KÜRD TARİHİ ÜZERİNE 3 DEĞERLİ KİTAP

Genel olarak Kürd tarihi üzerine yapılan çalışmalara baktığımız
zaman, Şerefxan Bedlisi Kürd tarihçilerin babası olarak karşımıza
çıkmaktadır. Şerefname olmamış olsaydı, bir dizi Kürd hanedanlıkları ve Mirlikleri hakkında sahip olduğumuz bilgilerden mahrum olacaktık. Şerefxan’ın Kürdlerin tarihini ayrı bir kitap olarak yazmasının altında ciddi bir ulusal bilinç vardır. Bundan dolayı bir dizi araştırmacı Kürd ulusal bilincinin oluşumunu Şerefxan’a dayandırıyorlar.
Şerefxan Osmanlılar tarafından öldürülmeden önce 1597 yılında Şerefname’nin yazımını bitiriyor.

Şerefxan’dan çok önce Kürd tarihini yazan bir başka Kürd alimi ise Ebu Hanife Dineweridir. Ebu Hanife Dineweri(820- 896) tarih, matematik, botanik, coğrafya, astronomi ve daha bir alanda bir dizi eser veren bir Kürd alimidir. Ebu Hanife’nin eserleri dünyanın bir çok dillerine çevrilmiş ve eserleri hakkında bilimsel araştırmalar yapılmış bir Kürd şahsiyetidir. „KÜRD TARİHİ ÜZERİNE 3 DEĞERLİ KİTAP“ weiterlesen

Nazlı Ilıcak, Mustafa Armağan ve Malazgirt Savaşı

Malazgirt savaşına ilişkin bir kaç yıl önce yazdığım bir yazıyı yeniden güncelleştiriyorum… Yarın bu savaşın yıldönümü olduğuna göre bir hayli gündeme gelecek…. Aso Zagrosi

 

 

Nazlı Ilıcak, Mustafa Armağan ve Malazgirt Savaşı
Aso Zagrosi
Yayınlandı: September 01, 2009

 

