.. Biz Kürdler bir anlamda kendi ipimizi kendimiz çektik.. Sayın Ilıcak makalesinde uzun bir şekilde Basklıların ve İrlandalıların durumuna değiniyor ve şöyle diyor: „Baskların yaşadığı Navar Krallığı, bir zamanlar Kastilya ve Aragon Krallıkları gibi, müstakil bir devletti; bölge, İspanya ve Fransa arasında paylaşıldı. İrlanda ise, İngiliz hâkimiyetine karşı baştan beri direndi ancak, başarısız kalan pek çok ayaklanmanın sonucunda, 1801’de İngiltere’ye katıldı. Katolik orta sınıf, İngiltere’ye bağlı kalmayı hiçbir zaman içine sindiremedi; onlar bağımsızlık mücadelesi verirken, Kuzey İrlanda’daki Protestanlar da Birleşik Krallığın bir parçası olmayı tercih ettiler. İrlanda böylece ikiye bölündü. Bu ülkede terör, etnik temelli olmaktan ziyade, mezhep ayrılığına dayanıyordu.“ *** Gelelim bizim tarihimize… 1071’de Selçuklu hükümdarı Alparslan, Anadolu’ya girdiğinde, Malazgirt’te bir Kürt devletiyle karşılaşmadı; bir Kürt devletini yıkarak Anadolu’yu fethetmedi. Aksine Müslüman halklar, Bizans devletinin hâkimiyetine el birliğiyle son verdiler“ Ben sadece burada sayın Ilıcak’a bazı şeyleri hatırlatmak istiyorum: 1)Malazgirt Merwani Kürd Devletinin denetimi altındaydı. Merwani Mîr’i Mîr Baz Musul savaşında ölünce bu durumda yararlanan Gürcüler ve Ermeniler Malazgirti ele geçiriyor ve büyük bir Kürd kıyımını yapıyorlar. Buna tepki olarak Rewadi Kürd Kralı Memlan onlara savaş ilan ediyor. (Kaynak olarak Urfalı Mateos, René Grousset’in Ermeni Tarihi vs) 2)Neden Alparslan Şeddadi Kürdlerine Ani şehrini sattı? (Gerard Dedeyan, Les Armenies entre GRecs, Musulmans et Croises, sayfa 294) Eğer Kürdler güç değilse bu satış niye? (Soru iki gazeteciye) Bilindiği gibi Ani 1072 yılında Şeddadi başkenti oluyor. 3)Sayın Ilıcak’a bir önerim daha olacak.

Eğer gerçekten Kürdlerin tarihi hakkında Türk tarih tezini kısmen aşmak istiyorsa eşi rahmetli Kemal Ilıcak’ın 1980 sonrası baskıya verdiği Keykawus’un „Kabusnamesini“ okusun. Kabusname’nin iki cildi de herhalde kendilerinde vardır. Birinci cilt’te „Abulasvar Şawêr“; İkinci cilte ise „Mîr Fadlun“ ile igili birer hikaye var. Keykawus onlara „Padişah“ diyor.. Onların önderliğindeki „gazalar“dan sözediyor. Sonuç olarak toparlamak gerekirse Türkler bölgeye gelmeden ve geldikleri zaman alanda Kürd devletleri vardı. İlk dönemler Kürdlerle iyi geçinmeye ve dost olmaya çalıştılar. Örneğin Alpaslan bacısı “Safiye Hatun’u Kürd Mîrlerinden Hezarhesp Kurê Benkîr’e eş olarak” verdi( İbni El Esir, El Kamil, birinci bölüm sayfa 61) Yine 1067 yılında Alpaslan’ın evlendiği Abhaz Paşasının bacısı, daha sonra bunlar ayrılıyorlar. Sözkonusu olan kadın Şeddadi Kralı II. Fadlun evleniyor. Yine Alpaslan 1067 yılında “bir kızını Ennaz Kürd Mirine veriyor”(akt Dr. Niştiman Beşir, Selçuklular üzerine, sayfa 224) Hediyelerede değinmek istemiyorum. Ama güçlendikleri zamanda Kürdleri biçmeye başladılar. Sayın Zaman gazetesi yazarı Sıbt İbnu’l-Cevzî’nin „Mir’atu’z-Zamân“ı „10 bin Kürd“,ün Malzagirt savaşına katıldığını” yazıyor. Aynı kitabın yanı Mir’atu’z-Zamân“ın 117.sayfasına bakmasını tavsiye ediyorum. Ne var? Türklerin Kürdlere karşı yaptığı toplu kıyım var. Sıbt İbnu’l-Cevzî‘? “Nizami Mülk ve Melik Şah Rewadi Kürdlerin kaldığı Dvin kalesini kuşattılar, kaleyi savunan savaşçılardan 30.000 kişi öldürdüler ve 50.000 kişi esir aldılar” Ama sayın Mustafa Armağan’ın okuduğu , Mükrimin Halil Yınanç gibi yönlendirici kitaplarda ve tarih çalışmalarında böyle alıntılar olmaz. Çünkü, “Türke hakaret olur” ve “Kürdün varlığı ortaya çıkar” korkusuyla tüm tarihi gerçekler altüst ediliyor ve belli bir tarih anlayışı çerçevesinde topluma empoze ediyorlar “Kürd açılımı”nın tartışıldığı bu günlerde “bir tarih açılımı” da gündeme getirmek gerekir. Aso Zagrosi

Türkler gibi kardeşlerimiz olduktan sonra düşmana ne gerek var….

 

Aso Zagrosi

Geçenlerde Yaşar Kemal’ın açılış konuşmasını yaptıĝı Kürd sorununu konu alan „Türkiye Barışını Arıyor“ adlı bir konferans yapıldı..Bu konferansa ve Yaşar Kemal’ın konuşmasına ilişkin hem Türk ve hem de Kürd basınında bir çok deĝerlendirme yazıları çıktı..Yaşar Kemal’ın açılış konuşmasında saĝa sola serpiştirilmiş ve konuşma metnine yabancı duran „ Malazgirt savaşından Kurtuluş savaşına kadar Türk-Kürd Kardeşliĝi“ vurgusuydu. Ayrıca Yaşar Kemal konuşmasında Türk çevrelerine çaĝrı yaparak „ Dünyada bir tane dostumuz varsa diyelim, o da güneyimizde petrol kuyuları üstünde oturan Irak Kürdleridir“ demişti..Radikal gazetesi yazarlarından Nuray Mert Yaşar Kemal’ın „petrol hesabını araya sıkıştırarak kardeşliĝe ikna etme“ meselesine karşı çıkarak „bundan Kürd veya Türk kime ne hayır gelecek?“ diye soruyor..Yaşar Kemal’ın Türkleri kardêşliĝe ikna etmek için rüşvet olarak petrol olayı beni Kürdlerle Türklerin ilk karşılaştıkları Malazgirt savaşı öncesine kadar götürdü.. Aslında Selçuklular Abbasilerin Başkenti Baĝdat’tı ele geçirdikten sonra giriştikleri saldırılar esnasında Kürdler bugünkü Kürdistan’da ve hâtâ bugünkü Ermenistan ve Azerbeycan’da devletlere sahiptiler..O dönem, Kürdistan’ın savaş alanı dışında kalan bölgelerindeki Kürd Hükümetlerini saymasak, savaştan doĝrudan etkilenen ve o dönem siyasal aĝırlıĝı olan 4 Kürd Hükümetinden söz etmek gerekir..

1)Rewadi Kürd Hükümeti: Rewadi Hükümeti, Hazbini aşiretinin bir kolu olan Rewadi’lerin lideri, Muhamed Rewadi tarafından 893 yılında Tebriz ve çevresinde kuruldu… Rewadi Kürd Hükümeti Selçuklular tarafından 1070 yılında yıkıldı..

2)Şedadi Kürd Hükümet: Bu Hükümet, 951 yılında Aran bölgesinde kuruldu….. Gence ve Ani gibi şehirleri kendisine başkent olarak seçen Şedadiler, 1197 yılında iç çelişkiler ve dış saldırılar neticesinde yıkıldı..

3)Mervani Kürd Hükümeti: Bu hükümet ise 983 senesinde kuruldu ve 1096 tarihinde yıkıldı… Bu Kürd hükümetinin başkenti Meyafarqin di…

4)Salari Kürd Hükümeti: Bu Kürd Hükümeti Muhamed’in Salar tarafından 942 yılında bugün Batı Azerbeycan diye tabir edilen eski „Küçük Med“ de kurulmuştu… Bu hükümetin başkenti Erdebil di… Bu hükümet 1096 senesinde yıkıldı..Kısaca kuruluş ve yıkılış tarihlerini verdiĝim bu Kürd hükümetleri Rewadiler hariç(1070 yılında yıkıldı) diĝerleri Malazgirt savaşı sırasında varlıklarını sürdürüyorlardı..Şeddadi ve Mervani Kürd Hükümetleri o dönem ciddi siyasal ve askeri aĝırlıĝı olan yapılanmalardı… Bu iki Kürd hükümeti, tüm çevre güçler tarafından ciddiye alınan, güçler dengesini deĝiştirebilen siyasal aktörlerdi..Selçuklar alana gelmeden çok önce, bu Kürd hükümetleri kurulmuştu… Fakat, bu Kürd hükümetleri bir çok nedenin yanında dinsel nedenlerden dolayı Bizansların sürekli saldırıları altındaydılar… Abbasi devletinin merkezi otoritesinde ortaya çıkan sorunlardan dolayı, kendisiyle meşgul olan Baĝdat yönetiminin Kürdler için yapacaĝı bir şey yoktu… Kürdler, kendi baĝımsız otoritelerini kurarak, Bizans imparatorluĝu ve islam halifesi arasında tam bir tampon oluşturuyorlardı…. Selçuklular geldikleri zaman Kürdler alanda büyük bir güçtüler ve Kürdler olmadan hiç kimse başarı elde edemezdi..Bu durum yeni ortaya çıkmış bir olay deĝildi… Medler iktidarlarını Perslere kaptırdıktan sonra Perslerle Yunanlar, Sasanilerle Bizanslar arasında, daha sonra Islam Arap ordularıyla Bizanslar arasındaki savaşlarda Kürdler her zaman ciddi ve önemli roller oynadılar..Çünkü, Kürdistan hem bu büyük güçler arasındaki sınırı teşkil ediyordu ve hem de bu güçlerin üzerine kapıştıkları bir alandı.. Kürdler hep kendilerini savaşın ortasında buldular ve savaşmak zorunda kaldılar..Bundan dolayı alana gelmek istiyen ve gelen tüm güçler Kürdlerle bir antlaşmaya varmak zorundaydılar..Türk çevrelerinin en çok övdükleri ve Türklere Malazgirt savaşından sonra Anadolu’nun kapısını açan Alparslan, büyük Kürd Miri Hezarhesp Kurê Benkir‘e bacısı Sefiye Hanımı eş olarak veriyor..Bazı kaynaklara göre Ahwaz, Kuzistan ve Basra’da cuma günü camilerde okunan hutbe bu Kürd Miri adına yapılıyordu..Alparslan’ın kendisi Gence’yi ziyaret ettiĝi zaman ve Mir Fezlunla görüştüktükten sonra Ebxaz Kürd Paşasının yeĝeni Qiratla evleniyor. Ayrıca aynı Alparslan kendi öz kızını Ennaz Kürd Devletinin Kürd Miri Ebu Fewaris Serxab Kurê Bedir Kurê Muhelhil’e veriyor.Biraz durumları iyileştikçe bu sefer var olan Kürd Hükümetlerini haraca baĝladılar..Rewadiler, Şeddadiler ve Merwanilerin Selçuklu Sultanlarına gönderdikleri hediyelerin dökümünü bir çok eski tarihçi yapıyor.((ibni El Hibiri, Ibni El Esiri, Qazi Reşid, Yezdi, Huseyni, Ebni El Cewaz vs…)Aslında o dönem Selçukluların güçleri Kürdlere ve Kürd Hükümetlerine yetmiyordu.. Bundan dolayi aldıkları haraçlarla yetinmeye çalışıyorlardı..Selçuklular biraz daha güçlenmeye başlayınca bu sefer Kürd Hükümetlerine yönelmeye ve onları tasfiye etmeye çalıştılar.. Bu süreç Alparslan döneminde başladı… Bundan dolayi Alparsan Kürd Yusuf tarafından öldürüldü( Aso Zagrosi’nin bu konuya ilişkin makalesine bakınız)…Ama aslına bakılırsa Kürdler olmadan Türklerin Anadolu’ya ve Kürdistan’a ayak basmaları hayal olurdu… Kürdleri Türklerle bu ilişkiye götüren olayda islamdı..Osmanlılar döneminde de aynı şeyi yaşadık.. Çaldıran Savaşı dönemini düşünün… Osmanlılar zayıftı.. Kürdler olmadan Sefavilere karşı o savaşı kazanma imkanları yoktu.. Yavuz Sultan Selim Idrisi Bitlisi’yi Kürd Mirlerini kazanmak için altına mühürünü vurduĝu boş ve beyaz sayfalarla gönderiyor.. Ne istiyorsanız kabulumdur anlamında…Dr. Cemal Nebez „ Idrisi Bitlisi gibi büyük bir alimin, siyaset ve diplomasi şahsiyetinin kendisi için deĝilde bir Türk aşiret reisi için çalışmasını “ anlamaktan zorlanma konusunda haksız deĝil..Zaten savaştan sonra Yavuz Sultan Selim tüm ordusunu geri çekiyor ve yine sınırları Kürd hükümetleri koruyorlar..Daha sonra Osmanlılar güçlendikleri oranda Kürd hükümetlerinin baĝımlılık ilişkileride artıyor ve yetkileri sınırlandırılıyor.. Bin sekiz yüzlerde ise artık ihtiyaç duyulmadıĝından dolayı birer birer tasfiye edildiler.Cumhuriyet döneminde de aynı şeyler yaşandı.. Mustafa Kemal’ın elinde hiç bir şeyi yokken, Kürdlere sıĝındı.. Din, Kürd ve Türk kardeşliĝinden dem vurmaya başladı, kendisine Kürdistan’da Diyap Aĝalardan, Suleyman Aĝalara ve Haci Musalara kadar bir çok „manevi babalar“ buldu… Cemilê Cetolar gibi bir çok „kan kardeşi“….Aynı Mustafa Kemal, iktidarı ele geçirir geçirmez Kürdistana karşı tam 20 yıl boyunca savaştı hayatın tüm alanlarında Kürdleri soykırımdan geçirmeye başladı. Ne „manevi babaları“ ne de „kan kardeşleri“ kaldı..Diyarbekir’de „kann kardeşinden habersiz tutuklandıĝını sanan“ Cemilê Çeto idama giderken gerçeĝi anlıyor.. Ama iş işten geçmişti.. Bundan dolayı „Bana Cemilê Çeto demeyin Kerê de keto“ demişti..Aslında Kürdlerle Türklerin bin yıllık kardeşliĝi, Mustafa Kemal ile Cemilê Çeto’nun kardeşliĝidir.Devlet onların, ordu onların elinde, eĝitim ve öĝretim onların dilinde, Türkiye’de „tek bir millet, tek bir dil, tek bir bayrak var“. Bunların hepsi onlara ait.. Bize ait olan her şey yasak ve yok ediliyor..Onlar cellat biz kurban..Ama, her ne hikmet ise „biz bin yıldan beri kardeş kardeş bir arada yaşıyoruz“ diyorlar. Eĝer kardeşlik buysa, içine tüküreyim ve alın başınıza çalın…E. Kazan’ın „Amerika-Amerika“ adlı filmini seyretmiştim.. Bir Yunan asılı vatandaş Istanbul’da geziyor.. Bir Türk kendisine yaklaşıyor: „Kardeş!! Kardeş!!“ diye sesleniyor.. Yunanlı hemen paniĝe kapılıyor ve kendi kendisine bu benim başıma bir şey getirir diye korkmaya başlıyor.Aslında o filmde gösterilmek istenen asırlar boyunca yaşanan tarihi tecrübenin küçük bir senteziydi..Güney Kürdleri yıllardan beri tüm kapılarını Türklere ve Türk firmalarına açtılar… Türk firmaları, Güney Kürdistan’ın yeni yapılanmasında var olan ihalelerin aslan payını aldılar. Şimdi 400 civarında Türk şirketi bu alanda aktif durumdadır. Temel gıda maddelerinden beyaz eşyaya, inşaat malzemelerinden suya kadar Türkiye’den gidiyor..Türkler milyarlarca dollar kazanıyorlar..Güney Kürdleri onları susturmak için tüm bu olanakları haraç veya rüşvet olarak onlara sunuyorlar..Ama, Türkler doymuyor.. Onlar, daha fazlasını ve hâttâ „Kerkük, Hewler, Telafer, Musul, Tuz Xurmatu vs..vs. Türk yurdudur“ diye hezeyana gelmişler..Bugün Türklerin zere kadar imkanı olmuş olsaydı, Kürdleri soykırımdan geçirir ve Güney Kürdistan’ın 1000 yıllık Türk yurdu olduĝunu dünyaya ilan ederlerdi.Işte Türklerle Kürdlerin kardeşliĝi böyle bir şey..Türk devlet yöneticileri ve bizim bazı Kürd çevreleri her gün „Kürd-Türk kardeşliĝi“ adlı bin yıllık yalanı sakız gibi çiĝniyorlar..Türk devleti bizi Kuzey Kürdistan’da köle olarak kullanıyor.. Aslında kölelerden daha kötü durumdayız.. Çünkü, kölelerin köle olarak hakları vardı.. Bizim Türkiye’de Kürd olarak hiç bir hakkımız yok… Birde kimse kölenin diline ve kültürüne de karışmazdı.Birde her gün Türk devlet yetkilileri „ kardeşlerimizin akrabaları“ dedikleri Güney Kürdlerine tehditler yaĝdırıyorlar.. Çünkü onların „kardeşlerinin akrabaları“ onların „kardeşlerini“ yok edecekmiş…Bunun ismi açıkçası sahtekarlıktır…Eĝer Kürdlerle Türkler arasında zere kadar insani bir ilişki ve baĝ olsaydı, yüz binlerce asker sınıra yıĝdırılmazdı, yüzbine varan koruyucu para karşılıĝında kendi kardeşine karşı suça zorlamazdı..Türk Parlamentosu 23 Ocak’ta Güney Kürdistan’a karşı düşmanlık yapmak ve Kürdleri yok etmek için hain planlar yapmak amacıyla gizli oturum yapmazdı..Sonuç olarak, Türkler gibi kardeşlerimiz olduktan sonra, düşmana ne gerek var….

Aso Zagrosi

21.01.07

 

13 TEMMUZ’DA İRAN  SÖMÜRGECİLERİ  TARAFINDAN ALÇAKCA  ŞEHİD EDİLEN  DR. QASİMLO’YU   SAYGI İLE  ANIYORUM!!

 

Yıllar önce  Dr. Qasimlo ile  ilgili  kaleme aldığım ve  çevirdiğim  bazı  yazıları   ölüm  yıl  dönümü  vesilesiyle  yeniden yayınlıyorum.

Aso Zagrosi

Ağustos’un ortalarından Eylül ayının ortalarına kadar yıllık tatilimi kullandım.. Tatile çıktığım zaman Newroz.Com’a bu yönde bir not düşmüştüm.. Sevgili HeK’te tatil sonrası gördüklerimi ve gezdiğim yerlerle ilgili anılarımı yazmamı istemişti.. Bu gidişle çok zor olacak.. Zaten döndüğüm zaman Güney Kürdistan’da Irak devleti ile yaşanan sorunlar ve Türk devletinin Kürdlere karşı kabadayilikları gündemimizi tümden kaplamıştı.. Böyle bir ortamda anımı kalır..Ama, yine de HeK’i kırmamak için Paris’te kaldığım bir hafta içinde bir anımı vesile yaparak bir şeyler karalamak istiyorum. Paris’e tatil yapan ve Paris’te oturan her Kürd’ün mutlaka uğradığı yerlerden biri “Paris Komuncularının Mezarlığı” olarak bilenen “Perres Lachaise”dir..Çünkü, büyük Kürd sinama sanatçısı ve film yönetmeni Yılmaz Güney’in, İran Kürdistan Demokrat Partisinin iki sekteri Dr. Abdulrahman Qasimlo’nun, Şerefkendi’nin mezarları orada bulunmaktadır.. Kürd ses sanatçısı Ahmet Kaya ve daha bir çok Kürd’ün mezarı Perres Lachaises’de bulunmaktadır..Aslında ben Paris’e ve Perres Lachaises Mezarlığına yabancı değilim.. Daha önce yıllarca Paris’te kaldım.. Bu sefer benim ile birlikte bir grup arkadaş vardı. Ben gittiğimizin hemen ertesi sabahı arkadaşların yönünü “Kürdistan şehidlerinin gurbet diyarı” olan Perres Lachaises’e verdim.. Qasimlo’ya, Şerefkendi’ye, Yılmaz’a ve Ahmet Kaya’ya birer gül bırakarak Paris gezintimize başladık… Dr. Qasimlo ve arkadaşları İran devleti ile Viyana’da yaptıkları bir görüşme esnasında 13 Temmuz 1989 yılında alçakça şehid edildiler.. Biz o dönem Dr. Qasimlo ve arkadaşları için görkemli bir cenaze töreni düzenledik.. Bende o cenaze törenini örgütleyen insanlardan biriydim.. Cenaze yürüyüşü sessiz olacaktı.. Biz yürüyüş boyunca o sessiz ortama denk gelecek Kürdçe bir müzik parçasını aradık.. Sonunda kaval ile seslendiren bir parça bulduk ve yürüyüş boyunca o parçayı çaldık.. Kaval ile seslendirilen o parçayı hiç unutmam.. Yürüyüşe katılan herkes bir duygu seline dönüşmüştü, bir çokları duygularını serbest bırakarak göz yaşları döktüler. O sessizlik, şehidler ve kaval sesi herkesi Paris’ten, göz yaşlarından utanmadan, erkekler ağlamaz geleneklerinden koparmış, rüyası görülen vatana ve duygu seline dönüşmüş Kürd’ün yekpare diyarına götürmüştü..Mezarlığa vardığımızda bugün Fransa’nın Dış İşleri Bakanı olan Kürd dostu Bernard Kouchner “Sevgili Arkadaşım Qasimlo!!” diye başlayan konuşmasını göz yaşı ve hıçkırıklar içinde bitirdi.. O, gün herkes tüm tabulardan uzak, insan olmuştu.. Bernard Kouchner Kürdçe’yi İKDP’nin kamplarında Dr. Olarak çalıştığı dönem öğrenmişti.Kürdistan Demokrat Partisi(İran)nin diğer bir Genel Sekreteri Şerefkendi ve arkadaşları 1992 yılında Berlin’de İran devleti tarafından öldürüldükleri zaman ben Kürdistan’daydım. Güney Kürdistan’da İran Kürdistan Demokrat Partisi liderlerinden Mustafa Hicri, Abdullah Hasanzade ve Celil Gadani tanıdım.. Başka Doğulu Kürd partilerinin önde gelen kişilerini de .. Bizim ile ilişkileri iyiydi, gittikleri yerlerde yemek yemezlerdi. Çünkü İran devleti ajanları aracılığı ile yemeklere zehir katıyordu.. Bu yönde acı tecrübeleri olmuştu..Paris’teki Doğu Kürdistan liderlerinin bulunduğu mezarlıktan çıktığım zaman aklıma Güneydeki liderleri, Simkolar, Qazi Muhamedler geldi. Evet, Doğu Kürdistan liderlerinin İran devleti tarafından fiziki olarak yok edilmesi siyaseti yeni değil.. Aslında bu siyaset Kürd ve Fars tarihi kadar eski..Daha fazla eskilere gitmeye gerek yok.. Safeviler döneminde(1502-1836), Qaçariler döneminde(1796-1925), Pehlewiler döneminde(1925-1979) ve İran İslam Cumhuriyeti(1979…) döneminde Kürdlere karşı aynı politikalar uygulandı ve Kürd liderleri öldürülerek Kürdler başsız bırakılmaya çalışıldı.. Farsların Kürdlere yönelik söz konusu olan bu siyaseti sistem haline gelmiştir. Sefeviler döneminde(1502-1836) Şah İsmail’in Tebriz’de 20 bin Sünni Kürdü ve bir yıllık Diyarbekir kuşatması sırasında 15 bin kişiyi katlettiğini burada anlatmayacağım.. Eğer onlar Diyarbekir’i alsaydı, tam felaket olurdu.( Kürd Mirlerinin Osmanlı Sultanı ile beraber hareket etme espirisini burada aramak lazım)Dr. Firset Hirehi İran devletinin bu tip terör faaliyetlerini anlattığı bir makalesinde Sefeviler döneminde Kürd liderlerini yok etme siyaseti hakkında çeşitli örnekler verdiyor:1) Hesnewi’ler ailesinden gelen Loristan Kürd Miri Şah Rustem’ın oğlu Cihangir İran Şahı Şah Tehmast tarafından öldürüldü.2) Yine Loristan’ın Kürd Miri Muhamedi’nin oğlu Şah Werdi, 1596’da İran Şahı Şah Abbas tarafından öldürüldü..3) Dimdim Kalesinin Miri, Xanê Lepzêrîn Şah Abbas tarafından öldürüldü.. Bu konuda Dr. Firset Sefewi tarihçilerinden İskender Beg’den bir alıntı yapıyor, alıntıda yazar: “ Safewiler, hem Kürd şavaşçıları ve hemde sivil kesimlerin hepsini tek bir insan kalmayıncaya kadar herkesi hünharca öldürdüler” diyor.4) İran Şahı, 1690 yılında Mukri aşiretinin lideri Mir Qubaxan’ı 150 adamıyla birlikte öldürüyor.. İran Şahı Mukri aşiretinin yok edilmesi için ferman çıkarıyor. O dönem söz konusu aşiretten birlere varan insan öldürülüyor. Bilindiği gibi, İran Şahı, Şah Abbas Kürdlerden kurtulmak için büyük bir Kürd kesimini Horasan’a götüp yerleştiriyor.. “Çemişgezek göçü” var.. Nasıl Osmanlı Sultanı savunma için “Kürdlerden etten duvar” oluşturduysa Şah Abbas’da Özbeklerin saldırılaraına karşı Kürdleri savunma kalkanı olarak o bölgeye yerleştirdi.Nadir Şah döneminde baş gösteren Mukriyan, Botan ve Hewlêr direnişleri ve ayrıca Dumbuli Kürdlerinin geniş alana yayılan direnişleri kanla bastırıldı.. Bir çok tarihçiye göre Şah Nadir Kürdlere karşı toplu katliamlar yaptı.. Şah Nadir’ın Kürdlere yönelik katliamları Kürdçe’nin Goran edebiyatında önemli bir yer alıyor. Neyse sonuçta Şah Nadir 1747 yılında Horasanlı bir Kürd tarafından öldürüldü..Bilindiği gibi Şah Nadir’dan sonra Kürd kökenli Zend ailesi İran’da iktidara geçti.(aslında bu meseleye ilişkin daha geniş yazmak lazım)Daha sonra Muhamedxan Qaçari, son Zend Şahı Letif Elixan’a karşı başarılı olduktan sonra 6 bin esiri öldürüyor.. Bir çok tarihçiye göre Muhamedxan Qaçari Kürdlere karşı çok merhametsiz ve barbar davranıyordu.. 1797 yılında Şikak aşiretinin lideri Sadikxan Muhamedxan Qaçari’yi Kafkas cephesinde öldüryor. Yine Qaçarilerden Meraxa hakimi Ahmedxan Meqdem meşhür Kürd aşireti Mangur’ların lideri Birinci Bapir Ağayi öldürüyor.Şeyh Ebeydullah Nehri 1880 yılında Farsların üzerine yürüdüğü zaman orada şartlar elverişliydi.. Tüm İran Kürdleri hareketi desteklediler.. Van gölünden Urmiye gölüne kadar tüm alanın kısa bir süre içinde kontrol altına alınmasının nedenleri birazda burada yatmaktadır.. Daha sonra o dönemin büyük güçlerinin Farslara verdikleri destekten dolayı hareket yenilgi aldı. Şeyh Ebeydullah’ın yandaşlarından 50 kişinin İran Şahı tarafından idam edilmesi, tanınan Kürd şahsiyetlerden Feracullahxan’ın işkence ile öldürülmesi Şeyh’i daha sert davranmaya götürdmüştü.. Hareketin yenilgisi esnasında Celil Ağayı topun önüne koyarak param parça etmeleri, Mengur aşiretinin lideri Cafer ağanın Emir Nizam tarafından görüşme masasında katledilmesi bunlardan sadece bir kaç örnek..Farsların Kürd liderlerine pusu kurma ve görüşme masalarında öldürmeleri tarihsel bir gelenek.. Bir Fars geleneği..Simko Şikak’ın abisi Cewahir ağa yine görüşme masasında öldürüldü. Daha sonra Pehlewiler döneminde Simko’nun kendisi yine görüşme esnasında alçakca öldürüldü.. Qazi Muhamed, Sadir Qazi ve Seyfi Qazi’nin Çarçira Meydanında idam edilmeleri. Yine sonraki dönemde İKDP lideri Mehini’nin öldürlmesi.. Evet, Paris’te mezarları ziyaret ettiğimiz, Dr. Qasimlo ve Şerefkendi gibi liderlerinin ölümü bu kanlı Fars kültürünün ne ilk ve nede son halkalarıdır.Not: İmkan bulduğum andan itibaren sayın Dr. Firset’in Metin dergisinde çıkan İran devletinin Kürd liderlerine karşı uyguladığı teröre dair olan bu değerli çalışmayi çevireceğim.. Ayrıca Dr. Firset geniş bir kaynak taraması yapmış.

 

Dr. Qasimlo’ya ilişkin bazı anılarım/Dr. Mahmud Osman

Dr. Qasimlo ile 30 yıl boyunca yakın ilişkilerim oldu. Onun düşünce ve görüşlerini belli ölçülerde biliyorum. Dr. Qasimlo’nun şehit edilmesinin 10.yılında kısada olsa onun hakkındaki düşüncelerimi yazacağım. Daha çok onun düşünce biçimine değineceğim ve halkımızın, Kürd milletinin bu ünlü mücadeleci şahsiyetinin çalışmaları hakkında daha fazla bilgi sahibi olması için bir şeyler karalayacağım.

1)Şehid Qasimlo’nun Kürd sorunu hakkında büyük oranda stratejik bir düşünüş tarzı vardı. Kürd sorunun nasıl değerlendirileceği ve nasıl çözüleceğine noktasında uzak görüşlüydü. Dr Qasimlo geniş bir perspektif ile Kürdistan’ın durumuna bakıyordu. Onun yaklaşımı dar partici sınırlarının ötesindeydi.Örneğin: 11 Mart 1970 Antlaşmasından sonra 1972-1975 yılları arasında Eylül Devriminin Önderliği ile Bağdat arasında şiddet bir hayli yoğundu ve 1970 Antlaşmasının pratiğe aktarılması önünde engeller daha çoğalıyordu. Dr. Qasimlo’nun hem şovenistlerin yanında ve hemde diğer kesimlerde saygılı ilişkileri vardı. Dr. Qasimlo, diğer aracılarla birlikte engelleri bertaraf etme ve barışın sağlanması için büyük çabaları oldu. O dönem Irak Kürdistan’ında İran Kürdistan Demokrat Partisinin durumu iyi olmamasına rağmen Dr. Qasimlo böyle bir yaklaşım sergiledi. Özellikle o dönemler Eylül Devrimi İran’ın yardımına ihtiyaç duyduğundan dolayı günden güne İran’a daha çok yaklaşıyordu. Dr. Qasimlo, Kürd Siyasi Önderliğinin başarılı olmasını istiyor, Kürdistan’ın geleceği için Kürdistan’ın bu parçasında barışın yerleşmesinin ileri bir adım olduğunu düşünüyordu. Bu noktada Dr. Qasimlo kendisini partisinin dar çıkarlarına hapsetmedi. Daha sonra gördüğümüz gibi barış sağlanmadı, Eylül Devrimi 1975 yılında yenilgi aldı. Dr. Qasimlo’nun Bağdat’ta işi vardı, orada yaşıyordu ve siyasi faaliyetlerini de yürütüyordu.Dr. Qasimlo, çok kısa bir zaman içinde Bağdat’ta kalan İKDP yöneticileriyle birlikte, Bağdat’tı terk ederek yurtdışına çıktılar. Dr. Qasimlo ve arkadaşlarının bu tutumu Irak rejiminin yenilgi almış, durumları kötü olan Irak Kürdlerine karşı onlardan yararlanmayı engellemekti.

2)İran Kürdistan Demokrat Partisi, İran rejimine karşı silahlı çatışmalar içinde olduğundan dolayı Irak rejimi ilişkileri olduğu doğrudur. Fakat, Dr. Qasimlo Irak ve İran savaşı(1980-1988) boyunca İran KDP’sinin Irak güçleriyle ilişkilerini çok aza indirgemesine önem veriyordu. İran’a karşı savaşta Irak güçleriyle ortak bir pozisyona düşmek istemiyordu. Irak ile ilişkileri olmalı ve böyle bir ilişkiden kaçınmamalı… Fakat, bu ilişkiye bir sınır konulmalı ve Irak Kürdlerinin sırtında olmamalı düşüncesindeydi.

3)Dr. Qasimlo potansiyel sahibi biri olarak siyasi ve diplomatik faaliyetler yürütüyor, yabancı dilleri bildiğinden ve oralarda okumuş ve yaşamış olduğundan dolayı dünyadaki gelişmeleri biliyordu. Dr. Qasimlo dünya arenasında, doğuda, batıda ve Avrupa’da çok ilişki yakalamış ve seviliyordu. Özellikle de uluslararası sosyal demokrat partileri tarafından seviliyordu. Onun Uluslararası Sosyal Demokrat Örgütle geniş ilişkisi vardı. İran Kürdistan Demokrat Partisinin Sosyalist İnternasyonala gözlemci olarak alınması onun çabaları sayesindeydi. Her ne kadar ne yazık ki kendisi katılmasada Dr.Qasimlo’nun 1989 yılında Paris’te yapılan Uluslararası Kürd Konferansının örgütlenmesinde önemli bir rolü vardı.

Dr. Qasimlo, şiddetin ve terörün kullanmasına karşıydı. Ona göre bu girişimler sorunları daha da çoğaltıyor. Dr. Qasimlo, diyalog ve barışçıl çözüme inanıyor ve insan haklarını savunuyordu. Bundan dolayı uluslararası arenada tanınıyordu. Fakat şunuda görmek gerekiyor. Dr. Qasimlo, Kürd halkının haklarını savunmak ve İran işgalci güçlerinin saldırılarına karşı koymak için İrak’ta ve İran’da elde silah bir Peşmerge olarak İKDP güçleriyle birlikte nasıl savaştığını ve dağların o kötü şartlarına nasıl adapte olduğunu biliyoruz. Yani Dr. Qasimlo’yu hem içerde ve hemde dışarda farklı ortamlarda kabiliyetli ve dirayetli bir lider olarak tanıdım ve gördüm. Ne yazık ki Kürdler böyle bir liderlerini kaybettiler ve bertaraf edilmez bir kayıp.Kürdlerin tanınan bir devletleri yok. İşgalciler her zaman Kürdlere karşılar. Büyük devletler Kürdlere zülum yaptılar. Bir çok Kürdistan lideri hileler neticesinden çok çabuk şehid edildiler ve zulme uğradılar. Bunlardan Şeyh Mahmud, Şeyh Said, Seyid Riza, İhsan Nuri Paşa, Simko, Qazi Muhamed ve Barzani….

Dr. Qasimlo ve yoldaşları barış görüşmeleri sırasında İran rejimi tarafından Viyana’da 13.07.1989 tarihinde alçakca katledildiler. Avusturya bir Avrupa devleti olarak tüm uluslararası yasaları ve en basit insan hakkını çiğniyerek Qasimlo ve yoldaşlarının katillerini güvenlik içinde Tahran’a gönderdi.

Dr. Qasimlo ve yoldaşları ölümsüzdür!!

Dr. Mahmud Osman

Çev: Aso Zagrosi

 

Dr. Qasimlo canlı bir ansiklopediydi/Chris Kutschera

Çev Aso Zagrosi

Soru: Sayın Chris Kutschera siz ilk defa ne zaman, nerede Dr. Qasimlo ile tanıştınız? Aranızda ne gibi konuşmalar geçti?

Cevap: İlk görüşmemiz ilginçti. İlk defa 1971 yılında Molla Mustafa Barzani’nin „Derbendi Çoman“ daki misafirhanesinde Dr. Qasimlo’yu tanıdım. Molla Mustafa Barzani’yi görmek için oraya gitmiştim. Misafirhanede Avrupa elbiseli saygılı bir adam gördüm. Öyle sanıyordum bizim dilimizi bilen kimseler burada yok.. Fransızca olarak eşime „bu adam sabah kahvaltısını bizimle yapacak mı yapmayacak mı“ diye sordum. Bu arada sözünü ettiğim adam bizim hayretli bakışlarımız altında Fransızca „ Evet bu adam sizinle sabah kahvaltısını yapacak“ dedi. Sabah kahvaltısını yaparken siyaset üzerine konuştuk. Qasimlo çok çabuk bir şekilde beni kendisine bağladı. Çünkü Qasimlo çok bilgiye sahipti. Bize rehber ve gözlemci olarak verdikleri adama bu adam kimdir? diye sordum. Dedi Dr. Qasimlodur. Dr. Qasimlo’ya Bağdat’ta kendisini görebilirmiyim diye sordum.. Dr. Qasimlo Bağdat’taki telefon numarasını bana verdi. Dr. Qasimlo Kürdistan tarihine ilişkin benim ilk hocamdır. Dr. Qasimlo rahmetli babasının 1946 yılında Qazi Muhamed ile Baku’ye yaptıkları seferi ve Mahabad Cumhuriyeti hakkında bana bilgiler verdi. Molla Mustafa Barzani’ye ilişkin bana detaylara dair çok bilgi verdi. Gerçekten de Dr. Qasimlo canlı ansiklopediydi. Konuşmaları arasında güldürmek için nükteli şeylerde anlatıyordu. Çok güler güzlüydü. Paris’te öğrenci olduğu zamana ilişkin anılarını bana anlattı. Kısacası var olan dostluğumuzun temelini böyle attık.

Soru: Duyduğumuz kadarıyla ilk görüşmenizden sonra eşinizle birlikte Bağdat’ta İran Kürdistan Demokrat Partisinin Politbürosunu ziyaret etmişsiniz? Güya siz Dr. Qasimlo’ya Kürd meselesinin çözümü için İran yetkilileriye görüşeceğinize dair söz vermişsiniz? Acaba böyle bir imkan doğdumu? İran’ın hangi yetkilileriyle görüşmeler için konuştunuz? Hangi sonuçlara vardınız?

Cevap: Ben sayın Huweyda ile görüştüm. O, Zahidan’a gidiyordu ve kendisine refakat etmek istediğimi söyledim. Uçakta olduğumuz zaman kendisiyle söyleşi yaptım ve Kürd meselesine ilişkinde kendisine bazı sorular sordum. Sanıyorum bu yolculuk 1973 yılındaydı. Bu röportaj Expres Dergisinde yayınlandı. Görüşmenin tümünü tam hatırlamıyorum, sanıyorum Huweyda İran’da „Kürd sorunu diye bir problemlerinin olmadığını“ söylemişti. Bu röportaj İran ve Irak arasında imzalanan Cezayir Antlaşmasından önce bana hasıl oldu. Fakat, Huweyda hiç önemli bir şeye işaret etmedi. Bu röportajın tamamı benim Paris’deki arşivimdedir. Ne yazık ki şimdi hepsi aklımda değil. Huweyda kabiliyetli bir siyaset adamıydı, hasas sorulara kaçamak cevaplar vererek geçiştiriyordu. Şah döneminde bir kaç defa İran’a gittim. Orada kaldığım hotellere gizli mikrofon yerleştirdiklerinden dolayı , Dr. Qasimlo’dan söz ettiğimiz zaman A.R.G diyorduk( isim ve soyismin ilk harfleri) Şimdi dahi Avrupa’da dostlar meclisinde Dr. Qasimlo’dan söz ederken A.R.G diyoruz. Rahmetli Qasimlo’nun eşi bizimle olan konuşmalarında ondan sözederken bu harfleri kullanıyor.Ayrıca birinci sorunun cevabını verirkende Dr. Qasimlo’nun dikkat çeken bir şahsiyet olduğunu söylemiştim. Dr. Qasimlo, Kürd milletinin tarihi ve kültürü hakkında bana o kadar değerli ve dikkat çekici bilgiler verdi ki, ben Kürd meselesinin yol arkadaşı oldum. Biz çok yakın dost olduk. Sık sık görüşüyorduk. Bir kaç defa Bağdat’ta kendisine misafir oldum. Eski Pegeo arabasıyla geziyorduk. Bazen bana „ beni sevmiyenler modası geçmiş en eski araçla gezdiğimi söylüyorlar“ diyordu. Dr. Qasimlo beni Hejar ve Hemin gibi meşhur Kürd şahsiyetleriyle tanıştırdı. Hemin ile birlikte şarap dışında bizim hiç ortak bir yanımız yoktu. Buna rağman çok hoş ve eğlenceli geceler geçirdik. Onların dışında birde beni yerlilerden „Hamza Abdullah“ gibi şahsiyetlerle tanıştırdı. Bu sorun benim için çok önemliydi. Çünkü, benim için büyük şaysiyetlerle tanışmak ve onlarla söyleşiler yapmak çok önemliydi. Önemli bir haber yazmak için kilit şahsiyetler gerekiyor. Benim Kürd meselesine olan ilişkimde Dr. Qasimlo önemli bir anahtardı. Gerçekten de Dr. Qasimlo çok bilgili ve derin humanist bir kişiliğe sahiptı.

Soru: Duyduğumuz kadarıyla İKDP’nin bir merkez komitesi toplantısı Paris’te sizin evinizde yapılmış. Qasimlo toplantıyı yönetmiş. Eğer cevap vermek istiyorsanız nasıl oldu evinizde toplantı yapmaya izin verdiniz?

Cevap: Kürd meselesine ilişkin ikinci kitabımda bu meseleye vurgu yapmıştım. Biz Chambur vadisine yakın büyük bir köşkte oturuyorduk. Çok geniş yerimiz vardı. O dönemler İKDP’nin ev konusunda durumu iyi değildi. Ben Dr. Qasimlo’ya evin uygun olduğunu ve yoldaşlarıyla birlikte oraya gelebileceklerini söyledim. Bir ihtiyar kadın kalıyordu ve Dr. Qasimlo’yu çok iyi tanıyordu. O kadın İKDP Merkez Komitesinin sürdüğü 3 yada 4 gün boyunca yemeklerini hazırladı. Merkez Komitesi toplantısına katılanlar onu çok sevmişlerdi ve işlerindede yardımcı oluyorlardı. Fakat, o bu mücadeleci insanlar grubunun siyasi olduğunu ve Şah rejimine karşı mücadele ettiklerini bilmiyordu.

Soru: Şahlık rejimin yıkılmasından sonra kaç defa İran’a ve Kürdistan’a gittin? Bildiğimiz kadarıyla İran İslam Cumhuriyeti ile Kürdistan halkı arasında yapılan „3 Ay Savaşı“ sırasında Kürdistan’a gelmiştiniz. Kuşkusuz o zamanda Dr. Qasimlo ile görüşmeleriniz oldu.. Sizin bu ziyarete ilişkin ne gibi anılarınız var.. Görüşmeniz daha çok hangi meseleler üzerineydi?

Cevap: 1989 yılının eylül ayında İran Kürdistan’ına geldim. O dönem ne savaş ve ne de barış vardı. Dr. Qasimlo ile „Pişkawe“ köyünde görüştüm. Tek odalı taştan yapılmış bir evde yaşıyordu. Dr. Qasimlo bana ilk defa ev sahibi oldum diyordu. Dr. Qasimlo Kürd elbiseleri içindeydi ve belinde bir tabanca vardı. Dr. „Peşmergeler bana tabancayı nasıl kullanacağımı söylediler, fakat şimdiye kadar denemedim“ diyordu. Bizim o günlerde orada olmamız büyük bir şanstı. Çünkü, Dr. Qasimlo bir kaç gün sonra bizi kendisiyle birlikte Mahabad’daki büyük bir mitinge götürdü. Mahabad’ta bana Qazi Muhamed’in idam edildiği yeri gösterdiler. Binlerce insan meydanda toplanmıştı. Bu olay beni çok etkiledi. Çünkü, Mahabad’ın kenarındaki bir tepede tankları gördüğümüz zaman hayrete düşmüştük. Sanıyorum en son şair Hemin’i orada gördüm. Dr.Qasimlo’nun, bir kardeşinin ve şair Hemin’in güzel bir resimlerini çektim. O resim hala benim yazı masamın üzerindedir. Bu ziyaretim esnasında Peşmergelerin bazı eğitim alanlarını gördüm, çok düzenli ve örgütlüydüler.. İKDP’sinin bir merkez toplantısına katıldım. Çok huzurlu bir ortamda tam 3 hafta kaldık.

Soru: Acaba Dr. Qasimlo, Kürd meselesine dair, bir gazeteci olarak ve Kürd meselesinde uzman biri olarak sizlere danışma ve soru sorduğu oldumu?

Cevap. Biz Kürd meselesi üzerine çok konuştuk. Fakat ben Dr. Qasimlo’ya yol gösterecek seviyede değildim. O, öğretmen ve ben öğrenciydim. Fakat, bir çok defa onunla Kürd hareketinin stratejisi üzerine, Kürdlerin mücadelesinin geleceği, İKDP ile Bağdat ilişkileri ve diğer bazı meseleler üzerine konuştuk. Ben Kürdistan’ın dört parçasının birleşmesine inanıyorum. Bunun gelecek için amaç edilmesi gerekiyor.

Soru: Sayın Chris Kutscher Dr. Qasimlo’nun şehid edildiğini duyduğun an nasıl bir duygu sizde hasıl oldu?

Cevap: Dr. Qasimlo Avrupa’da okuyan tek Kürd lideridir. Bir kaç yabancı dili çok iyi biliyordu. Avrupa haklarını çok iyi tanıyordu ve onlarla nasıl konuşabileceğini ve davranacağını da biliyordu. Dr. Qasimlo’nun Avrupalı liderlerle dostluk ilişkilerini kurmada çok büyük bir becerisi ve kabiliyeti vardı. Dr. Qasimlo, kültürlü bir adam ve tam anlamında bir siyaset adamıydı. Bana göre eğer Dr. Qasimlo şimdi yaşamış olsaydı, belki de Irak, İran ve Türkiye Kürdistan’ının Kürdlerinin durumuda değişmiş olacaktı..

Kawe Behrami

Dr. Qasimlo, Rêbereki modern, şoreşgereki demokrat adlı eserinden çeviren: Aso Zagrosi

 

Rahmetl Prof. Dr. Maruf Xaznedar’ın Şehid Dr. Qasimlo’ya İlişkin Anıları

Aso Zagrosi

Dr. Qasimlo ile 1959 yılında Bağdat’daki ilk karşılaşmamız:

Dr. Qasimlo ile ilk karşılaşmamız ve tanışmamızla birlikte ellimde hiç bir belge ve veri olmamasına rağmen aklımdan iyi bir insanla karşılaşma duygusu doğdu. Benden onunla gelecekte arkadaş olma arzusu doğdu. Onun arkadaş olmak beni mutlu edecekti.

1959 yılıydı ve ben Kerkük’te yaşıyordum. Fakat Bağdat’ta gidip geliyordum. O dönem Bağdat’ta gitmiştim. Bir gün öğleden önce Bağdat’taki Eğitim Bakanlığına bağlı „Kürdçe Eğitim ve Öğretim Kurumu“na uğramıştım. Bu kurum Kürdler için yeni oluşturulmuştu.. 14 Temmuz 1958 askeri devriminin kazanımlarından biriydi. Bir oturum esnasında Dr. Sıdıq Etroşi, beni yaşıtlarımdan bir genç ile tanıştırdı. Bu genç „Abbasi Enweri“ydi.. Uzun yıllar sonra 1965 yılında Avrupa’da „Abbasi Enweri“ bana Kekecan : „benim asıl ismim Abdulrehman Qasimlodur“ dedi.

Dr. Qasimlo Bağdat’ta olduğu zaman iki defa daha görüştük. Böylelikle Dr. Qasimlo tamamiyle gönlümde yer edindi. O dönem ve şimdide siyaseti günlük meslek olarak seçenlerle yıldızım pek barışmıyor. Fakat Dr. Qasimlo ile böyle olmadı. Baştan itibaren benim için açıktı ki Qasimlo canı gönülden zamanını siyasete ayırmış ve aktif biriydi.( İran Kürdistan Demokrat Partisi aracılığıyla)Gerçi öğrenciydi, öğrenmek istiyordu. Her şeyi, dilleri, bilimleri, edebiyatı ve ulusal kültürünü vs… Bağdat’ta görüştüğümüz o bir kaç gün içinde bir birimizden haberdar olmaya karar verdik. Hiç olmasa dünyanın neresinden olursa olalım, mektuplar aracılığı ile birimizin durumundan haberdar olalım diye..

1960 yılında Berlin’de Kürd Öğrencilerin Kongresi:

1960’da Berlin’de Kürd öğrencilerinin Kongresi toplandı. O dönemler Berlin Doğu ve Batı diye ikiye bölünmüştü. Fakat, hala Berlin Duvarı inşa edilmemişti.Bu Kongre, Kürd Öğrencilerinin en büyük kongrelerinden biriydi.Avrupa’da okuyan Kürdistan’ın tüm parçalarından öğrenciler katılmıştı. Hata İran Şah yönetimi siyasi ilticacı olan Türk Kürdlerinden „İhsan Nuri Paşa“ya misafir olarak Berlin gelip kongreye katılma izni vermişti. İhsan Nuri Paşa’nın yanına da bir Sanandajlı ve diğeri ise Mahabadlı iki Kürdü refakat olarak göndermişlerdi.Bana mutluluk veren yakınen tanıdığım iki kişi daha gelmişti.. Biri Çekoslovakya Kürd öğrencilerini temsilen gelen Abdulrehman Qasimlo; diğeri ise Paris’ten gelen Dr. Kamuran Bedirxandı. Kürdistan’ın farklı parçalarından gelen ve Kongreye katılan öğrenciler arasında kardeşçe bir ortam vardı. Kürdler böyle huzurlu bir ortamı çok ender yakalıyorlar. (Fakat, ne yazık ki bu kurum fazla sürmedi.)

Kek Qasimlo’nun rolü büyüktü. Çünkü, onun aktiviteleri, görüşleri yaşından çok daha büyüktüler. Onun Kürd öğrencilerinin faaliyetlerine katılımı çok aktifti. O dönemler İran ve Türkiye Kürd öğrencileri çok az olmalarına ve Irak Kürd öğrencileri çoğunluğu teşkil etmesine rağmen Qasimlo’nun önemliydi.O 10 gün boyunca Berlin’de Qasimlo ile birlikteydik. O süreçte Qasimlo’nun düşüncelerini, ahlakını ve eğilimlerini daha iyi anladım. Benim için açık bir şekilde ortaya çıktı ki, bu öğrenci yalnızca siyasi bir şahsiyet ve illegal bir partinin üyesi değil, aynı zamanda okuyan bir insan, aydın ve edebiyat zevki olan bir şahsiyettir. Eğer var olan akademik taraflarına ve ulusal kültürüne önem verirse belli başlı bir uzman oldur. Bu arada mektuplarla ilişkilerimizi sürdürelim yönünde karar verdik.. Bu arada kendisine 3 ay sonra yani önümüzdeki sonbahar da Moskova’dan Saint Petersburg(eski Leningrad)e taşınacağımı ve yeni adresimi kendisine göndereceğimi söyledim.

1961 baharı Saint Petersburg da :

Saint Petersburg Doğu Bilimler Akademisindeki yüksek eğitimimin üzerinden kısa bir zaman geçmişti ki, bir sabah Akademinin Sekreteri beni arıyarak bir Kürd misafir olarak Saint Petersburg’a gelmiş, Astorya hotelinde kalıyor ve seni sordu dedi. Bu hotel bu şehrin en eski ve en büyük hoteliydi. Yaklaşık 200 yıl boyunca Çarlık Rusyasının başkentinde hizmet veriyordu. Ben gelen misafirin tanıdığım 3 yada 4 kişiden biri olduğunu düşündüm.. Bunlardan biri de Qasimlo’ydu. Hemen Astorya hoteline doğru yola düştüm.. Çünkü, bu hotel Akademimize yakındı. Qasimlo’yu gördüğümde sevinçten uçuyordum. Birbirimize sarılıp öpüştük ve ben kendisine „Kak Qasimlo sen siyasi bir insansın, özel iş ve görevler için gelmişsin.. Rıca ediyorum bana söyle kaç günlüğüne gelmişsin ve benim payıma kaç gün düşüyor?“ dedim.

Dr. Qasimlo: „ 3 gece kalacağım. Bir gün ve bir gece sana düşüyor. Sonra Mosokava’ya gideceğim.“ dedi.İlk işimiz birlikte Yüksek Araştırmalar Akademi’sinin öğrenci yurduna gitmek oldu. Ben orada ikamet ediyordum. Öğrenci yurdunda Mahabad’da kalan ve Kürdçe bilen İran Azerbeycan’dan biride vardı. Bu İranlı Azeri ile Qasımlo benim odamda karşılaşıp tokalaştılar.Qasimlo bana dönerek: „ Bu Asker Suleymandır. Komela döneminde (Demokratik Kürdistan Cumhuriyeti ve İran Kürdistan Demokratik Partisi kurulmadan önce oluşan Komela JK kastediliyor) bizimle birlikte gençlik örgütündeydi. Kürdistan Cumhuriyeti yıkıldıktan sonra Sovyet Azerbeycan’a geçti.“ dedi.

O dönemler Askeri Baku’da yaşıyordu. Yüksek Tarih eğitimi için Saint Petersburg’a gelmişti. Qasimlo’nun meşhur Armitaj müzesini ziyaret etmek için sadece iki saatı vardı. Biz birlikte müzenin o dondurucu ortamında iki saat kaldık.

Benim kaldığım Michalovik Yurdu ile Armitaj müzesi çok yakındı. Qasimlo zevkle başını salıyarak : „Sen çok mutlu olmalısın. Her gün başından sonuna kadar Armitaj’ın kapısının önünden geçiyorsun“dedi.

Armitaj’ı ziyaret ettikten kısa bir süre sonra Doğu Bilimler Akademi’sindeki Kurdoloji bölümünü ziyaret etti. Oradaki bilim adamlarıyla tanıştı. Özel olarak bölüm başkanı Qanatê Kurdo ile tanıştı. Bu kadar dar zaman içinde Qasimlo Çaykowski’nin „Sone Gölcülüğü“ adlı balesini görmek istiyordu. Qasimlo: „eğer burada yada Moskova’da onu görsem çok iyi bir iş olur. Fakat, çok zor bir iştir. Çünkü, her zaman gösterilmiyor ve ayrıca billet bulmakta çok zor“ dedi.

Bende kendisine: „Eğer bu gece bu Bale gidersek ne dersin?“ dedim.

Qasimlo: „Bu şakadır. Olamaz“ dedi.

„ya olursa“ dedim.

Qasimlo: „Sen Kureşçev misin?“ dedi.Bende gülerek „öyle“ dedim.

Qasimlo Saint Petersburg’a gelmeden 2 ay önce ben o Bale için iki bilet almıştım.. Qasımlo benim yanıma geldiği zaman söz konusu olan Bale oynuyordu. Biz ikimiz birlikte Saint Petersburg’un Büyük Tiyatro’sunda romantik ve duygulu bir Bale seyrettik. Politikacılarda böyle hakiki ve yüksek sanat tadına sahip insanlar çok ender çıkar.Fakat, gerçekten de Dr. Qasimlo bilinçli mücadeleci, çalışkan, alim, yazar ve sanatı seven bir insandı. O, kendi pratik özel yaşamında bunların her birine yer ayırmaya ve yerlerini tespit etmeyi biliyordu.

1968’den 1970’li yılların başında Bağdat:

1968 yılında tümden Bağdat’ta geri döndüm. Bağdat Üniversite’sinde Kürd Edebiyatı üzerine öğretmenliğe başladım. Qasimlo da Bağdat’taydı. Kuşkusuz yoldaşlarıyla birlikte siyasi aktiviteler içindeydi. Yoldaşlarıyla birlikte partilerinin merkezi faaliyetlerini Bağdat’ta taşımak istiyorlardı. O dönem özellikle de Irak merkezi hükümetiyle Molla Mustafa Barzani önderliğindeki Kürd Devrimi arasında imzalanan 11 Mart 1970 Antlaşmasıda Qasimlo ve yoldaşlarının işlerini daha da kolaylaştırıyordu..

O dönemler bizim evimiz Bağdat’ta Davudi Mansur mahalesindeydi. Bizim evimiz onlarında dedikleri gibi evlerinden biriydi. Haftadan bir bizim eve geliyorlardı. Hepsinden daha fazla Qasimlo bize gelip gidiyordu. Şair Hemin, Abdullah Hasanzade,Kerim Hisami ve diğerleri de sürekli bize gelip gidiyorlardı. Bu arada Qasimlo daha önce Prag’da birinci baskısını Arapca yaptığı doktora çalışması olan „Kurd û Kurdistan“ı Beyrut’ta basıma vermek istiyordu. Bu işi kendisi için yerine getirmem konusunda benden beklentisi vardı. Özellikle de Beyrut’ta kitapları basan yayın evi ile yazışmak konusunda…. Fakat ne yazık ki yayın evi Qasimlo’nun şartlarını görmezlikten gelmiş ve kitabı basmıştı. Bundan dolayı Qasimlo mecburi olarak Bağdat’ta çıkan „El taxi-Brayeti“ gazetesine bir açıklama yaparak Beyrut’ta yapılan kitap baskısının kendisine ait olmadığını deklere etti. Her ne kadar 1970’lerin ilk yarısında Qasimlo’nun ikamet yeri Bağdat’ta olsa yurt dışına sık sık gidip geliyordu. O dönem Kürdistan Demokrat Partisi(İran)nin merkezi yayın organı olan „Kürdistan“ gazetesini düzenli olarak çıkarıyordu. Kürdistan gazetesi birleşik Kürd edebiyat dilinin pratiğe aktarılmasında iyi bir kaynaktı.

1974 baharındaki olaylar, Kürd Devriminin yeniden dağa çekilmesi ve 1975 baharındaki yenilgi Kürd Ulusal Hareketinin geleceği üzerine büyük bir etki yaptı. Kuşkusuz İran Kürdistan Demokrat Partisi, yani Qasimlo ve yoldaşları da kötü bir duruma düştüler. Bazıları İran’a ailelerine döndüler. Diğerleri ise yurtdışına çıktılar. Böylece bir daha Qasimlo ile birbirimizden ayrıldık. Daha sonra İran-Irak savaşı başladı. 1981 yılında beni emekliliğe ayırarak Bağdat Üniversite’sinden uzaklaştırdılar. Daha sonra Cezayir’e giderek Ennabe Üniversite’sinde göreve başladım.Qasimlo ise siyaset ve partisinin işleriyle ilgileniyordu. Avrupa, Kürdistan, İran ve Irak arasında mekik dokuyordu. Bu arada ne ben onu ve ne de onun beni unutuğunu sanmıyorum. Mektup ve dostlar aracılığıyla ilişkilerimizi sürdürüyorduk. Bana ve aileme karşı vefası sınırsızdı. Qasimlo 1983-1984 yıllarında Hewler’den geçip dağa gittiği zaman bizim aileyi sorar ve arkadaşlarına benim çocuklarıma bakmalarını temeni ediyordu. Qasimlo iyi bir dosttu. Yaşama ilişkin en detaylı işlerden haberdardı. Kendisine, ailesine, partisine, yoldaşlarına dair her hangi bir gelişmede her türlü iyiliği yapar ve yardım elini uzatırdı.

1986 Yılında Paris

1986 yılının ağustos ayının son günlerinin bir akşamında Fransız Kurdolog’u J. Bleu ile vedalaştım ve iki sonra Cezayir’e dönecektim. Qasimlo’da bir gün önce Paris’e gelmiş, benim Paris’te olduğumu ve iki gün sonra döneceğimi duymuş. Gece bana bir telefon geldi. Benim sevdiğim bir arkadaşımın beni ertesi gün öğle saatlerinde Notre Dame’ın karşısındaki bir Çin restaurantında beklediğini söylediler.Beni bekleyen arkadaşımın Qasimlo olabileceğini düşünmüştüm. Gerçektende tahminim doğruydu. Bizim bu oturumuz unutulamaz. Yemek ile birlikte tam 3 saat sürdü. Yemekte Qasimlo vardı. İKDP’nin Avrupa sorumlusu Qadiri, J. Bleu ve komunist bir Fransız gazeteci bayan vardı.Ben Qasimlo’ya „ bu güzel kadını niye getirdin? Ben Fransızca bilmiyorum“ dedim..

Qasimlo: „ ben onu da çağırdım, çünkü Rusça biliyor. Ben nasıl ortak bir dil olmadan birini senin davetine getirebilirim“ dedi. Bu 3 saat içinde biz 3 gün değerinde sohbetler yaptık. İyi bir anıdır. Onu hiç unutamam. Daha sonra Qasimlo ve yoldaşları Kürd düşmanlarının kanlı elleri tarafından şehid edildiler. Paris’teki bu 3 saat Dr. Qasimlo ile olan son görüşmemizdi, yani veda görüşmesi… Onu bir daha görmedim.Qasimlo, eşsiz bir dünyalıydı, vefadarlığı, mücadeleciliği, yurtseverliği, aydın duruşu ve şairce duygusallığıyla insanlığın çok ender özelliklerini tek bir şahsiyetten toplamıştı. Bu konuda daha çok şey söyleyebiliriz. Qasimlo’nun dünya ufkusu çok genişti ve ender biriydi.Kürd şehidi Abdulrehman Qasimlo ve yoldaşları ölümsüzdür!!

Prof. Dr. Maruf Xaznedar

Son

Çev: Aso Zagrosi

 

Dr. Qasımlo’nun Anısına(7)

Yeniden General İhsan Nuri Paşa Üzerine(2)

Aso Zagrosi

Bu yazının daha önceki bölümünde CİA ajanı Archie Roosevelt’ın anılarında İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin bölümünü çevirerek yayınlamıştım.

Bugün ise Dr. Abdulrahman Qasimlo’nun Çek asılı eşi Helene Krulich- Chassemlou’nun 2011 yılında Paris’te Karthala yayınları tarafından çıkarılan “Une Europeenne au Pays des Kurdes”adlı eserinde General İhsan Nuri Paşa hakkında yazdıkların aktaracağım.

Kitap hâlâ elimde yok, yeni sparişini verdim.

Fakat, kitap olmadan nasıl İhsan Nuri Paşa ile ilgili bölümünü bulduğumu ve çevirdiğimi sormayın… Kendi başına bir serüven..

Değerli Kürd araştırmacılardan Rohat Alakom bir hafta önce bana bu kitaptan söz etti, Google kitap bölümünde var olduğunu ve İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin bölümün sayfasınıda vererek içeriğine bakmamı istedi.

Ben Google kitap bölümüne baktım ve kitabı buldum.

Fakat, kitabın İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin 43 ve 44. Sayfaları yoktu.. Diğer bazı bölümleride kesintili bir şekilde verilmişti. Ne de olsa okuyucuların merakını uyandırmak için kitabın bazı bölümlerini de vermişti.

Tamam kitabı satın alacağım, kitapta Kürdlerle ilgili bir hayli bilgi var.

Fakat, kafama takılan husus, niçin Rohat bu kitabın sözkonusu sayfalarına ulaşbiliyor da ben ulaşamiyorum?

Bu sefer değişik bilgisayarlar üzerine kitaba ulaşmaya çalıştım.. Fakat, hiç bir sonuç almadım.

Bugün yeniden kitaba ulaşmaya çalıştım. Fakat bu sefer, “google Books”, “Google Bücher” ve “Google Livres” gibi farklı dillerden sözkonusu kitaba ulaşmaya çalıştım..

Nihayet Helene Krulich- Chassemlou’un İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin yazdığı sayfalara ulaştım..

Millet Facebook üzerine “devrimlerin örgütlemesini” yapıyor. Alman Piratları kısa bir süre içinde Berlin seçimlerinde %9 oranında oy toplayabiliyor..

Ben nasıl sevgili Rohat’ın ulaştığı bu iki sayfaya ulaşmam?

Helene Krulich- Chassemlou Anılarını 3. Tekil şahısın ağzıyla anlatıyor. Burada ismi “Lena” olarak geçen kendisidir.

“İhsan Nuri Paşa” ara başlığıyla ondan şöyle söz ediyor:

“Bir gün İhsan Nuri Paşa’nın evine gittiler.(Helene ve Dr. Qasimlo-Aso) İhsan Nuri Paşa Türk ordusunda subay olan Kürdtü.

1927-1931 yılları arasında Türkiye Kürdistan’ın Bitlis bölgesinde bir ayaklanma oldu. Bu ayaklanma ‘Otonomi İçin Ararat Komitesi” tarafından yönlendiriliyordu. İhsan Nuri Paşa harekete katıldı ve askeri kanadının genel komutanlığını üstlendi. 4 yıllık mücadeleden sonra Komite Türk ordusundan tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. İhsan Nuri Paşa büyük bir yolculuktan sonra İran sınırını geçmeyi başarabildi.

İhsan Nuri Paşa İran’da olduğu zaman genç eşini Yaşar Hanım’ı yanına götürdü. İhsan Nuri Paşa, sürekli olarak ilişkileri iyi ve kötü arasında gelip giden Türkiye ve İran arasındaki iyi olmayan ilişkilerin ortamında yararlandı.

Onlar(İhsan ve yaşar) Tahran’da küçük bir evde oturuyorlardı. İhsan Nuri Paşa belli bir yaş seviyesine varmıştı. Fakat, fiziki olarak iyi bir konumdaydı, uzun boylu ve aklı zehir gibi çalışıyordu.. Tavırları her zaman biraz militerceydi. İhsan Nuri gelenekselci ve önün gözünde kadınlar her zaman erkeklere göre daha alt kademedeydiler. İhsan Nuri, Abdulrahman(Dr. Qasimlo) ile ciddi bir şey konuşmak istediği zaman, kadınların olmadığı bir yere götürüp konuşuyordu.

Yaşar Hanım küçük( onun boyundaydı), yaşlı, yönlendirilen ve hassas bir kadındı. Yüzünün hatlarından eski güzeliği görülüyordu. Misafirperver ve çok nazik olan Yaşar Hanım Lena’yı kanatları altına aldı. Yaşar Hanım hiç bir zaman Persçe’ye öğrenmedi. Onların(Yaşar ve Helene) ortak bir dilleri yoktu. Fakat onlar birbirlerini anlayabiliyorlardı.. Allah bilir nasıl??

Yaşar Hanım Lena’nın hiç bir zaman karşılaşmadığı doğunun farklı ve leziz mutfakların en iyi Cordon-Bleu suydu.(Cordon-Bleu bir yemek çeşitinin yanında Fransız mutfağını temel alan uluslararası bir mutfak okulu anlamına da geliyor. Burada ikinci anlamda kullandığını sanıyorum-Aso) Lena, eşsiz bir dizi Kürd, Türk ve Pers aşçılarını daha önce görmesine rağmen bu böyleydi.

Lena ziyaretleri sırasında , Yaşar Hanım’dan bölge mutfağının temel özelliklerini ve mutfak sanatının tadını aldı.

Fakat onlar(Lena ve Yaşar) Lena Kürdistan’a gittiği zaman birbirlerinden ayrıldılar ve bir daha görüşmediler.”(Helene Krulich- Chassemlou, Une Europeenne au Pays des Kurdes, Edition Karthala, 2011, sayfa 43-45)

Not: Sayın Helene Krulich- Chassemlou’nun İhsan Nuri Paşa’ya, Yaşar Hanım’ın İran’a gitmesi tarihine, Ararat Hükümetini yönlendiren siyasal yapıya ve hareketin başlayış bölgesine dair yaptığı tespitlere katılmama rağmen yada eksik bulmama rağmen bu kısa yazıyı Ararat Hükümeti üzerine yapılacak çalışmalar için çevirmeyi gerekli gördüm.

2.Not Daha sonra Helene Krulich- Chassemlou, Une Europeenne au Pays des Kurdes, Edition Karthala, 2011 adlı kıtabının aslınıı elde ettim. Aso Zagrosi

 

Çok yönlü ve kabiliyetli olan bir lider: Dr. Qasimlo

 

Prof. Dr. Kemal Mazhar

 

1959 baharında yani bundan tam 40 yıl önce ilk defa „Enwer“ adlı birinin ismini duydum. „Enver“, Dr. Qasimlo’nun kullandığı takma isimlerden biriydi. O dönem Bağdat Üniversitesinde Kürdçe bölümü yeni açılmıştı. Bu bölüme giden Kürd öğrenciler yararlarından dolayı hocalarından büyük bir saygı ve takdirle söz ediyorlardı. Bu öğretim görevlerlilerden Dr. Qasimlo ve Şair Goran ilk sırada yer alıyorlardı. Elbette böyle ilerici ve kabiliyetli bir aydını tanımak her samimi Kürdün istemi ve umut ettiği bir şeydi. Sevgili kardeşim Dr. İzeddin Mustafa Resul aracılığıyla benim için çok kısa bir zaman içinde böyle bir imkan hasıl oldu. İlk defa onu Bağdat’ta Kerada Meryem mahalesindeki evinde gördüm. Qasımlo’yu gördüğüm zaman onun tüm alanlarda kabiliyetli, eşi ve emsali bulunmayan, konuşmasını bilen, hoş sohbetli, yurtsever ve gerçekten derin ileri görüşlü bir alim olduğu düşüncesi benden hasıl oldu. Fazla sürmedi, onu „Derdekurd“ın ölümcül, bulaşıcı hastalığından dolayı Irak’tan sınır dışı ettiler. Bu karar beni o kadar etkiledi ki kendimi tutamadım „Niçin?“ anabaşlığı adı altında çok sert bir makale yazdım. Bu makale de çok içten şehit Qasimlo’nun eşsiz kabiliyetinden söz ettim ve Irak’daki 14 Temmuz Devriminin kapılarını şehid Dr. Qasimlo gibi insanlara sonuna kadar açık olması gerektiğini yazdım. O dönem „Jin Gazetesi“nin baş yazarı şair Piremerd’in torunu olan Ahmed Zirengiydi.. Benim yazım Ahmed Zirengi’nin gönlüne hitap etmiş olacak ki Jin’in baş yazısı olarak yayınladı. Benim makalem bir Kürdün uğursuz kinini deşmiş olacak ki, „Derdekurd“ mikrobu bedeninin tüm damarlarının kanına bulaşmış olacak ki kinini çok sert bir şekilde Jin Gazetesinin sayfalarında bana verdiği cevapta kusmuştu. Sokak diliyle Qasimlo’ya saldırmıştı. O bana verdiği uygun olmayan cevabına da „Çünkü“ başlığını koymuştu. Bu „Derdekurd“un cevabı yayınlandığı zaman ben yüksek eğitimimi yapmak için Sovyetler Birliğine gitmiştim. Şehid Qasimlo, bana cevabın yayınladığı Jin Gazetesinin bir nüshasını Prag’tan Moskova’ya göndermişti. Qasimlo Jin ile birlikte ders alınacak ve çok güzel bir kaç satırda bana yazmıştı.. Sanıyorum 1960’ın sonu yada 1961 yılının başlarında olacak, şehid Qasimlo doktora çalışması için materiel toplamak için Moskova’ya gelmişti. O zaman da ben de doktora çalışmamla uğraşıyordum. Kitapları nasıl karıştırdığını ve yorulmaz biri olduğu görüyordum. O günlerde fark ettim ki bu dünyada onun gibi hem Doğu ve hemde Avrupayi dilleri bilen çok insan var. Kürdçe’nin iki temel lehçesi, Farsça, Azerice, Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca, Rusça, Çekce, Slovakça ve diğer dilleri biliyordu. Bağdat’ta benim evimde bir oturumda Mobik(Chris Kutschera) ve eşiyle nasıl sorunsuz ve bülbül gibi Fransızca konuştuğuna şahit oldum. Karşılıklı olarak çok nükteli sohbetler yapılıyordu ve aynı zaman Dr. Qasimlo bize Kürdçe’ye çeviriyordu. O sohbet hepimizi sarsmış ve mutlu etmişti. Dr. Qasimlo meclislerin gülüydü. Tüm bilim dalları üzerinde rahatça sohbet ediyor ve konuşuyordu. Siyaset, tarih, edebiyat ve diğer bir çok dalda o cirit meydanlarının suvarisiydi. Hatta Dr. Qasimlo sohbet esnasında ses tonunu da değiştiriyordu.. Eğer birileri onun tanımasaydı, onun siyaset adamı mı yoksa şair, edebiyatcı mı yoksa alim, tarihçi ve dilbilimcisi olduğunu bilmezdi. Çünkü, gerçekten de o hepsinin toplamıydı.

Onunla onlarca defa bir araya geldik. Onun gibi arogant olmayan, temiz dili ve yumuşak ruhlu çok az insan var. Bir buğday başağının bir danesine zarar gelmesini istemezdi. Dr. Qasimlo gerekli olduğu zaman dahi kimseyi kötülemezdi, yanan ateşe gaz dökmezdi. Tam tersi farklılıkları bir araya topluyordu. Bu konuda kimse onun gibi usta değildi. Dr. Qasimlo ile Batı ve Doğu gazetecilerinin yaptığı bir çok röportajı okudum. Hemen hepsi içtenlikle Dr. Qasimlo’nun çok yönlü ve kabiliyetli bir lider olduğuna dikkat çekmiş, ileriyi gören, demokrat, özgürlükçü, toleranslı, barışçıl, edebiyat dostu, kendine güvenen ve hoş sohbetli bir lider olduğunu yazmışlar. Hepsinin heybesinde Dr. Qasımlo’ya ilişkin detaylı ve ender bilgiler mevcut ve sevgiyle rahmetliye veda ettiler. Chris kutschera ve eşi „Heidi El Huseyni“nin Dr. Qasımlo için söyledikleri samimi tüm Kürd yurtseverlerinin gurur duyabilecekleri bir şeydir. Dr. Qasimlo’nun yoldaşları bunları ayrı bir kitap olarak yayınlayacaklar. Kürd davasını destekleyecek ender bir rehber olacağını umut ediyorum. Dr. Qasimlo’nun batılarla olan konuşmaları yerinde ve düşünceleri detaylıydı. Sonra lafı değiştirir ve sorardı: „ Kürdlerde uçak kaçırabilir, rehine alabilir, fidye istiyebilir ve suçsuz insanların kanını dökebilir. Kürdler bunları yapmadıklarından dolayı mı sizler sitem gören bu halkı anlamıyor, yardımına gitmiyor ve insani bir göz atmıyorsunuz“ ?

 

Eğer biz Dr. Qasimlo’nun eşsiz eserlerine gelirsek, şunu söyleyebilirim. Dr. Qasimlo’nun doktora çalışması öneminden dolayı bir kaç Avrupa ve doğu dillerine çevrildi. Buna ilişkin özel bir makale yazmış ve yayınlamıştım.Ben bu eseri Kurdoji’nin çok ender eserlerinden biri olarak değerlendirmiştim. Şehid Qasimlo’nun Kürd ve Kürdistan’a ilişkin aşkının sınırı yoktu. Hiç kimse onun kadar o kutsal aşkın susamışlığını Avrupa’ya ulaştıramadı. Dr. Qasimlo onlarca ve onlarca Avrupalı politkacının, tanınmış şahsiyetlerinin, meşhur gazetecinin dikkatlerini Kürd milletine kanalize etti. Dr. Qasimlo aynı zamanda İranlı bir yurtsever ve dünyanın büyük bir humanistiydi.

 

Kısaca Dr. Kemal Mazhar Dr. Qasimlo ile ilgili anılarını Sınır Tanımayan Doktorlar, Dünya Doktorları gibi kuruluşların kurucusu ve bir ara Fransa’da İnsan hakları bakanlığınıda yapan ve aktüel olarak Fransa’nın Dışişler Bakanı olan Bernard Kouchner’in Dr. Qasimlo’nun mezarı başında ve göz yaşları arasında „Tüm 3.Dünya ülkeleri içinde hiç kimseyi senin kadar sevmemiştim“ sözüyle bitiriyor.

 

Çev: Aso Zagrosi

 

“Erzincan Hükümeti” ve bazı eleştirel notlar

Davut  Hoca’nın     yıllar önce  KAWA  çevresinin  çıkardığı     bazı yayınlarda   yayınlanan “UNUTULAN TARİH: ERZİNCAN HÜKÜMETİ 1917-21“ adlı  makalesi    son  dönemlerde    yeniden  bazı   internet  sitelerinde   yayınlandı.

Kürd  tarihine   ilişkin  araştırmaları   önemsiyorum ve  büyük  değer  biçiyorum..

Kürd  tarihine  ilişkin    araştırmalar   her zaman   dikkatimi  çekiyor.   Bir  çok yazıyı  defalarca  ve  tekrar tekrar    okuduğumu  hatırlıyorum.   Davut  Hoca’nında   bu  yazısını    defalarca  okumuşumdur.
Sonuçta     Kürdler,  kendi  tarihlerine    ilişkin    sahip  oldukları    bilgi ve  belgeleri   eksik ve yanlışları  içerse  dahi     yayınlamalılar..  Çünkü,    bu tip yazılar/araştırmalar  daha  sonra    aynı  konuya   ilişkin   olarak   yapılacak  araştırmaların  önünü açar  ve  daha da  zenginleştirir.

Davut arkadaşın  makalesinde  gündeme getirdiği    Ermeniler, Kürdler ve Türkler  tarafından    kurulan  „Erzincan   Şûrası“    yıllar önce     ideolojik duygularıma    bir hayli    hitap ediyordu.   Hatta    bende       20 yıl önce    „Mahabad         Kürd  Cumhuriyeti „(Demokratik  Kürdistan Cumhuriyeti)  üzerine  yaptığım  bir araştırmada      Sovyetlerin     Cumhuriyetin   yıkılışından    hiç  bir  rolleri olmadığını   ispat etmeye  çalıştım.   Bu makaleyi  bazı arkadaşlar  Almanca’ya  çevirmiş ve  Navend’in  çıkardığı  dergide de yayınlamışlardı. Başkalarıda    bu  makaleyi  geniş bir  şekilde  kullandılar.  Fakat  gelinen aşamada      yayınlanan  bir  dizi belgeden  sonra   Sovyetlerin   Cumhuriyetin  yıkılışında   o kadar da  pirûpak  olmadığı  biliniyor..(Bu  konu  üzerine   ayrı  bir  makalede  duracağım)

Davut’un „Erzincan   Hükümeti“ adlı makalesini  okuduğum  zaman    yararlanan yazılı kaynaklar  ciddi bir şekilde  dikkatimi  çekti.

Bu  kaynaklar:

„Ben makalemi şu kaynaklara dayanarak yazdım.
1- Belgelerle türk tarih mecmuasi
2- Kazım karabekir, anılar
3- Erzincan valisi Ali Kemali, Erzincan tarihi
4- Erivan doğu bilimleri akademisi üyesi .,Astranyan….
5- Erivanda 1986 yılına kadar çıktığı söylenen Dersim adlı derginin konuyla ilgili bir makalesi“

İlk   üç   kaynağın  sahipleri  biliniyor.  Üçüde  Kürd  düşmanı.  Kürdlerin   ulusal hareketini  karalamak ve  Kürdlerin  millet  olarak  varlığını    inkar eden   çevreler…  Ali  Kemali ve Kazım Karabekir gibi..
Dörtüncü  kaynak ise  „Erivan doğu bilimleri akademisi üyesi .,Astranyan…“.dır.   Yani   Prof. Dr.  Garnik ASATRİAN….

Bu   adamda  Kürd  düşmanıdır. Asatrian’ın  Kazım Karabekir ve  Ali  Kemali  ile   Ermeni  oluşu  dışında     hiç  bir farkı  yok.   O  Türkiye’de  yaşasaydı     bugün  MHP ve benzeri çevrelerle hareket edecek  bir perspektife   sahip.

Bir  kere  Asatrian    yüzlerce  yıl boyunca  Ermeni tarihçileri tarafından   „Kürdler  Medlerin(Marlar)  torunlarıdır“  tezini reddediyor.    Kardoxilerin  Kürdlerin atası olmadığını ileri sürüyor.   Zaza ve Êzidilerin  Kürd  olmadığını  savunuyor.   Kuzey Kürdistan’da   Kürd  olarak  bilinenlerin   Ermeni etnisine  mensup  olup  Kürdleştiğini  ileri sürüyor.  Kürdlerin ise  „XVI. yüzyılın ilk yarısı, Kürtlerin kütle halinde Hayasdan’da yayılmaya başlamalarının tarihidir“ diyor. Bu  söylemini   ise   Kürdler  konusunda   hiç  bir araştırması  olmayan  N.Adonz’a   dayandırıyor.  ( daha detaylı bilgi  için  Asatrian’ın         „Ermeni Siyasal Düşünce Sayfalarından“ adlı makalesini  okuyunuz)

Asatrian’ın  Kürdlere  karşı olan  düşmanlığı ve kini   bir dizi tarihsel    gerçekleride    altüst ediyor.  9. Yüzyılda   kurulan  Merwani Kürd Devleti ve  bugün   yaşadığı  Erivan ve çevresini de  kapsayan   9.yüzyıldan  12.yüzyıla kadar   varlığını sürdüren  Şeddadi  Kürd Devleti gibi  tarihsel  gerçekleri dahi göremiyor.(Şeddadi  devleti üzerine    yaptığım   araştırmayı  okuyabilirsiniz.  Newroz.Com’un arşivinde   var)

Ayrıca   Asatrian   açık bir şekilde   Kürdlere karşı   Türk devletini  destekleyen  bir insandır.
Bu konuda    sözü kendisine bırakalım:  „Fakat bugün Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bu ülkenin istikrarı Ermenistan’ın çıkarınadır. Öteki tüm durumlarda Türkiye’nin parçalanması ve batımızda bir Kürt devletinin kurulması Ermenistan’ın ulusal güvenliği için ciddi bir tehlike olacaktır………………………….. Şu an komşuluğumuzda önemli bir devlet geleneğine sahip ve dünya ile uygarca temaslara dayalı ilişki kurmaya çalışan Türkiye bulunmaktadır. Türkiye’nin parçalanması durumundaysa sınırlarımızda aşırı saldırgan ve nasıl davranacağı kesinlikle önceden kestirilemeyen etnik bir afetin bileşiminden oluşan bir devlet peyda olacaktır. Milli ideolojimizin bir unsuru olan Batı Ermenistan’ı kaybettiğimizde, kutsal değerlerimiz olan Ararat, Aktamar, Mıher Kapıları, Haçkarlar, Urartu kitabeleri de kaçınılmaz olarak bu yeni devletin sembolleri olacaktır. „

Asatrian‘ın    bilim,  vicdan ve  gerçeklik  diye  bir sorunu  yok.  Onun  tek  kaygısı  „Ermenistan  Ulusal Güvenliği“dir.   Zaten   Karabekir ve Kemali’nin de   ortak  kaygıları  „Türk  Ulusal Güvenliği“idi.    Aslında    o  dönemde   Kürdler   bu  iki kardeş  zihniyet arasında  kalmışlardı.(Bu meseleyi  sonra açacağım)
Daha  fazla  uzatmadan   Ali Kemali, Kazım Karabekir ve Asatrian  gibi     Kürd  düşmanlarının  yazılarında   „Erzincan Hükümeti“  ve Kürdlere    ilişkin    oluşturdukları  bataklıktan       altın  bulma  gibi    zor  bir olay  ile  karşı karşıyayız.   Davut’da   bu   bataklığın  bilincinden  olduğundan  dolayı   bazı aşırı   yorumlara    gitmek  zorunda  kalmış.

Dünyanın  en  ünlü  tarihçilerinden  Arnold Toynbee   haklı  olarak , “bir millet için en büyük felaket, tarihinin düşmanları tarafından yazılmasıdır” diyor.

Arnold Toynbee’nin  bu   tespiti  belki de en çok Kürdler  için geçerlidir.
Davut’un  makalesinde   kullandığı  iki  gurup   kaynak ise    Amerika’dan  gelen Kürdler(Xoybun  bazında    o Kürdlere ilişkin  bir hayli kafa yormuştum) ve   Dersim  yaşlıların anlatımlarıdır.  Bu  kesimin    anlatımlarını    önemsiyorum. Fakat  ne yazık ki,      o  süreci  yaşıyan     fazla  insanımız da   yok..   Geçmişte       o  süreçleri  farklı  şekillerde yaşıyan  bir  dizi insanın  bilgilerine  başvurabilir ve anlatımlarını arşivleyebilirdik.  Fakat,  ideolojik  nedenlerden ve  tarihsel  ulusal  bilinç  yokluğundan   dolayı  bir  dizi  canlı ve ayaklı  kutuphanelerimizden   yararlanmadık.

Kaynaklar  hakkında   bir kısa  değerlendirmeden  sonra     Davut’un   makalesine gelmek  istiyorum.

Erzincan  Hükümetidenilen olay  işgal   idaresi mi   yoksa  Ermeniler ve Kürdlerin   özgür  iradeleriyle  oluşturdukları   şûra mı?
“Erzincan  Hükümetine”  ilişkin   kafamı kurcalayan  soruları      sormadan  önce    bazı  hususlara   dikkat  çekmek  istiyorum.

Birinci  Dünya  Savaşı    sırasında    Kürdler  sadece    Osmanlı  devletinin  saflarında  savaşmadılar.    Kürdlerin bir  kesimi de  Rus  ordusunun  saflarında  savaştılar..   Êzidi  Kürdlerden  Cihangir  Ağa’nın  önderliğindeki   birlikler  dışında    Kürd  siyaset  dünyasının   tanınan   iki  önemli  şahsiyetlerinden   Abdulrezak Bedirxan(Abdulrezak  üzerine  olan   çalışmamı  Newroz.Com arşivinde bulabilirsiniz) ve  Kamil  Bedirxan    Rus  ordusunun  saflarında    Osmanlı  devletine   karşı  savaşa  katıldılar.
Sözünü  ettiğim  Bedirxaniler    farklı  dönemlerde  Kürdistan’ı  özgürleştirmek  için     Çarlık  Rusyasından    destek alacakları   umuduyla     savaşa  katıldılar.

Abdulrezak ve Kamil  Bedirxan’ın     savaş sırasındaki   konumları,    Rus  yetkilileriyle  yaptıkları  görüşmeler ve  talepleri   büyük   oranda      belgelidir.   Çarlık  Rusyası    Bedirxanilere    Kürdistan’ın geleceği  hakkında    söz vermiyor.   Kaçamaklı ve   her tarafa  çekilebilen    bazı    şeyler  söyleniyor..  Buna  rağmen      Kürdistan’ın  özgürleştirecekleri umuduyla   ilk  önce Abdulrezak  daha  sonra   Kamil     Kuzey Kürdistan’da    ciddi  faaliyetler  içine giriyorlar.  Bedirxaniler   Kuzey Kürdistanlı   biri dizi   ileri  gelenlerine   mektuplar  yazarak   yada     doğrudan  ilişkiye geçerek    Rusya’nın  saflarına  çekmeye çalıştılar.
Fakat,  onlar  bu amaçlarından  başarılı  olamadılar. Kuzey  Kürd  ileri gelenleri    bırakın  Bedirxanilerin   çağrılarına     olumlu  cevap vermeye,   hakaretlerle  cevap  verenler  de az değildi.(Kör  Hüseyin Paşa  örneği gibi)

Rusya,  Kürdleri   tarih boyunca   İran ve Osmanlılarla  yaptığı  savaşlarda   çok yakından   tanımıştı.    Kürdler  gibi  savaşkan  bir  halkı   karşısına   almak  istemiyordu.  Bunun  için  Bedirxaniler  aracılığıyla    Kürdleri  en azından  nötral     bir  pozisyona       sokmak  istiyordu.   Rusya’nın amacı   bizim bugün  Kuzey Kürdistan  dediğimiz  topraklarda      kendisine  bağlı  bir  Ermenistan     oluşturmaktı..  Bu mesele bir  dizi   uluslararası  toplantı ve konferanslarda gündeme  gelmiş ve  Kürdler arasında da  büyük  kaygı  ve  huzursuzluklara  neden  olmuştu.

Birinci  Dünya  savaşı  başladığı zaman  Ermeniler    çok  yaygın  bir  şekilde     Rus  ordusu    saflarında   savaşa  katıldılar..    Ermeni  Birlikleri   Rusya   saflarında    Doğu,  Güney  ve Kuzey  Kürdistan’ın   tüm cephelerinde   aktif  bir  şekilde  savaşa  katıldılar.(bu konuda   daha detaylı  bilgilere  ulaşmak  için    kendiside  Ermeni  asılı    olan   General  G.  Korganoff’un    la  Participation   des  Armeniens   a  la   Guerre  Mondiale  sur  le  Front  du  Caucase,  1927,   Paris, adlı  eserine  bakınız)
Rusya   saflarında  savaşa  giren  Ermeniler   ciddi bir ulusal  bilince   sahip  olan    Taşnak ve Hinçak     gibi    siyasal  partiler  tarafından   yönlendiriliyordu.

Savaş  sırasında   bugün   Kürdlerin yaşadığı  topraklara  ilişkin     iki  proje vardı…Biri   Türklerin  “Büyük Turan Ülkesi”  ve diğeri ise  Ermenilerin  “Büyük Ermenistan”   projesiydi.   İki  projede de  Kürdlere     yer yoktu.  Ermeni  Birliklerinin  Kafkasya’da  Mahabad,   Revandiz, Erzurum,  Bitlis ve  Van  gibi alanlarda    Kürdlere  karşı   yaklaşımları    Kürdleri tümden   Osmanlı  devletinin  saflarına   zorladı..  Çünkü,  Ermeni  birlikleri    Osmanlı    devletine  karşı   savaşma  yerine   Kürdlere   yönelik    etnik  temizlik  yapıyordu.    Rus ve Ermeni  birliklerinin   elinden  kurtulan  Kürdleri’de    Türkler  kar da ve  kışta    ölüm  yolculuğuna  çıkarıyordu.   O  dönemler   Osmanlı Ordusunda    subay olan  değerli  Kürd  siyaset adamı  Mustafa Paşa  Yamulki’nin  oğlu  Aziz Yamulki   o  dönem için 700.000  Kürd’ün   ölümünden  sözediyor.   Abartılmış  olsa daha  incelemeye  değer  buluyorum.

Savaş esnasında   Kürd ve Ermeni   ilişkilerini  daha  iyi kavramak  için   Aris  Arda   araşadaşın  Newroz.Com’da   yayınladığı    Rus ve Sovyet Arşivlerinde   Kürdler  adlı  yazı  serisinde   Kamil Bedirxan’ın    ve Prens Şachovski’nin    raporlarını      okumak  gerekir.    Hamidiye Alaylarının   bazı komutanları    Rusların  saflarına   geçiyor. Fakat,  Ermenilerin   kendilerine karşı yaklaşımlarından  dolayı pişman  oluyorlar.   Abdulrezak Bedirxan’ın   Van’ın  çevresinde  3  Kürd   köyünün  sakinleri geri getirme  girişimi ve Ermenilerin tavrını     görürseniz  gelişmelerin vardığı  boyutu anlarsınız.

Savaş esnasında   ele düşen ve teslim   olan  Kürdler   sistematik  bir şekilde    öldürülüyor.  Bundan dolayı   tüm cephelerde  Kürdler   teslim olmuyor ve   ölesiye  savaşıyorlar.   Bu realiteyi  Şachovski  raporunda  göreceksiniz.   Bundan  dolayı  Prens    Şachovski  Rus    Çarı’na   Ermenileri   cepheden   geri  çekin       önerisinden  bulunuyor.

Enteresan  bir  olaydır ki  Prens Şachovski,    yıllar  boyunca   Çarlık  Rusyasının     Kürd  danışmanıydı.  Daha   sonra Kürdler  konusunda    Bolşeviklere  danışmanlık  yaptı. Şachovski’nin  hazırladığı raporlarda    sadece  değişen  şey,  eskide  “ekselans”larla  başlayan raporlar, bu sefer   “Yoldaş”   diye  değişmeye başladı.
Aslında   Çarlık Rusyasıyla   Bolşevik  Rusya’nın   Kürd  politikalarından   yapılan  değişiklik   Şachovski’nin    “ekselans” ve  “yoldaş”   değişikliğidir.  Bolşeviklerde  bağımsız Kürdistan’a, federal Kürdistan’a    ve  hatta   kimin denetinde  olursa  olsun  otonom  Kürdistan’a  karşıdır.  Bu  söylediklerim   Sovyetler Birliği’nin    resmi  belgelerinde   söyleniyor.  Ben  sadece  toparlamaya çalıştım.(merak eden Aris Arda’nın  yukarıda  sözünü ettiğim      çeviri serisine  baksın)

Çarlık ve Bolşevik  Rusya’sının    Kürd  politikasını  gündeme  getirmemin   nedeni  Davut arkadaşın makalesinde  sözünü  ettiği  “Erzincan  Hükümeti”  tamda  Rusyadaki  iktidar  değişikliğinden  sonra    gündeme   gelmesindedir.
Bilindiği gibi Rus Orduları Osmanlı ordularını yenilgiye uğratarak Temmuz 1916 yılında Erzincan’ı işgal ediyor. Erzincan’ı işgal eden Rus birliklerinin komutanı bir bildiri yayınlayarak “karma ve gecici bir hükümet kurulduğunu, Osmanlılar zamanına ait davaların dinlenemeyeceği, günlük olayların her kavmin kanununa göre çözüleceği………………” şeklinde bir “işgal idaresini” öngörüyor.
Rusların Erzincan işgalı 1917 Ekim devrimine kadar sürüyor. Ekim devriminden sonra Bolşevikler Çarlık Rusyasının yaptığı gizli antlaşmaları kamuoyuna açıkladılar.
Ayrıca Bolşevikler 21 kasım 1917 tarihinde Müttefik Elçilerine verdiği notalarla bütün cephelerde mütareke yapılması teklifinde bulundu.

Osmanlılarla “Sovyet” güçleri arasında 18 Aralık 1917 tarihinde Erzincan’da 14 maddeyi kapsayan “Erzincan Mütarekesi” imzalandı.