Malazgirt Savaşının 938. Yıldönümü vesilesiyle yapılan törende DTP Malazgirt Belediye Başkanı Mehmet Nuri Balcı’nın konuşmasına izin vermediler. M. Nuri Balcı’nın konuşma metninde basına yansıdığı kadarıyla aşağıda aktaracağım ibareler bulunuyormuş: „Türklere Anadolu’nun kapılarını açıldığı yer olan Malazgirt, Romen Diyojen komutasındaki 200 bin kişilik Bizans ordusu ile Sultan Alparslan komutasındaki 50 bin kişilik Selçuklu ordusu arasında geçen büyük bir meydan savaşına tanıklık etmiştir. Alparslan’ın ‚Eğer 20 bin Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım‘ sözü bu topraklarda kardeşliğe ve sadakata verilen önemi en iyi şekilde açıklamaktadır. Aynı kardeşlik ve sadakat Kurtuluş Savaşı’nda da gösterilmiştir. Mustafa Kemal’in omuz omuza çarpışan bu iki kardeş halka müteşekkir olduğu bir çok konuşmasıyla tarihe kaydedilmiştir.“ Eğer gelişmeler sayın Belediye Başkanı’nın ifade ettiği gibiyse burada „Kardeşlik“ yok, Kürdlere yapılan ihanetler söz konusudur. Kemalist süreci bir kenara bırakıyorum. Bu kısa yazıda Malazgirt savaşı ve Kürdler meselesi üzerine imkanlarım dahilinde duracağım.  30 Ağustos günü Zaman gazetesi yazarlarından Mustafa Armağan, „Malazgirt’te, Alparslan’ın ordusunda Kürtler ne arıyordu? „ ana başlığı altında bir yazı yazdı.Bugünde Sabah gazetesi yazarlarından Nazlı Ilıcak „Kürtler ve gönüllü beraberlik“ başlığı altında yine aynı konuyu işledi. İki gazetecinin makalelerine kaynaklık eden Malazgirt Belediye Başkan’ının açıklamasıdır. Mustafa Armağan’a göre Kürdlerin Malazgirt savaşına katılımı „zoraki“ bir katılımdı. Nazlı Ilıcak’a göre ise Kürdlerle Türklerlerin bu savaşta birliktelikleri „gönüllü“ bir temeldeydi.İlk etapta birbirlerine karşıt düşüncelermiş gibi görünen bu iki yazı, aslında biraz daha yakından bakıldığında o kadar aykırı olmadıkları ve aynı kaynaktan beslendikleri hemen görülür. İki gazetecinin ortak paydaları „Türk Tarih Tezinin“ bilinçli yada bilinçsiz kurbanları olmaları, Kürdler ve Kürdistan tarihi hakkında tam bir cehalet içinde bulunmalarıdır.Mustafa Armağan Kürdlerin „zoraki“ bir şekilde savaşa katıldığını ispat etmek amacıyla Selçuklularla Merwanî Kürd Devleti arasındaki ilişkileri kendine göre özetliyerek şu sonuca varıyor: „Böylece bütün varlığını Selçuklulara borçlu hale gelen Mervanî Sultanı Nizamüddin, Alparslan Musul seferinden Malazgirt’e yeniden dönünce hem topraklarından geçmesine izin verdi, hem de kendisine, Mükrimin Halil Yınanç’ın dediği gibi bütün kuvvetlerini teslim etti. Yeter ki, kendisine dokunmasındı.“ Mustafa Amağan, Merwani’lerin konumu hakkında ya ciddi bir tarih bilgisine sahip olmadığından yada bilinçli bir şekilde tarih gerçekleri çarpıtıyor. Bir de, taktığı ikinci nokta „10.000 Kürd“ mü yoksa Malazgirt Belediye Başkanı’nın ifade ettiği „20.000 Kürd süvari“ mi savaşa katıldı?      Mesele bu kadar basit değil. Orta da, bir dizi belge var. Çünkü Selçuklular bölgeye gelmeden önce, hatta Alparslan hâlâ doğmadan Türk kabileleri Orta Asya çöllerinde bulundukları bir dönemde Kürdler alanda bir çok devlet sahibiydi. Bu devletlerden biri Şeddadî Kürd Devletidir ( 951- 198). Bu devlet, bugünkü Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın belli kesimlerini kapsayan geniş bir alan üzerinde hüküm sürüyordu. (Bu Kürd devleti hakkında daha geniş bilgi için bir kaç günden beri Newroz.Com’da yayınlamaya başladığım Şeddadi Kürd Devleti adlı yazı serisine bakınız)Bugün İran devlet toprakları içinde bulunan Tebriz ve Doğu Kürdistan’ın diğer bir çok bölgesinde hakimiyetini sürdüren Rewadi Kürd devleti vardı. Tebriz Rewadilerin başkentiydi.  Zaten o dönem hakkında yazan hemen hemen tüm islam tarihçileri bu bölgelerin Kürdlerin yurdu olduğunu söylüyor.Meşhur tarihçi Mesudi, Azerbeycan için; „Azerbeycan Hezbanilerin vatanıdır“ diyor. Yine aynı dönem için Ahmedî Xosrewi , „Şalyarî Nenasraw“ adlı eserinde;“Azerbeycan halkının ezici çoğunluğu Kürdtür“ diyor. Yani onuncu ve onbirinci yüzyılda Azerbeycan’ın hem nufüsu ve hemde yöneticileri Kürdlerden oluşuyordu. Kürd asılı tarihçi İbni El Êsiri;„Selahadin Eyyubi’nin mensup olduğu Hezbani aşireti Kürdlerin en iyi aşireti“ olduğunu yazıyor. ( akt. Mansur Mexdum, Giringî Kurd û Kurdistan Le Qonaxe Mêjûyekanî Êran ta serdemî Afşarîye, sayfa 91)Selahaddin Eyyubi’nin ailesinin bu bölgeden ve aynı zamandan Hezbani aşiretine mensup olduğunu söyleyen bir çok tarihçi var.Selahaddin döneminde yaşayan tarihçilerden İbni El Esiri, İbni Şeddad, El İsfahani ve daha sonra yaşıyan İbni Xaliqan gibi tarihçiler;“Selahaddin’in Hezbani aşiretinin Rewadi koluna bağlı olduğunu” yazıyorlar..Selahaddin’in dedesi “Şadi” Şeddadi Kürd devletinin hizmetindeydi… Şeddadi Kürd devletinin Rewadi, Hesenewi ve Merwani Kürd devletleri gibi Selçuklular tarafından yıkılmasından sonra, Şadi ve ailesi Bağdat’ta yerleşiyor. (Belkide zorunlu göç)Asuri tarihçisi Bar Hebraeus (1226-1286), Selahaddin ailesinin kökeni hakkında şöyle diyor: “Selahaddin’in babası Necmeddin ve Şerko’nun babaları Şadi Dwin’den geliyor…………. Kürd ırkına mensuptu…. Tikrit Emiri Mucahadin Behroz’un hizmetine giriyorlar… Şêrko Behroz’un çok sevdiği bir Hıristiyanı öldürdükten sonra iki kardeş Musul Zengilerine sığınıyorlar” diyor.. (Akt. E.İ Yousif, Les Syriaques Racontent Les Croisades, p. 183-184) Bugün Türklerin „Kuzey Irak“ dediği Güney Kürdistan’da ise başka Kürd devletleri varlığını sürdürüyordu. (makaleyi aştığından dolayı geçiyorum)