Mütareke görüşmelerine Türk delegesi olarak, III.
Ordu Kurmay Albay Omer Lütfi’nin başkanlığı altında, 1. Harekat Şubesi
Müdürü Binbaşı Hüsrev Bey ve III. Ordu tercümanı Yüzbaşı Yakup
Bey katılmışlardl. Rus heyeti ise asker ve sivil temsilcilerden karışık
bir grup olup, Rus devriminin karakterini taşımaktaydı. Heyetin Başkanlığına,
Rus Kafkas ordusu Kurmay Başkanı General Vişinski getirilmiş beraberinde;
156. Rus Alay Kumandanı Albay Petzenger, Rus Köylü Cemiyeti
üyesinden Ermeni Arşak Cemalyan, Rus Ordusu Kumandanı Yaver.
Yüzbaşı Vedrinski, Rus asker Cemiyeti üyelerinden iki asker, Rus Amele
Cemiyeti üyesinden Gürcü Victor Tedzaya, ordu karargahında foto memuru Albay Esadze görevlendirilmişlerdi..(Dr. Nurcan Yavuz, Erzincan Mütarekesinin Türk Tarihindeki yeri ve önemi, sayfa 217)
Mütareke öncesi savaşan güçler arasında bir dizi görüşmeler yapılıyor. Osmanlı ve Rus devletleri de mütareke şartlarını hazırlamak için Vehip Paşa ile General Perjevaleski’yi görevlendirmişlerdi. Tabi ki perdenin arasında ise Rus ve Osmanlı devletlerinin yetkilileri barış antlaşmasına kadar yapılacak ateşkesin koşullarını detaylara kadar oluşturmaya çalışıyorlardı. Rusya General Vişinski’yi Mütareke görüşmeleri için başkan seçip göndermişti.
General Vişinevski’ye ise, Zakafkasya Komiserliği
10 Aralık 19l7’de Mütareke şartları hakkında talimat vermiş ve
bu talimat dairesinde, Mütarekenin hazırlanmasını istemişti. Talimat’ın altında General Lebedinski
Genelkurmay Albay Şatilof
Genelkurmay Yüzbaşı Dolgof’un imzaları var.
13 maddeden oluşan bu talimatın Kürdleri doğrudan ilgilendiren 12. Ve 13. Maddelerini aktarıyorum.
12- Görüşmelerin yapılması ve mütarekenin imzalanması esnasında,
Kürt çeteleri tarafından tehlike yaratılabilir. Onlar savaştan önce yaşadıkları
topraklara gitmek isteyeceklerdir. Bunun için hıristiyan halka kötülük
, yapabilirler.
13- Buna göre de bu hareketlerinin önüne geçmek için, Kürtler hususunda
ayn bir madde düzenlenmeli ve talep edilmelidir ki, Türk kumandanlığı
Kürtleri mütareke şartlarına tabi tutmak için bütün tedbirleri alsın.
Tedbirler alınmadığı ve Kürt hareketleri başladığı anda bizim birlikler,
onların hiçbir hakimiyet tanımadan haydut sayacak ve uygun şekilde davranacaklardır„(N. Yavuz, age sayfa 214)
Yukarıda aktardığım talimatı Davut yoldaşın şu tespiti ile birlikte okunması yararlı olacaktır:

“1.Kızıl ordu, Lenin ve Sovyet hükümetinin direktifleri doğrultusunda 24 kasım 1917 de Osmanlı hükümeti ile bir barış antlaşması imzaladı. Antlaşma hükümlerine göre, kızıl ordu işgal bölgesinde üç ay içinde çekilecek ancak çekildiği bölgelerde yönetimi yerel halkın seçimle oluşturacağı konseylere devredecek, Osmanlı hükümetinin de halkın yönetimine saygı duyacağını ve tanıyacağını, Osmanlı idaresi ve ordusunun herhangi bir şekilde bu yönetimlere müdahale edemeyeceğini, herhangi bir karışıklık durumunda sovyet ve osmanlı hükümetlerinin ortak kararları ile ve bölgede oluşan hükümetin talebi doğrultusunda hareket edileceği, ve benzeri hükümler yer almıştı.”

 

 