Ayrıca bugün Kuzey Kürdistan olarak adlandırdığımız toprakların büyük bir kesimini denetim altında bulunduran Merwani Kürd devleti vardı. Meyafarqin, Merwani Kürd devletinin başkenti olduğu zaman, Merwanileri Arzan, Hasankeyf, Xelat, Malazgirt, Erciş, Nusaybin, Cizre, Urfa ve Musul’a kadar tüm bölgeleri kontrolleri altında bulunduruyorlardı.. Bazen bu bölgelerin biri yada diğeri onların denetiminde çıksa dahi, ama her zaman Merwanilerin magnetik alanı içindeydiler.. Ben burada iki Asuri asılı tarihçi olan Nusaybinli Elie ve Suriyeli Michel’in Merwani Kürd devletinin hakkında yazdıkları bazı iddialarını aktarmakla yetineceğim.. Nusaybinli Elie (975- 1046) yılları arasında yaşamış ve Merwani Kürd devletinin oluşumu ve gelişim sürecinin doğrudan tanıklarındından biridir. (İlginç bir yaşamı var, konumuz dışında olduğundan geçiyorum) Nusaybinli Elie, bir çok eser vermiştir.. Kürd tarihi açısından bunlardan en önemlisi “La Chronographie d’Elie bar-Sinaya, Metropolitain de Nisibe, edition et traduction, J. Delaporte, Paris 1910) Nusaybinli Elie, söz konusu olan eserinde Musul’da Hamdanilere karşı çatışma sonucu yaşamını yitiren Merwani Kürd devletinin kurucusu Baz’ın (990) yerine geçen yeğeni Ebu Ali al-Hasan bin Merwan’ın trajik sonundan söz ediyor.. Elie, anılarında Ali al-Hasan bin Merwan, Amed’e giderken kalenin kapısında halk tarafından karşılanıyor.. Bu arada Abdel Barr adlı biri onu öldürüyor ve şehri ele geçiriyor, diye yazıyor.. O dönem Gezirta yöneticisi olan kardeşi Abu Mansur Said bin Merwan, büyük abisinin ölümünü duyar duymaz Meyafarqine geliyor ve 11 Kasım 997 tarihinde kendi hakimiyetini yeniden tesis ediyor… O günden itibaren kendisine Mumahhid ed Daula” denildi diyor.. Elie anılarında devamla Mumahhid ed Daula Said Meyafarqin’da güven, huzur ve düzeni sağladıktan sonra orayi kendisine başkent yaptı, hala şimdiye kadar ışıldayan kale duvarlarını örerek ismini verdi.. Mumahhid ed Daula Said, 1000 yılında o dönem Bağdatın Emiri olan Buyidi Baha el- Dawli’den Abbasi Kralı Mansur (754-775) zamanından beri Bağdat hastahanesini yöneten Hekim Gabriel bin Abdullah bin Bakhtisho’yu Meyafarqin’e göndermesini istiyor.. 80 yaşında olan Gabriel çocukları ile birlikte Meyafarqin’e gelip yerleşiyor.. Fakat iki yıl sonra yaşama veda ediyor.. Elie’nin söylemiyle Merwani kralı Gabriel’i büyük servetler ve payeler veriyor.. Elie, Mumahhid ed Daula Said’ in (14 aralık 1010) abisi gibi tuzağa düşürülüp öldürülmesine çok üzülüyor ve hatta anılarında onu tuzağa düşürüp öldüren Sarwin adlı birine “dinsiz, imansız” diye hakaretler yağdırıyor.. Merwan’ın en küçük ve üçüncü oğlu olan Ebu Nasır, Sarwin’a karşı savaş başlatıyor ve onu yenip öldürüyor. Ebu Nasir Merwani Kürd devletinin başına geçtikten sonra Ebu Nasır El Dawla lakabını alıyor… Ebu Nasır El Dawla Merwani Kürd devletinin başına geçtikten sonra, kabiliyetli bir lider olduğundan dolayı kendisini o dönemin büyük güçlerinden olan Buyidlere, Fatimelere ve Bizanslara empoze ediyor… Bu 3 devlet, Ebu Nasır El Dawla’ye Merwanilerin başına geçtiğinden dolayı kutlama mesajları gönderiyorlar..Elie, Ebu Nasır El Dawla’nin 1011 yılında vasalı olan İbni Dimne’nin denetimindeki Amedi yeniden kontrol altına aldığını ve Amed halkının Dimne’yi öldürdüğünü yazıyor..Ebu Nasır El Dawla Bizans imparatorluğu ile karşılıklı dokunmazlık antlaşmasını imzalıyor.. (Sevgili Rohat Alakom, İstanbul Kürdleri adlı eserinde, Kürdler ve İstanbul ilişkisini bir hikaye dışında Molla Gorani’nın 1453 gidişine bağlıyor… Aslında Merwaniler döneminde ciddi ilişkiler var… Daha sonra Kerkük’ten Malatya’ya gelen ve oradan Moğol saldırıları esnasında Ege denizi boylarında Germiyanoğulları devletini kuran Germiyan Kürdleri ile Bizansların yüzyıllara dayanan ilişkilerinden aramak gerekir).Elie’nin “Muzafer Emir” dediği Nasir al-Dawla Ahmed Bin Merwan bir Arap Emirinin hakimiyeti altında olan Urfa’yı; Urfa halkının istemi üzerine özgürleştiriyor ve Athira adlı Arap Emirini de öldürüyor.. Merwani yada bazılarının Dostiki Kürd devletine Merwan’ın oğlu Nasir yarım asır boyunca kralık (Mirlik) yaptı..Kral Nasir Meyafarqin’deki “Meryem Kilise”sinin hemen yanındaki tepede yeni bir kale inşa etti, köprüler yaptı, kamuya açık hamamlar inşa etti… Ayrıca var olan Meyafarqin Observatuarını yeniden tamir etti… Meyafarqin ve Amed camilerinde kitaphaneler oluşturdu..Ephrem-Isa Youssif’ın söylemiyle; “Meyafarqin Doğunun Güneşi olmuştu.. Meyafarqin, bilim adamlarının, dünya işlerinden ellerini çeken Sofilerin, El Esir gibi tarihçilerin, Abdullah El Kazurani gibi şairlerin rahatlık içinde kendilerini ifade ettiği ve hatta daha sonra Abbasilerin Halifesi olacak olan Muktadi’nin politik iliticada bulunduğu” huzur, güven, ilim ve irfan merkezi olmuştu.. Bağdat Halifesi Al- Kadir’in, Baş Veziri olan Abu al-Kasim al Huseyin al Mağribi Bağdat’ı terkederek Nasir al-Dawla Ahmed Bin Merwan’ın Baş Veziri olmuştu.. Al Mağribi 1026’dan öldüğü 1036 yılına kadar Merwani Kürd Devletine hizmet etti.. Al Mağribi, Nusaybinli Elie’yle her zaman dostluk ilişkilerini sürdürdü. Ya Meyafarqin’de yada Nusaybin’de sık sık görüşüyorlardı..