Rusya’dan gelen talimatlar pek de Davut Hoca’nın söylediği temelde gelmiyor. Davut 24 Kasım 1917’de Rusya ile Osmanlılar arasında bir barış antlaşmasından sözediyor. Böyle bir antlaşma yok. Yazının içeriğinde “Barış Antlaşması” denilen olayın “Erzincan Mütakeresi” olduğu anlaşılıyor. Mütareke barış değil, ateşkes anlamına geliyor.
Ruslar, 12.maddede görüldüğü gibi, sürülen, yerlerini ve yurtlarını terkeden yüzbinlerce Kürd’ün Erzurum, Kars, Van, Muş, Bitlis vb şehirlere geri dönmelerini dahi istemiyor.
Tüm okuyuculardan özür dileyerek Erzincan Mütarekesinin 14 maddesini de yayınlıyorum.
“Madde 1- Bu mukavelename hükümleri, 18 Aralık 1917 öğlen saat
1.00’den itibaren kesin sulh ün imzalanmasına kadar her iki taraf için geçerli olacaktır. Taraflardan’biri bu mütarekeyi feshetmek lüzumu görürse,
harbe tekrar başlamaden ondört gün önce durumdan. karşı tarafı haberdar
etmeye mecburdur.
Madde 2- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu andan itibaren,
her iki taraf bütün Osmanlı-Kafkas cephesinde harp hareketlerini durduracaktır.
Her iki taraf değil yalnız karşı taraf birliği üzerinde hatta kendi
hattı faslının on verst gerisinden geçen hat ile sınırlanan bölge dahilinde bile hiçbir hava harekatı yapılmayacaktır.
Madde 3- Hatt-ı fasıllar bu mukavelenameye bağlı bir ilavede tamamen gösterilmiş bir krokide de işaret edilmiştir. Müstakil 7. Kafkas Kolordusu
ile, 1. Kafkas. Müstakil Süvari Kolordusu bölgesinde ve Kafkas
Osmanlı Ordusu cephesindeki hattı fasıllar bu kolordular ile Osmanlı
askeri kuvvetleri arasında tarafların katılması ile oluşturulacak komisyonlar
muvafakatle tespit edilecektir.
Madde 4- Bu mukavelenamenin imzalanmasından itibaren, her iki
taraf askeri harekatta bulunmayacak, birlikler değiştirilmeyecek, tabii durumlar
hariç askeri nakliyat yapılmayacaktı. Bu maddeye aykın harekatta
bulunanlar harb harekatlarını tekrar başlatma alameti olarak sınıflandırılacaklardı.
Yalnızca 15 Aralık akşam saat 6.oo’dan sonra verilen emirler yerine
getirilecek ve bu saatten sonra bu maksatla verilen emirler geri alınacaktır.
Madde 5- Her iki taraf için tespit edilen hatt-ı fasıllar dahilinde, her
iki taraf birlik değiştirme veya iskan yapma hususlarında serbest hareketlerini
koruyacaklar. Şu şartla ki; cephenin fırka mıntıkaları mütareke
imza zamanında kuvvetlerini çoğaltmasınlar.
Madde 6- Bu mukavele hükmünü koruduğu müddetçe taraflardan
hiçbiri, gelecekte saldrıın için hiçbir hazırlıkta bulunmayacaklarına söz verirler.
Ancak mevcut inşaat-ı ahkamiyenin geçmiş halinin korunması için
çalışması uygundur. Tüfenk ve makineli tüfenk atış talimleri asıl hattın
beş verst gerisinde ve top atış talimleri, hattın onbeş verst gerisinde yapılacaktır.
Bu atış talimlerinden her iki taraf, önceden birbirlerini haberdar
edecektir.
Madde 7- imzalayan taraflardan hiçbiri, sınırın ilerisine emniyet ve
keşif bölükleri göndermeyeceklerdir.
Madde 8- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu müddetçe tarafların
hattı fasılları ile sınırlanan tarafsız bölgeye gerek askeri ve gerek
yerli halkın geçişi men ‚edilecektir. Tarafsız bölgeye gelen asker ve asker
çağında bütün erkekler harp esiri sayılacaktır. Ancak müracaat ettikleri
için, yine aynı sebeple tarafsız bölgeye geçmelerine tarafların izin vermesiyle
müsaade edilecektir. .
Madde 9- Mukavelenamenin hükümleri uygulanırken, meydana gelebilecek
herhangi bir kötü durum, iki tarafın görevlendireceği delegeler
tarafından halledilecektir. Her bir olayın halli için herşeyden önce, usul
gereği birleşecek görüşme memurları vasıtasıyla tarafların delegelerinin
toplanacakları zaman ve mekan kararlaştınlacaktır. Ordular karargahları
arasında haberleşme gereği duyulursa görüşme memurları Refahiye Erzincan
yolu üzerine gönderileceklerdir.
Madde 10- Tarafsız bölge dahilinde süküneti bozacak olayın cinayet
ve ihtilal hadiseleri, tarafların uygun görmesiyle ve tayin edilecek delegeler
tarafından halledilecektir. Tarafların suçluları talep halinde derhal geri
verilecektir.
Madde 11- Osmanlı komando heyeti, Kürtleri bu mukavelename hükümlerine
harfiyyen uymaya mecbur etmek için çalışmaya söz verir,
Kürtler tarafından Rus hattı faslının üst tarafındaki toprak dahilinde fiili
tecavüz hareketi yapılırsa, Rus askerleri Rus Hatt-ı faslını geçmemek
üzere, bunları hiçbir hükümet emri tanımayan eşkiya gibi farz ederek gerekli muameleyi yapacaklardır.
Madde 12- Mütareke imzalayan taraflardan biri, bu mukavelenamenin
herhangi bir maddesini değiştirme veya yeniden ilave hususunda
teklif hakkına sahiptir. Rus Cumhuriyetinin Avrupa cephesinde
merkezi devletler ile imzalayacağı genel mütarekenin bütün maddeleri
Kafkas cephesi için de geçerli olacaktır.
Madde 13- Karadenizde tarafların savaş filoları arasında müweke
imzalanmaktadır. Mütarekenin denizlere ait maddelerinin diğer ayrıntıları
filoların toplanacak olan özel komisyonları tarafından düzenlenecektir.
Tarafların deniz, kara ve hava kuvvetleri karşı taraf sahillerine on verstten
daha yakın hareket etmesi ve her ne şekilde olursu olsun taarruzda bulunması
yasaktır.
Madde 14- Bu Mukavelename Türkçe ve
Rusça ikişer nüsha hazırlanarak
tarafların delegeleri tarafından imzalanıp, imza eden tarafların delegelerine
birer nüsha verilmiştir“
Yani kısacası Rusya bu mütarekeyi imzalarken halklara özgürlük, kardeşlik ve eşitlik için yapmadı. Zaten mütarekenin amacı da bu değildi. Mütarekenin amacı var olan savaşı durdurmak barış görüşmelerinin önünü açmaktı.
Eğer bu mütakere ve çizdiği sınırlar barış antlaşmasına çevrilmiş olsaydı, Kürdler yaşadıkları felaket ve trajedilere bir başkasını daha eklerlerdi.
Bolşevikler Kürdlere karşı daha önceki talimatlarını „Erzurum Mütarekesinin“ 11.Maddesi olarak yerleştirdiler.
Davut Hoca makalesinde Enver Paşa’nın bu antlaşmaya karşı çıktığını söylüyor.. Bu konuda haklı. Enver’ın bazı itirazlar var. Bunlardan biri de „Kürdlere karşı niye Ermeni maddesini eklemediniz“ diye itiraz ediyor. Fakat, iş işten geçmiştir.
Erzincan Mütarekesi” ile Osmanlı ve Rus devletleri arasındaki sınır hattı tespit edilmiş ve bir dizi yanıyla protokollere bağlanmıştı. Barış Antlaşmasına kadar Mütareke ile tespit edilen bu sınırların tespiti konusunda detaylara ilişkin detaylı bilgiler var. Bu makaleyi daha fazla detaylara boğmamak için N. Yavuz’un çeşitli kaynaklara dayandırdığı sınırlar hakkında kısa bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Bu bilgi okuyucunun söz konusu iki devlet arasındaki sınırlar hakkında küçük bir resme sahip olması açısından gereklidir.
Sınırlar şöyle bir hat izliyor:
“Mütareke ile her iki taraf kuvvetleri arasında tarafsız bir saha bırakılmak üzere sınır çizgisi tespit edilmişti. Buna göre; Deniz kuvvetleri sahile altı milden fazla
yanaşmayacak, Karadeniz kıyısından başlıyarak Munzur Dağına kadar her iki taraf siperleri mütareke hattını oluşturacaktı.. Munzur Dağından sonra Türk hattı; Mercan
Dağları, Karacakale, Zağki, Erik Dağı,Sağnis-Oğnut, Şerafettin Dağları, Buğlan Gediği, Soluk Köprüsü, Murat Nehri Uzerinde Kertakom-Azakpur-Mişagsin-Bitlis
kuzeyindeki 5. Tümen siperleri- Van Gölü güneyi Erik Dere-Munzur Dağından sonra
Rus hattı; Kırahdah Dağı Akbaba-Kösmer dağı, Şeytan dağları-Çoriş Dağı-
Bahçe-Izrak-Muhacirköy-Belicen (Dokument i Materiali po Vneşney …, Belge No:
44, s. 68; Kazemzadeh- The Struggle for Transcaucasia, s. 82). ( N. Yavuz, age, s 230)
“Erzincan Mütarekesi” öncesi, esnasında ve özellikle sonrasında Rusya’da ve Kafkasya’da ciddi iktidar savaşları başlamış, Rus Ordusu saflarında tam bir kaos ortamı oluşmuştu… Bolşevikler Rusya’da Pandora kutusunu açmışlardı bir kere….. Çarlık Rusyasının denetiminde olan halklar ve özellikle Kafkas halkları kendi yol haritalarını çizmek için pratik adımlar içine girmişti.. İktidar kavgası ve esas hesaplaşma savaş öncesi sınırların içinde oluyordu.( daha sonra bu noktaya döneceğim)
Yeniden Erzincan’a ve Davut Hoca’nın makalesine dönmek istiyorum.
General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.”
(General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)
General G. Korganoff’un “ Gönülü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.
Türklerin iddialarına göre Bolşevikler bilinçli olarak “ Rus Birliklerinin yerine Ermeni birliklerini bıraktılar”.
Erzincan Mütarekesinin imzalandığı 18 Aralık(görüşmeler 15 Aralık’ta başlıyor) ile Ermeni Alayının Erzincan’ı terk etmeye zorlandığı 13 Şubat 1918 tarihi arasında yaklaşık olarak 2 ay gibi bir bir zaman dilimi var. “Ovacık Şûrasını” bir kenara bırakırsak Davut arkadaşın sözünü ettiği Erzincan merkezli Şûra bir ay ve yirmi beş gün yaşaması gerekir.
Davut Hoca Şûra’nın oluşum sürecini şöyle açıklıyor:
“Mütarekeden hemen sonra, 1.Kızıl ordu komutanı Arsak Cemalyan, Kürt,Türk ve Ermeni ileri gelenleri ile bir toplantı yaptı.bu toplantiya Ermeniler adina Muradov,kürtler adina Aliser ve Alisan beyler, türkler adina istanbuldan gönderilen erzincan müftüsü katildilar. Bölgede nüfus sayımı na göre halk temsilcileri sayısı belirlendi ve en kısa zaman içinde Erzincan, Bayburt, Dersim bölgelerini kapsıyacak 25 (ermeni kaynaklari 75 temsilci oldugunu söyler)halk temsilcisinin hemen belirlemesi çalışmalarına başlandı. Kızıl ordunun desteği ile çevre bölgelere propaganda birlikleri seferber edildi. Birinci kızıl ordu parti ve askeri komitesi Türk, Kürt ve Ermeni halkına ve emekçılerine çağrısı adı altında ki bildiri bölgede büyük bir heyecan uyandırdı. Halk büyük bir heyecanla olanbitenleri anlamaya, istanbul hükümetini tanımamayı ve kendi hükümetini kurmaya başladı. Çarlık ordusu korkusuyla kaçanlar yerlerine döndünler. Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir. Dersim delegeleri 8 bin kişilik bir askeri güçle Erzincan‘a gelirler. Dersim Delegeleri Erzincan‘a gelirken, Soveyt ordusu ve Ermeniler askeri törenle karşılar. Erizincan‘da bulunan 5 Türk delegesi karşılama törenlerine katılmıyorlar. Ermeni temsilciler heyeti başkanı Muradof Paşa, törende bir konuşma yapar. Muradof Paşa, Ekim devriminin dünyadaki ve bölgedeki etkilerini anlattıktan sonra Türkler Kürtler ve Ermeniler kardeştir. Bizi birbirimize kırdıranlar emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileridir. Biz çektiğimiz acıları unutuyoruz ve barış elimizi uzatıyoruz. Bütün Kürt, Ermeni ve Türk rençberleri ve amaleleri birleşerek kendi şuuramızı kuralım. Bizim Sultanlara ihtiyacımız yoktur. Rus amalesi zalim Çarı devirerek kendi hükümetlerini kurdular, bizde birleşerek kendi hükümetimizi kuralım. Lenin ve Ordusu bizi destekliyor.dedi.“
Hoca’nın makalesinden yaptığım alıntı uzun oldu, ama sözünü ettiği oluşumun yapılanması ve katılımı hakkında bir hayli bilgi veriyor.
Bu bilgiler temel alındığında Kürdlerle Ermenilerin ortak bir Şûra konusunda antlaşmaya varıldığı görülüyor.
Türk resmi tarihçileride Kürdlerin Erzincan’a yaptığı bu ziyareti gündeme getiriyorlar.
Örneğin Ali Kemali Erzincan üzerine yazdığı eserinde bu gelişi şöyle açıklıyor:
„O sıralarda Seyyit Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin(İlk Millet meclisinde mebus olarak girmiştir) Pir Ahmed’in oğlu ve Ağa Bey ve daha iki kişiden oluşan bir Kürt heyeti Erzincan’a geldi. Bunlar Ermeni komitesi tarafından davet edilmişlerdi. Bir gece komite nezdinde konuk olduktan sonra ertesi gün belediye de yapılan toplantıda hazır bulundular. Halk heyecan içindeydi. Ne olacağını, ne yapılacağını soran gözlerde , derin bir endişe okunuyordu. Kürtlerden Ağa Bey: ‘Ateşkes koşullarına gore Erzincan cephesinin korunmasının Ermenilere ait olduğunu ve Fırat’ın öte ‘geçe’sinin Kürtler, bu ‘geçe’sinin de Ermeniler tarafından savunulacağını, kasabaya göçmüş olanların köylerine gitmelerini ve tarlalarını hazırlamalarını, bunun içinde Hüseyin Bey’in konağında oturan ‘Ermeni Kurbuz’undan belge almaları gerektiğini söylemiş, sözde ortalığı yatıştırmak istemişlerdi” diye yazıyor.(Ali Kemali, Erzincan……… Kaynak Yayınları, İstanbul, sayfa 103)
Ali Kemali yazısının devamında Kürdlerin daha sonra “davulcu yada zurnacı İbiş’in evine” gittiklerini, “halk büyük bir kalabalıkla onları izliyor ve kendilerinden kurtuluş dileniyordu” diyor.
Daha sonra İbiş’in evinden yeniden belediyeye dönüyorlar. Ali Kemali’nin anlatımlarına gore “halk akın akın arkalarından koşuyordu” diyor. Yine onun anlatımlarına gore başka Kürdlerde belediyeye gelmişti. Bunlardan “ Lolanlı Mamo, Mamo’nun dayısı Ali Ağa, Yusuf’un oğlu Kako ve başkaları” diyor.
Ali Kemali’ye gore Kürdlerin bu son grubu da “Ermeni Paşalarının davetiyle gelmişti“..
Fakat ilginç olan durum yazar Kürdlerin Ermeni komitesinin daveti sonucu geldiğini yazmasına rağmen, hemen ardından Ermenilerin Kürdlerin Erzincan’a gelmesi karşısında paniğe kapıldıklarını yazıyor. Ermeni komitesi Mehmet Emin Efendi’yi, komiteye çağırıyor “sorular sordular, Kürd ağalarının Erzincan’a gelme nedenini sorarak, ertesi güne kadar güvenliği bozan bir harekette bulunmayacakları konusunda güvence istediler. Onlardan başka Kürt gelecek mi diye sordular” vs. vs..”(Ali Kemali, age, sayfa 104)
Ali Kemali’nin verdiği bilgilere gore “Ermeni Komitesi” daha sonra Belediye Başkanı Osman Osman Nuri’yi ve Belediye Meclis üyesi Haci Hatipzade Yusuf’u çağırarak Kürdlerin gelişleri hakkında sorular soruyor. Onlarda bir malumatları olmadığını deklere ediyorlar.
Nuri Dersimi’de Ermenilerle Kürdler arasında yapılan bu görüşmelerden söz ediyor.
Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “ Kumandan Lahof 1918 yılı ocak ayında Erzincan’ı terketmiş olduğundan, orada kalan Ermeni kumandanlarından Murat Paşa Dersimlerle kuvvetli bir ittifak yapmak istemişti. Bu hususta Alişêr Efendiyle yapılan görüşmelerde bazı önemli şartlar üzerinde uyuşulamamış ve Murat Paşa’nın teşebbüsü akim(sonuçsuz) kalmıştı.
Alişêr Efendinin beyanatına göre Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklalı hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan, kendisiyle uyuşmak mümkün olmamış ve bu sebeple meyusen Batı Dersim’e çekilmeye mecbur kalmıştır.” diyor.
Davut’ta makalesinde Alişêr ve Alişan Beylerin Kürd temsilcileri olarak Murat ile görüştüklerini ve daha sonra “Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı” diyor.
Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırdığı teze göre taraflar “Kürdistan ve Ermenistan meselesinde” anlaşamamışlar..
Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşmayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.
Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)
Kürdlerin Erzincan’a gitmesi ve Ermenilerle görüşmesi tarihsel bir hakikattır. Fakat, bu toplantılarda Kürdlerle Ermeniler “bir Şûra” yada “ortak bir hükümet” meselesi konusunda anlaştılarmı? Eğer bir hükümet kurulmuşsa ismi neydi? Kürdlerin bu hükümette sahip oldukları görevler nelerdi?
İşgal döneminden kalan belediye yapılanması ve kadrosu “Erzincan Mütarekesi”nin imzalanmasından Ermeni Birliklerin şehri terketikleri 13 Şubat’ta kadar görevden kalmaları Şûra’nın ruhuna nasıl bağdaşıyor?
Yukarıda Ali Kemali’den aktardığım alıntıdaki Ağa Bey’in konuşmasını önemsiyorum.. Orada Ermenilerle Kürdler arasında Fırat’ın sınır olarak tespiti meselesi var.
Baytar Nuri’de bu mesele üzerine duruyor ve şöyle yazıyor:
“ Dersimliler, Rus kumandanı Lahof ve Ermeni kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fırat’ın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve hususiyetiyle Ovacık mıntıkalarında Kürdistan hakimiyeti altında muvakkat bir siyasi varlık taraflarca tanınmıştı.” (Dr. Vet. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, sayfa 113)
Davut Hoca, Muradov Paşa’nın bir konuşmasını aktarıyor. Muradov Taşnak Partisinin tanınan önder kadrolarından biriydi. “Sivaslı Murad” olarak biliniyor. Sivas’tan İstanbul’a gidiyor ve uzun yıllar orada kalıyor. Dahas sonra Kafkasya’ya gidiyor. 1904 yılında Sason ayaklanmasına katılıyor…. 1908 yılında yapılan darbeden sonra yeniden Sivas’taki köyüne dönüyor, evleniyor ve yerleşiyor. Murad, Antranig Paşa gibi milliyetçi bir Ermeni olarak Ermeniler tarafından “Ulusal Kahraman” olarak görülüyor. Daha sonra Murad Birinci Dünya Savaşına katılıyor ve 4 Ağustos 1918 tarihinde Baku’deki çatışmalarda yaşamını yitiriyor.( Murad hakkında daha fazla bilgi için Taşnak Partisi teorisyenlerinden Mikayel Varandiyan’ın 1931 yılında Boston’da(Ermenice) yayınladığı daha sonra 2006 yılında Murad of Sebastia adı altında İngilizce’ye çevrilen biografisine bakınız.)
Davut makalesinde Murad’a ait olduğu söylediği bazı konuşmalar var. Fakat, bu konuşmalarda söylenen bazı şeyler gerçek ile ilgileri yok. Örneğin Murad’ın “Ben 17 yıl Dersim Dağlarında yaşadım ve savaştım”.. söylemi Murad’a dahi ait olsa basit bir propagandadır. Zaten Murad’ın biografisine bakıldığı zaman da doğru olmadığı ortadır. Ben aynı kuşkumu çeşitli halkların kardeşliği konusunda Murad’ın açıklamalarına karşı da ifade etmek istiyorum.( belge lazım)
Fakat, şu noktanın altını çizmek lazım. Kürdler olmadan ne Ermeniler Erzincan savunmasını yapabilirdi, ne de Türkler Erzincan’ı alabilirdi. İki tarafta Kürdlere kazanma faaliyetleri içindeydiler. Munzur Dağlarına sahip olan Kürdler iki taraf üzerinde de Demokles Kılıcı gibi salanıyordu. Kürdlerin Ermenilerle ortak hareket etmesi durumunda Türkler Erzincan’ı yeniden işgal etselerde dahi çok zorlanacaklardı.
Davut hocanın makalesinde Murad’ın Türkleri tehdit eden ve 17 yıl Dersim’de kaldım adlı bölümüne benzer bazı tespitlerde Ali Kemali’nin kıtabında var(sayfa 104) Fakat, Davut Hoca’nın yazdıklarından farklı olarak Ali Kemali Muradov’un konuşmasında dinleyicilere “Dersim’den dört çipil Kürd getirmekle beni korkutamazsınız” diye bir tespit var.
Nuri Dersimi bu tespiti onaylar anlamında şöyle yazıyor: “Murad Paşa şartlarını tadil ve her iki taraf için kabulu mümkün makul tekliflerde bulunacak yerde Kürd köylerine hakarete ve Kürdlerin alehine konferaslar vermeye başlamıştı”(N. Dersimi, age, sayfa 117)
Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırarak söylediği şeyler bana daha mantıklı geliyor.
Alişêr’in “Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklalı hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan” dolayı antlaşma sağlanmamıştır yönündeki söylemi gerçeğe yakındır.
O dönemler ve daha sonraları Taşnak Partisine ait yayın organlarında çizelen “Büyük Hayastan” sınırlarını gördüğümüz zaman Alişêr’in söyledikleri daha da anlaşılır. (Bu konuyu merak edenler Ermenilere ait kaynaklara bakabilirler. Bırakın Erzincanı, Amed, Urfa Maraş’ta Büyük Hayestan’ın sınırları içindedir)
Zaten Ali Kemali’nin, Davut’un ve daha başka bir çok kaynağın Erzincan’da yapılan toplantı ve konuşmalarda bir dizi şahsiyetleri saymaları ve Alişêr’in isminin geçmemesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Alişêr, 20.yüzyılın başlarında Kürdistan’ın yetiştirdiği en büyük liderlerin başında geliyordu. Kürdistan’ın bağımsızlığı konusunda tutumu biliniyor. Eğer Alişêr, Murat Paşa ile anlaşmış olsaydı, Erzincan’da yapılan toplantılarda Kürdler adına konuşurdu. Eğer Kürdler delege seçip Erzincan’a göndermiş olsaydı, Alîşêr delegasyonun başkanı olurdu.
Daha fazla uzatmaya gerek yok. Alişêr ve Seyid Riza’nunda içinde yer aldığı bir grup Kürd liderinin Kurdistan Teal-i Cemiyeti aracılığıyla Paris Barış Konferansı düzenleyicilerine gönderdikleri mektup o dönemi daha iyi ifade ediyor.
Alişêr Koçgirizade
Kürdlerin Dêrsim, Erzıngan, Kangal, Sêwaz, Akteke,….. delegesi
Seyd Rıza
Dêrsim Şix Hesen Aşireti Lideri
Brahim
Dêrsim Seydan Aşireti Lideri
Mehmet Emin
Aşiret Lideri
Husên Mustafazade
Erzıngan Aşiretleri Lideri
Mahmud ve Mehmed Kamıl
Koçgiri Aşiretlerinin Liderleri’nin imzaladıkları mektuptan konumuza ilişkin kısa bir bölümünü aktarıyorum.
“Koçgirili Alişer Efendi 1916’da Erzingan’a geçti ve kürd delegasyonunun şefi olarak ruslarla görüşme yaptı.
11.11.1916’da, Rus İmparatorluğu ve müteffik güçler, Alişêr Efendi ile bir antlaşma imzaladılar.
Alişêr Efendi Dêrsim’li 11 aşiret lideriyle birlikteydi. Bu liderler savaştan sonra Kürd ulusunun bağımsızlığını ve haklarının tanınmasını istediler.
İmzalanan bu antlaşma özel bir komisyon tarafından Erzingan’da tercüme edildi. Dêrsim Ordular Komutanlığı tarafından Rus İmparatorluğu’na gönderildi. Gazetelerde yayınlandı.
Doğal olarak bu antlaşma Rus Ordusu tarafından mütefiklere de gönderildi. Bu dokumanın bir nushası bizim elimizdedir.
Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.“(Sevê Evin Çiçek , “17 bin kişiyi ırmağa atıp boğdular“ adlı makalesine bakınız)
Alişêr Efendi, Seyid Riza ve arkadaşlarının bu mektubu ciddi bir şekilde irdelenmesi gereken tarihsel bir belgedir.
Ben burada bu mektup hakındaki görüşlerimi yazmayacağım. Konumuzu aşıyor. Ama şu tespiti yapmaktan geri durmayacağım. Bu mektubu Alişêr ve Seyid Riza’nun önderlik ettikleri Koçgiri ve Dersim hareketlerinin Kürdlüğüne gölge düşürenlere tarihsel bir tokat olarak görüyorum.
Alişêr ve arkadaşlarının mektubunda yer alan bilgileri bugün başka kaynaklarla doğrulayacak pozisyondayız.
Örneğin Alişêr bu mektupta şöyle yazıyor: ““Koçgirili kürdler geri çekilen Osmanlı Ordusuna darbe vurdular.” gerekçesiyle ordular sivil halka karşı saldırıya geçirildiler.”
Alişêr’in mektubunda geçen bu bilgileri yani Osmanlı orduları geri çekilirken Dersim Kürdleri tarafından saldırıya uğradıkları meselesini General G. Korganoff’da doğruluyor. Korganoff şöyle yazıyor: “1916 yılının Şubat ayında Türkler Erzurum kalesini boşaltmak zorunda kaldı. Yüzlercesi şimdi Türklerle ittifak halinde olan bu Dersimli Kürdler tarafından haince öldürüldü ve talan edildi”( General G. Korganoff, age, sayfa 96)
Korganoff’un burada sözünü ettiği Sansa boğazındaki çatışmalardır. Daha sonra Ermeni Birlikleri Erzincan’dan geri çekilirken bu boğazda Dersim Kürdlerinin saldırısına uğruyorlar.(sonra bu hususa geleceğim)
Diğer bir husus ise Alişêr efendinin Rus Çarlığı yetkilileriyle bir antlaşmaya varmasıdır. Bu antlaşmanın içeriğine dair elimizde resmi belgeler yok. Fakat, buyük ihtimale Rusların Abdulrezak Bedirxan ile yaptıkları antlaşmanın bir benzeri olacak.(Kamil Bedirxan ve Prens Şachovski’nin raporlarına bakınız)
Nuri Dersimi’de Alişêr’in Ruslarla olan ilişkilerini farklı bir şekilde gündeme getiriyor. Türkler o süreçte Kürdleri kazanma politikalarını hayatta geçiriyorlar. Bu konuda sözü Nuri Dersimi’ye bırakalım: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusyaya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)
Burada açık bir şekilde görüldüğü gibi Alişêr’in Çarlık Rusyası ile işbirliği içine girmiştir.
Nuri Dersimi “Alîşêr, daha 1914 Dünya Savaşı’nda, Kürdistan’ın özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Erzincan’a kadar gelmiş bulunan Rus Ordusu’na katılmış; Koçgiri, Sivas, Malatya ve Dersim bölgelerinin Kürt temsilcisi sıfatıyla, Rusya koruması altında özerk bir Kürdistan yönetimi kurulması için çalışmıştır” diyor. Daha başka kaynaklarda bu ilişki üzerine duruyorlar.
Alişêr Efendi ve arkadaşlarının mektuplarında
“Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.“ yönündeki tespitleri Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” yada “Erzincan Şûrası” tezinin içini boşaltıyor.
Davut arkadaş makalesinde Erzincan’da yapılan ilk görüşmelerin mimarının Alişêr olduğu ve daha sonra Alişêr Dersim bölgesine geçiyor ve seçilen Kürd temsilcilere önayak oluyor gibi tespitlerde bulunuyor. Davut’un makalesinde ileri sürdüğü iddialar Alişêr tarafından doğrulanmadığı gibi, Alişêr ve Seyid Riza Bolşeviklere karşı savaştıklarını söylüyorlar.
Bolşevik dedikleri de Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği yapılanmaya karşı savaştır.
Alişêr, Seyid Riza ve arkadaşlarının bu mektubu Paris Barış Konferansına göndermeleri gözönüne bulundurarak “anti Bolşevik” vurgusunun Batılı devletlerin sempatisini kazanmak amacıyla yapıldığı hipotezi ileri sürülebilinir.(Bu konuya ilişkin belgeleri ortaya koymak gerekecek)
Daha önce Nuri Dersimi’nin Kürdlerle Ermenilerin niçin anlaşamadıklarını Alişêr’e dayandırdığı aktarmıştım.
Türk resmi kaynakları Alişêr’den nefret ettikleri ona ilişkin tüm bilgileri çarpıttıkları biliniyor. Ali Kemali bir olayı anlatıyor. Olay şöyle: “Öbür yandan Koçgiri Aşiret reisinin katibi, Alişan Bey namında bir adam Erzincan’a gelerek Rus ordusuna etlik hayvan bulmaya başladı. Binilecek 2, eşya taşınacak 8, yani 10 baş hayvanla da Erzincan’dan hareket etti. Emrinde er olarak 10 Rus askeri vardı. Alişan Bey, atları zorla alarak ve erlerden üçünü esir ederek Rus sınırını aşmıştı” diyor(Ali Kemali, age, sayfa 99)
Daha sonra Ali Kemali Kürdlerle “sırdaş” olduğunu ileri sürdüğü Abdülmabut Bey’in devreye girdiğini atları ve esirleri geri aldığını böylelikle müslümanların Lahof’un hışmından kurtulduğunu yazıyor. Ali Kemali’nin aktardığı bilgiden “Alişan’ın tucarlığını” bir kenara bırakırsak, Alişan “Koçgiri aşiret reisinin katibi” değil, aşiret reisidir. O dönemler Koçgiri aşiret reislerine “katiplik” yapan Alişêrdir.
Nazmi Sevgen de bu olay üzerine duruyor, bu olayı gerçekleştireninin Alişan değil, Alişêr olduğunu şöyle yazıyor: “. Erzincan’da Ruslar’ın et müteahhidi olarak ortaya çıkan Alîşêr, Rus komutanlığından, orduya sığır almak üzere yediyüz Türk altını, yanına da bir manga kadar Rus askeri ve on beygir almış, Munzur Dağları’nı aştıktan sonra Ruslar’ın elinden hayvanlarını alıp ve askerlerden de üçünü esir ederek Dersim’e yürümüştür. Bu olay, esasen Türk düşmanı olan Erzincan’daki Rus komutanı Lahof’un büsbütün Türkler’e karşı harekete geçmesine sebep olmuştur.”diyor.(aktaran, M. Bayrak, „Koçgiri İsyanı Alîşêr ile Zarîfe“ adlı makalesi)
Türk resmi ve anti Kürd tarihçilerinin Alişêr’i „ticaret işleri“ yapan biri olarak göstermeleri onun o dönemler içine girdiği siyasal faaliyetlerini gölgelemek amacını taşıyor. Eğer Alişêr’in „Rusların hayvanlarına el koyması ve askerlerini esir alması“ bilgisi doğruysa bu Ruslarla olan kopuşun başlangıcı olabilir. Yani Davut’un makalesinde „Erzincan Hükümeti“ dediği sürece denk geliyor. Çünkü, burada devreye giren Abdülmabut Beydir. Davut’un makalesinde Müfti olarak geçen Türkler adına Alişêr ve Muradov ile “Şûra” için ilk görüşmeleri yapan adamdır. Bu ise bu gelişmenin “Erzincan Mütarekesi” sürecinde yaşadığını gösteriyor. Bu bilgileri Alişêr’in Dr. Nuri Dersimi’ye niçin Ermenilerle anlaşamadıkları yönünde aktardığı bilgilerle birleştirdiğimiz zaman Davut’un arkadaş makalesinde ileri sürdüğü “Kurulan Erzincan Rençber ve amale Şuurası” tarihsel gerçeklikliği ifade etmiyor. Davut, Mitingde kızıl ordudan bir yetkili de konuşma yaptı:“……………Kurulan Erzincan Rençber ve amale Şuurasına her türlü desteğin verileceğini söyledi. Mitingde Kürt Ermeni ve Türk temsilcileri adına da konuşmalar yapıldı. Miting bir bayram havasına dönüşmüş, eski düşmanlar barışıyordu, eski güzel anılarını anlatarak nasıl kapı-komşu ve iç içe kardesçe yaşadıklarını anlatıyorlardı.“
Davut’un makalesini var olan belge ve verilerle birlikte yeniden okuduğum zaman halkların kardeşliğini temel alan güzel bir konsturksiyon yaptığı düşüncesi bende hasıl oldu.
Davut’un makalesinde bir hayli yanlış bilgiler var. Bunların içinde bir hayli yanlış bilgiler var.
Bunlardan biri Mehmet Emin ile Hatipzade Yusuf’un Türkler tarafından idam edilmeleridir.
Davut şöyle yazıyor:
„ Hasan Lütfi bey komutasındaki 9.kolordu birliklerinin, tekrar Paluya geri dönmesi ve Dersim üzerinden Erzincana saldırılmaması koşulu ile kuşatmayı kaldıracaklarını bildirirler. Ancak Dersimlilerin uyarılarını dikate almadan gelen Hasan Lütfi bey dönüş için Dersimlilerden çekinmekte ve kendisine birkaç rehber verilmesini ister. Dersimliler yanlarına Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi verirler. Hasan Lütfi bey, Peri suyuna kadar refakat ederek, oradan ayrılmak isterken bu iki kişiyi tutuklar, paluda �divanı harp�te şuura çalışmalarına katıldıkları, askere mukavemet ettikleri ve vatana ihanet ettikleri suçlamaları ile idama mahkum edilirler ve aynı gün asılırlar. bu olayda öfkelenen Bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar.“
Şu noktanın altını çizmek istiyorum. Seyid Riza’nun Erzurum’a gidişi ve gelişi denilen süreç, Ermenilerin Erzincan’ı terketmesinden sonradır. Yani Erzincan’dan itibaren Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerini kovdukları süreçtir.
Seyid Riza’nun kendisi ve ona bağlı olan güçler hâlâ Kazim Karabekir’in güçleri Erzincan’a gelmeden yarım gün önce Erzincan’a giriyorlar.(bu meseleye sonradan geleceğim)
Evet, Davut’un makalesinde sözünü ettiği „Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi“ tutuklanması bir olay var. Fakat bu olay Davut’un sözünü ettiği gibi Türk ordusunun Dersim’den çekilmesi için kuriye olarak verilmiyor. Bu olay Doğu Dersim’de gerçekleşmiyor.
Bu olay Erzincan çevre köylerinde oluyor. Davut’ta makalesinin bir yerinde “Mehmet Emin Bektaşi’nin Erzincan Belediye Başkanı“ olduğunu söylüyor.(Fakat bu konuda farklı bilgiler var) Yine makalesinde “Şûra faaliyetlerine katıldıkları için idam ediyorlar” diyor.
Burada sözkonusu olan “Erzincan Şûrası”!!!dır.
Mehmet Emin Bektaşi ile Katipzade Yusuf Erzincan Belediye’sinde çalışıyorlar. O dönemler Fırat’ın Kuzey yakasında bulunan Cimin (aktüel olarak Üzümlü Kazası olarak biliniyor) Köyünde bazı olaylar oluyor. Söylentiye gore: “Cimin köyü halkı ücretli Kürd fedaileri tutarak Erzincan’a o yönden baskı yapmak, yani kasabadaki hemfikirleriyle birleşip Ermenileri öldürmek girişimindeymişler; bir yandan kuşkuları gidermek, öbür yandan Cimin halkıyla Kürdleri uyuşma yoluna çekmek için bir heyet gönderilmesi uygun görüldü”(Ali Kemali, age, sayfa 107)
Daha sonra bir Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf bey’den oluşan bir heyet Cimin köyüne gidiyor. Heyet Alana varmadan once Cimin köyüde dahil olmak üzere bölgedeki bazı köyler “Milislerin” denetimine girmiş bulunmaktadır. Eğer Dr. Nuri Dersim’inin verdiği bilgiler doğruysa Seyid Rizo’ya bağlı güçler Deli Halid Paşa ile birlikte o alanda olması gerekir.(Çerkez asılı olan Deli Halid Paşa 1925 yılında Türk meclisinde öldürülüyor)Dr. Nuri Dersimi “Seyid Rizo ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334(1918) Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi” diyor(Geniş bilgi için Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119)
Ali Kemali’nin Heyet “milisler tarafından yakalandı” yönündeki tespiti Nuri Dersimi’nin söylemiyle birleştirilirse belkide Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi tutuklayanlar Seyid Rizo’ya bağlı güçlerdi.(bu konuyu başka belgeler ışığında irdemek lazım.)
Davut makalesinde bu iki şahsiyetin idam edildiğini yazıyor, fakat bu bilgi eksiktir. Hatifzade Yusuf bey idam edilyor. Mehmet Emin Bektaşi ise yargılamak amacıyla Elazığa gönderiliyor.
Ali Kemali kitabında “Erzincan Rus İdaresinde” adlı bölümünün altına şu notu düşmüştür: „ Bu sözü geçen olayın bizzat tanığı ve “Bektaşi” adıyla anılan Avukat Mehmet Emin Efendi’nin ayrıntılı ve kanıtlı anı defterinden aldım. Adı geçene şükran borçluyum. A.K)diyor.
Acaba Mehmet Emin Bektaşi daha sonra serbest mi bırakıldı? Ali Kemal’i gibi birinin Davut’un Türklerin „hain“ olarak gördükleri ve öldürdükleri düşündüğü bir adama „şükran borçluyum“ demesi pek bana mantıklı gelmiyor. Her halde serbest bırakıldı.
Davut makalesinde tarafların silahlarını “Belediye Başkanı Mehmet Emin Bektaşi’nin adamlarına teslim etmesi gerekiyordu.” diyor ve ardından Muradov’un Türkleri azarlayan devrimci bir konuşmasını veriyor. Alınan bir karara bağlı olarak taraflar 5 gün içinde silahlarını teslim edecekler. Sözü Davud’a bırakalım: “Tanınan beş günlük süre içinde, Ermeniler, ellerindeki silahları, Türkler teslim etmediği takdirde geri almak kaydıyla silahlarını teslim ettiler. Beş gün sonra, Türkler silahları teslim etmediği için ermeniler silahlarını geri aldılar” diyor.
Ermenilerin silahlarını teslim etmesi meselesi doğru değil ve mâkulda değildir. Ermeni Birlikleri silahlarını Belediye Başkanı’na teslim edecek kadar saf ve hayalci değillerdi. Rus Birliklerinin çekilmesinden sonra Ermeni Birlikleri onların yerini aldılar. Rus asılı General Lahof’un gitmesinden sonra onun yerine Rus ordusunda albay olan ve aynı zamanda Ermeni asılı olan Morel geldi. Ermeniler “Erzincan Mütarekesi”nden Ermenilerin Erzincan’ı boşaltıkları 13 Şubat 1918’e kadar yani Davut’un “Şûra süreci” olarak gördüğü aşamada tüm güçleriyle silahlanmaya ve askeri güç oluşturmaya çalışıyor.
General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.”
(General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)
General G. Korganoff’un “ Gönülü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.
Ermeniler tüm güçleriyle Erzincan ve çevresini gelecek olan Türk genel saldırısına ve özellikle sürekli çatışma içinde oldukları Kürdlere karşı güçlendirme çabaları içindeydiler.
Ortada düzenli bir askeri yapı var. Bu askeri yapı Ermenilerin hayat sigortasıydı.
Ermenilerin silahlarını götürüp ne olduğu dahi tartışmalı birine, Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına silahlarını teslim etmeleri kendi elleriyle ölüm fermanlarını imzalamaktı.
Ali Kemali Mehmet Emin Bektaşi için “ istihbarat ve basiretli hareket etme görevleriyle Belediyede kalmış olan Mehmet Emin Bektaşi” diyor.(Ali Kemali, age, sayfa 103-104)
Ali Kemali’nin notlarında yararlandığı şükran borçlu oduğu istihabat amaçlı belediyede kaldığı ve daha sonra serbest bırakılan bu adama neden Ermeniler güvensin siahlarını teslim etsin..
Ermenilerin silahlarını teslim etme meselesinin maddi ve gerçekçi dayanakları yok.
Eğer Ermeniler Erzincan ve çevresindeki Kürd ve Türkleri silahsızlandırmak istiyordu, denilse akla yakın ve mantıklı olurdu.
Erzincan Mütarekesinden 18 Aralık 1917’den 13 Şubat’ta kadar bölgede, Erzincan ve çevresinde sürekli çatışmalar var.
Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 25 Aralık 1917 tarihinde Cephe Komutanlığına gönderdiği telgrafta Rus askerlerinin geri çekilmesinden sözederek “ Bu şartlarda eğer Ermeni Birliklerinin cepheye gönderilmesi gecikirse, Erzincan Türklerin yada en azından Kürdlerin işgaline uğrar. Böyle bir durum beni bölgeyi boşaltma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakır. Bu da Türk Ermenistan’ın geriye dönüşü olmayan kaybı olur” (Korganoff, age, sayfa 81)
Yine Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 8 Ocak 1918 tarihli raporunda Rus birliklerinin Erzincan’dan geri çekilmesinden sonra doğacak olan ortama vurgu yaparak şöyle diyor: “ Bizim güçlerimizin geri çekilmesi ve Erzincan’ın Kürdler tarafından işgal edilmesi hali Mütarekenin Türkler tarafından ihlali anlamına gelecektir. Türkler genel saldırıya geçerler. Erzincan’ın işgalı beraberinden bizim tüm Doğu Cephesini boşaltmamıza neden olacaktır” diyor(Korganoff, age, sayfa 81)
Yine aynı raporda Erzincan’ın kaybı 3 yıl boyunca savaşta elde ettiğimiz tüm kazanımların kaybı ve Türk Ermenistan’ın yitirmesi anlamına geleceğini vurguluyor.
Erzincan askeri anlamda çok stratejik bir konumdadır. Her ne pahasına olursa olsun Erzincan’ın savunmasını güçlendirmek istiyorlar. (bu konuda bir hayli resmi belgeler var, aktarmaya kalkarsam, makale değil başka bir plan yapmam gerekecek)
Bu reel durumdan dolayı Erzincan Ermenilerinin silahlarını Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına teslim etmesi düşünülemez.
Yukarıda da vurguladığım gibi Erzincan çevresinde çatışmalar var..
Çatışmalar daha çok Kürdlerle Rus ve Ermeni Birlikleri arasındadır.
General Korganoff Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği süreç için “Erzincan’dan Fam’a kadar olan birlik rakip olarak yalnızca Kürdleri bulacaktır”
Tespitinin devamında Türk askerlerinin karda kışta o bölgelerde bir fonksiyonu olmayacağını söylüyor.
General General Korganoff esas askeri gücün Erzincan’da olduğunu Erzincan ile Erzurum arasındaki bölgelerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığı, Kürdlerin telefon hatlarını keserek iletişimi engellediklerini geniş geniş anlatıyor.
General Korganoff Erzincan, Fam, Mamahatun ve Erzurum arasında iletişim sağlayan güçlerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığını, Erzurum’daki merkez ile irtibatın zora düştüğünü yazıyor.. Bilindiği gibi General Adranig Paşa Erzurum’daydı..
General Korganoff 27 ve 28 Ocak tarihinde Surpiran’daki bir çatışmadan sözediyor. Surpiran’ın 60 kişilik bir Ermeni Birliği tarafından işgal edildiğini ve bu birliğin Kürdlerin saldırısına uğradığını yazıyor. Daha sonra Erzincan’dan ağır silahlarla bir birlik gönderiliyor ve “Kürdler 65 ölü vererek geri çekiliyorlar” diyor. (General Korganoff, age, sayfa 92)
General Korganoff, Erzincan’a(doğusunda) 25 km uzaklıktaki Khan köyünün yakınında “Kürd çeteleri”yle yapılan bir çatışmadan sözediyor. Saldırganların sayısal olarak çokluğundan dolayı başka güçler gönderildi. Fakat, saldırganları silahsızlandırmadan şehir ile olan irtibat sağlamadan 3 Şubat 1918 tarihinde birlikler Erzincan’a geri çağrıldılar, diyor.( Korganoff, age, sayfa 93)
Kısaca da olsa aktardığım bu bilgiler ışığında bakıldığı zaman ciddi bir karkaşa var. Her tarafta çatışmalar var. Böyle bir ortamda hiç bir taraf yada etnik grup kendi elindeki silahları başkasına teslim edemez.
Davut’un makalesinde Xalid Begê Cibrî ve Seyid Riza ilişkileri meselesinde bazı tespitler var. Bu tespitler bir çok yanıyla sorunludur. Biraz uzun olacak ama, Xalid Begê ilişkin Davut’un makalesinde bazı alıntılar yapacağım.
Davut şöyle yazıyor:
“Cemiyeti islamiye ise artık Ermenilere açıkça savaş çağrısı yapıyor ve Dersim delegelerini cihad’a kazanmak için yoğun çabalar harcıyor, etkili kişileri ve Subayları araya koyuyordu. Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi. Cibranlı Halit Bey, Dersim ileri gelenleri ile gizli görüşmelerde yaptı ve onlara, henüz ayaklanma ve savaş zamanı olmadığını, kürtlerin belli bir hazırlıktan sonra topluca ayaklanmaları halinde sonuç alabileceklerini telkin ve tavsiyelerinde bulundu. Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”
Bu uzun alıntıda sorunlu gördüğüm noktaları açmak istiyorum. Bizim kafa yorduğumuz dönem “Erzincan Mütareke”sinden(18 Aralık 1917) Ermenilerin Erzincan’ı terkettiği 13 Şubat arası dönemdir.
Acaba Xalid Begê Cibrî yukarıda sınırlarını çizdiğim zaman dilimi içinde Dersim’e geçip Seyid Riza’yı ikna etmeye çalıştımı?
Davud’un söylemine bakılırsa “Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul ettiler” diyor.
Xalid Begê Cibrî’nin sözünü ettiğimiz dönem Dersim’e gittiğine dair elimizde belge yok.
Davut’ta bu konuda belge ve kaynak sunmuyor.
Aslında bu konuda esas zorluğumuz, Türk devletinin Albay Xalid Cibrî hakkında var olan tüm belgeleri gizlemesinden kaynaklanıyor. Xalid Begê Cibrî’nin mahkemesi dahil onun tüm faaliyetleri hakkında yüzyıllık bir sansür ve suskunluk var. Benim gördüğüm kadarıyla devlet Kürd davasına kendisini adamış ve Azadi gibi bir örgütlenmeyi oluşturan Xalid Beg gibi bir lideri hafızalardan silmek istedi.
Davut 1918 yılında “Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi” diyor.
O dönemler Azadi örgütlenmesi yok.. AZADÎ daha sonraları oluşuyor. Eğer İsmail Hakkı Şawes’e bakılırsa “1921 yılında Erzurum’da kurulmuştur”. Bu konuda daha başka belgelerde vardır. Aris Arda arkadaşın çevirisini yaptığı Rus ve Sovyet belgelerinde Azadi ve Xalid Begê Cibrî hakkında bir hayli belge var(Newroz. Com arşivine bakınız)
O dönemler Xalid Beg’in İstanbul’daki Kürd örgütlenmeleriyle olan ilişkilerinden sözedilebilinir, ama Azadi örgütlenmesinden değil.
Xalid Cibrî’nin 1916 yılında Palu’da olduğu biliniyor. Onun Dersim ileri gelenleriyle ilişkiye geçmesi düşünülebilinir. Xalid Bey gibi geçmişte İstanbul Kürd siyasal yapılarıyla ilişkisi olan birinin ve bir kaç yıl sonra Kürdistan tarihinde en modern, en kapsamlı ve en ciddi siyasal yapılanması olan Azadi’yi oluşturan birinin o dönemler boş duracağını düşünmek bana pek doğru gelmiyor. ( Azadi’nin saflarında bulunan Kürd subayları bir günde yanyana gelmediler. Bu konu ciddi ve derin bir araştırmayı gerektiriyor)
O dönemler(1917 yılının sonu ve 1918’in başında) Seyid Riza ile ilişkiye geçen “Binbaşı Halid” var.
Bu “Binbaşı Halid” Kürd değil, Çerkezdir. Osmanlı Ordusu tarafından Dersim’e gönderiyor. Seyid Riza ile birlikte Erzincan alınmasında ve Erzurum’a karşı saldırıda bu “Binbaşı Halid” var. Bu “Halid” “Deli Halit Paşa” olarak biliniyor. 1925 yılında Türk Meclisi’nin ortasında öldürülüyor. Bugün Erzincan’dada onun adını taşıyan çok uzun bir cadde var.
Dr. Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “Seyid Rizaya ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334’te Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi.
Erzincan işgalinden sonra Erzurum’a doğru hareket başlarken Seyid Riza ile beraber bulunan ve Deli Halit şöhretiye maruf olan kumandanı, Seyid Riza’ya: Aman Seidim Kara Kazim’den evvel Erzuruma biz girelim!! Demiş ve hakkikaten Erzuruma ilk olarak giren Seyid Riza kuvvetleri olmuştu”(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119)
Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilere bakılırsa hem Erzincan ve hemde Erzurum’a ilk giren Seyid Riza’nın güçleriydi.
Başka kaynakları yanı sıra Kazım Karabekir’de Erzincan’ın alınması meselesi üzerine duruyor ve şöyle yazıyor: “ Garbi Dersim müfrezesi kumandanı Halit Bey askeri dairede bana mülaki olmuştu. Halid Bey Dersim’den 735 kişilik milis ve bir nizamiye taburuyla hareket etmiş, fakat Erzincan’a ancak 250 milis ve 30 nizamiye askeriyle gelebilmiş” diyor.(Kazım Karabekir, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, Sarıkamış, Kars ve Ötesi, 1990, Erzurum, sayfa 72)
Kazım Karabekir yazısının devamında “Halid Bey’e şunu sordum:
Şehre daha evvel girdiğin halde ve yanında 30 da nizamiye efradı varken neden bana veya en yakın kıta kumandanına bir rapor göndermedin?
Bu süretle saat kaçta girdiğin de tespit olunur, vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı” diyor. (Karabekir, age, sayfa 73)
Kısacası tüm bilgilerden ortaya çıkan olay, Seyid Riza “Kürdleri korumak amacıyla”(Nuri Dersimi) Erzincan’ın alınmasına katılıyor ve Seyid Riza yanında bulunan Komutan Cibranlı Xalid değil, Çerkez asılı “Binbaşı Deli Halit”tır.. İki “Binbaşı Halit”ı karıştırma olayı sık sık oluyor, buda bir dizi anti-Kürd çevrelerinin spekülasyonlarına neden oluyor.
Cibranlı Xalid’ın 1919 yılında Ovacığa gitmesi olayı var. Bunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Ahmet İzzet Paşa Anılarında Seyid Riza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Riza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)
Farklı cephelerde yer alan Dr. Nuri Dersimi ile Ahmet İzzet Paşa’nın söylediklerinde çıkarılan ortak payda Seyyid Riza’nın Ermeni Birliklerinin Erzincan ve Erzurum’da çıkarılmasında ciddi bir rolü olmuş.
Davut makalesinde Osmanlılar tarafından Mehmet Emin ve Hatipzade Yusuf’un idam edilmelerini(yukarıda bu mesele üzerine durmuştum) anlattıktan sonra,“bu olayda öfkelenen Bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar.” diyor.
Bu yaptığım alıntıda ciddi sorunlar var ve bir dizi eklektik ve çelişkili bilgileri içerir.
Çünkü, Mehmet Emin ile Haci Hatipzade’nın meselesi Ocak ayının(1918)sonuna doğru geçiyor. Erzurum’un alınması 12 Mart 1918 tarihine tekabül ediyor. Çünkü Andranik Paşa 11 Mart günü akşamı saat 8’de savaşı konseyini topluyor ve Erzurumu boşaltma emrini veriyor. Ermeni güçleri 12 Mart günü saat sabahın 5’inde şehri boşaltıyorlar. (General Korgannoff, age, sayfa 112)
Davut’a göre halk Xalid Beyi tutuklamak istemiş “ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar” diyor.
Bu olay Seyid Riza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonrasınında oluyorsa, var sayalım Mart sonu olsun. O dönem Xalid Bey’in Dersim’de ne işi var?
Osmanlılar tüm güçleriyle Kürdleri cephelere sürdüğü bir dönemde Xalid bey Dersim’de oturuyor? Xalid Bey’in 1918 yılının Mart ayında Dersim’de olduğuna dair ciddi belge göstermek gerekiyor.
Aslında Davut makalesinde kendi kendisiyle çelişkiye düşüyor.
Davut Seyid Riza’nın Cibranlı Xalid tarafından ikna girişimlerini anlattıktan sonra
“hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”diyor.
Görüldüğü gibi Davut iki “Halid’ı ” karıştırmış ve bir dizi yanlış yorumlara gitmiştir.
Xalid Begê Cibrî aynı anda hem Erzurum’da ve hemde Dersim’de olamaz.
Aslında Davut Seyid Riza ile Hasan Vefa’nın Erzurum’dan geri dönüşlerini gündeme getirerek makalesinin Dersim şûrası boyutunu da boşa çıkartıyor. Davut şöyle yazıyor: “Erzincandaki şuura çalışmalarına delege olarak katılan ve Ermeni katliamına karşı çıkan ve 1917 de alay komutanı iken istifa ederek Dersime sığınan albay Hasan Vefa Bey karşılar. Hasan Vefa bey aynı zamanda, Merkezi Yeşilyazıya taşınan şuura hükümetinin de askeri komutanı idi.”
Eğer Hasan Vefa Bey “Yeşilyaziye taşınan Şûranın askeri komutanı” ise ve Ermenilere karşı Erzurumdaki çatışmalara katılmışsa demek oluyor ki “Yeşilyazı Şûrası”, “Erzincan Şûrası”na karşı Osmanlılarla beraber hareket etmiştir.
Yukarıda “Hasan Vefa” eğer Yeşilyazı Şûrasının askeri komutanıysa Türklerle birlikte Ermeni Birliklerini Erzincan’dan Erzurum’a kadar kovuyorlarsa, bu bağımsız Şûranın bağımsızlığı nerede kaldı? Davut arkadaş makalesinde Şûra’nın Ovacık’a mıntıkasına taşıma gerekçesini Osmanlılara karşı savunma meselesini gerekçe olarak ileri sürmüştü.
Şimdi ise Şûra’nın askeri komutanı Osmanlılarla kolkola Erzurum’a kadar Ermenilere karşı savaşıyor.!!!!!
Davut’un makalesinde sözkonusu olan ve Davut’un “Hasan Vefa” diye adlandırdığı binbaşının ismi “Hasan” değil, Mustafa’dır. En azından karıştırdığım bir çok kaynak bu Kürd şahsiyetinden Mustafa Vefa diye söz ediyorlar. Mustafa’nın Hasanlaşmasının nedenini hâlâ anlamış değilim!!
Nurcan Yavuz Mustafa Vefa için şöyle yazıyor: “1916’da Ruslar Mamahatun’a ilerledikleri sırada Ermenileri ve firari Mustafa’yı Dersim’e gönderip Balabanlı, Kureyşanlı ve Kozuşağı aşiretlerine silah vererek Türklerle mücadeleye teşvik etmişlerdi”(Dr. Nurcan Yavuz, İşgal ve Mezalimde Erzincan, Ankara, sayfa 344)
Türk Genelkurmay arşivlerinden çalışan Türk ordusunun tam güvenine sahip olan N. Yavuz’un burada sözünü ettiği “Firari Mustafa” Mustafa Vefadır.
Davut makalesinde “1917 de alay komutanı iken istifa ederek Dersime sığınan albay Hasan Vefa Bey”diyor. Aslında Mustafa Vefa istifa etmiyor.
Mustafa Vefa taburuyla birlikle Osmanlı Ordusunun saflarını terk ediyor.
Bundan dolayıdır ki Türk kiralık kalemleri ondan sözederken hep kin ve nefretle sözederler.
Ali Kemali Mustafa Vefa hakkında şöyle yazıyor: “Memleket başsız kalmıştı. Ruslar kendi menfaatlarını, Ermeniler kendi emellerini izliyorlar, Müslümanlar- Türk ve Kürtler- kendilerini tesadüflere bırakarak bocalıyorlardı. Mustafa Vefa adında bir adam bu halden aklınca yararlanmaya kalkmıştı. Bu adam, Türk ordusu subaylarındandı. Bir alaya vekâleten kumanda etmekteyken, asaleti tasdik olunmamıştı. Yerine başkasının atanmasından gücenmiş olarak Osmanlı ordusundan kaçmıştı. Bu adam Kürdlerden bir tümen oluşturulmasına girişti; amacı Dersimi elde etmekmiş. Önerisine hiç kimse ilgi göstermedi. Bu yolla hem milletinin lanetlenmesine hemde Rusların nefretine uğradı” (Ali Kemali, age, sayfa 99)
Ali Kemali ve benzerlerinden bu Kürd subayı hakkında olumlu şeyler söylemelerini beklemek hayal olur. Mustafa vefa 1916’larda Rus ordusunun bölgeye gelmesiyle birlikte Osmanlı Ordusunu terk ediyor. Davut’un makalesine ilişkin kaygı, kuşku ve eleştirilerimi 18 Aralık 1917 ve 13 Şubat 1918 süreciyle sınırlamaya çalıştığımdan dolayı geçmişe giremiyorum. Kendimi 2 ay ile sınırlıyorum.. Aslında Kürdlerle Ruslar ve Ermeniler arasında en enteresan ilişkiler Alişêr Efendi’nin başkanlığında Kürdlerle Rusların görüşme ve ilişkilerinde mevcuttur. O süreçte Mustafa Vefa’da var. Kürdlerin yoğun bir şekilde Ruslara ilgi duydukları bir dönem.. Hatta Kürdler bir çok alanda Osmanlı Ordularına büyük darbeler vuruyorlar ve bir çok alanda Osmanlıları atıyorlar. Bu yazıda buna girme imkanım yok.
Yeniden konumuza dönersek Ali Kemali’de bu Kürd subayından “Hasan Vefa” olarak değil, “Mustafa Vefa” olarak sözediyor.
Bu konuyu Dr. Nuri Dersimi’den bir alıntı vererek kapatmak istiyorum.
Nuri Dersimi bu konuya ilişkin Murat Paşa ve Rus Generalı Lahof Erzincan’a geldikten sonra(1916) Kürdlere bir çağrı yapıyorlar “Bu davete, Elaziz vilayetinin Koruk köyünden olup Alay Kumandanı vazifesiyle orduda bulunan Kürd Mustafa Vefa icabet etti ve taburuyla beraber Erzincan cephesinden Ruslara iltihak etti” diyor.(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa, 112)
Yani hem Kürd ve hemde Kürd düşmanı kaynaklar bu Kürd subayından “Mustafa Vefa” diye sözediyorlar. Davut’un makalesinde “Hasan Vefa” başka bir şahsiyet mi bilemiyorum. Ama, hiç bir kaynakta böyle bir isme rastlamadım..
Benim bu isim meselesi üzerine bu kadar ısrarlı durmamın nedeni Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi tarihinde bir çok Kürd subayı sömürgeci orduları terkederek Kürd ulusal kurtuluş davasına angaje olduklarını görüyoruz.. İhsan Nuri Paşa ve arkadaşlarının Türk Ordusunu terkederek Beytüşebab Hareketine katılmaları, Mir Haç ve arkadaşları Irak ordusunu terkederek daha önce Barzan hareketine(1943) daha sonra Kürdistan Demokratik Cumhuriyetine(Mahabad) katılmaları,(bu subayların dörtü daha sonra Irak rejimi tarafından idam ediliyor. Mir Hac ise General Barzani ile Rusya’ya gidiyor) Xalid Cibri’nin Türk ordusu yerine Azadi gibi bağımsızlıkçı bir yapıya gitmesi ve burada Mustafa Vefa var.. Bu bilgilere yarın “Kürd Subayları ve Kürdistan Devrimi” diye kendi başına bir akademik çalışmaya kaynaklık edebilirler..
Davut’un makalesinde “Seyid Riza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonra” Xalid Bey ile ilgili yaşanan olay meselesinde kafama bir dizi soru takıldı. Bu sorulara ilişkin yukarıda kısmen cevap vermeye çalıştım.
Kafama takılan sorulara cevap bulmak için farklı kanallarla Xalid Bey’in ailesinden olan Simko Sever ile, ve yine aynı aileden gelen Xalid Bey ve Azadi sürecine ilişkin değerli çalışmalar yapan Tahsin Sever ile ilişki kurdum ve bilgilerine başvurdum. Bu iki arkadaşa verdikleri bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum
Tahsin Sever’in bana bu konuya ilişkin gönderdiği mesaj bir hayli değerli bilgileri barındırıyor.
Bu bilgileri okuyucularlada paylaşmak istiyorum.
Tahsin Sever şöyle yazıyor:
“Benim öğrenebildiğim kadarıyla; Xalit Bey’in Palu’ya gelmesi ve kalması 1917 Ekim Devrimi ile beraber Rus ordusunun çekilmesine kadar devam ediyor. Rus ordusunun Varto bölgesinden geri çekilmesinden sonra Varto’ya dönüyor. Geri döndüklerinde Bütün köyleri yakılmış.Dolaysıyla Alevi-Kürt aşiretlerinin köylerine yerleşiyorlar. Xalit Bey, Varto’nun Kalçık Köyüne İsmalê Seyithan’ın yanına, kardeşleri Ahmet ve Selim beyler Kovik köyüne, amcası İsmail ağa zaçeğ köyüne yerleşir. Bu köyler Kürt- Alevi olup, Avdelan ve Kımsoran aşiretlerine mensupturlar. İlişkileri de son derece sıcaktır. Bilahare kendi köylerini inşa edip yerleşiyorlar.
Xalit Bey’in Dersim’e gidişi bir kezdir. Tarih 1919. Bu olayı Vet. Dr. M.Nuri Dersimi anlatıyor. O dönem Ovacık’ta olaylar çıkmış ve bunun bastırılması için Xalit Bey’in alayı görevlendirilir. Xalit Bey bunun bir tuzak olduğunun farkındadır. Ovacık’a gittiğinde bölgenin ileri gelenleriyle toplantılar yapar. Bunların başında Hıdır Bey(M.Ali Eren’in dedesi) gelmektedir. Taraflar , olayın Alevi-Sunni Kürtleri birbirine düşürmek için tezgahlandığı konusnda ortak kaanate varırlar ve çatışmaya fırsat vermenden kendi aralarında çözerler. Bu durum hükümetin dikkatinden kaçmaz ve derhal alay orduya katılmak için geri çekilir. Xalit Bey Varto’ya geri döner. Aynı tarz toplantıları Varto’daki Alevi-Kürt aşiretleri Hormek ve Lolanlarla yapar. Ünlü KÊRAJ toplantısı. Bu bardağı taşıran son toplantıdır ve Ankara hükümeti Xalit Bey’in derhal Erzurum’a gönderilmesine karar verir. Tarih 1920.
Burda dikkat edilmesi gereken bir başka husus var. Cıbranlılarda iki tane Miralay Xalit bey var. Bir tanesi Harbiye mezunu Azadi lideri Xalit bey. Diğeri yaşça biraz daha büyük, Kanireş’teki 3.Cıbran Alay komutanı Cıbranlı Xalit Begê Meksudi. Bu farklı birisidir. Birinci Dünya Savaşında Erzurum- Pasinlar cıvarında hayatını kaybetmiştir. Tarihi kesin olarak bilmiyorum. Bu ikisi bazen bilerek bazen bilgi yetersizliğinden karıştırılır. Cıbranlı Xalıt Begê Meksudi’nin Dersim-Erzincan mıntıkalarına gönderlip-gönderilmesiğini kesin olarak bilmiyorum.. Bunu araştırıyorum.Çünkü Kanireş’teki(Karlıova) 3.Cıbran alayı Dersim-Erzincan’a çok yakındır.
Mehmet Şerif Fırat, Doğu İlleri Varto Tarihi adlı kitabında 1919-1920’de Ermenilere karşı başalatılan hareketa Cıbranlı Xalit bey’in katılmadığı ve kendilerinin de katılmasını engelediği ve bu durumu Muş’taki hükümet yetkililerine ilettiklerini anlatır. Selam ve saygılarımla.“
Cibranlı Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’e geçtiğine dair elimizde hiç bir belge yoktur. Eğer bu konuda belge ve kaynak varsa ortaya koymak gerekir. Kürdlerin kendi aralarındaki dinsel ve mezhepsel farklılıkları Kürd düşmanları tarafından sürekli kaçınmaktadır. “Şafi” Kürdlerden Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e hiç bir kan dökülmeden gidişi(1919), CHP’nin başında olduğu Türk devletinin Dersim’de yaptığı katliamlar kadar kollektif hafızadan yer almıyor!!! Belge ve ciddi kaynaklar olmadan Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’de olduğunu söylemek, yeni spekülasyonlara zemin hazırlamaktan başka bir şeye yaramıyor.
Şimdilik bu konuyu kapatıyorum.
Şûra meselesine yeniden dönersek iyi olur. Bu konuda Davut arkadaş şöyle yazıyor:
“Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılmas ı kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.”
Aktüel olarak ellimizde Dersim’de seçimlerin yapıldığı ve temsilcilerin seçildiğine dair bir belge yok. Daha önce Muradov Paşa’nın Alişêr ile “Kürdistan ve Ermenistan” meselesinde anlaşmadıklarını kaynaklara dayanarak yazmıştım.
Davut’un burada Doğu ve Batı Dersim delegeleri olarak yazdığı isimler Alişan bey hariç diğerleri Doğu Dersim aşiret reisleri yada ileri gelenleridir.
Doğu Dersim’den Erzincan’a giden bu aşiret reisleride Muradov ile bir anlaşmaya varamıyorlar.
Ayrıca Alişan Bey’in o süreçte Erzincan’a gidip gitmediğine dair hiç bir belge yok. Zaten Alişêr Efendi ilişkilerini koparmış ve Dersim’e çekilmiştir. Alişan Bey niye gitsin?
Alişan Beylerin Erzincan’a gitmeleri yada Şûra’ya katılmaları sorununda tam tersi durumunu doğuracak bazı veriler var ellimizde …
Alişan ve Haydar Beylerin 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa tarafından Suşehri’nde gözaltına alınmaları meselesi var.
Dr. Nuri Dersimi Alişêr’in Ruslarla ilişkiye girmesi ve Kürdistan uğruna pratik faaliyetler içine girdiği dönem de “Kürd reislerinden Alişan ve Haydarla görüşülüp ve takip edilecek hareket hattı tespit edilerek Dersimlilerle işbirliği meselesi kararlaşmak üzre iken, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa Alişan ve Haydarı ordu merkezine getirterek göz hapsi altına almış ve Dersimle irtibatlarını kesmişti.” diyor.(N. Dersimi, age, s,112)
Alişan ve Haydar Beylerin esir alınmalarından sonra da Alişêr Çarlık Rusya’sının yetkilileriyle görüşmeleri sürdürüyor ve Erzincan’da kalıyor.
Davut arkadaşın Doğu Dersim delegeleri olarak gördüğü kesim, Dr.Nuri Dersimi’nin söylenmiyle Muradovla anlaşamıyorlar ve Dersim’e dmnüyorlar.
Hemen bu süreçte Türk tarafı devreye giriyor.
Dr.Nuri Dersimi’den daha önce aktardığım bir alıntıyı yeniden yayınlama gereğini duyuyorum. Dr. Nuri Dersimi :: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusyaya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)
Burada çıkan sonuç Alişan ve Haydar Beyler o Şûra kuruluş döneminde Türklerin elinde esir olarak tutuluyorlar. Çünkü, Suşehri toplantısı Kürdlerle Ermeniler arasındaki Erzincan’da yapılan toplantının sonrasına denk geliyor. Vehip Paşa’nın Suşehri’nde Kürd ileri gelenleriyle yaptığı görüşmeden sonra “Alişan ve Haydarı serbest” bırakıyor.
Bu şu anlama geliyor: Alişan Bey Şûra’ya katılmamış ve Batı Dersim delegesi olarak Erzincan’a gitmemiştir.(1918 yılının başında)
Vehip Paşa’nın çağrısı üzerine Suşehri’ne giden Kürd aşiret liderlerinin isimlerini tespit etmek kötü olmayacaktır. Döneme ilişkin daha sağlıklı bir resim elde için de gereklidir. (Atase Arşivinde var)
Acaba Davut’un Doğu Dersim delegesi olarak gördüğü şahsiyetlerden bazıları Vehip Paşa’nın çağrısına uyarak Suşehri’ne gittilermi?
Bu konuda kafama takılan bir soru var.
Mevcut olan verilerden hareketle Ermenilerle Kürd arasında bırakın ortak bir “ŞÛRA”nın kurulması, bazı konularda ortak hareket etme konusunda bir antlaşma olsaydı, en azından bir kaç Kürd aşireti Ermenilerle birlikte Osmanlılara karşı savaşırdı.
Fakat, tam tersi var. Bayburt’tan Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerinin geri çekilişi sırasında tüm esas çatışmalar Kürdlerle Ermeniler arasındadır.
Türklerde hem bunu teşvik ediyor ve hemde örgütlemek için bir dizi faaliyet içindeler. Yani kısacası bir taş ile iki kuş vuruyorlar.
Kazim Karabekir Erzincan hareketi’ni örgütlemeye çalıştığı sırada Mustafa adında birileriyle görüşüyor ve ona “Rus belâsından kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden de kurtulacaklarını söyledim.”(Kazım Karabekir, age, sayfa 45)
Yine Kazım Karabekir ve Vehip Paşa Erzincan hareketi örgütlemek için Dersim ileri gelenlerini kazanmak için her türlü iki yüzlülüğü ve riyakarlığı yapıyorlar.
Fakat, bir arada kaldıkları zamanda Vehip Paşa, Kazım Karabekir’e Dersim için “Burası vahim bir çıbandır, şimdiye kadar sarfolunan paranın ve dökülen kanların had ve hesabı yoktur”diyor.(Kazım Karabekir, age, s 91)
Tamda Dersimlilerle nasıl hesaplaşacaklarını düşündükleri bu ortamda yine Dersim ileri gelenlerine para ve hediyeler gönderiyor ve her zaman olduğu gibi kardeşlik üzerine yalana dayalı söylevler ve nutuklar çekiyorlardı.
Bu süreç içinde bir dizi Kürd ileri gelenleri osmanlılarla birlikte hareket etme kararı alıyor.
Davut’un makalesinde Doğu Dersim delegelerinden biri “Use Seydali” dir. Bu isim Dr. Nuri Dersimi’nin kitabındada geçiyor. Dersimi onun Ezincan görüşmelerine katıldığını ve ondan “ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini” diye söz ediyor.
N.Yavuz Atase belgelerine dayanarak Ermenilerle yapılan bir çatışmada “ Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi otuz silahlı askeriyle muharebeye katılmış” diyor.(N. Yavuz, age, 352)
İsim benzerliğide olabilir!! Fakat başka bir husus bu konuda kuşkumu daha da artırdı.
Davut makalesinde Erzincan’a giden delegeleri sayarken “Use Seydali, … Memo Loliz vs” diyor.
Dr. Nuri Dersimi yine Erzincan görüşmesinden söz ederken ““ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini ve Lolanlı Mehmet”en söz ediyor.
N.Yavuz Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi’den söz ettikten sonra “Lolatlı Mehmet Ağa 30 askeriyle gelip çatışmaya katılmış”diyor(age)( N.Yavuz, Genelkurmay arşivine dayanarak yüzlerce Kürd ismini kıtabında veriyor. Bu tip kaynaklar daha farklı kaynaklarla doğrulanmadığı sürece kuşkuyla yaklaşmak lazım. Aynı durum bu iki Kürd içinde geçerlidir.)
Dr. Nuri Dersimi’nin sözünü ettiği Suşehri’ne giden Vehip Paşa ile görüşen “Ovacık aşiret reisleri” kimler? O görüşmede ne oldu ki, Alişan ve Haydar Beyler serbest kaldılar?
Sözünü ettiğim iki Kürd şahsiyeti ile ilgili benzetme provokatif bir soru olarak alınıp daha derinlemesine o süreç üzerine gidilebilinir. Günü gününe sözkonusu 2 ay içinde yaşanan gelişmeler yeniden inşa edilebilinir.
Osmanlı Ordu Komutanları Kürdleri öncü güç olarak savaşa sokarak hedeflerine varmak istiyorlar.
Bu konuda 2. Ordu kumandanı Binbaşı Nihat, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta “Doğu ve Batı Dersim milislerini kullanacaklarını” söylüyor. Vehip Paşa’da bu öneriyi kabul ediyor.(N. Yavuz, age, sayfa 350-51)
Erzincan ve çevresinde bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor, Rusların protestolarına karşılık Türkler “Kürdleri kontrol edemediklerini ve Kürdlerin bağımsız hareket ettikleri” bahanesine sarılıyorlar. Kürdlerle Ermeniler arasındaki ilişkiler kopmuş ve tam bir çatışma ortamına girmişlerdi.
Albay Morel, Tschaplikine görderdiği bir telgrafta “Kürdler Erzurum ve Erzincan arasında sürekli güçlerimize saldırıyorlar, yolun iki tarafında Kürd çetelerine yataklık yapabilecek köyleri yıktırdım” diyor(.N. Yavuz, age, s 293)
Kazım Karabekir Dersim milisleri için “919 insan Şarkı Dersim’de 2567 insanda Garbi Dersim’de besliyorduk. Erzincan hareketine pek zayıf mevcutlu bir nizamiye taburu da beraber olduğu halde Garbi Dersimden 735 insan iştirak etti, Erzincan’a gelince de 250 milis ve nizamiyeye inmişti. Şimdi ise bu milislerden elimizde 80 kişi kalmış”diyor(Kazım Karabekir, age, s, 100)
Aslında General G. Korganoff ve çeşitli Türk kaynakları dikkatli bir şekilde okunduğu zaman çatışmalar esas olarak Kürdlerle Ermeniler arasında oluyor. Gül Ağa önderliğindeki Balabanların akibeti biliniyor. Bako Ağa, Şah Hüseyinzade Mustafa, Şêx Hasananlar, Seyid Riza ve çevresi gibi çok geniş bir çevre bu savaşlarda yer alıyor. Ayrıca Erzincan ve çevresindeki yerleşik köylülerle de aktif bir şekilde savaşa katılıyorlar. Erzurum’a kadar Osmanlı ordusu çatışmaları arkadan takip ediyor ve Erzincan’da dahil alınan yerlere sonradan giriyor ve kendi sömürgeci idaresini kuruyordu.
Erzincan çevresinde meydana gelen çatışmalara, Erzincan’dan Erzurum’a yol boyunca atılan pusulara bakıldığı zaman Karabekir’in verdiği rakamlar pek mantıklı değildir. Bazı Kürdler evlerine dönüyorlar, fakat çok yoğun bir şekilde Kürd yaşamını yitiriyor. Birde şubat ayında iklim koşullarının sertliğinden dolayı bir çok insan donarak ölüyor.
Karabekir kitabının daha sonraki bölümünde Erzurum çatışmalarından sonra Doğu ve Batı Dersim’in “235 milisinden” sözediyor. 14 Mart’ta terhis ettiğini yazıyor.
Ermeni kaynaklarında Erzincan’dan Erzurum’a kadar Kürdlere verdikleri kayıplara baktığımız zaman yoğun bir Kürd kitlesi yaşamını yitiriyor. Aynı durum Ermeniler içinde geçerlidir.
Daha fazla uzatmadan Davut arkadaşın makalesine ilişkin bazı temel noktalara dikkat çekerek bu yazıyı sonlamak istiyorum.
1)Bolşevikler, Rusya’nın işgali altındaki toprakları “Türk Ermenistan’ı” olarak görüyor. Bu konu Halk Komiserleri Sovyet Başkanı, Lenin’in imzasıyla 11 Ocak 1918 tarihte yayınlanan 4 maddelik karar da sabittir.
2) Bolşeviklerin, Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı diye bir sorunları yoktu. Bolşevikler, kimin denetiminde olursa olsun otonom Kürdistan’a dahi karşıydılar ve devlet güvenlikleri için tehlikeli buluyorlardı.
3)Erzincan’da Kürdler ve Ermenilerin kurduğu ortak bir Şûra olmamıştır.
4)Taşnak Partisinin Batı Ermenistan’ın bir parçası olarak gördüğü Erzincan’da bir idare kurma girişimi olmuş ve Erzincan’da yaşıyan bazı Kürdleri ve Türkleri de entegre girişimleri de olmuştur. Fakat, sonuçta bu politika başarısız olmuştur.
5)Ermeniler zaman kazanmak ve Albay Morel’in söylemiyle “Kürd aşiretleriyle iyi geçinmek” için bazı girişimlerde bulundular. Fakat, Ermenilerin bu girişimleri hem Doğu Dersimliler ve hemde Batı Dersimliler tarafından ciddiye alınmıyor.
6) Bu anlaşmazlığın esas nedeni ise Taşnak Partisinin “Büyük Ermenistan” projesiydi.
7)Alişêr Efendi, savaşın başlarından itibaren Osmanlılarla ilişkilerini koparmış, bağımsız bir Kürdistan amacıyla Çarlık Rusyasıyla ilişkiye geçmiş, Ekim Devriminden sonra Ermenilerin bölgede Ermenistan’ı kurma girişimlerinede tavır almıştır. Alişêr Efendi, Çarlık Rusya’sıyla ilişkiye geçerkende, Ermenilerle ilişkilerini koparırkende, Koçgiri Hareketine önderlik ederkende ve Dersim Hareketine katılırkende o toprakları Kürdistan olarak görmüş ve ona göre davranmıştır.
8)Yıllarca Ermenilere sahip çıkan ve binlerce Ermeni’yi soykırımdan kurtaran Dersim Kürdleriyle Ermeniler arasında en kanlı çatışmalar o dönem yaşanmıştır.
9)Dersim Kürdleri Erzincan Mütakeresi sonrası tarafsız kalsaydı yada Ermenilerle birlikte ortak hareket etmiş olsaydı, Ermenilerin alanı boşaltması o kadar hızlı olmayabilirdi. En azından Erivan’daki Taşnak yönetimine karşı Bolşevik-Türk ittifakına kadar devam ederdi.
10) Tüm savaş boyunca Ruslarla birlikte hareket eden Abdulrezak ve Kamil Bedirxan ile, savaş sırasında Ruslarla ilişkiye geçen Alişêr Efendi’nin Ermenilerle olan ilişkilerinin bozulması o toprakları adlandırma meselesi ve iktidar sorunuydu.
11)Sonuç olarak o süreçte hem Kürdler ve hemde Ermeniler büyük kayıplar verdiler ve büyük acılar yaşadılar.
Fakat yıllar sonra Taşnak ve Xoybûn antlaşması imzalandığı zaman Taşnak Partisi farklı bir noktaya geldi. Fakat çok geç olmuştu.
Keşke Kürdlerle Ermeniler Birinci Dünya savaşı sırasında 1927 yılında geldikleri pozisyonda bulunsaydılar.
Iki partinin ortak protokolunun B kısmının 2.maddesi „Sevres Antlasmasında Ermenilere Van, Bitlis ve Erzurum’u veren 89.maddesi geçersizdir“diye yazıyor. ( Wahe Tachjian, age sayfa 365)
Sayın Wahe Tachjian’nın Fransız belgelerine dayanarak verdiği bilgilere göre, 2 Ocak 1929 yılında Mir Celadet Bedirxan Haleb’teki Taşnakçıların Club’unda yaptığı konuşmada:
„Kürdler ve Ermeniler aynı ırktan geliyorlar, yalnızca dinsel olarak farklılar. Uzun zamandan beri biz acı çekiyoruz ve Türk sultasına karşı mücadele ediyoruz. Biz bilmeden ve bilinçsizce bir birimizi katlettik.. Fakat biz bundan sonra ayrılmamak için birleştik. Türklerden rövanş almak için ve onlara karşı koymak için dostluğu ve barışı yerleştirmek için tüm çabalarımızı kanalize edelim..“ diyor( Wahe Tachjian la France en Cilicie et en Haute Mesopotamie, sayfa 365)
“Erzincan Hükümeti” ve bazı eleştirisel notlar( Xalid Begê Cibrî -Ekler)
Xalid Begê Cibrî’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle 1916-1918 yıllarında Dersim’e gidişi konusunda yapılan spekülasyonlar maddi temelden yoksundur.
Xalid Cibrî’nin bu süreçte Dersim’e karşı saldırılarda bulunduğuna dair hiç bir belge yoktur.
Bırakın saldırılar için Dersim ileri gelenleriyle Osmanlı devleti arasında aracılık yaptığına dairde belge yoktur. Aslında böyle bir ihtimali de gözönünde tutmak lazım. Çünkü, Xalid Cibrî Birinci Dünya Savaşı boyunca Rus Ordularına karşı savaştı.
Fakat, belge yok.
Yazı serisi boyunca “Deli Halit Paşa” ile “Xalid Cibrî”nin karıştırıldığına dair hususu gündeme getirmiş ve bu konuda bir hayli kaynak vermiştim. 1916 ve 1918 yılının başında bölgede olan “Deli Halit Paşa”dır. Seyyid Riza ile birlikte Erzincan’ı alan ve Erzurum’a kadar gidende Deli Halid Paşadır. Xalid Cibrî bu süreçte Erzurum’da olabilir ve hatta daha sonra Rusya sınırına kadarda gidebilir. Fakat, bu konuda elimizde belge yok. Türkler Xalid Cibrî hakkında tüm belgeleri yokettiler yada gizliyorlar.
Davut arkadaş makalemin altına düştüğü yorumda
“bunun üzerine Karabekir Halit begi ovaciga tekrar göndermistir, bu 1918 mart veya nisan aylari olmasi gerekir. —-Nuri Dersimi Desimliler gerek alay komutanin sahsina gerek fertlerine karsi iyi bir karsilama yaptiklarini ve Halit begin kaymakamlik kurduktan sonra ovacikta kalmaya devam etmesi türkleri kuskulandirdigini yaziyor.( Kürdistan tarihinde dersim.s.84)diyor.
Davut Hoca Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişini “1918 mart veya nisan aylari olmasi gerekir” diyor ve bu tezini Dr. Nuri Dersimi’ye dayandırmaya çalışıyor.
Sadece Davut arkadaş bu yanlışlığı yapmıyor. Xalid Begê Cibrî’nin ailesinden olan Mehmet Emin Sever’de benzer bir yanlığa düşüyor.
M.E Sever Kovara Bîr’de yayınladığı “Azadî Örgütü Lideri Cıbranlı Miralay Halit Bey” başlıklı makalesinde “Rus ordusu, Hınıs-Varto’ya kadar gelince Halit Bey’in alayı Elazığ bölgesine gelir, Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl, Hükümet Halit Bey’e Ovacık’ta hükümet konağı kurma görevi verir. Halit Bey, o sırada Belediye Başkanı olan Hıdır Bey’e (İstanbul milletvekilli M. Eren’nin amcası) misafir olur. Alayı onun arazisinde yerleştirir. Oradaki tüm aşiret reisleriyle görüşür, dostluklar kurar. Hükümetin o bölge halkına bakışının iyi olmadığını, bir kaç eski silah falan vererek bu işin savuşturulmasını ister. Öyle de olur. Ancak hükümet, Cibranlı Halit Bey’in niyetini anlar. Onun bu konudaki düşüncelerinden ve onlarla yakınlık kurmasından rahatsız olur. Bu nedenle de Halit Bey”in alayını geri gönderir.“diyor
Sayın M.E Sever Xalid Beg “Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl” Dersim’e gönderiliyor diyor. Daha sonra anlatıkları ise Dr. Nuri Dersimi’nin tespitleridir. Bilindiği gibi 1916 yılında Osmanlı Devleti tüm gücüyle Dersim Kürdlerini Ruslara karşı kazanmaya çalışıyor. Eğer Xalid Begê Cibrî 1916 yılında Ovacığı işgal etmiş olsaydı Osmanlılar için bulunmaz bir nimetti.. Ama böyle bir şey yok.. 1916 yılında Dersim’e yönelik genel bir saldırı var. Fakat, hiç bir belgede Xalid Begê Cibrî’nin bu saldırılarda ciddi bir görevle rol aldığından sözedilmez. (Dersim’e yönelik 1916 saldırısıyla ilgili ayrıca gerekiyor. Çünkü bazı iddialara göre Seyid Riza’nın Osmanlılara yaklaşması o süreçte oldu)
Hem Davut arkadaş ve hem de M.E Sever Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Xalid Begê Cibrî’nin 1918 veya 1916 yılında Dersim’e giittiğini söylemeleri doğru değildir.
Dr. Nuri Dersimi Xalid Begê Cibrî’nin 1335 yılında yani 1919 yılında Dersim’e geldiğini şöyle aktarıyor:
“Erzincan ve Erzurum mıntıkaları Rus ve Ermeni kuvvetlerinden tecrid edildikten sonra, Dersimde yeniden bazı mahalli ihtilaller baş gösterdi.Aldandıklarını anlamış olan Ovacık aşiretleri, Türk mıntıkalarına akın etmeye başladılar.
Türk hükümeti bu hareketlere karşı yeni bir hile tasarlamış olmalı ki, bu mıntıkaya Kürt aşiret alayı kumandanı Cıbranlı Halit kuvvetlerini gönderdi.
Dersimliler, gerek alay kumandanının şahsına ve gerekse efradına karşı hüsnü kabül gösterdiler ve hiçbir hadise çıkarmaksızın, alay mümanaatsız Ovacığa yetişti. Bu durum Türk hükümetinin dikkat nazarından kaçmamıştı. Her fırsattan istifadeyi bilen Türkler, Kürt Halit sayesinde Ovacık mıntıkası aşiretlerinde hasıl olan sükünden dahi faydalanarak, Ovacıkta bu Kürt kumandan sayesinde yeniden bir Türk kaymakamlığı tesisini başarmışlardı.
Kaymakamlık tesisi işi başarıldıktan sonra, Kürt Halit Bey alayının Dersim’de ipkası Türklerce mahsurlu görüldüğünden, bu alay orduyla birleşmek üzere geri çektirilmişti.“(Dr. Nuri Dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim, sayfa 119-120)
Aslında Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gidişi konusunda yaptığı bu tahlili yorumlamaya dahi gerek yoktur.
Bir hayli bilgiyi içeriyor.
Tarih olarakta 1919 yılını veriyor.
Türk resmi tarihçileri ve süreci yaşıyan Türk subayları pekte Xalid Beg’in Dersim’e gidişini önemsemiyorlar ve bu konuda yazdıklarıda yok.
Dersim tarihinde Dersim’e yapılan tek kansız bir hareket yok.
Dersimliler kendi topraklarına ayak basanlara karşı birlikte olmasa dahi karşı koymuşlar ve kanlı çatışmalara girmişlerdir.
Xalid Begê Cibrî’nin 1919 yılında Dersim’e gidişi sırasında kanlı çatışmalar olmuş olsaydı, Kürdler arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrılıkları sürekli olarak kaşıyan çevreler var olan yaraları daha derinleştirmek için çoktan bir dizi belgeyi piyasaya sürerlerdi.
Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişi ve Dersim ileri gelenleriyle olan dostane ilişkilerini okuduğum zaman Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından basılan Dersim adlı kitapta ismi geçen “ Miralay Halit Bey’e” takıldım.
21 Ocak 1921 tarihinde Elaziz Vilayetinde İçişler Bakanlığına gönderilen bir rapor var.
Bu rapor yada mektupta Seyid Abdulkadir ve Sabık Polis Müdürü Miralay Halit Bey’in Dersim aşiretleri üzerindeki etkileri ve mektuplaşmalarından sözediyor.
Acaba burada sözü edilen Miralay Halit Bey kimdir?
Eğer burada sözü edilen Xalid Begê Cibrî ise bu bilgiler Dr. Nuri Dersimi’nin tahlilleriyle çakışıyor. Xalid Begê Cibrî 1919 yılında Dersim’e gidiyor ve pro Kürd faaliyetlerinden dolayı geri çekiliyor. 1920 yılının Ocak ayında Xalid beg’in Dersim aşiretleriyle ilişkileri, mektuplaşmaları ve Jin gazetesi hepsi kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Benim burada ileri sürdüğüm sadece bir hipotez…. Araştırılması gereken bir husustur. Acaba Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişkisi olan ve aynı ismi taşıyan başka bir Miralay Halit Bey varmı?
Şimdi o belgeyi aktarıyorum:
“Mütarekeyi takip eden günlerde ise Dersim yeniden kımıldamağa ve etrafa sarkıntılık yapmaya başlıyor. Bu sırada Kürtçülük ceriyanlarıda sokulmağa ve Dersimde fikirlerini neşredecek elemanları bulmağa çalışıyordu. Ve buna kısmende muvaffak oluyor. Bu sırada Dersimlilerin azgınlıkları arttıkca artıyor. Dersim’in mütareke ile milli mücadele arasındaki vaziyeti Elaziz vilayetince şu suretle İstanbul’a anlatılıyor.
Vilayetin 21 kanunu sani 1920(ocak ayı-Aso) tarihinde dahiliye nezaretine(İçişler Bakanlığına-Aso) yazdığı tahrirat hulasatan( özet resmi mektupta-Aso): Hükümet kuvvetli iken evamire serfüru(emirlere başeğme) ve zaif iken gaile(sıkıntı yada başbelası) yapmaktan çekinmeyen Dersim aşairi son günlerde hükümetin zafı ve bazı hainlerin tahriki neticesi olarak Dersim’e cıvar Egin, Çemişkezek, Arapkir ve Pertek köylerine tecavüzle ağnam ve mevaşi gasp etmişlerse de jandarma ve ahalinin muaveneti ve mevsimi şıtanın hululile bunların tecavüzleri menedilmişti. Dersim mutasarrıflığından alınan telde Koç ve Şam uşağile diğer aşair rüesassının Karaballı aşiret reisinin ikametgâhı olan Ağzonik köyünde içtima etmekte oldukları ve maksadı içtima ise tekmil aşiretin temini itifakı ile Çemişkezek ve Pertek köylerine ve bilhassa Türk köyleri aleyhine vasi mikyasta bir kiyam ve tecavüz icrası olduğu cihetle hemen kuvvei askeriye izami talep olunmakta ve diğer bir telde de bilcümle aşiretlerin bilhassa Karaballı ile Koç Uşağı aşiretinin Meclisi Ayandan Seyid Abdulkadir efendi ve sabık polis müdürü Miralay Halit bey ve Kürt Teali Cemiyetile ile münasebette bulundukları sansur edilen mektuplarla muhbirlerin ifadesinden anlaşıldığı ve hükümeti, kararsızlığından dolayı acızla tevsim ettiklerinden yakın bir atide istifadeye şitap edecekleri dermeyan olunmaktadır. Halbuki öteden beri Koç, Şam uşağı ile Karaballı aşireti arasındaki münaferet ve rekabetin mevcudiyeti şimdiye kadar muvazene tesis eder ve müttefikan tecavüzlere mani iken bu iş’arat mühim görülmüştür. 13. Kolordu ile muhabere yapılmış ve Çemişkezek ve Pertek ve cıvar Türk ahalisinde şayani itimat görülenlerin kefaleti müteselsile ile şimdilik teslih ve filhakika Dersimliler tarafından bir kiyam ve tecavüz gibi bir zarüreti mübreme halinde kuvvei kafiye sevk ve izame teemmül ve temin edilmiştir. Ancak harekatı ekseriyeyi mucib hadisatın düveli itilafiyeye mütarekenamenin 24. Maddesinden istifadeyi temin tehlikesi olduğundan buna meydan bırakmamak için her tedbire başvululacaktır. Maahaza Abdulkadir Efendi ve Halit Bey’in daha ne gibi teşvikatta bulundukları mutasarrıflıktan sorulmuştur. Mektupların sansor edilmesi, Türklük ve Kürtlük neşriyatı yapan gazetelerin ve bilhassa Jin gazetesinin Dersime ve mülhakatı saireye ithal olunmaması esbabının istikmali emredilmiştir” (T.C Dahiliye Vekaleti, Jandarma Umum Kumandanlığı, Gizli ve zata mahsustur, DERSİM-Kayit altında yüz tane basılmıştır- sayfa 169- kitabın arjinalinden-Aso)
Devlet Kürd aşiretleri arasındaki barış ve Türklere karşı ortak hareket etme girişimlerini tehlikeli buluyor ve bu gidişatın sorumlusu olarak da Seyid Abdulkadir ve Miralay Xalid Beyi görüyor.
Koçan aşiretinin 1925 Devrimine karş olumlu yaklaşımı Karaballı’lardan olan Hasan Hayri’nin 1925 devrimi sırasında idam edilmelerinin bir boyutuda devlet tarafından tespit edilen Kürdler arasındaki bu ilişkilerden yatıyor.
Faik Bulut’ta daha önce eleştirilerini yaptığım arkadaşlarla aynı hatayı yapıyor.
Faik Bulut şöyle yazıyor: “ Geçerken belirtelim; 1915-1916 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rus birliklerinin Erzincan’dan çekilmesinden sonra, Osmanlı ordusu Cibranlı Halit Bey komutasındaki Kürt Süvari Alayı ile birlikte iki koldan harekete geçer. Ordu, Erzincan’ı Ermeni komitelerinden temizlemek, Cibranlı Halit ise Osmanlı adına, Ovacık’ta lağvedilen resmi yönetimi yeniden kurmak amacındadır.. Dersimli Kürtler Halit Beyi uzaktan izler, ancak tek kurşun sıkmazlar. Ovacığa giren Halit Bey yerel yönetimi lağveder, yerine Osmanlı yönetimini kurar. Bir süre sonra da çekilir. Bu Ovacık’ta kurulan ‘ikinci resmi yönetimdir”. (Faik Bulut, Belgelerle DERSİM RAPORLARI, Yön Yayıncılık, 1991, sayfa 28)
Görüldüğü gibi Faik Bulut’ta isim vermeden Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Cibrî’nin Ovacığa gidişi sırasında yaptıklarını ve aşiretlerin ona karşı yaklaşımını anlatıyor. Fakat, bu sefer Xalid Begê Cibrî’yi “Deli Halit Paşa”nın yerine geçirmiş..
Faik Bulut yazının devamında Xalid Begê Cibrî hakkında bazı tespitler yaptıktıktan sonra “ nitekim aynı Cibranlı Halit Bey, Koçuşağı isyanını te’dip için görevlendirilmesi yolundaki Mustafa Kemal’ın talimatlarını reddetmiştir” diyor.(Faik Bulut, age, sayfa 28)
Fakat, ne yazık ki sayın Bulut bu konuda hiç bir belge sunmuyor.
Bildiğimiz kadarıyla Türklerin “Koçuşağı Tedibi” yada “1926 Hareketi” dedikleri Koçan başkaldırısı 1926 yılında oluyor. Xalid Begê Cibrî , 1925 Devriminin hazırlık faaliyetleri içindeyken Yusuf Ziya Bey ile birlikte Türkler tarafından yakalanıyor ve Bitlis’te kaleşçe katlediliyor.
Koçan hareketi 3/6/10/1926’da başlıyor.
Xalid Cibrî Kemalistlerle çoktan tüm ilişkilerini koparmış ve o güne kadar Kürdlerin başarmadıkları en geniş kapsamlı ve illegal örgütü AZADİ’yi oluşturmuştu.
Bir dizi yerli ve yabancı belgelerde Xalid Cibrî’nin 1920 ve 1924 yılları arasında sahip olduğu ulusal bilinç, bağımsız Kürdistan için yaptığı çalışmalar sabittir.(Aris Arda’nın çevirisini yaptığı Kürd-Sovyet İlişkileri, İsmail Hakkı Şawes’in Azadi ve Xalid Cibrî hakkındaki anıları-kendiside Azadi üyesidir-na bakınız)
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın bazılarına göre 1932 ve bazılarına göre daha sonra basılan DERSİM adlı kıtapta Dersim’e yönelik bir dizi hareketi veriyor.
Her ne hikmet ise Xalid Begê Cibrî’nin önderliğinde Osmanlı’nın “Ovacık’ta ikinci resmi yönetim” inin tesisinden söz etmiyor.
İkinci defa Osmanlı’nın resmi idaresini Ovacık’ta inşaa edeceksin, Dersim ile ilgili böyle bir kapsamlı çalışmada hiç bir yer verilmeyecek?
Şunu görmek lazım. AZADİ örgütü Türk ordusu içindede örgütlüydü. İhsan Nuri Paşa, İsmail Hakkı Şawes ve diğer Beytülşebbab Hareketine katılan subaylar Türk ordusundaydılar. Bir yandan Türk Ordusundan yana görünmek ve diğer yandan Bağımsız Kürdistan için örgütlenme faaliyetleri içindeydiler.
Xalid Begê Cibrî Azadi’nin beyniydi. Azadi 1921 yılında kurulduğuna göre Xalid Cibrî’de illegal bir örgüt kurma düşüncesi eskiye yani bir kaç yıl öncesine kadar gider.
Bu anlamda Xalid Begê Cibrî Türklerin istemlerine bağlı olarak Dersim’e gittiği zaman, onların istemlerini yerine getirmemiş, kan dökülmemiş ve Türkler bundan rahatsız olduğundan dolayı geri çekmişler.
Aslında Xalid Begê Cibrî’nin bu pozisyonunu Dr. Nuri Dersimi ve Seyid Riza’da görüyoruz.
“Koçan Direnişi”nden sözetmişken bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi’nin Kürdistan Tarihinde Dersim adlı eserini okuyanlar, onun “Koçan Direnişi”ne karşı Türk Ordusunun “saflarında” yer aldığını bilir. Dr. Nuri Dersimi o serüvenini geniş geniş açıklıyor. Türkiye’ye giden delegasyon , Dersim toplantıları vs.vs…. Dr. Nuri Dersimi bu harekete niçin katıldıklarınıda izah ediyor.(kitabını Koçan Hareketi bölümünü okuyabilirsiniz)
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın(JUK) çıkardığı gizli kıtapçık Dr. Nuri Dersimi’nin söylediklerini tehid ediyor.
JUK’nın “Dersim” kıtapçığına göre Seyid Riza’da “Koçuşağına karşı” Türklerin saflarında yer almış.!!
Bu kıtapcıkta uzun bir alıntı yapmak istiyorum. Çünkü, o dönem Kürdlerin takındığı tavır konusunda bir hayli ilginç bilgiler veriyor:
“Koçuşağı aşireti üzerine yapılan harekette Dersimlilerin takip ettikleri siyaset icabı her ne kadar hükümet kuvvetleri ile müşterek Koçuşakları tedip için hareket etmişlerse de bu harekette de Dersimlilerden istifade olunamamış, bilhassa harekâtın ciddi şekilde ve süratle yapılmasına engel olmuşlar ve askeri kıtalara en müşkül ve en çetin yerlere taaruzlarını tevcih ve sevkederek hareteti akamete uğratmak ve askeri kıtalarla yaptıkları hareketler de askerin maneviyatını bozarak bozgun bir vaziyette çekilmelerine sebep olmuşlardır. Hükümete yardım maksadiyle gelen Seyid Riza ve Ovacık aşiretleri yardımdan sarfı nazar Koç uşaklarına yardım ve yataklık ederek onları imhadan kurtarmışlar.
Koç Uşağı harekâtında orduya yardım için gelen aşiretlerin maksatları, bu hareketın tetkiti neticesinde şu süretle tespit olunabilinir.
1)Esaslı bir hareket ve taaruza girişmemek,
2)Bu maksatlarını tamamen saklıyarak verilen vazifeyi yapacak görünmek ve bunun için kı’talardan mümkün olduğu kadar çok cephane koparmağa çalışmak,
3) Hareket zamanında en ufak bir bahane ile geri kaçmak ve bu süretle kı’taların harekâtını da muvaffakiyetisizliğe uğratmak,
4)Kumandanın ciddi ve seri hareketlerine mahal vermemek bunun içinde asilerle kumandan arasında müzakerelere yol açmak, mümkün mertebe uzunca mühletli müddetler ile harekâtı tevakkufa uğratmak ve neticede harekâtı daha gayri müsait mevsimlere bıraktırmak, Kumandanlığın maksatlarından asi aşiretleri haberdar etme ve yer değiştirmek, kıtaatın tesirinden korumak için zaman kazanmak…
5)Kıtaatı hareketleri çetin yerlere çattırmak,
6) Askerin maneviyatını bozmaya çalışmak,
7)Fırsat kollamak, küçük müfrezelere veya nakliye kollarına baskın yapmak,
8)En nihayetinde asi aşiretlerin imhadan kurtulmaları için kaçmalarını ve kendi aralarında saklanmalarını temin etmek…”
Devamında “Dersim aşiretlerinin hükümete taraftarlıklarına ve sadakatlarına itimat asla caiz değildir” dedikten sonra:
“Evvelki hareketlerle beraber 1926 Koçuşağı hareketide böyle oldu. İdarecilerin telkini ile askeri kumandan Seyit Riza ile başına topladığı aşiretlere inandı. Bunlar asker asker arasında harp etmeyeceklerini söyleyerek kendilerinin sağ cenahta Şimala giden yolları tıkamaları vazifesini istediler. Bunlara istedikleri vazife verildi. Fakat ne oldu. Mustafa Bey(33 Kürd’ün katili Muğlalı Mustafa-Aso) Ali Boğazına hakim olduğu zaman burada kimseyi görmedi. Çünkü Koçuşaklılar onlara Ovacık yolunu sedde memur millisler tarafından parça parça Şimala geçirilmiş ve muhtelif aşiretler arasına dağılmış ve şu süretle imha edilmekten kurtarılmışlar. Seyit Riza’nın son dakikaları Koçuşaklara lehdar cephe almasının içyüzü işte budur”(JUK, Dersim, sayfa 174-177)
Seyid Riza’nın bu harekete katılıp katılmaması bir yana(başka kaynaklarca doğrulanması gerekir) Türk devletinin Kürd aşiretlerine karşı yaklaşımı açıktır. Kürdlerde Türk devletine karşı çeşitli hesaplar içindeler. Koçanlardan sonra sıranın kendilerine geleceğini bilirler. Bunu için karşılıklı olarak bir dizi labirentler oluşturulur, hesaplar yapılır ve “ittifaklar” kurulur.. Asırlar boyunca savaşlar içinde olan ve özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın farklı cephelerinde savaşan, tecrübe sahibi olan ve Kürd Ulusal bilincine kavuşan Kürd kadroların sömürgeci Türk devletinin hesaplarını boşa çıkarma kadar doğal bir şey olamaz.
Xalid Cibrî’nin 1919 Dersim olayını, Seyid Riza, Dr. Nuri Dersimi’nin ve diğer Kürd aşiretlerinin Koçan Direnişi sırasında takındıkları tavırlar, Yusuf Ziya Bey’in parlamenterlik sürecinde Bolşeviklerle Trabzon’u da içeren bağımsız Kürdistan için yaptığı pazarlıklar ve Koçgiri Direnişi sırasında “Hilafet Ordusu Müfettiş-i Umumisi” sıfatını kullanan Alişêr ‘in bu tutumu bu bağlamda değerlendirilebilinir.. (Burada devletin yandaşı olan yapıları dıştalamıyorum…)
Türk devleti bunların hepsini görüyor ve arşivliyordu.
Tüm bunlar bilince çıkarılmadan TC’nin 1938 yılında uyguladığı en iyi Kürd ölü Kürdtür politkasını anlamakta zorlaşır.
ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP/ DAVUT KURUN
1980 yılının sonunda yazdığım “Erzincan hükümeti 1917-21” adlı makaleme Aso arkadaş on bölümlük bir eleştiri notları yazdı. O
dönemdeki bilgi ve siyasi perpektifimle,
mümkün olduğu kadar gelişmeleri “doğruya yakın “ bir öykü şeklinde
vermeye çalışmıştım. Bir kaç ay önce birçok sitede yeniden yayınlanması
üzerine, birçok eleştiri ve suçlama
alınca , cevap mahiyetinde bazı eklemeler yaptım ve kaynaklar verdim. Makalenin Tarihsel belgelerin derlemesi veya
belge olma iddiası yoktur. “doğruya yakın” bir öykü terimini kulanmak zorundayım, çünkü kürtlerin
yazılı belgeleri yoktur veya çok azdır. Türk ve Ermeni kaynaklarını “tersinden
okuyarak” bazı sözlü duyumlarımla
birleştirmeye çalışarak, gerçeği bir “yargıç “ gibi sorgulayarak bulmaya
çalıştım. Aso”nun dediği gibi “…kürt düşmanlarının yazılarında Erzincan
hükümeti ve kürtlere ilişkin oluşturdukları bataklıktan altın bulma gibi zor
bir olay ile karşı karşıyayız”. Bunun bilincinde olan Aso arkadaşım da aynı
bataklıkta gerçekleri ararken bulduklarını 10 bölüm halinde yayınladı. Asonun yazı dizilerini okudukça
tekrar konuya kafa yormaya, elimdeki
notlarımı ve bazı kaynakları tekrar gözden geçirmeye çalıştım. Bugünükü bilgi
ve siyasi kriterlerimle makaleyi yazsam
daha farklı ve daha geniş yazardım, ama ogünkü siyasi formasyonumuzu ve tarihe
bakışımızı yansıtan bir belge olması açısında
olduğu gibi kalmasını daha uygun buluyorum. Ancak aynı konuda daha
kapsamlı bir araştırma çabası içindeyim. Bilinen nedenlerle “bataklıkta altın
arama” olan bu çabamda fazla yol alamıyorum.
Aso arkadaşın verdiğim kaynaklar hakındaki değerlendirmesi yanlış değil.
Bunu bir kaç ay önce makaleye yaptığım ek de
aynı değerlendirmeleri bende yapmıştım. Ek olarak şunları yazabilirim.
Garnik Asatrian ı Danimarkada şahsen
tanıdım. Kendisi ile iki günlük tarih
tartışmamızdan sonra ücüncü gün birlikte
Almanyaya yolculuk yaptık.
Sanırım Erivan doğü bilimleri
akademi üyeliği ve Ermenistan komünist partisi genclik örgütü başkanlığını
yapmıstı. Konuşmalarımızın çoğunu not ettim, daha sonra Erivanda bir arkadaşı
üzerinden bana bir gazete gönderdi. Dil
ve harf farklılığından dolayı gazetenin içeriğini halada bilmiyorum. Tanıdığım
bir kaç ermeni arkadaşıma gösterdim ancak bana tercüme edemediler, hala dosyamdadır. G.Asatrian türkce , kürtçenin her üç lehcesini, farsca
gibi bölge dilleri dışında birçok dil bilen, tarih bilgisi oldukça iyi olan
biri idi. Benim Dersimli olmamda dolayı Dersim Tarihi, yerleşim yerleri, hatta
benim doğum yeri olan Tomayik köyünün tarihçesi hakında detaylı bilgiler verdi.
1917-18 yıllarında Dersim ve Erzincanda gelişen olaylar hakındaki konuşmasından
da bazı notlar almıştım. Asatrian militan bir ermeni milliyetcisiydi,
yezidilerin kürt olmadığını, Kuzey Kürdistanın önemli bir kısmının hala
Ermenistan olduğunu, zazaların ermeni olduğunu vs bir çok konuda, ermenilerin
resmi görüşlerini dile getiriyordu. Konumuz G. Asatrian değil , ama neden
kaynaklarımızın bilgilerini tersinden okumamız gerektiğinin anlaşılması için,
bunları belirtmek zorundayım.
2
ASO.NUN ELEŞTİRİLERİNE GELİNCE..
Aso notlarının ikinci bölüme “Erzincan hükümeti” denen olay işgal idaresi
mi yoksa Ermeni ve Kürtlerin özgür iradeleriyle oluşturdukları şura mı?
Sorusuyla başlıyor. Notlarının
sonunda da “ Kürtlerle Ermenilerin kurduğuortak bir şura olmamıstır” diyor
Çarlık ordusunun işgal ettigi bölgelerde,
kendisine bağlı ve ermeni
güçlerinin güvenlik güçleri olarak hizmet ettiği bir işgal yönetimi kurduğu bilinen tarihi bir olgudur. Bu durum,
çarlığın devrilmesinden sonra da Kerenski
geçici hükümeti döneminde de devam
etmiştir. Ancak Ekim Devriminden sonra durum değişmiştir. Çünkü sovyet yönetimi
savaşa tek taraflı olarak son vermekte ve osmanlı devletinde işgal ettiği toprakları tahliye etmektedir.
İşgal biteceğine göre, yeni bir işgal
yönetimi kurma sözkonusu olamaz. işgal
bölgelerinin kaderinin ne olacağı,
konusunda, türkler, ruslar, Ermeniler, Kürtler, Potnuslar,
Gürcüler,Azeriler farklı tavır ve siyasi bakışlara sahiptir. Bunun dışında
İngilizler Fransızlar Amerika ve İran bölgenin kaderini belirleyen siyasi
aktörler olarak, o dönem yoğun çaba içindedirler.
Erzincan mütarekesi de bu dönemde
yapılmıştır. Daha işgal döneminde, Ermenilerle Kürtler arasında belirli
konularda antlaşmalar sağlanmıştı. İleriye doğru bazı siyasi adımlar atılmış,
karşılıklı dayanışma ile ortak siyasi
yönetimler oluşturma konusunda itifak sağlanmışıtır. Ancak Rusyadaki Ekim Devermi, 1. dünya savaşını sona erdireerek, işgal
bölgelerini tahliye etmeye başlaması, bölgemizdeki dengeleri altı üst ederek
yeni bir süreci başlatıyor, ve bu değişen yeni dönemde Kürt –Ermeni ilişkilerini, Türk –Rus
ilişkilerinide yeniden şekillendirdi. Kürtlerle Ermeniler arasındaki eski
antlaşmalar yeni zeminde ele almak ve kalicılaştırmak içi heyetler bir dizi
görüşmeler yapar . makalede sözü gecen görüşmeler bu döneme aittir
Sovyet ordusu ile Osmanlı ordusu
arasındaki ilk temas 4 kasım da başlamış ve 24 kasımdaki heyetler arası
görüşmede ateşkes antlaşmasının tam metni hazırlanıyor ve 5 aralıkta imzalanıyor. Tarih konusunda kesin bir şey söyleyemiyorum, çünkü bazı
kaynaklar eski tarihi kulanarak tarih verirken bazı kaynaklar yeni tarihi
kulanmışlardır. İki tarih arasında 13 günlük fark vardır. Gürcü kaynaklar 17
kasım tarihini ( Dokumanti materiali po Vneşney..belge no.44) , Ermeni
kaynakları 30 kasımı (R.Hovanisian.Armania on the Road independ. 1918 los
Angeles.1967..s.109) türkler ise 18(diger takvim ile 5 aralık) Aralık tarihini
vermektedir. Mütareke sürecinde ilk görüşme den antlaşmanın imzalanmasına kadar
bir kaç görüşme yapılıyor ve bu gürüşmelere farklı isimler de katılıyor. Ancak türklerin verdiği tarih olarak 5 aralık saat
15.00 imzalanan metinde rus kaynakları
ile türk kaynakları imzalayan heyet hakında farklı bilgiler veriyorlar.
Stefanos Yerasimos türk sovyet ilişkileri adlı eserinde (s.40) Rus Heyetini, Tuğgeneral Vişinski,
Yelizvetensk, bir albay(imza okunmadı),Smirnov, doçent V.Tavazaya, Vedrinski isimlerini sayarken, türk heyetinide söye
saymaktadır. 3. ordu genelkurmay başkanı (imza okunamadı), Ömer Lütfü, Hüsrev
bey, tercüman Yakup. Ali Kemali de “Erzincan tarihi “ adlı eserinde farklı
isimler vermektedir. Burada isimlerden
çok, bu heyetlerin kimin adına yetkili oldukları ve ateşkes antlaşmasını
imzaladıklarıdır. Bilindigi gibi,
bolşevikler merkezi rusyada hala
eski rejime bağlı olan generallerin ordularıyla boğuşmaktadır ve
iktidarını kafkasya kadar
geliştirememislerdi. Erzincan heyeti,
kendisini hem merkezi rusyada kurulan sovyet hükümetine hem de
kafkaslarda kurulan Menşevik Gürcüstan ,
Taşnak Ermenistan ,Müsavaat Azeri hükümetlerine bağlı görmektedirler. Daha
sonra bu hükümetler, merkezi tifliste olan
Mavera-i Kfkas, yada zakafkas,
yada kısaca seym olarak adlandırılan bir güney kafkaf
fedarasyonunu kurdular . Erzincan
mütarekesinde sovyet ordusunu temsil
eden heyetin başkanlığını yapan Tuğgeneral
Vişinski, daha sonraları güney kafkas Federasyonuna bağlı ordunun
komutanlığını yapacaktır. Konuyu fazla dağıtmadan, Aso arkadaşın notlarına
dönersek. 1-mütareke tarihini türk
kaynaklarınca belirtilen 5 aralık 1917 tarihli tarihi problemli ve diger kaynaklarca doğrulanmamaktadır.
2-çarlık ordusunun işgal ettigi
bölgelerde ilhak politikası amacına uygun olarak kurdukları işgal
idaresini, savaşa son verip çekilen
sovyet ordusun, bu bölgelerde kurmayı amaçladıkları yönetim arasındaki farkı
görmeyip, aynılaştırması doğru bir yaklaşım degildir. Sovyet hükümetinin
kürtlere karşı ermeni yanlısı politikasının olduğu açıktır, ancak ilhak amaçlı bir işgal hükümeti kurma çabası
olarak görmek yanlıştır. Sovyet hükümeti bu dönemde ilhakçı politikasından çok
kendi eski çarlık sınırları içinde kendi yönetimini oluşturma çabası içinde
olduğu bir gerçektir ve Ekim devriminden hemen sonra da “emperyalist savaşa”
son vererek, rus ordusunun işgal ettigi bölgelerden çekileceğini açıklamıştır.
Ancak geri çekilirken işgal bölgelerini
oraada yaşıyan halkların oluşturacakları yönetimlere devredileceğini,
osmanlı ordusunun bu halklar üzerindeki hakimiyet kurmaya yardımcı
olmıyacaklarını da açıklamıştır. 11 Ocak 1918 de SSCB hükümeti, geri çekilen sovyet ordusunun
“ yönetimi kurulan halk temsilcileri sovyetine devredeceklerini” bir kararname
olarak açıklamıştır….(Akdes Nimet, Kurat. S.334-34.) (Genel kurmaybaşkanlığı
CJL. S.423-28)
Stefan yaresimos bu konuda aktardığı
Lenin ve Stalinin imzaladığı kararnamede 1. 2 ve 3 maddelerinde güvenliği sağlayacak bir ermeni milis gücünün oluşturulması, başka
yerlere zorla göçettirilmiş ermenilerin topraklarına dönmesinin barış
görüşmelerinin ön koşulu olarak belirttikten sonra Türkiye ermenistanında “Ermeni halk
temsilcileri sovyeti “ adiyla gecici bir yönetimin oluşturulmasını ve Türk Ermenistanın coğrafi sınırlarının
demokratik esaslara göre seçilen ermeni halk temsilcileri ile komşu münaşakalı
illerin halkında demokratik esaslara
göre seçien temsilciler Kafkas işleri olağanüstü komiseri ile birlikte kararlaştırırlar
ve saptarlar, demektedir ( türk sovyet ilişkileri. S41) Burada sökonusu edilen
ve topraklarına dönecek olan Ermeniler, ittihat Teraki partisinin . 1. dünya
savaşı yıllarında tehchir ettiği Ermenilerdir. Bir hatırlatma olarak belirteyim
ki, bu kararnamenin yayınlandığı yıllarda Ermeniler hala Sovyet hükümeti ile
birlikte hareket etmektedirler. Ancak bir kaç ay sonra, mondros
mütarekesinden sonra, ingilizler, Fransızlar ve Amerikalılar bölgeye girmeye
başlaayınca Ermeniler ikiye bölünür,
Taşnak partisi ingilizlerin safında sovyetlere karşı tavır alırken, bir kısım Ermenilerde sovyet hükümetiyle aynı
cephede saf alır ve Ermenistan sovyet
hükümetini oluşturmak için Taşnaklarla savaaşa tutuşurlar. Daha sonra SSCB bağlı Ermenistan cumhuriyetini
kuracak olan bu partinin yayınladığı
bildiride, “milli müdaafa komitesinin (Taşnak) siyasi mesleginin
esasını,Trabzon,Mahahatun,Diyarbakır,Musul memeleketlerininde ermeni
egemenliğine alarak geniş topraklara sahip olma havasının teşkil ettiği ve
bundan vazgeçmediği için emperyalistlerin propağandasina kapılarak büyük
Ermenistan hayali ile uğraştıkları ifade edilmiş, bunların miletlerin refahi
saadetinin topraklarının genişletmesinde değil, birbirine kardeşlik ve dostluk
göstermeleri ile, birbirinin hukukuna riayetle kaim olabileceğini bilmeleri
gerektiği belirtilmiştir.” (Sabahatin Özel,milli müc. Trabzon, ankara 1991,
s.228)Yani saflar oldukça karıışıktır. Dolayısıyla sovyetlerin 11 ocakta yayınladıkları
kararnameye “Türki Ermenistanda “ yegane
güç olan Taşnakyum partisi uymayınca, uygulama sansını da yitirmiştir.
Sovyetlerin, Taşnaklara yardım etmesi bir yana, türklerle birlikte taşnak
güçlerine karşı ortak savaştılar. İngilizler, taşnaklara verdikleri sözleri
tutmayıp yanlız bırakınca, taşnak güçleri, sovyet ve kemalist güçleri arasında
ezildiler. Türkler burada kurnaz davranarak, hem eski osmanlı sınırları içindeki
ermenileri temizleyip, taşnak güçlerini
ezip rusya ermenistandaki iktidarını yıktıktan sonra, işgal ettikleri gümrüde teslim olmaya zorlanan taşnak temsilcileri ile Gümrü antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma
imzalandıktan bir gün sonra Ermenistan
Bolşevik partisi Erivanda
iktidarı elegeçiip SSCB bağlı
Ermenistan cumhuriyetini ilan etti. Ancak Kemalistler Gümrü antlaşmasını
hem SSCB ne hemde yeni Ermenistan hükümetine karşı
işgal ettiği bölgelerdeki yönetimini meşrulaştırmak
için kulanmıştır. Bugünkü Nehcivan ve
karabağ sorunu bu anlaşmaların doğurduğu sorunlar olarak günümüze kadar
sürmektedir.
3
Aso arkadaşın eleştiri notlarına dönersek, kürtlerin ve ermenilerin birlikte oluşturdukları Erzincan şuurasının olmadığını, Ermeni ve
Kürtler arasındaki görüşmelerin sonuçsuz kaldığı şeklinde tesbitine gelince.
1950 lerde ve 60 larda yayınlanan Belgelerle Türk tarih mecmuasında Erzincan şurası hakında önemli belgeler var. Ne yazık ki bugün bu belgelere
ulaşmak mümkün değildir ve alıntı veremiyeceğim. İkincisi G.Asatrian dan aldığım notlar, ki bunları da
yukarda belirttiğim gibi kürtleri küçük
düşüren, ama satır aralarında kürtlerin
önemini vurgulayan sözlerle gerçeği
yakalamak mümkündü. Diger bir sözlü
kaynağım, çocukluk yıllarında dinlediğim ve bugün hala belegimde iz bırakan Dersim yaşlılarının anlatımıdır.
Bunlardan 1900 den itibaren Dersim
olayları hakında bilgisi olan İman Tahran’ın hatırımda kalan
anlatımlarını, bir kaç ay önce oğlu
tarafında da teyid edilince, buraya aktarmayı uyğun buuldum. Bunun dışında
eldeki yazılı kaynakları de vermeye çalışcağım.
Konuya dönersek.
Başlangıçda rus ordusunun denetimi altında
olan taşnak güçleri, uzlaşmacı davrandılar.
ama Ruslar çekilince, Bolşeviklerin Ermenistan komitesinin dediği
gibi, “büyük Ermenistan” hayali için Dersim güçlerini dayanak yapmaya
çalıştılar. Hem Bolşeviklerle hem Türklerle savaş haline giren Taşnaklar,
Kürtlerle itifak kurmak için tavizkar davranacağı yerde , kendi şartlarını
Kürtlere empoze etmeye çalıştıkları görülmektedir. Taşnak güçlerini destekleyen
Rus işgali döneminde, konjuktürel güç dengesine uygun olarak, Taşnaklarla ortak
yönetim konusunda Dersim uzlaşmacı
davranarak beli antlaşmalar yaptılar, ancak rusların geri çekilmesinden sonra ,
türklerin saldırıya hazırlandığı ,güç dengesinin tamamen değişdiği bir dönemde
dersimlilerin bölge üzerindeki iddialarını dikate almadan, Türklere karşı
kürtlerle itifak kurarak ortak yönetim konusunda uzlaşma yerine, bilinen Büyük
Ermenistaan projesinden israr ettiler . Kürtlerle Taşnak güçleri arasında
uzlaşı sağlamak için yapılan görüşmelerden birini Sasuni söyle aktarıyor.. “ Uyuşma ve anlaşma yönünde yapılan
atılımlardan birini de ben şahsen 1918 ocak ayında Hınus ta iken
yaptım….Orada Bingöl, şuyar, Tekman ve Varto bölgelerinde ki Kürt liderlerini
ve delegelerini bir Kürt –Ermeni
toplantısına davet ettim. Bu kongreye 40 kadar
Kürt geldi ve konuşmalar tam 24 saat sürdü. Zanederim ki bu kongre öz vatanda yapılmış
olan ilk Ermeni-Kürt kongresi olarak kabul edilebilir. Biz Kürtlere bütün
tarihi izah ettik. Bu savaşın
neticelerini, Türklerin Ermenilerin
katledişlerini ve Kürtlere yaptıkları kötülükleri belilrterek, Ermeni kürt
dostluğunun ve işbirliğinin kaçınılmazlığı üzerinde durduk, Kürt deleğelerinin
bazıları Ermeni Kürt dostluguna tamamen
inanmışa benziyor idise, teklifi onaylamakla beraber, düşmanca bir tavır
içiinde olduklarını gösteriyorlardı. Kongreye gelmiş olanlar sadakat ve dostluk
yeminleri içerek dağıldılar.Fakat şubat sonlarına doğru Osmanlı orduları bize
baskı yapmaya başladıkları zaman kürtlerin büyük bir çoğunluğu yine onlara
yardımcı oldular.” Garo sasoni, Kürt
ulusal hareketleri, Ermeni-Kürt ilişkileri. S.158” Bu görüşme Erzincan şurası
döneminde yaapılan Kürt – Ermeni
görüşmelerinin bir devamı olduğu
anlaşılıyor, ve Erzincanda Dersim güçleri ile yapılan görüşmelerin de aynı
minval üzeri yürüdüğü, şartların dengelerin hızla değişmesi nedeniyle, daha
önce yapılan antlaşmaların gecerliliğini
yitirdiği, ermeni güçlerin intikamcılığı
ve büyük ermenistan hayali, türk birliklerinin toparlanıp ilerlemesi,
Kürtlerinede hızla yeni duruma uyğun tavır geliştirdikleri bir durum
sözkonusudur.
Yine o dönemde Ali Şerle Erzincana
giden, daha sonra Ermeni-kürt
çatışmalarına katılan İmam Tahran ın anlatımları,ki bu anlatımları yakın dönemde oğlu H.T iye yaptığım söyleside tasdik etimiştir.
Dersimin yakın tarihi hakında kendisinden çok şey dinlediğim İmam amcanın
bu konu hakında anlatıkları kısaca,:
Alişer yanında bir kaç süvari ve eşi ile Merxho köyüne geldi.
Merxho suran ağalarına aitti ama
yarıcıları ermeni idi. Gelenler Paşa ağaya misafir oldu. Zarife “caxht”nı
cıkarıp silahını ile birlikte alişerin yanına koyduktan sonra dam evine gitti..”
alişer küs olan ve aynı zamanda akraba olan bu ağaları ikinci gün tek tek
ziyaret ederek akşam hepsini bir araya getirdi. Kendisininde katıldığı
toplantıda “alişerin Erzincandan geldiğini, rus ordusunun subayları ve Ermeni ileri gelenleri ile
görüştüğünü, osmanlıya karşı istiklali
olan bir “şura” yapacaklarını, rus ordusunun
idareyi bu şuraya bırakacağını” vs açıklamalar yaptı. Suran ağaları
Alişere destek sözü vererek uğurladılar. O zamanlar Merxhodan Sorpiyana kadar
olan köyler suran ağalarına aitti. Bunların Erzincana gönderdiği milisler arasında bende vardım. Ancak biz
erzincana girmedik. Ermeni ileri
gelenleri dersim milislerinin şehre
girmesini istemiyorlardı. Alişer efendi ile yaptıkları anlaşmayı
bozmuşlar. On gün içinde yüzlerce milis
erzincanın etrafında biriktii. Ermenilerin Pülümür tarafından bizim köylere saldırdığı
yakaladıkları erkekleri öldürdükleri söylendi. Daha sonra ermeniler bizim
kaldığımız bölgedeki bir köylüyü
öldürdükleri söylendi. Dersimliler
Erzincana almak için ağaları
sıkıştırıyorlardı. Bir gün, birkaç türk
askeri geldi ve biz Erzincana girdik. Ermeniler fazla direnmediler. Erzincanın
dışına çıktılar. Bir iki gün sonra türk askeri girdi şehre, rus ordusunun deposunda aldığımız postal va
paltoları bizden toplayıp kendi askerlerine verdiler. Biz yine kendi
çarıklarımızı giydik. Daha sonra Pülümür tarafında Ermeniler ile bizimkiler arasında çatışmalar başlayıncı
o bölgeye gittik. Bizimle gelen ermeniler korktukları için geri dönüp köylerine
Merxhoya geri döndüler. Biz daha pülümür
dağına varmadan Ermeniler orayı da terketmişlerdi. Biz daha ileri gitmedik.
Türk askeri bir kaçgün sonra oraya da geldi. Onlar hiç savaşa
katılmıyorlardı. potinleri bile çamura
degmiyordu. Bizim çarıklarımız o kayalıklarda parçalanmıştı, hiç olmazsa birer
postal vermelerini söyleyince çamur ve taşlık yerde çarıkla dolaşırsanız tabii
ki yırtılır, dışarda yaya gezin
çarıklarınızı içerde giyin
cevabını verdiler. Türk subaylarından nefret ediyorduk “
İmam amcanın anlatımlarına benzer
bazı anlatımları da ikinci ağızlardan,
yanı gidenlein çocuklarından da dinlemiştim. Hatta o zaman şura çalışmalarına
katılanların çocuklarının evlerinde rusların verdikleri büyük
“bakır siniler” “ her biri 20
teneke su alan sekiz kulplu kazanlar,
kırılmaz cam bardaklar, ve rus
mavzerleri” vs hala onların torunlarının evlerindedir.
Yine başka bir kaynak bu konuda şunları yazıyor. “ Koçgirideki ayaklanma
aniden patlak vermiş değildir. Bu Hareket 1917-18 yıllarında Erzinda kürtler ve
ermeniler tarafından kurulan şuura hükümetinin devamıdır. 1918 Rus askerlerinin
ateşkes nedeniyle Erzincandan
çekilmesinin ardından koçgiriye çekilen
Kürtlerin kemalistlere karşı direnmesi olarak görülmelidir koçgiri ayaklanması”(prol.
Devrimci köz. Sayı 16, şubat 2004)
Devam edecek

ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP (2)Davut Kurun
Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa
Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra
baska bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde
özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne da
bölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da
seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı
anlamına gelmez, ancaak demokratik
olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediilen, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri
denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların
belirlenmesi kastedilmiştir.
Osmanlı devletinin savaşta yenilmesinden sonra her yerde yerel yönetimler, cemiyetler,
şuuralar, heyetit-i temsiliye ler çıkmıstır.hatta çete reisleri bile Trabzonda
görüldüğü gibi bir hükümet kurmuşlardır.Bunların
halkın özgür iradesiyle kurulmamışlardır
ama bir vaka olarak vardırlar. Artvin Ahıska bölgesinde Acar milli şura hükümeti, Kars, Ardahan, Göle
bülgesinde Güney batı kafkas hükümeti, Kağızman milli şurası, kulp
şurası,zenginbaşar şurası, Nahcivan ve ordubad milli şurası….Ekim devriminden
sonra 1917 sonları 19 başlarında kurulan bu şuralar, osmanlı ordusunun Çar
ordusu karşısında yenilip geri çekilirken, işgal bölgelerinde Rus birliklerine
karşı gerila saldırıları düzenliyen
işgal ordusunun lojistik desteğini kesmek amacıyla ittihat terakinin
kurduğu karakol örgütünün elemanlarıydı.
Daha sonra bu hükümetler 8 kasım 1918 de “milli islam şurası” adı altında
birleştiler. 18 aralık 1919 da “cenubi garbi
kafkas hükümeti” adını aldı.
Bu arada “cizre hükümeti”ne de, değinmek gerekir. Kemalistlerin
Fransızlarla ankara antlaşmasından sonra
türkiye –suriye sınırı konusunda
antlaşmazlık çıkar. Fransızlar sınırın dicleden sonra düz bir hat olarak cizrenin kuzeyinden
geçmesini ve Cizrenin Suriyeye
katılmasını söylerken, Ankara
dicle nehrinin sınır olmasını, ve Cizrenin Türkiyede kalmasını isterler ve bir uzlaşmaya varmayınca,,Cizre
halkının da isteğinin sorulmasına karar verirler. Bu karardan sonra kasım 1920
de Cizre belediye Meclisi Cizrenin
bağımsızlığını ilan eder. Ama diger yandan hem kemalistlerle hem Fransızlarla dirsek
temaslarını sürdürürerek, “bize baskı yapmayın, aksi takdirde diger tarafa
geçeriz” şeklindeki politikaları sonuç vermez. Aralık 1920 türk askeri, Cizreye
girerken askeri direnç gösteremiyen
çizre halkı evlerine kapanmışıtır..Cizre hala kendine özgü bir şehirdir. Sadece
tarihi ile değil, sosyal ve kültürel yapısı ile
kendini ayrıcalıklı görür. 1970 lerin ortalarına kadar, cizrelilerin
dünyanın her yerinde gayrı menkul alma hakları
varken, yabancı ve cizrede ikamet etmeyen birinin cizrede gayrı menkul
alması belediye kararı ile yasaklanmıştı.
Kürt-Ermeni ilişkilerinin düğüm noktası 1917-18 müzakerelerinde de görüldüğü ülke ve ikdirar
sorunu olmuştur. Kürtler ve ermeniler kürdistanın bir çok yerinden iç içe yaşamakdadırlar.
Hayalci Taşakçılarn, hemen hemen Kürdistanın
tamamını kapsayan topraklarda büyük Ermenistan kurma çabaları ve
bulundukları bölgelerı kürtlerden
arındırma çabaları kürtlerin
tepkisine yol açmış ve türklerle mecburi itifaka itmiştir. O dönemin “ruh-i
haleti”ni göstermesi açısından , okuyucunun afına sığınarak uzunca bir alıntıyı
kısaltarak vermek zorundayım.
1903 yılında, Taşnak partisi yetkili temsilcisi ile birlikte aktif üyesi Malhası özel yetki ile Şemdinana
Şeyh Mehmet Sıddık (Şeyh Ubeydullahın küçük oğlu) ile Kürtlerle anlaşma yapmak için gönderilir.
Taşnak üyeleri istek ve önerilerini
sunduktan sonra Şeyh Sıddık su cevabı verir.”Siz Ermeniler Hırıstıyan
olduğunuzdan ötürü belirli bir derecede himaye altındasınız. Herhangi bir köyde
bir Ermeninin burnu kanasa bu haksızlığa karşı
İstanbuldaki yabancı büyükelciler Osmanlılara hemen şikayette
bulunurlar.”Osmanlı” öldürür fakat suçlu daima Kürttür. Osmanlı baskı yapar
kabahatli olan yine Kürttür. Hiç bir fenalık ortada mevcut değildir ki bunu
yapan Kürt olmasın ve hiç bir zulüm
yoktur ki buna maruz kalan Ermeni olmasın. Büyük yabancı devletler buna böyle
inanıyorlaar ve sizde aynısını iddia ediyorsunuz. Sizi sevmek için hiç bir
neden bulamıyorum. Fakat biliyoruz ki bu tüpraklar üzerinde sizde bizler kadar
eskisiniz ve bu topraklarda yeni olanlar Türklerdir ve onlara karşı ikimizinde
dostane bir tutum takınmamamıza hiçbir
neden yoktur. Toprağımız geniştir ve iki halka da fazlasıyla yeterlidir.
Başkale ve Norduzdan başalayarak Musula
kadar olan bölgeler bizimdir, yukarısı da sizindir. İşte esas üzerinde duşunmemiz gerek konu budur…” (
Hayre dergisinin 1926 tarihli sayısından aktaran, Garo Sasoni, age. S.140) Şeyh
Sıddık, Kürt Ermeni ilişkilerinde kördüğüm olan noktayı çok yalın açık bir
şekilde vurgulamıştır. Ne yazıkkı Batılı devletlerin vaadlerine
inanan Taşnak temsilcileri , kürtlerin dile getirdikleri ve şeyh Sıddık ın önerilerini kabul etmediler. Soykırımdan sonrada aynı hayalci hedefler peşinden koşarak Kürtlerle bir anlaşmaya yanaşmadılar. Konuyu çok fazla dağıtmadan Aso nun notlarına dönelim.
5
Aso arkadaş eleştiri notalrının 4.ve 5. bölümünde çelişkili ve yanlış anlatımlarla doludur.
Sorun Asonun yanlışlarını düzeltmek, değil,
“ Ermenilerin ve Türklerin yarattığı bataklıktan” gerçekleri ortaya çıkarmaktır.
Aso notlarının sonunda Kürtlerin ve
Ermenilerin kurduğu ortak bir şura olmamıştır. Alişerin Ermenilerle görüşmelerinin sonuçsuz kaldığını
ve bu görüşmelerden bir bir sonuç çıkmadığını söylüyor ama aynı zamanda
notlarının 4. bölümünde Nuri Dersimiye
dayanarak “Dersimliler, Rus kumandan Lahof ve
Ermeni Kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fıratın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve
hususiyetiyle Ovacık mıntıkallarında Kürdistan
hakimiyeti altında mavakkat bir siyasi
varlık taraflarca tanınmıştır.”
Diyor.
Ustat Aso, aktardığı alıntının
hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir
edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla
ilgili yukarda verdigim kanıtları burada
tekrarlamadan, sadece hatırlatarak
geçiyorum.
N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin
birleşmesini sağlayarak Türk orduları
sivaas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek
arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına
alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge
arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut
bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu
kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı
bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ın
işgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak
Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin
komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği
türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak
Erzincana geri dönmesi Türk saltanat
heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür.
Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait
yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt
Hükümeti oluşturarak,
Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve türklerle her
çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersimde büyük sevinçle
karşılanmıştı.
Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş
olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle
ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık
taraflarca tanınmıştı”
Aso’
notlarının bir yerinde soruyor, “eğer böyle bir hükümet varsa ismi
neydi”. Burada önemli olan isim değil, böyle bir siyasi oluşumun
olmasıdır. Bu oluşumun kendi kararıyla kendisini nasıl isimlendirdiğini
bilmiyorum, Nuri Dersimi “hükümet”
“siyasi oluşum” diyor. Yine Ekim Devriminden sonra heryerde kurulun
siyasi oluşumların kendilerini “şura” olarak adlandırdıkları da biliniyor. Kars
milli şurası. “islam şurası”….vb.
Erzincandaki siyasi oluşum için
hükümet, şura gibi adlarla
anıldığı bazı kaynaklarda belirtilmiştir. Burada isimden çok oluşumun kendisi
önemlidir.
Bütün bu gercekleri Aso arkdaş da biliyor, ve elinin altındaki belgelerde
Kürtlerle Ermeniler arasında, ortak “hükümet” “şura” “siyasi oluşum” vs konusunda
anlaşma sağlandığı ortaya
koymasına rağmen, böyle bir şura yok
demesinin “hikmet-i harbiyesini” anlamış değilim.
Aso Zagrosi, eleştiri notlarının 4. ve 5. bölümünden Dersim ileri
gelenlerinin,Barış konferansına gönderdiği bir mektuptan bahs ediyor. Eger
böyle bir mektup varsa, ki muhtemeldir, içeriği
doğru değildir. “Mektupta
“Leninin yönettiği bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişmeler
sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın
dışına atmaya mecbur kaldık.” Demektedir
ki , sovyet ordusu ile Dersim kürtlerinin çatıştığına dair hiç bir belge yok, kaldıkı böyle bir çatışma için neden de yok.
Söz konusu olan Taşnak güçleri ile çatışma ise, bunların “Leninin ordusuyla”
bir ilgileri yok, . Bu durumda kürtlerle sovyet ordusu arasında çatışmadan
değil , dolaylı itifaktan bahsedilebilir. Böyle bir ifade, muhtemelen, barış
konferansının Taşnak taraftarılığı billindiği için, Asonun da ifade ettiği gibi, “anti-bolşevik” vurgusu batılı devletlerin sempatisini kazanma
amacıyla yapıldığı söylenebilir.
Aso arkadaşım, Ali Kemali ve Nazmi
Sevilgenin aktardığı bir olaya değiniyor.
Kısaca özetlersek, Ali Kemali ye göre Alişan Beyin, Nazmi sevilgene göre
de Alişer yediyüz kadar türkaltını ve
yanına bir manga rus askeri ve on beygir ile ruslara etlik hayvan temin etmek için Dersime
gidiyor, dersim sınırında atları zorla
alarak ve erlerden de ücünü esir ederek
Dersime kaçmaşıtır. Daha sonra Alişanın
veya Alişerin sırdaşı olan Abdulmabut
devreye girerek atları ve esirleri geri alıp ruslara veriyor ve müslümanları
rus mezaliminden kurtarıyor. Olay bu. Bir söz vardır. Zeki birinin beni
kandırması zoruma gitmiyor, ama aptal birisinin kendisini zeki sanarak beni kandırmaya çalışması zoruma gidiyor. Bu
olayda öyle bir şey, zoruma gidiyor. Bir kere Abdulmabut ne Alişan beyin ne de
Alişerin sırdaşıdır. Abdulmabut karakol örgütün bölge sorumlusu ve “cemiyeti
islemiyenin” sorumlusu ve kürtlerle
ermenileri birbirine kışkırtarak, vuruşturmaya çalışan pravakatör biridir.
Bunun Alişan bey ve Alişerin yanında hiç bir itibarı ve ihtiramı yoktur.
Velevki böyle bir olay olmuş farzetsek bile,
Alişan beye onun sözünü dinleyeceği , nazarında itibarı olan birini
gönderirler. Demek ki olayın iç yüzü farklıdır. Ben A.Kemali ve Nazmi Sevilgenin yazdıklarından anladığım
şudur. Ruslar ordusunun et ihtiyacını
Dersimden karşılamak için Alişan bey yada Alişer den yardım
istemişlerdir, onlardan 10 yük hayvanı ve 10 askeri yanına alarak Dersime
giderken, muhtemelen Abdulmabutun örgütlediği karakol örgütünün çeteleri tarafında yolda
önleri kesilerek soyulmuşlardır. Bir şekilde kurtulan askerler derhal
komutanlığı haberdar etmişlerdir ve Rus
komutan da“cemiyeti islamiye”nin sorumlusu olan Abdulmabuta, olayın kimler
tarafından yapıldığını bildiklerini, gaspedilen
malları, esir alınan askerleri ve
olaya katılan suçluları teslim edilmesini istemişlerdir. Aksi halde
kendilerinin olayı yapanları ve destekçilerini cezalandırmak için bölgeye
gireceklerini söylemişlerdir ve
Abdulmabut da çaresiz rusların dediklerini yapmıştır ve suçu kürtlere
yüklemeye çalışmıştır. Bunun başka türlü olması mümkün değildir. Alişan bey
veya Alişer, on rus askerini nasıl
enterne eder, ne amaçla, sonra neden
sadece üçünü esir alıp rus
ordusuna haber verecek digerlerini
serbest bırakır. Aslında türkler oyun kurmakta ustadırlar ama böyle mantıksız
durumlara düştükleri de oluyor deme ki. Gerçi aso arkadaş da türk yazarların Alişan beyi ve Alişer beyi küçük düşürmek
için böyle bir şey yazdıklarını söylüyor
ama doğrusunun ne olduğunu koymadığı için
okuyucunun kafasında soru işareti bırakıyor.
Aso notlarının 5 bölmünde, benim makalemde , Mehmet Emin ile Hatipzade Yusufun, Nazimiyede
kuşatılan Hasan Lütfü bey komutasındaki
Türk birliklerini Dersim bölgesinden
çıkması için refakat ettiğini, peri suyunda ayrılmak isterlerlerken, türk
komutanın bu iki kişiyi tutuklayıp
vatana ihanetten idam ettiğini belirlemelin doğru olmadığını yazıyor.
Ben
konuyla ilgili bir makaleyi
Belgelerle Türk Tarih mecmuasında yıllar önce okumuştum. Daha sonra
makaleyi yazdığım zaman elimdeki
veri ve kaynaklarla eski bilgilerimi harmanlamaya çalıştım. Türk
birliklerinin iki refakatçiyi aynı gerekçeyle idam ettikleri kesindir, ama bu
iki kişinin yukarda isimlerini verdiğim kişiler olduğu konusunda hafızam beni yanıltıyor olabilir.
6
Aso Zağrosi notlarının 7. bölümünde Cibranlı Xalid beg hakında
belirlemelerde bulunuyor ve benim
bazı belirlemelerimi yanlış algılayarak
yanlış eleştirilerde bulunuyor.
Ermenilere karşı savaşan Dersim güçlerinin Cibranlı Xalid ile birlikte savaşa
katıldıklarını ve Ezrumura kadar gittiklerini şeklindeki ifademe itiraz etmekte
ve sözkonusu edilen subayın Cibranlı Xalit olmadığını ve Deli Xalit olduğunu
söylemektedir. Nuri Dersimi de aynı belirlemede bulunmaktadır. Aso yine 1918 de Cibranlı Xalidin Dersimde
olduğuna dair bir belgenin olmadığını söylemektedir. Ben Asonun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum.
Cibranlı Xalid Beg 1916 dan 19
sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Paludur yani
Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış
durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi
aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur. Diger itirazım da, Nuri
Dersimiye Dayanarak, Ermenilere karşı savaşta Dersim güçlerine komuta edenin
Deli Xalit olduğudur
.Xalit, Teşkilatı Mahsusa nın kuruşusu E.Kuşçunun has adamıdır ve onun gibi
çeerkez asıllıdı. Daha sonrada Karakol örg ütünün kilit adamlarından biri olarak, Enverci
subaylarla birlikte işgal bölgelerinde bir çok katliam ve provakasyon eylemleri
düzenler veya örgütler. Kafkalardaki
karakol örgütünün oluşturduğu şura yönetimleri ve çetelerin faaliyetinde
Deli Xalitin parmağı da vardır. Topal Osamanı Trabzonda karakol örgütüne alip öne çıkarıp
silahlandıran da deli Xalid’dir. Topal Osmanın Mustafa Suphi ve arkaşlarının
Trabzonda boğması olayında Deli Xalid’in rolü araştırmaya değerdir. Galip
Devletler, suç işledikleri için aradığı
İttihatçıların listesinde Deli Xalid de
vardır. Okuyucunun afına sığınarak, konuyla doğrudan ilgisizda olsa, daha iyi
anlaşılması için bir ön bilgi vermek zorundayım. Aranan ittihatçıların bir
kısmı yurtdışına kaçarken, Anadoluda ve kürdistanda kalanlar bir müdet kendi
birliklerinin başında kalmaya devam ettiler. Ancak yakalanma tehlikesi
yaklaşınca kendi yarattıkları gizli örgütlenmelere sığındılar. Örneğin, kafkasyayı kurduğu islam orduları
ile kasıp kavuran ve kuzey ve güney Azerbeycanı işgal ederek
Müsavat partisini iktidara getiren Nuri ve Halil Paşalar (Enverin amcası ve
kardeşi) arandıkları için M. Kemal tarafında gizli görevlerle ve gizli
yollarla kafkasyaya gönderildiler ve
oradaki Enverin örgütlediği turancı- islamcı komiteleri yönetme görevi verildi.
Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan
Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı
ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi
verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli
surası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki
Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların
teslimini isterken türk yetkililer
“bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin
emrindedirler, onlardan isteyin”şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun
ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman
diliminde de Batumu daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime
geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum. Bu
konuda özel bir araştırmam yok ancak elimdeki kaynak da benim düşüncemi
doğruluyor. Kamuran Gürün, K. Karabekirin anlatımına dayanarak “ Geldiği gün
kendisine vekalet etmekte olan 9.Fırka komutanı
Şürkrü bey Rawlinsondan
gelmiş bir emri göstermişti. Bu
emirde, 3. tümen komutanı yarbaş Halit Bey’in Gürcülere karşı mukabelede
bulunduğundan tutuklanarak Trabzona nakli yazılıydı.” (Kamuran Gürün, Ermeni
dosyası. S.337) Karabekir anılarının
23.sayfasında.”bugün İngiliz miralayı Rawlinson’da ziyaretime geldi.
Görüştüğümüz şeylerin mühim hulasası şöyledir.
Vazifesini sodum, şark mıntıkasında mütareke ahkamının hüsnü tatbikine
nezaret etmek dedi. O halde fırkalara ve kolorduya neden emir verir gibi
yazdığını sordum…………bundan sonra arzunuzu bana söylersiniz…..bakınız ücüncü fırka komutanı
Hali Beyin derdesti olmazsa kolordu komutan vekili Rüştü gidecek
tarzındaki tahriratınız halkta fena
galeyan yapmış, daha dün geldim, bana bir çok halk ve zabit geldi.ilk günden
işi çığırından çıkarmaya sepep olursa ikimizde tehlikede kalabiliriz dedim”.(Karabekir
kendisini vatan kurtaran kahraman olarak tanıtmak için bir çok abartı ve
yanlış bilgilerde veriyor. Osmanlı
Sultanın ve hükümetinin önünde ceket iliklediği İngiliz temsilcisine, bir kolordu komutanın nazikce
seni öldürürüz tehdidinde bulunması pek mantıklı değil ama, neyse konu dışıdır).
Nuri Dersimi ise aynı dönemde
D.Halid in Dersim güçlerinin başında olduğunu söylüyor. Gerçeğin ortaya
çıkarılmasını “yaratılan bataklıkta altın arayan” ustat Aso’ya bırakıyorum. Kaldı ki Nuri Dersimi de
çelişkili bilgiler vermektedir. Aso Ustadın degerlendirmesi için N.Dersimi den
aşağıdaki alıntıyı veriyorum.” Türkler zayıflamış olan ordularını düzenliyerek
hücum hazırlığına başlamışlar ve Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ile Hasan
Lütfi Doğu, Halit adında diger bir
subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti. Bunlar Dersimlilerin ruhi
durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşşa katılmak üzere yerinde
teşkilat yapmışlardı. Erzincan ve Erzurum bölgelerini kurtarmak ve kara Kazım
Paşa ordusuna öncü olmak amacıyla Dersimlilerden önemli kuvetler seferber
edilmişti” (N. Dersimi.ağe. zel yayıncılık,s.83) Buradaki Halid’in Deli Halit
olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz
bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı türk silahlı
güçlerini ve yerel siyasi otoriteler
yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki
9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahs
ettigi Halit adındaki sabay,mutlaka
kürtçe bilen ve “dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe
bilen ikinci bir Kürt Halit mi var.?
Aso, notlarının ek 1 de ,aynı bölgede
olan, Kürt Teali cemiyeti ile ilişkili polis Müdürü Halid Bey den söz
ediyor. O dönemde de kırsaldaki
karakollar jandarmanın-ordunun elinde olması nedeniyle mi polis sıfatı kulanılıyor,
yada başka bir Halit mi. İç güvenliği ilgilendiren bu görev, bölgeye ve dile
hakim olan, ve bölge halkı üzerinde önemli bir etkisi olan kolordudaki
Cibranlı Halit beye mi tevdi edildi.? Hepsine soru işareti koyarak
geçiyorum.
7
Bu konuyu şu açıdan önemsiyorum. Cibranlı Halid’in komutasındaki Dersim
güçlerinin ile Deli Halid’in başındaki Dersim güçlerinin misyonu, siyasi
duruşları ve amaçları farklı olacaktır.
Birinci dünya savaşı yıllarında, ermeni soykırımına katılmayan, Dersimdeki Eremeniler dışında, kırımdan
kurtulan” 20 bin Ermeniyi korumaya alan”
(G.Sasuni. ağe.s.153) Dersim güçlerinin Ermenilerle savaşa tutuşmasının sebebi neydi. Türk ve
Ermeni kaynakları , yağma, talan hırsızlık
gibi aşağılayıcı nedenler gösterir. Nuri Dersimi, bölgedeki kürtleri
korumak için savaşa katıldıklarını
söyler. Türk ve Ermeni kaynaklarının kulandıkları aşağılayıcı sıfatları kendilerine iade ederek, Nuri
Dersiminin tezini de ikna edici bulmadığımı söylemek zorundayım. Bu koruma
Türklere karşı mı , Ermenilere karşımı, belli değil. O bölgedeki kürtler gerek
işgal döneminde gerekse işgalden sonra kısa bir dönem korumasızdı ve Ermeni idaresi altında idiler. Bölgedeki
kürtlerin esas koruma ihtiyacının olduğu, taşnakların en güçlü oldukları bu
dönemde kürt güçleri bir tedbir almıyor da, Taşnakların türklere karşı tedbir almaya çalıştığı kürt
desteğine en çok ihtiyaç duydukları bir dönemde, koruma gerekçesiyle kürtlerin saldırıya
geçmeleri inandırıcı olamıyor. Gerçek neden, Erzincanda ve Erzurumda
Kürt ve Ermeni nüfus yoğun bir
şekilde yaşamakta, türkler ise azınlık durumunda idiler. Bu bölgelerde Ermeni
hakimiyeti kalkacaksa, Kürt hakimiyetinin kurulması gerekir. Daha önceki Kürt heyetleriyle Ermeni heyetleri
arasındaki tartışmalar da bu noktada idi , yani kimin bu bölgelere hakim
olacağı sorunu idi ve bu sorun diyaloğ ile çözülmediği için, görüşmeler kesilmiştir. Taşnakların büyük Ermenistan
rüyası, hem çözümü engelledi hem
çatışmaları başlattı. Dersim güçlerinin kanatönderleri, ve savaşa katılanlar,
türk ordusu bu bölgelere girmeden önce Taşnak güçlerini kovarak kendi
hakimiyeti kurmak, bu mümkün olmazsa türklere karşı daha güçlü bir pozisiyonda
olmak için , türk desteği almaksızın Taşnak güçlerine karşı harekete geçtiler.
Kürtler ne cephelerde, nede Erzincan ve Erzurumdaki Rus ve Taşnak depolarına
dokunmadılar. Silah, yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını giderdikten sonra, savaşa
devam ettiler. Ama Kazım Karabekir gerek Erzincanda Gerek Erzurumda ilk iş olarak ganimetleri elegeçirmek
olmuştur. Kürt güçlerinin arkasına saklanarak,
şehirlerdeki çatışmaların bitmesini bekleyerek, silah seslerinin
susmasında 8-10 saat sonra şehre giren
karabekir ilk iş depolara el koymak olmuştur. Karabekir anılarında depolardaki mallarının dökümünü yaparken”
rusların Ermenileri destek olmak için bıraktıkları malzemeler “ olarak belirtiyor ve “aç ve sefil durumda olan
askerleri” giydirip yedirirken
sevinclerini de belirtmekten kaçınmıyor. Bu,Kürtler için sarfettikleri yağma ve talanın
kimin yaptığının da itirafıdır. Dersimli güçler ile Türk ordu yönetileri
arasında Erzurumda ihtilaf çıktığı Karabekirin “Dersim milislerini” terhis ettiklerini ifadesinden de anlaşılmaktadır. Aso
Arkadaşın Karabekirden aktardığı
alıntıda da bellirttiği, “Halid beye sordum, şehere daha evel girdiğin halde…
neden bana veya en yakın kıta komundana
bir rapor göndermedin,?…bu suretle
saat kaçta girdiğin de tespit olunur , vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı”
diyor. Karabekirin kızgınlığı nedendir? Acaba
askeri depolardan malzeme alınmasından mı bahsediliyor? Yada türk bayrağının hala neden
direklere çekilmediğini mi soruyor? Bence her ikisi. Halit Beg hakında ciddi
arastırmaları olan ustat Aso bu noktaya mutlaka değinmeli, ve “bu
bataklıktan”hakikatleri açığa çıkarmalıdır. Çünkü TC nin kuluş temelleri
olan bu olaylar, Kürdistan
cumhuriyetinin de kuruluş temelleri olabilirdi. Olayı biraz açmama müsaade
ederseniz, meramım ve sorularım daha iyi anlaaşılır.
Karabekir –M.Kemal çelişkisi cumhuriyetten sonra su yüzüne çıkıp, iktidar
kavgası başlayınca, Karabekir, o İzmir
fatihi ise ben Erzincan, Erzurum, Kars,Nahcivan fatihim, o yunanlara karşı
zafer kazandıysa, ben Rum, Ermeni, Gürcü
ve Ruslara karşı zafer kazandım, M.Kemali ben korudum , Kurtuluş savaşını ben
yaptım, anlamındaki gerekçeleriyle iktidarın kendisinde olması gerektiğinı
savunuyor. Söylediklerinde tamamıyla haksız da değil. Peki ona bu mezafer
Komutan edasını verenler kimlerdi. Erzincan, Erzurum , Kars fatihleri gerçekten
kimlerdi, Kara Bekir kimin omuzlarına
basarak oraya geldi, kimi azarlayarak, dıstalayarak, zeferine sahip çıkarak
kahramanlığını ilan etti. Karabekir ile ordusu, bu cephede hangi savaşa
katılmıştır. Bunların bilinmesi gerekir.
Cibranlı Xalit Bey’in komutasındaki kürt güçleri, Erzincan, Mamahatun,
Erzurumu aldıktan sonra, yani 1914
Osmanlı Rus sınırına dayandıktan sonra, Türkler büyük bir sevinç ve moral kazanıyorlar. Doğu ordularının
“kahramanlıkları”, dağılan Osmanlı orduların yeniden toparlanmasına,
özgüven kazanmasına neden oluyor. Yanlız
burada, Xalid Bey’in emrindeki Kürt güçlerinin arkasına saklanan, elinde
bayrağı ile biran önce askeri depolardaki ganimetlere konmaya çalışan
Karabekir’in bir sıkıntısı var. Gerçekler ortaya çıkar, kürtler kendi
zaferlerine sahip çıkarsa durum tam tersine dönebilir. Onun için, kürtleri
devreden çıkarmanın yollarını arıyor.Aso’nun aktardığı karabekirin şu sözleri
herşeyi tam yerli yerine oturtuyor. Karabekir Mustafa adlı birine(muhtemelen
karakol üyesidir-d) “Rus belasindan
kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden kurtulacaklarını
söyledim”. Bir kahraman muamelesi
bekleyen Xalid Bey , komutanı tarafıından dıştalanıyor, azarlanıyor. Bununla da
yetinmeyerek, emrindeki kürt güçleri “terhis”adı altında istihkakı kesiliyor,
karavanaları verilmiyor. Kürt güçleri
Kaarabekirin emri ile savaşmadılarki, onun emri ile terhis olsunlar.Dersim
güçleri türklerin katliamlarından ve
kendilerine yapılan uyğulamalardan
rahtsızdırlar ve bunları Xalid Beye de iletiyorlar, Xalid bey ise ordu
disiplini içinde komutanına bir şey yapamıyor.
Oysa Muzafer bir ordunun muzafer bir
komtanı olarak Karabekir ve ekibinine hadini bildirme, olmazsa tutuklaması
gerekirdi. Emrinde Kürdistan için savaşan,zafer kazanmış askerleri de vaardı, Gücü yetersiz idiyse Ermeni güçleriyle itifak
yapmalıydı. Ne varki, Xalid bey çok
ihtiyatlı biri olmalı ki, Kürtler henüz buna hazır değil diyerek, yapılan
aşağılamayı dıştalamayı üzülerek sineye çekiyor. Robert olson “”Cibranlı
Halit Bey, seferberlige katılmakla kalmayıp, 1918 yılında Doğu
Anadolu harekatlarında öne çıkmış
bulunmaktaydı. Gerçekten de öyle görünüyorki, Halit Bey, tam da bu hareketlar
sırasında Ermeniler’in tamizlenmesinin Kürtlerin Türk milliyetçiliğiyle
karşı karşıya kalması demek olacağını
farketmiştir.Zira ne bir tampon nede bir blöf imkanı olacaktır. bu konuda van Bruinnessen şü hadiseyi
aktarmaktadır.”Ermenilere karşı nihayi zafere ulaştığı günde herkes kutlamalar
yaparken Halit Bey üzgün olarak çadırında oturuyordu. Mehdi yanına
oturup,Halid’e yüzünün niçin asık olduğunu sordu. Biraz üsteledikten sonra Halit, Mehdiye, bugün, bir gün bizim gırtlaklarımızı kesecek olan kılıcı biledik”
dedi. Bu düşünce zihnini işgal etmiş ve onu rahat bırakmamaktaydı.”
(aga.s,52) Kara Bekir, kürt güçlerinin zaferini kendisine malederek, onları
dıştalayarak, onların kanlarının
döküldüğü topraklara bayrak dikerek, T.C temellerini attı.
T.C nin temellerinin atıldığı
Erzurumdaki gelişmelerin açıklığa kavuşturulmasi işini ustat Aso ‘ya havale ederek konumuza
dönüyoruz.
Kısaca Kürtler istedikleri bölge hakimiyetini
türklere karşı savunmadıkları için geri
çekilmeyi uğun görmüşlerdir. Türklerin
gerçek yüzünü bu savaşta daha iyi anlayan Dersim güçlerinin ileri gelenleri,
Seyit Rıza ve arkadaşları, döner dönmez dersimde sözde de olsa bulunan türk
memurları ve dairelerini dersim dışına
attılar, hatta daha ileri giderek, o döneme kadar, türklerle yapılan buncaa
savaşlara rağmen dokunmadıkları Çemişgezekteki türk köylerine bile, ilerde tehlike yaratabilirler düşüncesiyle,
saldırılar düzenlediler. Osmanlı ordusu ve idaresi, yine sözü
Dersimlilerce dinlenen Xalid beyi bölgeye gönderir. Ancak Xalid Bey “hükümet
otoritesini temsil eden konumları işgal etmekte ve bu otoriteyi aşiretleri
milliyetçi hükümete karşı isyan için teşkilatlanmaya zorlamak amacıyla kulanmaktadır.(age.s.53)
8
Aso’nun, benim “ Xalid Beyi tutuklanmasına, Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza
ve Hasan Vefa bey karşı çıkıyorlar” ifademe yaptığı eleştiri yerindedir. Bu
olay 13 şubat 1918 tarihinde önce olması gerekir, ikincisi Hasan Vefa Beyin bu
şavaşa katıldığına dair bir bilgim yoktur.
“Hasan Vefa bey ile Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza……karşı
çıkıyorlar” şeklinde olması gerekirdi. Ancak tarih olark yaptığım yanlışlığın
dışında, sözkonusu olayda iki refaketcinin idam edilmesine Dersimlerin tepki göstererek Halit beyin tutuklanmasını
istemi bir vakaadır.
Aso Arkadaşın Hasan vefa olarak yazdığım Kürt subayının isminin Mustafa
Vefa olduğu şeklindeki düzeltmesi doğrudur. Yukarda ismi geçen, 9.kolorduda
subay olan , Hasan Lütfi ile Mustafa
Vefa isimlerini karıştırarak yanlışlıkla Hasan Vefa olarak yazmışım Aso
arkadaşın düzeltmesine teşekürler.
Aso arkadaş, makalemde, Erzincaandaki şura toplantısı için seçilen doğu ve batu Dersim delegelerin, Alişan bey
hariç hepsinin doğu dersimden olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim
delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa
neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü
doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da
dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir.
Aso Erzincana giden Delegelerin
Doğu Dersim delegeleri olduğunu
neye dayanarark belirliyor bilmiyorum.
Murat Paşa olarak makalede ismi
geçen Murat muhtemelen Aso’nun belirlediği
Murat kırımiyan olarak da bilinen
Sebastasti Murattır. Hıncak üyesi olarak mücadeleye kadılan Murat daha
sonra Taşnak partisine katılıyor ve
Antranik’in en sadık ve cesur teğmeni olarak Erzincan olaylarında yer
alıyor. Murat isminde Ermeni mücadelesi içinde yer alan başkaları da var.
Ermeni ulusal hareketi içinde önemli bir
yeri olan Hınus’lü Ardaşes Murat, İhsan Nuri paşa önderliğindeki Ağrı isyanınd Zilan bey olarak ismi geçiyor, ancak bolşeviklerin tuzağına
düşüyor ve tutuklanıyor
Son olarak Bolşeviklerin Kürtlere yaklaşımi
ile ilgili Aso’nun bazı belirlemelerine de katılmıyorum, ama konuyu
başka bir tartışma alanına kaydırmamak için şimdilik bu konuyu kapatıyorum.

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN  DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(1)

Davut arkadaşın makalesine yönelik yaptığım eleştirilere verdiği cevab beni pek tatmin etmedi.
Çünkü Davut arkadaş makalesine yönelik bazı eleştirilerimi makalesinden soyutlayarak cevaplamaya çalışıyor.
Daha fazla detaylara girmeden ve biraz daha anlaşılır kılmak için anabaşlıklar halinde cevap vermeye çalışacağım.
1) Davut arkadaş makalesinde Mütarekeden sonra Erzincan’da „Ermeni, Kürd ve Türklerin ortak bir şûra kurduklarını“ geniş geniş anlatıyor. Hatta Davut arkadaş daha da ileri giderek „Şuuraya Kızıl ordunun ve RSDP(B) üyelerinin askeri, sayasi, ve ekonomik desteği ile kısa zamanda gerçek bir iktidar oldu. İlk etapta, Sovyetlerdeki Kolhozların benzeri bir kolektif üretim çiftlikleri oluşturuldu. Türk delegelerinin muhalefetine ragmen istihbarat ve askeri örgüt ve polis teşkilatı kuruldu. Maliye kanunu çıkarıldı ve vergilerin Istanbul hükümetine değil, şuuraya ödenmesi ve vergi miktarları belirlendi. Toprak kanunu çıkarıldı, topraksız köylülere toprak dağıtıldı , tenkil komitesinin el koyduğu ermeni toprakları sahiplerine iade edildi.“diyor.
Benim itirazım böyle bir Şûra’nın kurulmadığı yönündedir.
Çünkü, Mütareke sonrası Kürdlerle Ermeniler arasında yapılan görüşmelerde ortak bir siyasal yapı konusunda anlaşmaya varmamışlar.
Ben Davut’un makalesine yaptığım eleştirilerde Rusların Erzincan’ı işgal ettiği süreçten Müzakere’ye kadar olan bölümü dışardan bırakıyorum demiştim.(Elbette o süreç ciddi bir şekilde irdelenmeli) Benim ilgilendiğim dönem Müzakere sonrası ve Ermeni Birliklerinin Erzincan’ı terketmesi süreciydi. Defalarca 2 aydan sözetmiştim.
Davut arkadaş benim Dr. Nuri Dersimi’de yaptığım bir alıntıyı aktararak çelişkiye düştüğümü yazıyor. Şöyleki:“Ustat Aso, aktardığı alıntının
hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir
edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla
ilgili yukarda verdigim kanıtları burada
tekrarlamadan, sadece hatırlatarak
geçiyorum.
N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin
birleşmesini sağlayarak Türk orduları
sivaas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek
arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına
alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge
arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut
bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu
kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı
bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ın
işgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak
Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin
komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği
türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak
Erzincana geri dönmesi Türk saltanat
heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür.
Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait
yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt
Hükümeti oluşturarak,
Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve türklerle her
çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersimde büyük sevinçle
karşılanmıştı.
Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş
olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle
ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık
taraflarca tanınmıştı”
Benim Dr. Nuri Dersimi’den son pragrafını aktardığım bu tekstin tümünü Davut aktarıyor. Buradan çıkardığı sonuç ise Nuri Dersimi “hükümet”
“siyasi oluşum” diyor.
Alişêr’in Rus generalı Lahof ve Sivaslı Muratla yaptığı bu antlaşma eskiye dayanıyor. Şûra ile alakası yok. Alişêr’de Kürdistan teali Cemiyeti aracılığı ile Şerif Paşa’ya gönderdiği mektupta Ruslarla yapılan antlaşmadan sözediyor. Bir çok defa görüşmeler olmuştur.
Aslında Davut olayları kronolojik sürecine göre takip etseydi bu tip bariz hatalara düşmezdi. Çarlık Rusya’sı döneminde „Şûra“ yada „Sovyetler“ kurulamayacağına göre geçiyorum. Aslında Çarlık döneminde Erzincan’da ve Dersim mıntıkasında çok daha enteresan gelişmeler yaşanıyor.(ayrı bir yazıya bırakıyorum)
Mesela Davut arkadaş Mütareke sonrası bir „Ermeni İdaresi“ kuruldu, dese itirazım olmaz.. Bu idarede Bayburt’an Erzincan’a ve Erzurum’dan Kars’a kadar vs.vs. yayılan bir „iktidarın“ parçasıdır. Mütareke sonrasıda Dersim aşiret reisleri Ermenilerle görüşmeler yapmışlar ve anlaşamamışlar. Ermeniler „Büyük Ermenistanı“ dayatmış ve Dersim Kürdleride bunu kabul etmemişlerdir. Bundan sonrada herkes kendi başının çaresine bakmaya başlamış. Dersimliler kendi kendi bölgelerine çekilmiş ve „Erzincandaki Ermeni idaresini“ kendi başına bırakmıştır.
Aslında bu konuda sözü Antranik Paşa’ya bırakmak en mantıklı olanıdır. Bakalım Antranik Paşa „Erzincan Şûrası“ için ne diyor. Bilindiği gibi Andranik Paşa o dönem Ermeni Birliklerinin en tepedeki adamıdır. Sivaslı Murad ve diğer kadrolar hepsi ona bağlılar.
Andranik Paşa’nın anılarını derleyen A. Çelebyan şöyle yazıyor.
„Sivaslı Murad ve Albay Morel Erzincan’da bir Ermeni yönetimini kurmuşlardı. Rus Ordusundan Fransız asılı Albay Morel, Murad’ın sağ koluydu. Diğer kolu ise Beyrut’un Fransız fakültesinden eşsiz Doktor Arşak Bağosyandır. Murat Erzincan’dan trajik geri çekilişe kadar silah elde savaş cephesinde ve gönüllüler arasında çarpışmaktadır.
Murad Erzincan’da Kürdlerle dil bulmaya çalıştı. O aşiret beylerine kendisiyle görüşmesi için haber saldı. Murad özel bir araç göndererek iki Kürd ağasını Erznincan’a getirdi. Murad söylevde bulundu, antlaşmaya varıldı ve Kürd ağalarına bir at ve altın saat hediye ederek uğurladı.
Kürd beylerinin kendi yerlerine gitmesinden az bir müddet sonra , üçyüz silahlı Kürd gelip şehrin Türk muhtarlarının evlerini bastı. Onların yönetcileride Murad’a haber yollayarak kendilerininde antlaşmaya(birer at ve altın saat isterler) varmak istetediklerini belirtir.
Murad bunları da hediyelerle yola koyar. Tanınmış Sivaslı çetebaşı Kürd aşiret beylerine o kadar da inanılacak bir insan değildir. Fakat, onlara saat hediye ederek Tiflis’deki Ulusal Konseyi’nin yada General Andranik’in yardımcı kuvvet yollayana kadar zaman kazanmanın peşindedir.
Erzincan ve Bitlis General Andranik’in korumak istediği Batı Ermenistan’ın sınırlarının uzağına düşmekteydi……………………… Murad ve daha önce Armenak(Hrayr-Djokhk) Kürdleri yanlarına çekme politikaları iflas eder. Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. daha sonra uzun bir şekilde Erzincan’ı terketme olayından söz ediyor ve „Yolda şiddetli kar yağışına ve Kürtlerin saldırısına uğranılır. Sadece Vjani köprüsünde pusuya yatmış neyar karşısında 500 kayıp verilir“( Andranik Çelebyan, Andranik Paşa, Pêrî yayınları, İstabul, 2003, sayfa 225-226)
Burada görüldüğü gibi Erzincan’da bir „Ermeni Yönetimi“ kurmuşlar. Askeri güç gelene kadar Kürdlere oyalamaya çalışmışlar. Hediyeler!!! vermişler. Sonuçta „Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. “ !!!!!!
Davut’un haklı çıkmasını çok isterdim, ama, belgeler ve veriler başka şeyler söylüyor.
2) Davut arkadaş „Dersim’de delege seçimi yapılmamıştır“ yönündeki tespitimi eleştiriyor ve şöyle yazıyor:“Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa
Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra
baska bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde
özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne da
bölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da
seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı
anlamına gelmez, ancaak demokratik
olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediien, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri
denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların
belirlenmesi kastedilmiştir.“

Ben Davut arkadaşın seçimle ilgili tespitine katılıyorum. Ama bunu tartışmanın nedeni Davut arkadaşın makalesindeki seçimlerdi.
„Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılmas ı kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.
Birde işin içinde „Şûra hükümetine katılacak temsilciler“ meselesi olunca niye seçilmesin ki…. Yazıda „yapılan seçimlerde …………..seçildiler“ deniliyor. „atanma“ denilseydi zaten böyle bir tespitte bulunmayacaktım.
Aslında ismi geçen yada geçmiyen Kürd şahsiyetleri Sivaslı Murad tarafından davet ediliyorlar.
3)Davut arkadaş, Erzincan’a giden Dersimlilerle ilgili bir tespitimin hakkında bilgi istiyor ve şöyle yazıyor: „Aso arkadaş, makalemde, Erzincaandaki şura toplantısı için seçilen doğu ve batu Dersim delegelerin, Alişan bey
hariç hepsinin doğu dersimden olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim
delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa
neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü
doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da
dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir.
Aso Erzincana giden Delegelerin
Doğu Dersim delegeleri olduğunu
neye dayanarark belirliyor bilmiyorum.“

Aslında konumuz açısından fazla önemli bir husus değildir, Doğu yada Batı Dersimli olmaları…
Davut makalesinde Alişêr ile Alişan’ın Erzincan’a gidip Ermenilerle anlaştıklarını ve Dersim’e geçtiklerini yazıyordu. Ben Alişan Bey’in olmadığını, çünkü Alişan ve Haydar beyin Türkler tarafından Suşehrinde esir olarak tutulduğunu yazdım ve araştırmaya açık bıraktım. Davut makalesinda Erzincan’a giden Kürd temsilcilerinden söz ederken
„Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.
Davut „…………… Batı Dersimden de Alişan Bey iki delege ile gelir“ diyor. Burada diğer „delegelerin“ Doğu Dersimli olduğu anlaşılır. Genelikle Dersim Doğu ve Batı Dersim diye ikiye ayrıldığından dolayı başka şekilde anlaşılması zor. Zaten Davut cevabında Doğu ve Batı Dersimi dalgınlıkla karıştırmış. Biraz da benim yönümü şaşırtı. Neyse sorun değil, konumuzla ilişkisi yok.
Davut bana verdiği cevapta „Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. „diyor.
Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilerden itibaren de öyle bir sonuca vardım.
Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşmayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.
Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)
Aslında Erzincan’a gidip görüşenlerin Dersim’in hangi bölgesinde olduğu bizim konumuzun özüyle ilişkisi yok. Erzincan’a giden aşiret liderleri ve ileri gelenlerin hangi bölgede olduklarını tespit etmek kolaydır. Bunun için bir zaman harcamak gerekir. Davut’un kendisi dahi kendi makalesinde böyle bir ayırım yapmış. Ayrıca aynı şey Dr. Nuri DErsimi de var.
Benim burada söylemek istediğim Alişan ve Haydar Bey Suşehir’de 3. Ordu kararhagında esir durumdalar. Bundan dolayı Alişan Bey’in Alişêr ile Sivaslı Murad ile görüşmeleri/anlaşmaları ve hemen ardından Dersim bölgesine geçip „Şûra“ için çalışmaları olanaklı değildir.
Alişêr’in Erzincan’dan Dersim’e geçişi Ermenilerle bir kopuştur. Bunu Dr. Nuri Dersimi’de teyid ediyor. Alişan ve Haydar beylerin esir oluşları bir anlamda Alişêr’i de zorlamıştır. Açıkca şunu ifade etmek istiyorum. Benim bu söylediklerim elimizde bulunan kısmi belgelere dayanıyor. Yarın başka belgeler çıkabilir ve o dönem yaşanan gelişmeler daha farklı değerlendirilebilinir.
4) Yeniden Xalid Begê Cibrî ve Dersim olayına dönelim. Davut ana makalesinde Dersimlilerin Palu’dan itibaren Dersim üzerinden Erzincan’a saldırıları engellemeye çalıştıklarını uzun uzun anlatır. Dersim (makalenin o bölümünü tekrar okunsa iyi olur) Bu arada Xalid Begê Cibrî’yi arabulucu olarak gönderiyor. Dersim yol vermiyor….
Ben notlarımda 1916-1919 yılına kadar Xalid Cibrî’nin Dersim’de olduğuna dair belge yok demiştim. Yani Xalid Bey’in bir birliğin başında iç Dersim’e geçip Erzincan’a karşı hareketi örgütlenme konusunda belgenin olmadığını söyledim. Xalid Cibrî’nin Davut’un iddia ettiği gibi 1918’de Ovacığa gittiğine dair belgenin olmadığını söyledim. Yani daha açık ifade ile 1918 ve daha öncesi „yeşilyazı Şûrasını merkezine“ gitmediğini söyledim.
Davut buna karşılık Ben Asonun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum.
Cibranlı Xalid Beg 1916 dan 19
sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Paludur yani
Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış
durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi
aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur. “
Şimdi buna ne demeli…. Palu Dersimdir.. Sivas’ta Dersimdir. Erzincan’da Dersimdir. Biz Dersimi mi tartışıyoruz? Dersim’in sınırlarını mı tartışıyoruz.
Osmanlıların amacı Dersim Kürdlerini örgütleyip savaşa sokmaktır. Çünkü, Dersim Kürdleri sahip oldukları arazi ve askeri yapılamaları Bayburt’tan Erzurum’a kadar savaş meydanını kontrol edebiliyorlardı. Dersim Kürdlerinin takınacağı tavır savaşın gidişatını uzatabilir/kısaltabilir ve değiştirme imkanına sahipti.. Bundan dolayı Dersim önemliydi.
Devam edecek

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN CEVABINA  CEVAP(2)

Zaten Birinci Dünya Savaşı sırasında (en azında Kürdistan’da) Türkler Kürdleri savaşın en ön cephelerine sürerek Kürdlerden millet olarakta kurtulmak istiyorlardı. Bu stratejik planlarını pratiğe de geçirdiler.
Bu anlamda Kürdistan diğer alanlarında olduğu gibi Erzincan ve Erzurum güzargahındaki savaşlara da Dersimli Kürdleri sürmek istiyorlardı.
Bunun içinde İç Dersim’de Kürdleri örgütlemek gerekiyordu. Davut’un bana verdiği cevapta Xalid Cibrî’nin 1918’de İç Dersim’e geçtiğine dair hiç bir belgenin olmadığını söylediğimde “Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur”
Tamda konumuzla ilgili olan husus budur. Xalid Cibrî ve Dersim ilişkisinde esas itiraz ettiğim noktanın özünü oluşturuyor.
Davut notlarımda Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Çerkez Deli Halit’in Erzincan ve Erzurum savaşlarında Batı Dersimli güçlerine komuta ettiğine dair söylemimi eleştiriyor ve doğru bulmuyor.
Ardından Deli Halid’ın “Teşkilatı Mahsusa“nın adamı olduğu, Gürcü ve başka kesimlere karşı yaptığı katliamlar vesilesiyle galip devletler tarafından arandığını geniş geniş anlatıyor.
Davut arkadaşın Deli Halit hakkında söyledikleri hepsi doğru. Gerçekten de katil ve belki de Mustafa Suphi ve arkadaşlarının olayıyla da ilişkisi var.
Fakat, Davut’un yanlışlığı olayların kronolojik sürecini takipetmemkten kaynaklanıyor. Davut arkadaş şöyle yazıyor: “Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan
Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı
ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi
verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli
surası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki
Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların
teslimini isterken türk yetkililer
“bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin
emrindedirler, onlardan isteyin”şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun
ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman
diliminde de Batumu daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime
geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum.”
Kısacası Davut Deli Halit’ın hem Karadeniz ve Ardahan’da ve hem de Dersim ve Erzincan’da aynı anda olmayacağını söylüyor.
Aslında ilk bakışta Davut’un söyledikleri çok makul görünüyor, ama olayların ve gelişmelerin seyri takip edildiği taktirde pekte oyle olmadığı görülüyor.
Aslında Davut’un kafasına takılan Deli Halit gibi bir katilin ve “Teşkilatı Mahsusa“nın bir elemanının nasıl olupta Garbi Dersim güçlerine Erzincan ve Erzurum savaşlarında komutanlık ettiğidir.
Çünkü, Davut’un Dersim ve Erzincan Şûraları perspektifi böyle bir adamın Seyid Riza birlikte Erzincan’a saldırmasına engel teşkil ediyor. Böyle bir Şûralar ortamında böyle bir adamın bırakın Dersimlilere komutanlık etmeye, o toprakları ayak basması bile gunahtır.!!!
Bunun için Davut ısrarla Deli Halit’ın yerine Xalid Cibrî’yi ikame etmeye çalışıyor.
1917 ve 1918 yılının başlarında Dersim’in durumuda pek iç açıcı değildi. Ciddi bir bölünmüşlük ve açlık vardı.
Dersim’in o sürecini tam olarak kavramak için 1916 yılında Türklerin Dersim’e yönelik saldırılarını, katliamlarını ve yaptıkları insanlık dışı suçlarını görmek lazım. Bunun için jandarma Umum Kumandanlığının çıkardığı tarihsiz “Dersim” adlı kıtabının 165-170 sayfalarında yer alan “332(1916) Hareketi”, yine Kurmay Bnb Bürhan Öztürk’ün 1937 yılında bastığı “Osmanlı devrinde Dersim isyanları” adlı kıtabının “Büyük Harpte Dersim İsyanı” 332-1916(sayfa 35-70) ve Dr Nuri Dersim’inin 1916 hareketine ilişkin yazdıklarını ve konuya ilişkin başka kaynaklara bakmak lazım. Türkler 1916 baharında büyük güçlerle Dersim’e yükleniyorlar. Okuduğum bazı kaynaklara göre 1916’da devletin Dersim’e yapmış olduğu saldırı halk arasında “Tertelo Vire “ diye anılıyor.. Yani “Birinci Tertele” 1937-1938 yıllarında yapılan “İkinci Tertele” den ayırmak için…. Türkler her ne pahasına olursa olsun Dersim’in Rus hakimiyetine girmesini istemiyordu. O dönemde Alişêr, Binbaşı Mustafa Vefa ve daha bir çok Dersim ileri gelenleri Ruslarla açık ilişkiye geçtiler. Türkler ciddi bir panik içine girdiler.(Dersim Kürdleri ve Çarlık Rusyası ayrı akademik bir çalışmanın konusu olabilir) Ahmet İzzet Paşa Anılarında 1916 hareketine değiniyor ve şöyle yazıyor: “Yine bu sırada Doğu Dersimlilerin gösterdikleri bazı haydutluk ve taşkınlık belirtileri üzerine , buraya bastırmak amacıyla üzere bir kuvvet gönderilmesi 3.Ordu tarafından gerekli görüldü ve Başkumandanlaıktan izin alındı.” Ahmet İzzet Paşa yazısının devamında kendisinede sorulduğunu ve ihtiyatlı davranmalarını istediğini, fakat eğer silah patlarsa “artık Dersim’de eli silah tutan kimse bırakılmaması gerekeceğini, şu sırada ise bunun çok güç bir mesele olduğunu bildirdim” diyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, sayfa 250)
Ahmet İzzet yazısının devamında Şevket Bey tümeni Doğu Dersim’i batırmakla görevlendirildi…. “Fakat, bereket versin Rusların yavaşlığı, bu kötülükleri mümkün mertebede ortadan kaldırıyordu” diyor(age, sayfa 251)
Ama bu arada Ahmet İzzet Türklerin Daha sonra Kürdistan’da yapacakları soykırımında işaretlerini veriyor. Fakat bugün zamanı değil….
İşte tam bu savaşın tahribatları sırasında ve sonrasında Devlet Dersim Kürdlerinin bazı ileri gelenleriyle ciddi ilişkiler içine girdi.
Mesele “Galatalı Şevket beyin şiddetli hareketi o sıralarda Ruslara yanaşan aşiretleri tekrar hükümete çevirdi(Yukarı Abbas ve Kırgan bu meyandadır)” (jandarma Umum Kumandanlığı “Dersim” sayfa, 168)
Bilindiği gibi Seyid Riza Yukarı Abbasanların lideridir.
Ahmet İzzet Paşa da Anılarında Seyid Riza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Riza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)
Ahmed İzzet Paşa Karer işgalına değinirken “Bunların reisi olan Küçük Ağa adında doksanlık bir piri fani, halkın bazı isteklerini bildirmek için yanıma geldi. Kendisine iyi muamele ederek çok makul ve ılımlı olan isteklerinin hemen hepsini kabul ettikten sonra, aynı mezhepten olan Dersimlileri de teselli etmekle görevlendirerek ve gönüllerini alarak oraya gönderdim. Mareşal Kurt İsmail Paşa merhumun kardeş çocuğu Alay Beyliğinden emekli Mehmet Bey’i de mahalli vukufundan istifade için daha önce karargahıma almış olduğumdan, Doğu Dersim’in büyük reislerinden olan Şah İsmailzade Mustafa Bey ile eskiden tanıştıklarından dolayı, beraberce gönderdim. Bu iki zatın gayret ve himmeti ve kurmay yüzbaşısı Ahmet Beyin gönül alıcı muameleleri ve hareketlerinin etkisiyle 1. Selim Han döneminden beri devlete düşmanlık besleyen ve bir kaç hafta önce bizimle kanlı bir şekilde savaşıp duran, şimdi de Ruslarla birleşen, hatta 3. Ordunun geri çekilmesi sırasında yanlarını ve arkalarını şiddetli bir şekilde tehdit eden Doğu Dersim tamaıyla tarafımıza geçti”(A.İ Paşa, age, sayfa 261)
Ahmet İzzet Paşa’nın Doğu yada Batı Dersim’in “tamamıyla” saflarımıza geçti gibi belirlemeleri doğru değildir. Türk subaylarının anlatımlarını ciddi bir şekilde mercek altına almak lazım. Birde kendilerini merkeze koyup kurtarıcı pozisyonuna giriyorlar. Sanki Yavuz Sultan Selim’den beri var olan sorunları Ahmet İzzet çözmüş….. 1937 yada 1938 neyin nesi? Türklerle ilişkiye geçenler olduğu gibi, ilişkiye girmeyen yapılar da vardır. Dersim Kürdlerininde kendilerine göre hesaplar var. Türklerinde bu arada kendilerine verdiği sözler sözkonusudur. En azından çarlık Rusya’sının verebileceği sözler gibi bir şey…. Kemalistler Şeyh Mahmud’u İngilizlerden koparmak için otonomiden daha ileri bir antlaşmayı kendisiyle yapıyorlar. (Newroz.Com’daki Rus Arşiv belgelerine bakınız)
Ayrıca Osmanlılar bu arada Cemilpaşazadelerden Ziya’yi Hozat’ta mutasarıf olarak göndermişlerdi. Ziya ile Seyid Riza arasında da ilişkiler var.
Sonuç olarak Türkler Dersimlileri Erzincan ve Erzurum savaşlarına katmak ve en azından bu iki şehir arasında Rus ve Ermeni birliklerinin rahat hareket etmesini engellemek için Türk subaylarının iddia ettikleri gibi değil, ama dayanacakları ilişkileri vardır. Bu ilişkiler Rus ve Ermeni birliklerinin Kürdlere karşı yaptıkları saldırılar sonucuda sürekli olarak besleniyordu.

ERZİNCAN HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(3)

Pülümür’de Şah Hüseyinzade Mustafa Bey’in konağına girip kadınlara tecavüz olayı gibi(Çakmak, Büyük Harpte Şark Cephesi, sayfa 261) gelişmeler daha sürecin başından itibaren bir dizi Kürd çevrelerini Ruslara karşı tavır almaya götürmüştü.
Hatta Kürdlerle Rusların ilişkileri o kadar kötü duruma geliyor ki, Ruslar 1917 yılının ortalarında Çakmak’ın söylemiyle “Rus tayyareleri Dersim’de Ovacık’ı bombalamışlardı”( age, sayfa 264)
Burada fazla detaylara girmeksizin 1917 yılın ortalarına doğru Kürdlerle Ruslar arasında bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor.
Böyle bir “Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ,Hasan
Lütfi adındaki bir binbaşıyı Doğu, Halit adında diger bir
subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti”….(Dr. Nuri Dersimi, KTD, s 117)
Davut yukarıda verdiğim alıntıyı ve ardındaki yorumuda aktararak şöyle yazıyor: “Buradaki Halid’in Deli Halit
olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz
bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı türk silahlı
güçlerini ve yerel siyasi otoriteler
yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki
9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahs
ettigi Halit adındaki sabay,mutlaka
kürtçe bilen ve “dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe
bilen ikinci bir Kürt Halit mi var.?
Davut arkadaşın burada yaptığı sadece bir yorumdur. Dr. Nuri Dersimi “Bunlar Dersimlilerin ruhi
durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşa katılmak üzere yerinde
teşkilat yapmışlardı” diyor.. Dil ve benzeri şeyler yok.
Kaldıki Dr. Nuri Dersimi hemen aynı kitabının yukarıda verilen alıntının bir sayfa sonrasında Seyid Riza ile birlikte olan “Halıt”ın “Deli Halit” olduğunu söylüyor.(s 118)
Hatta Dr.Nuri Dersimi “Deli Halit şöhretiyle maruf olan kumandanı, Seit Rizaya: ‘Aman Seidim, Kara Kazımden evvel Erzuruma biz girelim” demiş..
Zaten hem Erzincan’a ve hemde Erzurum’a Seyid Riza ile Deli Halit Kazım Karabekir’den çok önce giriyorlar.
Davut arkadaş ana makalesinde Seyid Riza ile birlikte Erzurum’a giden komutanında Xalid Cibrî olduğunu yazıyor ve şöyle bir olayı aktarıyor: “ Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Beyin önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”
Seyid Riza’nın Erzincan ve Erzurum’a gittiği artık biliniyor. Fakat, birlikte gittiği askeri komutan konusunda sorun var. Burada Davut yeniden Xalid Cibrî Deli Halit’a ikame ediyor.
Burada Dr. Nuri Dersimi’nin “Hatıratım” adlı eserinde bir alıntı vermek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi hem “Halitlar” konusunda ve “Ermenilerin katliamı” konusunda Davut’un tam tersini söylüyor.
Dr. Nuri Dersimi “ Seyid Riza bana aynen şu olayı anlatmıştı: ‘Erzincan’dan itibaren felakete maruz kalmakta olan Kürdleri Ermeni zulümünden kurtarmaya başlıyarak ve Ermenileri kovalayarak Deli Halit Beyle birlikte Kara Kazım Paşa’dan önce Erzurum merkezine 27 Şubat 19’8’de varmıştık. Oldukca büyük ve tamamen ahşaptan yapılmış olan binanın içerisindeki erkek, kadın,çocuğun bu binada ve canhıraş bir tarzda ateş dumanları içerisinde yanmakta olduğunu ve binanın dış kapısı altından yanmakta olan zavalıların kanlarının ve bedenlerindeki suların akarak adeta bir dere oluşturduğunu gözlerimle gördüm. Hayatımda bu gibi felakete ve acı verici sahneye asla raslamadım. Binlerce felaketzede insanın Kürt olduklarını ve hiç olmazsa insan olduklarını görerek ve bilerek hüngür hüngür ağlamaktan kendimi alamadım”(Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Yayınları, 1997, İstabul, sayfa 45-46)
Dr. Nuri Dersimi burada Seyid Riza’ya dayandırarak Erzurum’a birlikte gittikleri komutanın Deli Halit olduğu, orada Ermenilere değil Kürdlere yönellik katliamların yapıldığını yazıyor.
Batı Dersim komutanlığına atılanın Deli Halit olduğunu sadece Dr. Nuri Dersimi değil, bir çok kaynak sözediyor.
Ali Kemali bu konuya ilişkin olarak “9. Kolordu kumandanı Ali İhsan Paşa, istilaya uğrayan yerleri kurtarmak için önlemler almaktaydı. Hasan Lütfi bey adında bir binbaşıyı doğuya ve Halit Bey(merhum Halit Paşa) adında bir binbaşıya Batı Dersim’e kumandan atamış” (Ali Kemali, age, s, 108)
Ali Kemali’nin sözünü ettiği “Merhum Halit”, 1925 yılında “TBMM”de öldürülen Deli Halit’ır. Ayrıca Ali Kemali o süreçte “Binbaşı halit”tan sözediyor. Cibranlı Halit Bey Birinci Dünya Savaşı’nın başında Pasinler savaşında Miralaya yükselmişti.. Deli Halit o süreçte yani 1917-1918 yıllarında hâlâ yarbaydır.
Daha önce makalemde Kazım Karabekir ile Batı Dersim güçlerinin komutanı Halit Bey arasında geçen diyalogu Karabekir’e dayanarak aktarmıştım. Davut bu belirlememe bir dizi itirazdan bulunduktan sonra sözkonusu Halit Bey’in Xalid Begê Cibrî olduğuna dair şeyler söyler.
Kazım Karabekir “Doğunun Kurtuluşu” adlı eserinde Erzincan’da Sansa Boğazında Doğu Dersim “Komutanı” Hasan Lütfi’yi Batı Dersim “Komutanı” Halit beyin denetimine veriyor. Hasan Lütfi bu konuda bir dizi sorun çıkarıyor. Kazım Karabekir, Hasan Lütfi Bey ile uzun bir diyaloga giriyor ve yer yer azarlıyor. Bu yapmış olduğu görevlendirme meselesini tartışırken “aynı rütbede iki zattan kumanda mutlaka kıdemlisine değil, daha değerlisine verilir” (age, sayfa, 79)
Hasan Lütfi, Kazım Karabekir’in söylemiyle “Şamlıdır”… Halit Bey ise Teşkilatı Mahsüsa’nın aktif bir elemanı olarak daha savaşın ilk dönemlerinde Türk ırkçılarına bir dizi hizmetten bulunmuş biridir. Neden değerli olmasın ki…..
Kazım Karabekir’in kıtabına düşürülen dipnotta Halıt Bey’in kim olduğunu da açıklıyor: “Halit Bey(K.K). (1883-1925) Doğu Harekatında komutan. İstanbul’da doğdu. Ahmet beyin oğludur. 1903’de harbiyeyi bitirdi. 1915’de binbaşı, 1916’da yarbay ve 1920’de Albaylığa terfi ediyor. Erzurum hareketinde sağ kol müfreze komutanıydı. 6 Aralık 1919’da Kars’ın alınmasından rol aldı. 1925’de BMM’de öldürüldü” (Karabekir, age, s 440)
Ayrıca bugün Erzincan’da Belediye önünde geçen ve şehri boydan boya kesen caddenin ismi “Halit Paşa Caddesi” dir.
Deli Halit’ın Batı Dersim güçlerine komutanlık yaptığı ve K. Karabekir’den önce Erzincan’a girdiği biliniyor. Aynı Deli Halit yine aynı güçlerle Erzurum savaşına giriyor.
Kazım Karabekir Erzurum’un alınması sürecini anlatırken “ Sağ cenahtaki Halit Bey müfrezesi de saat 7 evvelde Harput kapısından girerek Erzurum’un şarkındaki Kars kapısında 9. Fırka kıtaatına iltihak etmiştir”(K. Karabekir, age, s, 149)
Yine Karabekir, Erzurum’daki bazı çatışmalardan söz ederken “İşlerimiz bitirdikten sonra telgrafhanenin bulunduğu 9.Fırka Karargahına gittim. Taşhanlar buraya daha yakındı. Taşnakların çoğu da burada idi. Halıt Bey Dersim milisleriyle bunları temizlemeye çalışıyordu. Fakat, az zayiatla bu işin başarılabilmesi kolay olmuyordu.” (K.K, age, s 149)
Yani kısacası Deli Halit, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan vb şehirlerin alınmasına katılıyor. Davut’un makalesinde sözünü ettiği, Deli Halit’ın Artvin, Şafşat, Ardahan vb alanlarda yaptığı katliamlar ve bundan dolayı aranması doğrudur. Ama bunların hepsi Erzurum savaşından sonra gelişiyor. Deli Halit’ın İslam Ordusu’nun 3. Fırka Komutanlığı’na atanmasından sonra bir dizi gelişme yaşanıyor. Bu konuya girmek istemiyorum. Çünkü, o kadar belge var ki merak eden herkes bir dizi belge bulabilir.
Benim ilgilendiğim Deli Halit’ın Batı Dersim Güçlerinin “komutanı “ olarak Erzincan ve Erzurum savaşlarına katılması olayıydı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle savaşın orta ve sonlarına doğru Kürdlerin niçin tüm alanlarda intiharvari savaşa katıldıkları hâlâ incelenmiş değildir.
Birinci Dünya Savaşı esnasında Kürdlere yönelik yapılan kıyımlar konusunda Kürdler tarafından yapılan tek bir araştırma yok.
Ya genel savaş bazında, ya Ermeni Meselesi bazında yada Türklerin “tetikçileri” bazında bazı Kürd çevreleri gündeme getirilmiş ve eserlere kaynaklık etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Sivastan Revandiz’a ve Mahabad’a kadar savaşla ilgili yazan yada anılarını yayınlayan, Rus, Ermeni, Türk, Kürd, Arap, İngiliz ve Fransızlar her tarafta Kürdlerden sözediyorlar.
Kürdlerin olmadığı alan yok gibidir. Ölen Kürd ve öldüren Kürd her tarafta var.
Ama, ne yazık ki bugüne kadar Kürdler tarafından bu süreç tüm boyutlarıyla incelenmiş değildir.
O süreç ciddi bir şekilde irdelenmeden yaşanan gelişmeleri kavramak çok zordur.
Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” adlı makalesinde çizdiği “Erzincan Şûrası” tablosu o dönemin gerçeklerine tekkabül etmemesine rağman, kendi tarihi hakkında zaten çok az bilgiye sahip olan Kürdlerin var olan bilinçlerinide handikapa uğratabilir.
Zaten Kemalistlerin yüzyıl boyunca Kürdistan’da giriştikleri Kürdsüzleştirme politikaları sonucu, Kürdlük dışında tüm limanlara gemilerini kırmaya hazır çevreler, bu sefer hayali ve olmayan “Kürd-Ermeni Erzincan Şûrasını” Seyid Riza yıktı!!! Diye Hawar edebilirler.
Aslında elimizde bulunan bazı Kürd kaynakları o dönem yaşanan gelişmelere ilişkin olarak tek taraflı da bulunsa, abartılmış da bulunsada bazı olaylara dikkat çekiyorlar. Aziz Yamulki’nin Anılarında Birinci Dünya Savaşı sırasında 700 000 Kürd’ün yaşamını yitirdiğini söylemesi yabana atılacak bir olay değildir.(Kitap sorancadır, çevirmek lazım)
Yine Dr. Nuri Dersimi’nin o sürece ilişkin yaptığı şu tespit var.
“ Gerek bizzat gördüḡüm ve gerekse bazı Kürt subayları aracılığıyla temin ettiğim ve gerekse bazı Türk harbiyesiyle ilgili dairelerdeki dosyalardan öğrendiğim ve aldıḡım bilgiler üzerine ve özellikle Cemal Paṣa´nın anılarında açıklanan yazı ve istatistiklerden savaşın baṣlangıcı olan 1914 yılından 1919 yılı sonuna kadar Kürdistan´da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürdler olmak üzere, 1,5 milyon insan mağdur olmuştur.Bu zararın çoğunluğu Ermeniler tarafından bilfil işlenmiş olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiḡi kesin olarak anlaşılmıştır.“ (Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, s 47)
Bu bilgileri hemen “bilimsel” ve “akademik” yada “ o süreci yaşıyan insanların ağzından” diyerek hemen bire bir sahip çıkmak doğru değildir. Fakat, bu bilgiler bize o dönemler çok ciddi katliamların yaşandığını gösteriyor. Kürd tarihçilerinin önünde duran en büyük görevlerden biri de o süreci incelemektir.
Son

29 Mayis 2011

Aso Zagrosi

“Ax Derdekurd”

“Ax Derdekurd”

Kürdistan Forumu’nun açılışıyla birlike ben de bir çok Kürd yurtseveri gibi yaşanan tartışmaları takip etmeye ediyorum.

Kürdistan Forum’da bugün bir araya gelen arkadaşlar yıllardan beri Kürdistani bir çok İnternet sitesinde yazılar yazan, düşünce üreten, gerektiği zaman “hayır” diyebilen, savundukları düşüncelerin arkasında durduklarından dolayı köyden köye kovulan ve geniş tecrübe sahibi olan arkadaşlardır.. Bu kadro yapılanmasının bir araya gelmesi, kendilerini özgürce ifade etmeleri Kürdler ve Kürdistan davası için bulunmaz bir şanstır.. Bu kadro yapılanmasına başka arkadaşların katılması durumunda Kuzey Kürdistan İnternet dünyasında kendisinden çok söz ettirecek bir zemine sahiptir..Ben, bugün Kürdistan Forumda bir araya gelen arkadaşların tek bir kürsüde kendilerini ifade etmelerini hep hayal etmiştim.. Farklı alanlarda var olan “damlacıkların” bir araya gelerek “gölleşmesi”, Kürdistan davasına ilişkin hayatın her alanınında “ulusal duruş “ sergilemeleri her Kürd yurtseverin de gönülden istiyebileceği bir olaydır..ax Bugün bu istem, bu hayal bellirli ölçülerde de facto olarak gerçekleşmiştir. Kürdistan’da yaşanan gelişmelere ve Kürdistan tarihi gerçeklerine ilişkin Kürdistan Forumda bu sön günlerde ciddi, kapsamlı, “kafa karıştırıcı” ve Kürdlerin önünü açan bir çok yazı çıktı.. Bu durum bir çok çevreyi rahatsız ediyor.. Farklı yelpazelerden Kürdlerin bir araya gelmeleri ve kendilerini ortak bir zeminde ifade etmeleri Türk devleti gibi “Kürd düşmanı” yapılarının tutumu biliniyor.. Türk Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana Kürdlere ve Kürdlerin ulusal varlıklarına karşı ortaya koyduğu tavır ve pratik biliniyor. Türk devleti her zaman Kürdleri birbirlerine kırdırtmaya çalıştı.. Çağdaş Kürdistan tarihinde bu gerçekliğin binlerce belgesi vardır. Türk devleti sadece “devlet yanlısı” ve “devlete karşı” Kürdler zemini üzerine çalışmıyor.. Aynı zamanda “devlete karşı” olan Kürd yurtseverinin saflarını dağıtmak ve Kürdlerin ortak bir zeminde buluşmasını engellemek içinde bin bir opsiyonlarıda geliştiriyor..

imagethumb-aspx11

Bu opsiyonlardan biri de Kürd yurtsever yapıları içinde ve çemberinde kaos ve güvensizlik yaratmak amacıyla kişileri “ajan ” töhmeti altında bırakmaktır.. Bugün Kuzey Kürdistan “ajan”, “hain”, “satılmış” vs. vs gibi kavramlar ayağa düşmüş, “at izi ve it izi karışmış” durumdadır.. Türk devleti Kürdlere karşı yürütüğü çok yönlü savaşının bir parçası olan bu “ajan üretme” meselesinde büyük oranda başarıya ulaşmış, Kuzey Kürdistan “gölünü bulanıklaştırmış” ve göz gözü görmez hale getirmiştir.. Biz Kürdler hep “opferkultur”ün arkasına sığınarak yaşanan realiteyi açıklamayi habitus haline getirmişiz.. Kürdlere yönelik her olumsuz gelişmeyi düşmanlarımızın yaptıklarıyla açıklıyoruz.. Acaba biz Kürdlerin hiç mi bir suçu yok? Kürdistan Forumda bu son dönemlerde çeşitli şahsiyetlere ilişkin hiç bir veriye dayanmadan, başkalarınca daha önce paketlenmiş “ajan”ve “muhbir” gibi suçlamalara bir göz atmak yeterlidir. Ortalıkta mantar gibi üretilen her tarafı saran bu suçlamalara karşı kısmen kuşku ile yaklaşmak Kürd yurtseverlerin görevi değilmidir? Birilerine karşı bu yönde bir suçlamada bulunmak o kadar mı kolay? Aslında bugün “ajan”, “hain” ve “muhbir” gibi kavramlarla Kürdler arasında düşmanlıkları derinleştirmek ve Kürdlerin bir araya gelmesini baltalama girişiminin tarihsel boyutları vardır..Kürdistan’ın geçmiş tarihine baktığımız zaman da yine farklı çıkarlar ve küçük hesaplar dan dolayı Kürdlerin ortak hareketleri ve birlikleri baltalanmıştır..bell1

 

Değerli Kürd tarihçisi Dr. Kemal Mazhar “Çend Laperek le Mêjûy Gelî Kurd” adlı eserinde Kürdlerin birbirlerini yemesini ve birbirilerinin kuyusunu kazmalarına “Derdekurd” diyor.. Yani “Derdê Kurd”(Kürdlerin derdi)….Kürdlerin birbirlerine karşı düşmanlılarını, çekememezliklerini ve birbirlerinin mezarını kazmalarının teşhisi olan “Derdekurd” termolojisinin mucidi değerli Kürd gazetecisi Mahmud Zamdardır.. Dr. Kemal Mazhar yukarıda ismini andığım kitabında sayın Zamdar’ın 1970’lerin başında “Kori Zanyari Kurd” un bir toplantısı esnasında yaptıkları bir söhbet esnasında bu tespiti yaptığını söylüyor..Sayın Zamdar daha sonra 1972 yılında çıkan “Nuseri Kurd” adlı dergide Kürdlerin bu tarihi, kangren olmuş hastalığı üzerine “Yad û Awat û Derdekurd” adı altında bir makale yazıyor.. Daha sonra bu makale 1998 yılında kitap olarak basıldı ve Prof. Dr. Maruf Xaznedar “Gulan” gazetesinde bu kitap üzerine yazdığı bir makalede “Derdekurd”un bir çok bilinmiyen boyutlarını yeniden gündeme getiriyor. Dr. Kemal Mazhar Kürd toplumunun her yanını saran bu kanser virusunun “en pis, en kötü ve en öldürücü hastalık” olduğunu söylüyor.. Dr. Kemal Mazhar bu hastalığın oluşup ve bu kadar yaygınlaşmasında dış etmenler etkileyici bir rol oynamışlarsa dahi Kürd toplumunun bünyesi bu hastalığı üretiğini söylüyor..Tarihte Ardelan, Baban, Behdinan, Soran ve Botan gibi Kürd hükümetlerinin birbirleriyle yürütükleri savaşlar, her hükümetin kendi içindeki (Bedirxan-Êzdanşêr) kavgaların yaratığı sonuçlar bilinmektedir.. Med imparatorluğunun Farsların eline geçmesi dahi bu “derdekurd”ten oldu..Kürd siyasal çevrelerinin kendi aralarındaki ölümcül savaşları, Kürd aydınları ve edebiyat dünyasının önde gelen şahsiyetlerin kendi aralarındaki kavgalar, Kürd aşiretlerin iç kavgaları, Kürdistan’daki dinsel ve mezhepsel yapılanmaların kendi içindeki sorunları bu “Derdekurd” hastalığını sürekli beslemiştir.. Hatta birbirlerinin sonunu getirmek için düşman ile işbirliğine dahi geçmekten hiç bir sakınca görmemişler.. Aslında Kürdlerin bu hastalığına daha öncede bir çok yerli ve yabancı gözlemci teşhis koymuştu..Irak denilen suni devletin oluşumunun mimarı olan Gertrude Bell 1923 yılının 12 Nisanında yazdığı bir mektupta Kürd din adamları ve ileri gelenler için “her biri ne kadar şeytandan nefret ediyorsa o kadar birbirlerinden nefret ederler…….. Nasıl bunlar Kürd devletini kurarlar?” diye soruyor. Aslında deve sırtında Irak’a getirdiği Şeyh’i “kral yapan” bayan Bell, bir Kürd çobanındandan da Kürdistan’a bir “Kralı yapma” imkanına sahipti.. Ama sonuç olarak onunda “derdekurd” e yaptığı vurguyu görmezlikten gelemeyiz..

 

Xoybûn Partisi 1927 yılında kurulduğu zaman bağımsız Kürdistan’ı hedeflemiş bir yapılamaydı.. Kürdistan’ın bir çok belli başlı ailenin çocuklarını ve Kürd yurtsever şahsiyelerini saflarında toplamıştı… Kürdler Ağrı’da devlete karşı isyan etmiş, kıran kırana bir savaş vardı.. Xoybûn’un lider kadrosu Celadet Bedirxan’ın başkanlığında Güney Batı Kürdistan’ın Heseki şehrinde toplanıyorlar.. Bu toplantıda Ağrı’ya nefes aldırmak ve ayaklanmayı yaymak amacıyla ciddi bir plan yapıyorlar..Bu toplantıda Şahin Ağanın oğulları Bozan ve Mustafa Urfa’ya, İbrahim Paşa’nın oğulları Viranşehir’e, Cemil Paşa’nın oğulları Mardin’e, Celadet Bedirxan ve Haco Ağa bedirxans-ali-samilNuseybin ve Midyat mıntıkalarına geçecekler.. Fazla detaylara gerek yok.. Şahin Ağanın oğulları harekete geçmiyor, İbrahim Paşa’nın oğulları Fransız yetkililerini plan hakkında bilgilendiriyorlar… Celadet Bedirxan ve daha başkaları bir denemede bulunuyorlar, ama gereken askeri imkanları ve iç destek bulamıyorlar.. Sonuç olarak Fransız otoriteleri gelişmelerden sonra tüm Kürd liderlerini ya zorunlu göçe, ya gözetim altına yada yurtdışı ediyor.. Fransız Dışişleri Bakanlığının Suriye ve Lübnan’a ilişkin 1918-1940 yılları arasındaki arşivinde Celadet Bedirxan’ın bir deklerasyonu var… Bedirxan bu açıklamasında: “ Ben samimi bir adamım, Şahin ağa ve İbrahim Paşa’nın oğulları gibi bir çok yerden para alan ve otlanan hain değilim. Ben Kürdüm, bir gün başarıya ulaşmak için kanımı dökmeye karar vermişim. Bu dava burada bitmedi ve fazla bir zaman geçmeden başaracağız. Harekete geçmek için bana izin verildiği taktirde Suriye’yi terk eder gök yüzünün altında başka bir yerde bu işi sürdüreceğim.. Ben profesiyonel bir ayaklanmacıyım”.. diyor.. ( aktaran Vahe Tachjian, Levan üzerine yaptığı çalışma..) Aslında çok uzatmaya başladım.. Kürdler birbirlerine karşı harcadıkları bu enerjiyi düşmana yöneltseler durumumuz bu olmazdı.. Birbirimize karşı duyduğumuz bu kin, bu nefret ve dışlamanın yüzde birini düşmana yöneltebilseydik, Kürdistan çoktan özgür olurdu.. Biz, Dr. Kemal Mazhar’ın vurgu yaptığı bu “derdekurd”dan kurtulmasak, bu hastalığa bir derman bulmasak hep birbirilerimizi yoketmeye devam ederiz… Cellatlarımızda bu perişan , dağılmış, birbirlerini yiyen, param parça olmuş Kürdlerin sırtında efendilik yaparlar.. Ben sesimi Dr. Kemal Mazhar’ın sesine katarak yazısındaki son çümleyi aktarıyorum: “Ax! ‘derdekurd’ çît kird be KurdAx ! ‘derdekurd’ çi dekeyt be Kurd” Kürdistan Foruma yeni katılan ve değerli çalışmalarıyla Kürdi ve Kürdistani bir platforma katkıda bulunan tüm arkadaşlara höşgeldiniz diyorum..

Silav û rêz

Aso Zagrosi

 

Not: 10 yıl önce Kürdistan foruma   yazdığım bir makale

Akçadağ Kürd Direnişinin düşündürdükleri

Akçadağ Kürd Direnişinin düşündürdükleri

 

Aso Zagrosi

Kürd tarihinde Osmanlılar tarafından en çok katliamların yapıldığı dönemlerden biri de 1800’lerden başlayarak 1800’lerin ikinci yarısına kadar süren dönemdir.
Osmanlı devleti yüzyıllarca Kürdistan’da yarı bağımsız bir şekilde varlığını sürdüren Kürd Mîrlerinin varlığını son vermek isterken Kürdistan’ı adeta harebeye çevirdi ve yüzbinlerce Kürdü katliamdan geçirdi.
Osmanlı devletine karşı direnişe geçen Kürd Mîrleri başarıya ulaşmış olsaydı, bağımsız Kürdistan devleti de ortaya çıkardı. Zaten klasik Kürd edebiyatının doruğa ulaştığı dönem Kürd Mîrlerinin dönemidir.

Fakat sonuçta Kürd Mîrleri Osmanlı devletine karşı yenildiler.

Osmanlılar ve Türklerin Kürdleri ve Kürd Mîrlerini aşağılamak amacıyla geliştirdikleri tezler kollektif Kürd hafızaları zayıf olan Kürd kesimleri tarafından da kabul gördü.
Ne de olsa sorun Osmanlı ile Osmanlının bac ve haraçını toplayan vali, kaymakam ve mutessarıfı arasındaydı.

 

Bazıları da hızını almayarak „aydın „ pozisyonuna girerek kitaplarda okuduğu milliyetçilik/nasyonalizm üzerine yazılan tezleri Kürd Mirlerinin dönemine uygulamaya kalkarak, yazılı bir kaynak bulmayınca da bunların „ulusal bir özelliği yoktu“ sonucunu herkese empoze ettiler.
Kürd tarihini bu şekilde okumak Kürdleri sonsuza kadar Türk, Arap ve Fars sömürgecilerine mahkum etmektir.

 

Zaten bu perspektif Kürdistan’ı işgal eden güçlerin hesaplı ve geleceği ön gören perspektifidir.
Zaten bu perspektif Osmanlı devletinin yüzbinlerce Kürdü nasıl kıyımlardan geçirdiğini örten ve araştırmaların yolunu tıkıyan bir perspektiftir.

 

Osmanlıların Kürd Mîrlerine karşı savaşları takip eden yabancı gözlemcilerin bir çok çoğu „Osmanlının Kürdlere karşı savaşı“ olarak bu direnişleri kayıt altına aldıkları görüyoruz.
Kürdlere dışardan empoze edilen ve Kürdlerin ulusal hafızalarını tahrip eden bu yaklaşımlar Türk Cumhuriyeti dönemine ilişkin tespitlerde görülüyor.

 

Mesela Kürd tarihinin farklı dallarında bir dizi esere imza koyan sayın Mehmet Bayrak Kürt Tarihi Dergisinin 2. Sayısında „Milli Mücadele de İç Toros Kürdleri“ anabaşlığı altında bir makale yayınladı. Makale de uzun bir şekilde Sinemilli ve Atmi Alevi Kürd aşiretlerinin Kemalistlerle birlikte Fransızlara karşı nasıl savaştıklarını anlatıyor. Sayin Bayrak’ın unutuğu bir şey var Xurşid Ağa ve çevreside İttihat ve Terakki artıkları olan Kemalistlere karşı Fransa’nın safında savaştılar.

 

İttihat ve Terakki artıkları olan Kemalistlerin Kürdistan’ı yeniden işgal etme girişimlerini „Milli Mücadele“ demek doğru değildir..

Bu „Milli Mücadele“ termolojisi Kemalistlerin bize empoze ettiği bir termolojidir.
Fransa Antep, Urfa, Maraş ve Adana gibi bölgeleri işgal ettiği zaman Kürdler yoğun bir şekilde ilk dönemler Fransa ile geçindiler ve hatta bir dizi ilişkileri oldu. Süreç içinde Fransa’nın Ermeni, Asuri ve Keladanilere ilişkin devlet kurma projesini Kürdler gördüğü zaman direnişe geçtiler. Zaten Ermeniler alanda devletini de ilan ettiler.

 

Fazla uzatmadan bir örnek ile hususu kapatmak istiyorum. Fransa(Kurt) Kürdistan’ı işgal ettiği zaman Kürdler (koyun) direnişe geçtiler. İttihat ve Terakki artıkları (Kasap) Kürdlere yardıma geldiler. Kürdler sonradan acı tecrübelerle kasapların niye yardıma geldiklerini öğrendiler.
Hafiz Paşa’nın Kürdistan seferi sırasında (1837) alan da bulunan Baptistin Poujoulat’ın anlatımlarına göre „Rewanduz Mir’inin teslim olmasından sonra savaş daha da kızıştı……………….. Bu canavarlık 3 ay sürdü. 10.000 Kürd elde silah yada işkence ile öldürüldü……… Savaş boyunca Kürdler ise 4000 Osmanlı askerini öldürdü. Bu arada sayısız Kürd köyleri talan edildi ve yakıldı.“„Hafız Paşa 6000 Kürd ailesini Diyarbakır bölgesine getirdi“.

Yazar anlatımlarına devamla Hafız Paşa’nın Alacadağ Kürdlerine yöneldiğini yazıyor. Yazar Alacadağ’ın eteğinde bulanan Argah adlı bir köyüne geliyor ve orada esir alınan Kürdleri görüyor.
Burada sözü yazara bırakalım:

 

„Argah’dan bir kaç adım ötede yakıcı Alacadağ kayalıklarının dibinde tozlu toprak üzerinde gölgelikten yoksun bir alanda farklı cins ve yaşlarda 4000 Kürd tutsak vardı. Kendilerine bir çeşit cadır yapmak için yanlarında bir parça bez dahi yoktu. Onlar yakıcı güneşe terkedilmiş durumdaydılar. Günün yakıcı sıcaklığına dayanmadıklarından yüzlerine toz ve toprağa gömüyorlardı. Bu kadınların, erkeklerin, genç kızların ve çocukların esas çoğunluğu tam çıplaktılar. Bazıları yırtılmış bir bezi bellerine bağlamışlardı. Acı ve umutsuzluk hepsinin yüzünde okunuyordu. Korkunç bir korku ve acı vardı………………Kadınların ağlaması ve iniltileri, süt çocuklarının ağlamaları yürek yakıcıydı. Bu 4000 Kürd en korkunç acıya terkedilmişti. Bana İnferno mahkumlarının ürkütücü/korkutucu acılarını hatırlatıyordu. Bu bahtsızlar 6 günden beri buradalar. Yiyecek olarak bir parça siyah ekmek ve yakındaki dereden getirilen su. 3 gün içinde 20 çocuk analarının kucağında öldüler. Çünkü verecekleri sütleri yoktu. Kederli anneler ölü çocuklarından kopamiyorlardı. Anneler cansız çocuklarını kolları arasında sıkı sıkı sarılıyorlardı. Umutsuzluk içinde çocuklarının ölmediğini söylüyorlardı. Bu 4000 Kürd’e 600 düzenli ordu askeri refakat ediyordu. Bir Türk Albayın çadırında bir kaç saat istirahata çekildim. Albay bana bu bahtsızları Malatya’ya yada başka bir yere götürmek için general’in emrini bekliyoruz dedi.“

 

 

Kürd tarihi hakkında Kürd gençlerinin daha sonra yapacakları kapsamlı araştırmalar yardımcı olmak amacıyla bulduğum belge ve verileri yayınlamaya çalışırken Kürd coğrafyası hakkında bilgilerimizin ne kadar zayıf olduğunu fark ettim.

 

Bu bilgi zayıflığının bir çok nedeni var: Bunlardan biri Kürdlerin kendi tarihlerine ve yaşanan Kürd kaliamlarına ilişkin yazılı belge bırakmamaları, Türklerin Kürd tarihine ilişkin giriştikleri tarih vandalizmi ve Kürd yerleşim birimlerinin isimlerini değiştirmeleri önemli rol oynamaktadır.
Örneğin yukarıda verdiğim alıntıda B. Poujoulat Alacadağ’dan söz ediyor ve „Alacadağ’da yapılan Kürd katliamı ve 4000 Kürd esirinden“ den söz ediyor.

Alacadağ ismiyle Kürdistan’da Serhad vb bölgelerde dağ ismi var. Fakat, Malatya’da Alacadağ ismiyle bilinen bir dağı bilmiyordum.

Bilindiği gibi Alman Generalı Moltke 1837-1839 yıllarında Kürdistan’da yapılan katliamlar sırasında Osmanlı ordusuna danışmanlık yapıyor.

 

Moltke Mektuplarının bir çoğunu „Asbusu Malatya“ dan yazıyor. Çünkü Hafız Paşa önderliğindeki Osmanlı Ordusunun karargahı Malatya’da bulunuyordu. Osmanlı ordusu alana geldiği zaman Malatya halkını evlerinden çıkarıyor ve kendileri yerleşiyor. On binlerce insanın evlerine el koyuyorlar. Daha sonra Osmanlı ordusu çekilince „ Eski Malatya“ boş kalıyor ve kimse de dönmüyor. „Yeni Malatya“ serüveni de böyle başlıyor.

İşte burada işgalci güçlerin Kürdlere neleri reva gördüğünü açık bir şekilde görüyoruz.
P. Poujoulat sözünü ettiğimiz eserinde 4000 Kürd esirinden söz ederken „Argah’dan bir kaç adım ötede bulunan Alacadağ’dan“ söz ediyor.

Ayrıca P. Poujoulat eserinde „Malatya’dan ayrıldıktan sonra 4 saat yolculuktan sonra Argah adlı bir Kürd köyüne vardık“ diyor.(daha detaylı bilgiler için Baptistin Poujoulat İstanbul ve Ön Asya’ya yolculuk adlı eserinin 1841 Paris baskısının 1.cildine bakınız)

 

Demek ki yazarın sözünü ettiği dibinde Kürd köyü Argah’ın bulunduğu Alacadağ Malatya’dan 4 saat uzaklıkta bulunmaktadır.

Yani yazarın „Argah“ olarak sözünü ettiği „Kürd köyü“ aktüel olarak şehir merkezinin „Türkleştirildiği“ Akçadağdır.
Çünkü, Argah bugün Malatya’ya bağlı Akçadağ kazasının mazisi çok eskilere dayanan ismidir.
Yazar Kürd esirlerinin içinde bulunduğu yürek yakan durumunu tarif ederken „Bu bahtsızlar 6 günden beri buradalar. Yiyecek olarak bir parça siyah ekmek ve yakındaki dereden getirilen su.“dan söz ediyor.
Yazarın „dere“ olarak tanımladığı bugün Akçadağ’da bulanan „Sultan-Su“ dur.

Yazar Akçadağ’dan(Argah) Malatya’ya geri dönüşünü ve Kürdlerin yaşadıkları trajediyi şöyle anlatıyor: „ Argah’dan Osmanlı Kampına dönüşümüz sırasında ben Osmanlı Ordusu tarafından harabeye çevrilen 15 Kürd köyünü saydım. Savaş isyancılara arpa ve buğdaylarını biçip kaldırmaya zaman bırakmamıştı………….. Biz yol boyunca aralıklarla savaşta ölen Kürd ve Türklerin cesetlerinin kaya yığınlarıyla örtüldüğü bir çok kümeyi gördük“…

Bu belgeden de açık bir şekilde görülüyor, ki Osmanlı devletinin 1837-1839 sürecinde Kürd Mirlerine karşı giriştiği savaş ve katliamlar sırasında Akçadağ bölgeside ciddi bir direniş merkezidir. Akçadağ yada eski tarihi ismiyle Argah derken bugünkü darlaştırılmış şekliyle değil. O dönemler Hekimhan, Hasan Çelebi, Hasan Badrik ve Çiftlik gibi yerleşim alanlarıda Akçadağ’a bağlı köylerdi.
Böyle bir geniş çoğrafyayı düşündüğümüzde Kürd direnişinin yayıldığı çoğrafyayı daha açık bir şekilde görebiliyoruz.

Akçadağ yada Argah Kürd direnişi hakkında başka bir belgeyi daha aktarmak istiyorum. Bu belge bir Ermeni kaynağından alınmıştır. Son yıllarda Kürd-Ermeni ilişkilerinden kırılma noktalarına bir hayli kafa yordum. Bu belge hem Akçadağ Kürd direnişi, hem Ermeni- Kürd ilişkileri ve hem de Osmanlı devletinin Kürdistan’daki etnik yapılanmaları birbirlerine karşı kullanma açısından önemlidir.

Ermeni yazarı Garabed Toursarkisian kaleme aldığı ve Archag Tchobanian’ın 1897 yılında Fransızcaya çevirdiği

“Zeïtoun, depuis les origines jusqu’à l’insurrection de 1895” adlı eserinden şöyle yazıyor:

 

AKÇADAĞ SAVAŞI

 

1849 yılına doğru Akçadağ Kürdleri , çevre bölgeleri işgal etmeye , yakıp/yıkıp talan etmeye ve Sivas bölgesini tehdit etmeye başladılar. Türk hükümeti onlara boyun eğdirmek istiyordu. Başvezir’in kendisi İstanbul’dan 50.000 gibi büyük ordu ile bölgeye geldi.Osmanlı Ordusu dört bir yandan Akçadağ’ı kuşattı ve şiddetli saldırılarda bulunmaya başladı. Kürdler dağlara çekilerek ve boğazları tutarak Osmanlı Ordularını bir çok defa geri püskürtüler. Ezilmiş, yenilmiş ve yıpranmış Osmanlı Ordusu yeniden savaşa başlama kabiliyetini göstermiyordu. Fakat, Kürdlere boyun eğdirmek zorunluydu. Zira Kürdlerin zaferi daha önceden Türk hükümine karşı bağımsızlıklarını ilan etmek için isyan halinde olan tüm aşiretleri cesaretlendirecekti. Kürd isyancılarının hakkından gelmek için hükümet mecburiyet karşısından Zeytun Ermenilerinden yardım istedi. Bu yardımın karşılığında Zeytunlu Ermenilere ayrıcalıklar verecekleri sözünü verdi. Zeytunlular hükümetin önerisini askeri güçlerinin Osmanlı ordusuna katılmaksızın, kendi prenslerinin komutasında bağımsız bir güç olarak savaşa katılması şartiyle Kabul ettiler. Sadrazam Zeytunluların şartını Kabul etti, Kürdlerle Ermeniler arasında savaş başladı. Deli Keşiş(Ermenilerin üzerine bir çok şiir ve şarkı söylediği bir şahıstır. Aso) yeni Bağdat’tan geri dönmüştü ve uzun yılların tecrübesine sahipti. Zeytun prensleri 400 savaşçıdan oluşan bir birliği oluşturarak komutasına Deli Keşişi getirdiler.

Zeytunlular Akçadağ Kalesine tırmanarak Kürdlere ilk darbeyi vurarak kaleyi ele geçirdiler. Zeytunlular Kürdleri katliamdan geçirerek her şeylerine el koydular. Aynı dönem de diğer cephe de Osmanlı Ordusu Kürdler karşısında yenilgiler alıyordu. Zeytunlular kaleyi ele geçirdikten sonra arkadan Kürdlere saldırdılar ve onlara pek çok büyük kayıplar verdiler. Kürdler arasında bir panik başladı ve kaçmaya başladılar. Ancak ondan sonra Türk Ordusu Akçadağ dağlarına girebildi ve intikamı olmak için evleri yakmaya ve kaçanları öldürmeye ve boğazlamaya başladılar.Başvezir, Zeytun Ermenilerinin kabiliyetine ve cesaretlerine hayran kaldı. Bu arada aklına diğer isyancı aşiretlere boyun eğdirmek için Zeytunlulardan ordusunun öncü birlikleri için bir askeri birlik oluşturmak istedi. Deli Keşiş, Başvezir’in niyetini öğrenince askeri birliğine ganimetlerini almalarını ve gece Osmanlı ordusunu aşarak Zeytun’a geri dönme emrini verdi.

O günden beri Akçadağ boyun eğdive Zeytunlulara karşı derin bir kin besledi.Bu zafer, Zeytunluların diğer müslüman aşiretleri arasında itibarını artırdı. Fakat, Türk hükümeti Zeytunluların kendisine yaptıkları hizmet karşılığında ödüllendireceğine, tüm gücünü kullanarak Zeytunluları ezmeye çalıştı”(age, sayfa 103-105)

 

Sonuç olarak aktarmaya çalıştığım iki belge de açık bir şekilde görülmektedir ki, Akçadağ Kürdleri Osmanlı devletine karşı büyük direnişlere geçmiş ve katliamlara uğramışlar. Okuyucularda fark edecekler ki, Akçadağ Kürd direnişi hakkında bilgi veren iki belge farklı tarihlere işaret ediyorlar. Fransız kaynağı 1837-39 sürecine dikkat çekerken, Ermeni kaynağı 1849 yılına yakın sürece işaret ediyor.
Acaba Akçadağ’da Osmanlı devletine karşı iki ayrı direniş mi var? Yoksa iki yazarda aynı direnişten mi söz ediyorlar? İncelemeye değer bir husustur.
Hafiz Paşa esir aldığı 4000 Kürdü farklı bölgelere yerleştiriyor. Bugün Malatya, Maraş ve Sivas bölgelerinde var olan Kürd aşiretlerinin kendi aralarındaki kopuklukların bir yanını da bu direnişler sürecinde aramak lazım.

 

Silav û rêz

 

Aso Zagrosî

KERKÜK VE GERMÎYAN SORUNLARI

Çev: Aso Zagrosi

 

Karwan dergisi Kürdistan’a dönen, büyük Kürd dilbilimcisi ve tarihçi Dr. Cemal Reşidle yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.

 

Soru: ilk önce niçin Kürdistana geri döndünüz ve ülkede var olan sorunların çözümü için nasıl bir rol oynamak istiyorsunuz?

 

Cemal Reşid: Benim geri dönmemin iki nedeni vardır: Birincisi, Kerkük mahalli seçimlerine katılıp, oy kullanmaktır. Ben kendim Kerküküyüm, Kerkük’te doğdum. Aynı zamanda ben kraliyet ve cumhuriyet dönemlerini yaşıyan biri olarak, Kerkük’te yaşanan sorunların nedenlerini ve sonuçlarını çok iyi biliyorum.

 

Gelişimin ikinci nedeni ise „Zuhur El Kurd Fi Tarix“ adlı kitabımın üçüncü bölümünü yayınlamak için geldim. Umut ederim ki önümüzdeki ay yayına hazır olur ve yayınlanır.

 

Soru: Kuşkusuz Kerküklü bir Kürd olarak seçimlere katıldınız ve oy kullandınız. Sizin genel olarak Kerkük seçimlerine ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

 

Cemal Reşid: Ben 1957 tarihinde Kerkük’te yapılan nüfus sayımında görevliydim. Ben Kürdlere kendi ulusal kimliklerini, dillerini ve kültürlerini yazmaları konusunda yardımcı oldum. Fakat, Kürdlerin dışında bazı çevreler, Kürdlerin bir çoğunu Türkmen olarak yazıyorlardı. Ben bu gelişmelerden haberdardım. Siz kendinizde bundan söz ediyorsunuz. Buna rağmen o dönem eyalet olan Kerkük’ün coğunluğu Kürdlerden oluşuyordu. Eğer Çemçemal, Xurmatu, şiwan vb alanlar Kerkük’e bağlansa seçimler yapıldığında Kürdler,her zaman bölgede ezici çogunlugu oluştururlar. Burada bir tarihçi olarak bir gerçekliği ifade etmek istiyorum. Bunu bir Kürd olduğumdan dolayı değil, bir araştırmacı olarak ve bu konuyla ilgili araştırma yaptığımdan dolayı söyleyebilirim ki, Kerkük ve Kerkük’ün aşağısı yada Germîyan denilen bölge Kürdistan ülkesinin önemli bir bölgesidir. Tarihte Türkmenlerin ve Arapların Germîyan’da ortaya çikmaları, 16.cı yüzyılda şah Abbas’ın emirleri neticesinde Kürdlerin Türkmenistan’da ortaya çıkmalarına benzer. Timurleng’in fermanı neticesinde Türkmenlerde Güney Kürdistan’da ortaya çıkmaya başladılar.. Bu durum Kürdistan’ın Türkmenistan, Türkmenistan’ın ise Kürdistan olduğu anlamına gelmiyor. botan111Başka bir ifadeyle, nasıl biz Kürdistandan oraya giden Kürdlerden dolayı Türkmenistana Kürdistan demiyorsak, Türkmenistandan buraya gelen Türkmenlerden dolayıda Kürdistana Türkmenistan denilemez.. Bundan dolayı Türkmen kardeşlerimiz, dar ulusal bakış açısıyla değil, bilimsel bir yaklaşımla tarihsel gerçekler bakmalılar. Osmanlılar yönetiminde olan her alan Türklere aittir, mantiğından kurtulmak gerekir. Eğer bu perspektif doğru olsa, Selahadin ve Eyubi Kürdleri Mısır ve Suriye’yi yönetmiş olduğundan dolayı, Mısır ve Suriye’ye Kürdistan yada Kürdlerin ülkesi demek gerekirdi yada bu alanlar siyasal yönetimi üzerine tarihsel hak iddiasından bulunabilinirdi. Ben Kürdlerin Kerkük’te oy kullanması meselesini, var olan tarihsel gerçekliğin ve Kerkük’ün Kürdistanlığını yeniden onaylama anlamına geldiğine inanıyordum. Bundan dolayı, Kerkük’e giderek oy kullanmayı hakkım olarak gördüm..

 

Soru: Tarihsel ve coğrafi olarak Kerkük’ün bir Kürd ve Kürdistan şehri olduğuna açıktır. Buna dair ne gibi belgeler var?

 

Cemal Reşid: Osmanlıların Qamus El Alem güvenilir bir kaynaktır. Bunu yazan şemsedin Sami bir Arnavuttur, ne Kürd nede Türktür. Şemsedin Sami diyorki: „Kerkük, Kürdistan’da şarezur sancağının merkezidir“.. Çoktan beri benim arayışım Kerkük için değil, Kürdistan içindir. Tüm Güney Kürdistan’ı Irak’a bağladılar. Sorun sadece Kerkük değil, Irak’ın bir parçası haline getirilen ve bazı Arap çevrelerin tanımak istemedıği Kürd ülkesi olan tüm Güney Kürdistandır.

 

Soru: Çesitli halkların birlikte yaşadığı Kerkük’ü nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Cemal Reşid: Bunlar doğru değil.Ben bu anlayışta değilim. hak sahibine geri dönmelidir. Kerkük’ü, Güney Kürdistanla birlikte Irak’a bağladıkları zaman ve 1919’da Britanya’nın Irak yetkilisi olan Arnold Wilson anılarında şöyle diyor: “ Eğer biz Chorchil’in başkanlığında yapılan Kahire toplantısına göre bir Kürd hükümeti yada Kürdistan hükümetini kurarsak 36.cı parelelin yukarısında, yanı Küçük Zap’ın yukarısında olmalıdır. Yani,Kerkük içinde olmasın. Nedeni ise eğer biz Irak’ta bir Irak hükümetini kurmak istiyorsak, Kerkük petrolleri olmadan yaşiyamaz“ …

 

Buda gösteriyor ki, Kerkük Kürdistandan, demografik nedenlerden dolayı değil, petrolden dolayı koparılmıştır. Eğer Britanya bu sonucu yaratmışsa, biz buna gözlerimizi kapatamayız. Gerçekler, Kerkük’ün Kürdistan’ın bir parçası olduğunu, Osmanlı devletinin dağılmasından ve paylaşılmasından sonra antlaşmaların etki alanına girdiğidir.resmall

 

Soru: Açıktır ki, seçilen gelecek Irak hükümetinin görevi Anayasayı hazırlamaktır. Biz, sizin sözü ettiğiniz gerçeklerin pratiğe aktarılması için ne yapmalıyız?

 

Cemal Reşid: Bana göre en önemli şey, bizim particilik değil, idari ve Kürdistani olarak düşünmeliyiz. Hatta sorun siyasi bile değil, tarihi bir gerçek olarak hata kabul edemeyecek bir kader sorunudur. Biz Kürdistan’da resmi bir komisyon kurmalıyız. Çünkü,
 milletin bilim adamlarından, tarihçi ve diplomatlardan oluşan bir komisyonu vardır. Örneğin, Filistinliler kendi haklarının savunmak amacıyla Kudüs’da bir komisyon kurmuşlar. Kürdler de Arap siyasileriyle oturup Kerkük’ün Kürdistani olup olmadığı tartışmalarından ziyade, Kerkük meselesini gündeme getirmek ve çözmek için bir komisyon oluşturmalıdır. Çünkü, ben hiç bir zaman onların gerçeği kabul edeceklerine inanmıyorum. Onlar, Kerkük’ün Kürdistan’ın bir şehri olduğunu tanımazlar. Bu yalnızca Kerkük için değil, Kürdistan’ın dahi onların gözünde varlığı yoktur. Bizim Arap siyasileriyle yaşadığımız büyük tecrübelerimiz var. Bundan dolayı bizler Kerkük’ü ele geçirmek için çalışmaliyiz. Bunu kim yapacak? Kuşkusuz herkesten önce Kerküklüler bunu yapmalıdır.

 

 

Çünkü, gün insan haklarını seslendirme günüdür. Örnek olarak ben Kerküklüyüm, şehrimden zorla çıkarıldım. Ben şehrin ve idaresinin benim olmasını istiyorum. Çünkü eskide şehir hepsi Kürdlerden oluşuyordu. Örnek vermek gerekirse, eskide Vali, Belediye Başkanı ve Emniyet Genel Müdürleri hepsi Kürd uyrukluydu. Abdulkerim Kasım döneminden başlayarak, hepsini değiştirdiler ve ne kadar Arap ırkçısı varsa Kerkük’te bu görevlere atadılar.
Kerkük’ü araplaştırmaya başladılar. Kerkük’ün nasıl araplaştırıldığına dair bende bir çok belge var. Ne yapıldığına dair bendeki belgeler, duyduklarım ve benim tanık olduğum gerçekler var.

 

1961 Eylül Devriminin başlamasından sonra, Kerkük Kürd mahalelerinin suyu kesildi ve hiç bir zaman çözülmek istenmedi.. Buda Kürdlere karşı bir düşmanlıktı. Çünkü su olmasa, yeniden yapılanma olmaz. Orada bulunan yerli halkta çeker gider.

 

Soru: Bazılarına göre 58.ci maddenin uygulanması Kerkük’te yaşiyan diğer halkların aleyhine bir Kürdleştirme olayıdır. Siz bu soruna ilişkin nasıl düşünüyorsunuz?

Cemal Reşid: Gerçeğe dönmek gerekirse, prensip olarak iktidarda bulunanları düşürmek pek önemli değildir. Siyasi prensipler önemli olan, geçmişte iktidarların ortaya sergiledikleri pratikleri yok etmektir. Amerika ve Irak halkları Saddam yönetimini ortadan kaldırabildiler. Ama, Saddam rejiminin yaptıkları hâlâ devam ediyor. Saddam’ın yıkılmasından sonra, yaptıkları her şey geçersız kılınmalıydı. Xurmatu, Çemçemal, Kifrî ve Şiwan Kerkük’e yeniden başlanmalıydı. Bu bölgelerin yeniden Kerkük’e bağlanması için Araplara yönelik bir beklenti içinde olmamalıyız. Kendimi ortaya koymalıyım ki, ben bir insanım, bu topraklarda doğdum ve hakkım var. O kadar. Kendimi insan olarak kabul edip ve etmeme sorunudur. Kürdler, bugüne kadar sahip oldukları siyasetlerini değiştirmeliler. Savunma siyasetinden çıkıp, saldırı siyasetine geçmeliler. Bu savunma politikası Kürdlere zararlar verdi. Bu perspektifle konuşuyor ve diyorum ki, bize Kerkük’ü vereceklermi, vermeyeceklermi? Yoksa biz kendi bağımsız devletimizi ilan ediyoruz. Onlar istiyorlarmı yaksa istemiyorlarmı onların keyfine kalmıştır. O zaman Kerkük’ü almak için tanklar ve uçaklarla saldırmaları gerekir. Bu ise iki tarafa da büyük zararlar verecektir. Ne olursa olsun ve nasıl yapılırsa yapılsın Kerkük Kürdistan’a geri dönmelidir. Bizim onlarla bu temelde konuşmamız gerekir…

 

Soru: Son olarak var olan projelerinize ilişkin bize biraz bilgi verirmısınız?

 

Cemal Reşid: Ben şimdi Germiyan Bölgesinin sorunlarının çözümü ve bu bölgelerin nasıl Güney Kürdistana geri dönebilecekleri meselesinde, bir programın yazımıyla meşgulum. Eğer bu gerçekleşirse, benim burada kalmam gerekirse kalırım.. Britanya’nın Exter üniversitesi bana kurumlarında ders vermeyi teklif etti. Fakat, ben bir yada iki hafta önce Sayın Neçîrvan Barzanî’yle görüştüğüm zaman, kendisine Üniversitenin bana yaptığı öneriyi reddedebileceğimi, bunun kişisel bir sorun olduğunu ve Kerkük’te Arap ve Türkmenlerle ciddi bir mücadele girebileceğimi, söyledim. Ben geri dönüp bu işi yapabilirim. Biz Kürdler şunu iyi bilmeliyiz ki, gün diplomasi yapma günüdür. Umut ediyorum ki, biz bundan bir yarar sağlarız.

 

Not: 2005 yılında yapılan   bir çeviridir.

Sorunlar Hep Aynı !!!!

Aso Zagrosi
Geçenlerde ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Blinken, ABD Başkanı Barack Obama’nın DAEŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon Özel Temsilcisi Brett McGurk, yeni Bağdat Büyükelçisi Douglas Silliman ve ABD’nin Irak’taki Askeri Kuvvetleri Komutanı General Stephen Townsend oluşan ABD heyeti Hewlêr’e gelerek Kek Mesud Barzani ve Kürdistan Hükümetinin yetkilileriyle görüştü.

Basına yansıdığı kadarıyla bu toplantılarda DAEŞ’e karşı savaş, Musul operasyonu ve sonrası süreç görüşülmüştür.Mcgurk Barzani

ABD Başkanı Barack Obama’nın DAEŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon Özel Temsilcisi Brett McGurk hemen aynı gün yani 15 Eylül’de Twitter sayfasına şu notu düşüyor:

“Good discussions in ‪#Erbil with many old friends from ‪#PUK & ‪#KDP, encouraged unity in ‪#Kurdistan region, key for lasting defeat of”

Evet Brett McGurk’un Erbil’de YNK ve KDP eski dostlarıyla güzel tartışmaları olmuş ve “Kürdistan Bölgesinde birliği teşvik ettiklerini” yazıyor. Bu birliğin Daeş’ın kalıcı yenilgisinin anahtarı olduğunu söylüyor..

“Kürdistan Bölgesinde birliği teşvik etmek” Daeş’a karşı savaş ve daha başka nedenler için ABD için önemlidir. ABD Güney Kürdistan’da var olan bölünmeyi ve parçalanmayı görüyor ve kendi çıkarları için Güney Kürdistan güçleri arasında bir balans yakalamaya çalışıyor..

ABD yönetimi ve Demokratlar için Musul ve Rakka gibi operasyonlar önemlidir. Seçimlerde önce bazı başarılara imza atarak adaylarının şansını artırmak istiyorlar.

ABD’nin bu operasyonlar için hem Güney ve hem de Batı Kürdlerine ihtiyaçları var. Zaten bugüne kadar Daeş’e karşı en samimi bir şekilde savaşanlar Kürdlerdir. Hem Batı Kürdistan’da ve hem de Güney Kürdistan’da Kürdler binlerce şehid verdi. Bir de buna Êzîdî Kürdlerinin soykırımını eklediğin zaman dünya kamuoyunun Kürdlere ilişkin sempatisini de açık bir şekilde görüyorsun.

Ne Güney Kürdistan ve ne de Batı Kürdistan’da siyasi süreci yönlendiren partilerin hiç birinin MUSUL ve Rakka üzerine hak talebi yoktur. 2003 yılında Saddam rejiminin yıkılması sırasında Güney Kürd önderleri peş peşe basının önüne çıkarak “Musul’u Arap Şehri” ilan ettiler. Kürd çevreleri de buna bir tepki göstermediler. Sanki Kürdistan coğrafyasında bir Arap azınlığın varlığı olmazmış gibi!!!!

Musul ve Rakka operasyonlarından söz edilirken karadan Kürd güçlerine ihtiyaç var. Fakat, bu şehirler Daeş’tan arındırıldıktan sonra Kürd güçleri bu şehirlerde kalmayacaklar. Bazı güçler Kürdlerin şehirlere dahi girmelerine de karşılar.
Ama sonuçta Kürdler savaşacak ve Kürd gençleri ölecek.. Bu şehirlerde Araplara dayalı iktidar odakları oluşacak. Eski Baasçılar, aktüel olarak Daeşçı olan Araplar, sakallarını keserek her hangi bir başka isim altında yeni yönetiminin temel taşları olacaklar. Ve bu yeni yapılanma bir dizi devletin açık desteğine sahip olacak.

Daeş çoktan beri Kürdistan üzerine bir tehlike olmaktan çıkmış ve teşhir olmuştur.. Daeş’ı kuran ve finanse eden Türkiye ve Suudiler dahi resmiyette bu yapılanmaya sahip çıkmaya cesaret edemiyorlar.
Kürdleri bekleyen en büyük tehlike Daeş sonrasıdır. Brett McGurk Daeş’a karşı savaşta Kürdlerin birliğine vurgu yapması önemlidir. Fakat, Kürdler bu parçalanmış halleriyle dahi bu katil sürülerine karşı iyi bir savaş yürütüler ve Kürdistan’ın bir çok bölgesini bunlardan arındırdılar. Kürdlerin arkasında güçlü bir uluslararası destek var.

Fakat, yarın bağımsız Kürdistan gündeme geldiği zaman ve pratik adımlar atıldığı zaman bizim her şeyden önce iç birliğe, Kürdlerin ulusal birliğine ihtiyacımız olacak.. Bırakın Kürd siyasal partilerini her Kürde ihtiyaç duyulacak. Amerikan delegasyonu Hewler’de olduğu 15 Eylül günü Brett McGurk Twitter sayfasında yayınladığı not dışında YNK yöneticilerinden Mela Baxtiyar ile yaptığı bir telefon görüşmesi var. Mcgurk Baxtiar

ABD’nin KDP ve YNK arasında var olan balansı sağlamak için yaptığı girişimi anlamak için Mela Baxtiyar’ın basın bürosü tarafından yayınlanan açıklamaya bakmak lazım.

3 hafta önce ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Blinken isteği üzerine YNK politburo sözcüsü sayın Mela Baxtiyar ile görüşmek için 15.09. 2016 tarihinde saat 14.00’te bir randevu yapılmıştı.

Bu randevunun günü ve saatı YNK’nin Genel İlişkiler Bürosu tarafından onaylanmış ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı sayın Blinken’ın gezi programına konulmuştu.
15. 09. 2016 tarihinde saat 12.00’de hatta saat 13.30’de çeşitli nedenlerden dolayı program değiştirildi.

Aynı gün saat 17.50’de ABD Başkanı Barack Obama’nın DAEŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon Özel Temsilcisi Brett McGurk, Mela Baxtiyar’a bir telefon açıyor ve kendisinden termine iptal ettiklerinden dolayı özür diliyor.

Brett McGurk, Mela Baxtiyar’a Başkan Obama ile görüşmek için acele bir şekilde Amerika’ya döneceklerini, Irak Cumhurbaşkanı sayın Dr. Fuad Mahsun ile tüm sorunları içeren geniş ve olumlu bir toplantı yaptıklarını söylüyor. Ayrıca Brett McGurk, Amerika için YNK önemli olduğunu ve YNK içindeki sorunların çözümünü önemsediklerini ve hepsinden daha önemlisi Kürd güçlerinin Bağdat’taki birliğini önem verdiklerini söylüyor. Brett McGurk, konuşmasının sonunda ise yakında Suleymaniye, Hewler yada Bağdat’ta görüşeceklerini ve kendisine anlatacağı çok şeyleri olduğunu söylüyor.

Mela Baxtiyar’da Brett McGurk’e Batı Kürdistan’a gitmeleri ve oradaki Kürd savaşçılarına desteklerini sunmaları görüşüp görüşmelerinden daha önemli olduğunu söylüyor.Chalian

Yani görünen o ki Amerikan heyeti, KDP ve YNK arasında bir denge sağlamak ve bu güçleri yakınlaştırmak için çaba gösteriyor.. Hewler’de yapılan görüşmeleri dengelemek amacıyla Twitter mesajı, Mela Baxtiyar ile telefon görüşmesi ve bu görüşmede özellikle “Dr. Fuad Mahsun ile yapılan görüşmeye” vurgu yapması bu balans içindir. Yoksa Hewler’de de bir dizi olumlu görüşmeler yapmışlardı.

Güney Kürdistan’da ortak bir idareyi oluşturmak ve alt yapısını atmak için onlarca yıldan beri hiç bir önemli adım atılmadı. Aslında bugün Güney Kürdistan’a ilişkin tartıştığımız tüm sorunlar KDP ve YNK arasında meydana gelen Kurdkuji savaşı sırasında gündeme gelmiş ve tartışılmıştı. Bundan 22 yıl önce ABD ve İngiltere’nin ittirazlarına, Türkiye, İran, Irak, Suriye ve daha başka devletlerin düşmanca tavırlarına rağmen Madame Mitterrand’ın girişimi ile o dönem Fransa Cumhurbaşkanı olan François Mitterrand’ın doğrudan ev sahipliği yaptığı 16 Temmuz 1994 başlayan KDP ve YNK’yi barıştırma toplantısında tam bir bağımsız Kürdistan devleti projesi ortaya çıkmıştı.Dayika Kurdan

O toplantı Fransa Kralı Birinci François tarafında inşa edilen meşhur Château de Rambouillet denilen sarayda gerçekleşti.. Toplantıya Fransız Cumhurbaşkanı’nın diplomatik danışmanı Bernard Durand başkanlık yapıyordu.

KDP’den Sami Abdulrahman başkanlığında Dr. Roj Nuri Şawes, Hoşyar Zebari, Muhsin Dizeyi, Dr. Pirot İbrahim ve Cafer Gulli katılmıştı..
YNK’den ise Newşirwan Mustafa başkanlığında Dr. Fuad Mahsun, Qadiri Haci Ali Bey, Dr. Berhem Saleh ve Dr. Muhammed Sabir katılmıştı.

Toplantıda Kürdistan’da iktidar nasıl şekillenecek, Parlamento, hükümet, Kürdistan Başkanlığının yetkileri, seçimler, ekonomi, partilerin hükümet ve askeri yapılardan uzaklaştırılmasına kadar tüm temel sorunlar masaya yatırılmıştı.

Fransa bu toplantıya katkı sağlamak için Gérard Chaliand, Bernard Kouchner ve Prof Johan Galtung dahil , anayasa, idare ve hukuk alanlarında uzman olan ve Fransa Dışişler Bakanlığından çalışan insanlarıda sürece katmıştı. KDP ve YNK delegasyonları istedikleri zaman Kürdistan ile irtibat kuruyor ve görüş alış verişinden bulunuyordu. Ayrıca ABD ve İngiltere diplomatları da toplantılara gözlemci olarak katılıyorlardı.Galtung

Bir dizi zorluğa rağmen sonuçta ortak bir antlaşma metni ortaya çıkıyor, KDP’den Sami Abdulrahman ve YNK’den de Newşirwan Mustafa antlaşma metnini imzalıyor.

Fransa’nın Kürdlerden istediği antlaşma metninin gizli kalmasıydı. Çünkü, Fransa Cumhurbaşkanı Mam Celal ile Kek Mesud’u Paris’e davet ederek, Élysée Sarayında ve François Mitterrand başkanlığında antlaşmayı ilan edeceklerdi.

Fakat, ne yazık ki antlaşma metni dışarı sızdırıldı. Türk devleti yine harekete geçti. Belki bir çoklarınız Türk, İran ve Suriye Dışişler Bakanlarının anti Kürd toplantılarını hatırlıyorsunuz. Aslında Paris Antlaşmasıyla bağımsız Kürdistan devletinin temel taşları atılmıştı.. Eğer o antlaşma uygulansaydı, bugün sadece Kürd yöneticilerine düğmeye basmak kalıyordu.

Toplantıya hasta olduğundan dolayı katılamayan Madame Mitterrand’ın Kürd delegasyonlarına hitaben yazdığı bir mektup var.. O mektup hala geçerliliğini koruyor.. Sadece mektubun tarihini 1994 Haziranı değil de 2016 Eylül’ü olarak değiştirmek gerekiyor.(Paris Antlaşmasını daha önce çevirmiştim, ama şimdi bulamıyorum.. Bir arkadaşta varsa yayınlasa sevinirim)

Not: Madame Mitterrand’ın Dayîka Kurdan’ın mektubunu yeniden çevireceğim.

18.09.16

Aso Zagrosi

MELİKŞAH, ALPARSLAN VE CELALEDDİN HARZEMŞAH KÜRDLER TARFINDAN ÖLDÜRÜLDÜLER!!!!!

MELİKŞAH, ALPARSLAN VE CELALEDDİN HARZEMŞAH KÜRDLER TARFINDAN ÖLDÜRÜLDÜLER!!!!!

 

Aso Zagrosi

 

Ortaçağ sürecine ilişkin araştırma yapmak istiyen biri, çok kısa bir zaman diliminde Kürdlerin çok yaygın bir coğrafyaya yayıldıklarını görür. Mısır’dan Gürcistan’a, Ege Denizi boylarına yerleşen Germîyanlardan Bağdat’a(hatta Güney Irak’a) ve Fars bölgesini aşarak Kuzistan’a kadar çok yaygın bir alana Kürdler yayılmışlardı.

Fakat, ne yazık ki bugüne kadar bu farklı bölgelere ve alanlara yayılan Kürdlerin tarihi yazılmadı.

 

Sadece Eyyubi Kürd Hanedanlığı’nın yüzyıllara sarkan tarihçesi incelenirse onlarca akademik eser ortaya çıkar. Eyyubiler döneminde Mısır, Şam, Halep, Yemen, Kudüs, Amed, Meyyafarqin, Xelat, Hisnkêf vs.. yerleşim birimleri temel alınırsa dahi ciddi eserler ortaya çıkar. Bir fransız bayan akademisyen “Eyyubiler Döneminde: Halep” adı altında bir dev eser yayınladı. Aynı şey tüm diğer şehirler ve yerleşim birimleri içinde geçerlidir.alp-1

Uzun bir dönemden beri Ortaçağ ilgili bulduğum çeşitli kaynakları incelemeye çalışıyorum.
İster istemez Türk kaynaklarını da inceliyorum. Türk kaynakları Celaleddin Harzemşah’a bir hayli önem veriyorlar. Hatta onu “Türkü kendine getiren Sultan Celaleddin Harzemşah“(İrfan Öztura) olarak değerlendiriyor.

Namık Kemal dahi onun üzerine “Celaleddin Harzemşah” adı altında bir tiyatro piyesini yazdı. Namık Kemal bu eserinde Harzemşahların son sultanı olan Celaleddin Harzemşah’ın kahramanlıklarını, hayatını ve Moğollara karşı Türk-İslam dünyasının savunmasını anlatıyor.
Herkes Namık Kemal’ın “Vatan Yahut Silistre“ adlı eserini de bilir.. Namık Kemal’ın bu eserini değerlendiren Türk resmi edebiyat eleştirmenleri onun „bu ilk piyesiyle vatanperverlik ve kahramanlik duygularından işe başlamıştır. Halkta bu duyguları harekete geçirmek isteyen bu dram, 1853 Türk-Rus Savası’nda gönüllü olarak cepheye giden sevgilisinin ardından, cephede O’nunla beraber bulunmak ve onunla aynı kaderi paylaşmak için asker kıyafetine girip, Silistre mudafasına iştirak eden genç bir kiz ile genç bir adamın aşkı etrafında gelişerek, Türk askerinin vatan uğruna gösterdiği fedakarlığı canlandırır.İçindeki vatanı şiir ve hitabetler ile devrinde muazzam bir heyecan yaratan bu eser Türk Tiyatrosu’nu bulunduğu seviyeden çok ileri götürmüştür. Piyes mevzuundaki basitliğe rağmen çok sevilmiş, Avrupa’da alaka uyandırmış, temsilinden uç yıl bile geçmeden Rusça’ya, daha sonra da başka dillere tercüme edilmiştir.Kemal’in en fazla munakaşa ve eleştiriye maruz kalmış piyesi budur.“ Diyorlar…

Bu piyes Namık Kemal’ı „Vatan Şairi“ yapmıştır..

İşte Namık Kemal’ın eserlerini ve arkadaşlarına yazdığı mektuplaşmalarına baktığım zaman Namık Kemal’e bu eserin yazılmasında ilham kaynağı olanın bir „Kürd kızı“ olduğunu gördüm…
Namık Kemal, Kars’ta iken şahit olduğu Abdulhak Hamid’e yazdığı mektubunda „ Kırım muharebesinde Kara Fatma’yi, falan bir tarafa bırakalım. Bir Kürt kızı nişanlısının arkasına düşerek gönüllü nefer yazılmış, Kars’a kadar gelmiş, bir taburun trampetciliğinde bulunduğu halde şehid olmuştu… Cenazesini gözümle gördüm.. Çünkü o zaman Kars’ta idim“ diyor.( F. Abdullah, Hususi Mektuplarına Göre Namık Kemal ve Abdülhak Hamid, Ankara Güneş Matbaası, 1949, s 84)

 

Bu eserler Namık Kemal’ı “vatan şairi” yaptılar.

Biri bir Kürd kadınından etkilenerek kaleme alıyor, diğerini ise Kürdistan’ı yıkıma uğratan bir kişiyi sembolleştirmek için yazıyor.

Türk ırkçı çevreleri yaygın bir şekilde Alparslan’ı ve Celaleddin Harzemşah’ı kendi ulusal önderleri olarak görüyorlar.

Fakat, işin ilginç yanı bu iki başbuğları Kürdler tarafından öldürüldüler.

 

Daha önce Alparslan’ın ölümüne ilişkin yazdığım bir makalede Urfalı Mateos’dan bir alıntı yapmıştım.Urfalı Mateos „Vekayi-Name’sinde Alpaslan, Bizans kralı Diojeni yendikten sonra Semerkant memleketini feth etmek üzeri yola koyulduĝunu söylüyor ve ekliyor:celalettin harzem_ah

 

O büyük bir ordunun başında olduĝu halde metin ve meşhur bir kale olan Hana* üzerine yürüdü ve kuşattı… Bu kalenin sahibi cesur ve aynı zamanda azgın ve merhemetsiz bir adamdı.** Sultan Alpaslan, kaleyi günlerce muhasara altında tutup çok sıkıştırdı.. O, aynı zamanda kalenin reisini, atalarının topraklarının daimi sahibi kalmak şartiyle kendisine itaate davet etti.. Kale reisi, hayli sıkıntılara göĝüs gerdikten sonra Sultana arzı tazimat etmiye karar verdi.. O, korkunç bir plan düşündü. O gün, karısı ve çocuklarıyla beraber şenlik ve ziyafet yaptı. Davullar çaldırarak ve şarkılar söyleterek onlarla beraber büyük neşe içinde içinde yedi ve içti. Fakat geceleyin karısını ve 3 oĝlunu Sultan’ın eline düşüp ona köle olmamaları için vagşiyane bir surette kendi eliyle kesti. O, ertesi sabah erken de oĝullarını kesmiş olduĝu iki biçaĝı yanına aldı ve Sultan’ın huzuruna gitmek üzre kaleden çıktı.. Sultan Alpaslan, onun geldiĝini haber alınca huzuruna getirilmesini emretti. Reis, huzura çıkınca eĝildi, fakat ona yaklaştıĝı sırada aniden Sultanın üzerine atıldı ve cizmelerinin içine saklamış olduĝu iki biçaĝı çekti. Onu Sultanın huzuruna getirmiş olanlar bu sırada kaçtılar. Vahşi bir hayvan gibi Sultanın üzerine atılan adam, iki biçaĝınıda onun vucuduna sapladı.. Sultanın adamları ileri atılıp onu olduĝu yerde öldürdüler… Sultan 3 yerinden yaralanmıştı, çok tehlikeli bir halde bulunuyordu ve şiddetli acılardan kıvranıyordu. O, memleket halkının bundan haberdar olmaması için ordusuna ilerleme emrini verdi.. Beş gün sonra vahim bir vaziyette olduĝunu hissedip başlıca İran reislerini ve mabeyincisini*** yanına çaĝırdı.. Sultan henüz bir çocuk olan oĝlu Melikşahı onlara takdim edip, işte ben yaralarımın tesiriyle ölüyorum. Oĝlum sizin hükümdarınız olsun ve tahtıma otursun‘ dedi.. Sultan, bu sözleri mutâakıp hükümdarlık esvaplarını çikardı ve oĝlu Melikşah’a giydirdi. Onun önünde eĝildi ve onu gözyaşları içinde Allaha ve Iran emirlerine emanet etti.. Sultan Alpaslan aynı günde ehemmiyetsiz bir adam olan bir Kürdün eliyle bu suretle ölmüştü….“ (Urfalı Mateos, Vekaliye-Name, sayfa 146, daha geniş bilgi için makaleme bakınız

https://newroz.com/tr/politics/345284/nazl-il-cak-mustafa-arma-ve-malazgirt-sava)

 

 

CELALEDDİN HARZEMŞAH’DA ALPASLAN GİBİ KÜRDLER TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜ!!!

 

 

Fakat Türk kaynakları var olan bu gerçeği gizliyor yada çarpıtıyorlar. Bir kaynak “Ağustos 1231’de Dicle köprüsü kenarında Moğolların baskınına uğrayan Celaleddin’in tüm maiyeti öldürüldü. Kaçarak dağlara çekilen Celaleddin Harezmşah, burada göçebeler tarafından öldürüldü.”(http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2906)diyor.

 

Aslında burada “göçebeler tarafından öldürüldü.” söylemi Kürdler için kullanılıyor. Türk kaynaklarınca “göçebeler” yada “köylüler ” tarafından öldürüldü gibi belirlemeler Kürd kavramını kullanmamak içindir. Asırlardan beri “kardeşçe bir arada yaşadık” gibi yalanlarını kamufle etmek için Kürd dışında bir dizi anlamsız tanımlamalarla geçiştiler. Sanki, “göçebe”nin “ yada “köylü”nun milleti yokmuş gibi….

 

Türk devleti Kürdleri bölmek ve Alevi Kürdleri Türk yada Türkmen göstermek amacıyla bir dizi sahte ve gerçek ile alakası olmayan uydurma hikayeler ortaya atıyor.
Kazım Karabekir Birinci Dünya Savaşı sırasında Kürdler içinde Dede, Şeyh, Mele ve Seyyidlerin etkisini gördüğünde devlete getirdiği bazı önerileri var. Bunlardan biri de “Kürdleri Türk göstermek için çeşitli kadroların Kürdçeyi öğrenerek ve kendilerini Seyyid olarak gösterip bölgede dolaşmalarını” istiyor. Aşağıda alıntısını vereceğim “Dede” ister bilinçli bir şekilde ve isterse devşirmelerden olsun var olan politikaya hizmet ediyor.

 

Alevî dedesi PİR AHMET DİKME, 1999 yılında yayınladığı „Haykırıp Duyuramadıklarım“ adlı kitabında şu bilgileri vermektedir: – „(CENGİZ HAN) Moğollarının baskılarına dayanamayarak yurdunu terketmek zorunda kalan MUHAMMED oğlu CELÂLEDDİN HARZEMŞAH yer yer çarpışarak batıya doğru ilerler, ve bir çarpışmada yaralanır. Yaralı olarak dostu olan ŞEYH HASAN’ın yanına gelir ve orada bir Kürt tarafından öldürülür… Beraberindeki oğlu MEHMET’i ŞEYH HASAN’a emanet eder. ŞEYH HASAN dostu CELÂLEDDİN’in nâşını götürüp DOJİK DAĞI’nın zirvesine defneder. Mehmet’i kendi himayesine alır, 3-4 yıl sonra kendi kızıyla evlendirir.“

Alevi Kürdleri Horasan’dan gelen Türkmenler olarak gösteren ve hatta Alevilerin kutsal ibadet yerlerini dahi Celaleddin gibi katillerin türbesi olarak gösteren zihniyet, Celaleddin’in bir Kürd tarafından öldürüldüğünü itiraf etmek zorunda kalıyor.celaladdin

 

Aslında Celaleddin Harzemşah yada diğer ismiyle Celaleddin Munkubirni’nin bir Kürd tarafından öldürüldüğü meselesini sayın Dr. Muhsin Muhammed Huseyn 1974 yılında Bağdat’ta çıkan “Kovara Koleja Edebî a Bexda” da gündeme getirmiş ve Kürdçe yazdığı bir makale ile bu hususu açığa kavuşturmuştu.

 

Celaleddin Harzemşah ve öncesi babası uzun süre Moğollarla çatışmalar içindeydiler. Burada bu çatışmalara girmeyeceğim. Celaleddin Harzemşah Moğallardan kaçarken Kürdistan’ın bir dizi bölgesinde katliamlar yapıyor ve buldukları her şeyi talan ediyordu.
Celaleddin Hesnikêf, Meyyafarqin, Xelat ve Tiflis şehirleri arasında ki bölgelerde çok aktifti ve sürekli saldırılar içindeydi.

 

Celaleddin 1230 yılında Kürdlerin çok yoğun yaşadığı Xelat’ı işgal ediyor ve büyük bir katliam yapıyor. Bu katliam çok sert tepkilere neden oluyor. Mısır, Şam ve Hesnikêf Eyubbilerinden ve bölgedeki diğer müslüman beyliklerinin hepsinin tepkisini topluyor. Aynı dönemlerde Moğollarda bölgeye saldırı hazırlıkları içindeler.

 

Celaleddin tarafından yapılan Xelat katliamı Moğal tehlikesini ikinci plana itiverdi.
Bilindiği gibi Kürdler uzun yıllardan beri Xelat’a yaşıyorlardı. Bir dizi, Bizans, Arap, Fars ve Müslüman tarihçiler ve gezginler bu konuda düşüncelerini yazmışlar. Bir çok tarihçi bölgede Kürd Belaşcan aşiretinden söz ediyor(Asar El Blad, El Qizvini’den aktaran Dr. Abdullah Elyaweyi, Kurdistan Le Çaxî Moxol da, sayfa 59)

Şeddadi, Rewadi ve Merwani Kürd Mirlikleri döneminde Xelatla olan ilişkiler çok sıkıdır. Xelat bir çok bölge gibi sürekli el değiştirebiliyordu. 1199 yılına kadar devam eden Şeddadiler’in Xelat ile olan ilişkileri için Şeddadiler üzerine yaptığım çalışmaya bakabilrsiniz. Bazil Nikitin “Kürdlerin Xelat’ı kurduğunu” söylüyor.(Dr. Elyaweyi, age, sayfa 60)

 

Xelat bir çok büyük alimleri yetiştiren bir Kürd şehridir. Bunlardan biri de islam alimi ve sofilerden olan Huseyin Xelatî dir. Xelat o dönemler büyük yıkımlara uğrayan bir şehirdir. Cengiz Han’ın saldırılarından önce, yıkım ve kıyımdan korktukları için Xelatlı 12 bin kişiden oluşan illeri gelenleri, din adamları, muritleri ve şehir halkı Xelat’ı terkederek Mısır’ın Kahire şehrine gidiyorlar. Bugün Kahire’nin Xelat Mahalesinin ismi o dönemler oraya gidenlerden kaynaklanıyor.( Dr. Elyaweyi, age, sayfa 60) Bilindiği gibi o dönemler Mısır Kürd Eyubbi Hanedanlığının denetimi altındaydı.

 

Bilindiği gibi 1199 yılında Şeddadi devletinin başkenti Anı Gürcü Kralığına bağlı Hıristiyan iki Kürd kardeş önderliğinde Gürcü birlikleri tarafından işgal ediliyor. Bir çok kaynağın Anı’nın Moğollar tarafından işgal edildiği ve Şeddadi devletinin Moğollar tarafından yıkıldığı i yönündek tezi doğru değildir.

 

Merwani Kürd devletinin Xelat üzerinde denetimi vardı. Merwanilerin Selçuklar tarafından yıkılmasından sonra Selçuklara bağlı Ermeni asılı Sekman 1199-1207 yılları arasında bu şehirde hüküm sürdü.

1207 yılında Xelat halkı Melik Adil’in oğlu
Melik Ewhad Necmeddin Eyubbi’ye haber göndererek şehri kendisine teslim etmek istediklerini bildirdiler. Melik Ewhad Necmeddin Eyubbi Xelatlıların bu istemlerini kabul ederek Xelat üstüne yürüdü. Fakat, çevredeki emirlikler ve özellikle Gürcü Kralı buna karşıydı ve Xelat üzerine yürüdüler. Gürcü Kralının saldırısı başarısızlıkla sonuçlandı..( Dr. Elyaweyi, age, sayfa 60) Melik Ewhad 1210(Elyaweyi, age, sayfa 61) yada 1213 yılında öldükten(Şerefxan Bitlisi, Şerefname, sayfa 89) sonra Melik Adil’in bir diğer oğlu Melik Eşref Xelatı(Ahlat) topraklarına kattı. Bilindiği gibi Melik Adil yaşadığı dönem oğlu Melik Eşref Urfa’nın başında bulunuyordu. Daha sonra Harran Eyaleti ve en son olarak kardeşi Melik Ewhat ölünce Xelatı’da topraklarına katmıştı. 1230 yılında ise Melik Eşref Şam’ın hükümdarı oldu..

Bu kadar fazla Eyubbilerin üzerine durmamın nedeni o tarihlerde Xelat Eyubbi Hanedanlığına bağlı bir bölge olduğunu ortaya koymak içindir.

 

Melik Eşref 1225 yılında Husameddin Musulî’yi yardımcısı olarak Xelat’ta görevlendirdi.

 

O dönemler Celaleddin Harzemşah Tıflis’i ele geçirmişti. Onun adına veziri Şerefedin Tiflis’in başındaydı. Şerefedin bugün Kuzey Kürdistan dediğimiz alana bir dizi saldırılar düzenliyor ve her şeyi talan ediyordu. Bir sefer talandan dönerken Melik Eşref ‘in yardımcısı Husameddin Musulî’nin saldırısına uğruyarak büyük kayıplar veriyorlar ve talan ettikleri malları bırakmak zorunda kalıyorlar.

 

Celaleddin Harzemşah büyük bir askeri güç toplayarak Xelat üzerine yürümeye başladı. Bu arada Melik Eşref, Celaleddin ile ilişkisi iyi olan kardeşine Melik Muazzam İsa’ya bir mektup yazarak aracı olmasını ve Celaleddin’i Xelat’ta yönelik saldırılarını durdurması için ikna etmesini istiyor. Melik Muazzam İsa’nın Celaleddin ile olan bu ilişkileri eskiye dayanıyor. Melik Muazzam İsa, kardeşleri olan Melik Eşref ile Mısır’ın başında bulunan diğer kardeşi olan Melik Kamil ile olan çatışmaları esnasında Celaledin ile ilişkiye geçiyor ve yardım istiyor.( Elyaweyi, age, sayfa 23)
Fakat, Melik Muazzam İsa’nın Celaleddin’e ve Celaleddin’in ona cevap verip vermediğini bilmiyoruz. Böyle bir mektuplaşma olsa dahi Celaleddin dinlemiyor ve Xelat üzerine yürüyor. Celaleddin büyük bir güç toplayarak Kürd bölgelerine saldırılar yaparak yakıp yıkıp ve talan ediyordu. Xelat halkı ile Celaleddin güçleri arasında çok kanlı bir savaş oldu ve Celaleddin’in güçleri geri çekilmek zorunda kaldılar. Bazı kaynaklar bu geri çekilişten kış şartlarının da büyük bir etkiye sahip olduğunu yazıyorlar.sultan-meliksah

 

Fazla bir zaman aradan geçmeden Celaleddin’in güçleri yeniden Xelat’a saldırıyor ve bir başarı elde etmeden geri çekiliyorlar.

 

Dr. Elyaweyi bir çok kaynağa dayandırarak Melik Eşref’in bilinmeyen nedenlerden dolayı Xelat’ın başında bulunan yardımcısı Husameddin Musulî’yi görevden aldığı ve tutuklattığını yazıyor. Daha sonra H. Musuli, İzeddin Eybek tarafından öldürülüyor. Husameddin Musuli’den sonra İzeddin Xelat’ın başına geçti. 1226 yılında Xelat iki defa peş peşe Celaleddin’in saldırısına uğradı ve iki saldırıda başarısızlıkla sonuçlandı. 1227 yılında Celaleddin Xelat’a yeni bir saldırı daha yaptı ve Xelat kalesinin çevresinde bulunan bir çok köy ve yerleşim birimlerini yerle bir etti ve yağmaladı…. Bu saldırı daha çok halkı korkutmak ve yeni bir saldırıya zemin hazırlamak içindi….

 

Celaleddin Harzemşah 1228 yılında yeniden Xelat’ta saldırdı ve şehri abluka içine aldı. Şehrin çevresini ve hatta Muş’a kadar geniş bir alanda katliamlar yaptı ve buldukları her şeyi talan etti.. Kuşatma içinde bulunan Xelat halkı 10 ay boyunca Celaleddin Harzemşah’ın saldırılarına karşı direndi. 10 ay boyunca işgalciler Xelat kalesinin surlarını yıkmaya çalıştılar. Xelat halkı Mısır’ın başında bulunan Melik Kamil’den yardım istedi. Melik Kamil, Halep, Hesenkeyf, Hema ve diğer alanlarda bulunan Eyubbi liderlerinden Xelat’a yardım çağrısı yaptı. Fakat ne yazık ki dışardan yardım gelmedi. Zaten o dönemler Eyyubi’lerin denetimi altında bulunan geniş çoğrafyanın bazı bölgeleri Haclıların saldırı altındaydılar. Sonuçta Xelat halkı on ay boyunca açlık içinde köpek, fare ve eşek etlerini yiyerek direndi. 10 ay sonra Xelat kalesi düştü. Celaleddin Harzemşah’a bağlı güçler 3 gün boyunca şehirde talan yaptılar ve katliamlar gerçekleştirdiler.

 

Celaleddin’in Xelat’ta yaptıkları “ daha sonra gelen Moğollar dahi hiç bir Kürd şehrinde yapmamışlardı”(Dr. Elyaweyi, age, sayfa 35)

1220 ve 1230 yılları arasında Xelat şehri tam 5 defa Celaleddin Harzemşah tarafından kuşatıldı ve bölge de büyük yıkımlar yapıldı. Xelatlar bir çok defa saldırılardan kaçarak Kürdistan’ın diğer şehirlerine ve hatta Mısır ve Şam gibi ülkelere göçetmek zorunda kaldılar.
Yukarıda ifade ettiğim gibi Celaleddin Harzemşah’ın Xelat’ta yaptığı son katliam farklı alanlarda hakimiyetlerini sürdüren Eyyubi Hanedanlığı mensup Meliklerin ve hatta Rum Selçuklularının da tepkisini çekti. Rum Selçukluların Sultanı Alaaddin Keykubad Celaleddin Harzemşah’a gönderdiği bir mektupta şöyle diyor: “Şeriyatta aykırı bir şey yapma!! Senin babanın haksızlıkları öyle yaptık ki yüce Allah ona doğudan Tatar ordusunu nasip etti.(Bilindiği gibi Celaleddin’in babası Moğallar karşısında aldığı yenilgi sonucu tüm iktidarını kaybetmişti-Aso) Eyyubi ailesi kutsal ve büyük bir ailedir. Kendileri, oğulları, kardeşlerinin ve amcalarının çocuklarıyla birlikte 2000 suvari oluşturabiliyorlar. Sanma ki ben onların duşmanlarıyım, blakis ben onların dostuyum. Onlar için savaşırım. Biz birbirimize kız alıp vermişiz. Amcam onların eniştesidir. Onlara karşı iyi davran ki biz senin düşmanlarının düşmanı olalım”(Tarix el dewli el Siryani, İbni Hibri’den aktaran Dr. Elyaweyi, age, sayfa 36)

Fakat, Celaleddin kendisine yapılan tavsiyeleri dinlemedi Kürdlere karşı katliam ve talanlarına devam etti. Eyyubi Meliklerinden Eşref Şam’dan, Melik Kamil Mısırdan Celaleddin üzerine yürüdüler. Melik Kamil kendisi gelmiyor. Melik Kamil’in gönderdiği birliklere meşhur Hakkari Kürd aşiretinin liderlerinden İzzet Ömer Ali komutanlık ediyordu. İzzet Ömer Ali ve Melik Eşref’in güçleri Alaaddin Keykubad’ın güçleriyle birleşerek Yassıçimen’de (Erzincan cıvarlarında) Celaleddin’in güçlerini büyük bir yenilgiye uğrattılar. Celaleddin canını zor kurtarır. Bu sefer Celaleddin Kürdistan’daki Xelat, Amed, Meyyafarqin ve Hesenkeyf gibi kale şehirlerinin çevresinde dolaşıyor. Moğollarda onun peşindeler. Moğollar Celaleddin’i Hesenkeyf cıvarında kıstırıyorlar ve büyük bir yenilgiye uğratıyorlar. Bazı kaynaklar Celaleddin Moğolların saldırısından kaçarken Amed kalesine sığınmak istiyor, fakat Amedliler kendisine sığınma imkanını vermiyorlar ve hatta halk kaleden itibaren kendisini taşlıyor. Celaleddin yanındaki güçler tasfiye olduğundan dolayı Celaleddin tek başını kılıf kiyafetini değiştirerek Meyyafarqin(Silvan) çevresindeki dağlarda dolaşıyor. İşte Türk kaynakları “bir göçebe” yada bir “köylü” tarafından öldürüldüğü dedikleri olay bu çevredir. Dr. Elyaweyi ve Dr. Muhsin Muhamed bir dizi eski kaynaklara dayanak Celaleddin’in bir Kürd tarafından öldürüldüğünü yazıyorlar. Bu kaynaklar: El bidayet we El Nihayet, İbn El Ksir, Siret El Siltan, El Niswe, Exbar El Dewl, ElQirmani, Tarix El Edeb Fi İran Mih El Ferdwsi El Suhudi, Tarix Mfsel İran, Abdullah Zari(Dr. Elyaweyi, age sayfa 34-36)

Sonuç olarak Celaleddin Harzemşah’ın Kürdler tarafından öldürülmesiyle Harzem devleti de son buldu.

 

Selçuklu Sultanı Melikşah’da Kürdler Tarafından Öldürüldü?

 

 

 

 

Uzun bir süre önce yabancı bir kaynakta „Selçuklu Sultanı Melikşah’ın bir Kürd tarafından öldürüldüğüne“ dair bir yazı okumuş ve not almıştım. Fakat, daha sonra önemli gördüğüm notumu yitirdim ve bir dizi aramaya rağmen bulamadım.

Ama, „Melikşah’ın bir Kürd tarafından öldürüldüğüne“ dair tespit olarak hep aklımda kaldı.

Yıllar önce de Selçuklu Sultanı Alparslan ve Harzemşah Celadettin’de Kürdler tarafından ödürdürüldüklerine dair bilgileri Kürd okurlarla paylaşmıştım.alparslani-kim-oldurdu

Bu tip bilgiler Kürd araştırmaları ve Kürd-Selçuki ilişkileri açısından gelecek kuşak araştırmacıları için ek bilgi görevini görebilirler.(İki makaleyi de bugün yeniden yayınaldım)

 

Geçenlerde Ömer Riza Doğrul’un çevirisini yaptığı Gregory Abu’l Farac’ın- Bar Hebraeus’un Türk Tarih Kurumu Basımevi tarafından 1945 yılından basılan ABU’L FARAC TARİHİ’ni okurken, Melikşah’ın öldürülmesi hadisesine denk geldim…

 

Bar Hebraeus Melikşah’ın öldümü olayını şöyle anlatıyor:

 

„Arapların 485(M. 1092) yılında Sultan Horasan’dan Bağdat’a geldi. Sultan Halife’nin karısı olan kızından doğan erkek çocuğun veliaht ilan olunmasını ve hilafete geçmesini istediği için Halife ile arası açıldı. Halife Sultanın talebini reddedince Sultan’da ona ‚Oyle ise Bağdat’tan çık, git’ tarzında bir haber gönderdi ve Halife şu cevabı verdi: ‚Emrinizi yerine getireceğim, yalnız yolculuğa hazırlanmak üzere bana on gün mühlet veriniz’. Dokuzuncu gün Sultan şiddetli ve yakıcı bir hummaya tutularak ölmüştür. Denildiğine göre kölesi Hurdik ona zehir içirmişti“(age, cilt 1, sayfa 334)

 

Ben şahsen Türklerin(bir kaç kişi hariç) Kürdlere ilişkin yazdıklarına, sundukları belgelere ve yaptıkları çevirilere güvenmediğimden dolayı bu „Hurdik“ kelimesi kafama takıldı..

 

Bundan dolayı Bar Hebraeus’un meşhur Tarih eserinin başka çevirilerine bakmak istedim.

 

Onun için Bar Hebraeus’ın sözünü ettiğim eserinin Chronicon Syriacum/[1] (Lipsiae (1789) basılan Latince baskısına baktım. Bar Hebraeus’un eserinin Latince baskısında “Hurdik” diye bir şey yok. Orada “Curdaeum”diyor. Yani Kürd…(sayfa 283)

 

Bar Hebraeus’un eserinde „ bir Kürd tarafından „ ibaresini içeren sayfa olduğu gibi yayınlıyorum.

Silav û rêz

Aso Zagrosi