Nasıl Nizami Mülk “Siyasetname”sini Selçuklu Sultanı Melik Şah’a yazmışsa, Firdewsi “Şahnamesi” Haznewi Emirine yazmışsa, Al Mağribi’de İdeal yönetme sanatı olan “Kitab fi’l Siyasa” sinı Merwani Miri, Mîr Nasir’a hitaben yazmıştır..Meyafarqin doktoru, Abu Said Mansur bin İsa, diğer adıyla “Zahid al-Ulema” (kendisi de hırıstiyan) Meyafarqin’de görkemli bir hastane yapıyor. ( Hastahanenin yapılış hikayesi uzun, geçiyorum). Mîr Nasir “Meyafarqin Hastahanesi” için büyük servetler harcıyor..Büyük felsefeci, hekim, mantılçı ve her alanda yazan İbni Butlan’da, Mir Nasir’a dost olmuş, Bağdat’ı terkederek Meyafarqin Sarayına yerleşmiştir..Aslında Suriyeli Michel’in, Bizans, Arap, Fars, Ermeni ve Kürd tarihçilerinin Merwani Kürd Devleti Hakkında söylediklerini açmak, Selçukluların dönemi ve Kürd devletinin irdelemek gerekir..Selçukluların Bizanslarla girdikleri savaşlar, esas olarak Kürdistan toprakları üzerinde gerçekleşiyordu… Çünkü, bu savaşların esas amacı Kürdistan gibi stratejik ve zengin bir ülkeye eĝemen olmaktı.. Bu iki bölgesel güç, Kürdistanı denetim altına almanın yaratacaĝı jeo-stratejik avantajlar sayesinde hem Kafkaslara, hem Ortadoĝu’ya ve hem de Küçük Asya’ya yayılabileceklerini biliyorlardı…. Bundan dolayı, savaşlar hep Kürdistan için ve Kürdistan’da yapıldı..Selçuklularla Bizanslar arasında yapılan en büyük ve hayati savaş Malazgirt savaşıydı.. Bu savaş hem kendi döneminde büyük bir savaştı ve hemde tarihsel bazda bıraktıĝı etkiler açısından…. Çünkü, bu savaşın yarattıĝı siyasal sonuçların etkisi günümüze kadar geldi ve bölgenin demografik yapılanmasının alt üst olmasına neden oldu.Bir çok çevrenin haklı olarak kendi kendilerine sordukları soru, „Türklerin“ Malazgirt savaşını kazanmasında Kürdlerin sahip oldukları rol neydi?    Selçuklular ve Bizanslar bölgeye girdikleri zaman veya saldırdıkları zaman acaba bu bölge No Mans land mıydı? Malazgirt savaşına ilişkin yazı yazan ve eser verenlerin bir çoĝu sanki bölgede kimse yaşamiyordu gibi bir pozisyon yaratabiliyorlar.. Hâta Taha Akyol gibileri „Kürdlerin Türklerle beraber anadoluya geldiklerini“ yazabiliyorlar..Bu meselenin daha iyi anlaşılması için, Kürdlerin o dönem sahip olduĝu siyasal ve askeri konuma bakmak gerekir…O dönem, Kürdistan’ın savaş alanı dışında kalan bölgelerindeki Kürd Hükümetlerini saymasak, savaştan doĝrudan etkilenen ve o dönem siyasal aĝırlıĝı olan 4 Kürd Hükümetinden söz etmek gerekir.. 1)Rewadi Kürd Hükümeti: Rewadi Hükümeti, Hazbini aşiretinin bir kolu olan Rewadi’lerin lideri Muhamed Rewadi tarafından, 893 yılında Tebriz ve çevresinde kuruldu… Rewadi Kürd Hükümeti Selçuklular tarafından 1070 yılında yıkıldı.. 2)Şeddadi Kürd Hükümet: Bu Hükümet, 951 yılında Aran bölgesinde kuruldu….. Gence ve Ani gibi şehirleri kendisine başkent olarak seçen Şedadiler, 1197 yılında iç çelişkiler ve dış saldırılar neticesinde yıkıldı.. 3)Mervani Kürd Hükümeti: Bu hükümet ise 983 senesinde kuruldu ve 1096 tarihinde yıkıldı… Bu Kürd hükümetinin başkenti Meyafarqin di… 4)Salari Kürd Hükümeti: Bu Kürd Hükümeti, Muhamed’in Salar tarafından 942 yılında bugün Batı Azerbeycan diye tabir edilen eski „Küçük Med“ de kurulmuştu… Bu hükümetin başkenti Erdebil di… Bu hükümet 1096 senesinde yıkıldı.. Kısaca kuruluş ve yıkılış tarihlerini verdiĝim bu Kürd hükümetleri Rewadiler hariç (1070 yılında yıkıldı) diĝerleri Malazgirt savaşı sırasında varlıklarını sürdürüyorlardı..Şeddadi ve Mervani Kürd Hükümetleri, o dönem ciddi siyasal ve askeri aĝırlıĝı olan yapılanmalardı… Bu iki Kürd hükümeti, tüm çevre güçler tarafından ciddiye alınan, güçler dengesini deĝiştirebilen siyasal aktörlerdi.. Selçuklar alana gelmeden çok önce, bu Kürd hükümetleri kurulmuştu… Fakat, bu Kürd hükümetleri bir çok nedenin yanında dinsel nedenlerden dolayı Bizansların sürekli saldırıları altındaydılar… Abbasi devletinin merkezi otoritesinde ortaya çıkan sorunlardan dolayı, kendisiyle meşgul olan Baĝdat yönetiminin Kürdler için yapacaĝı bir şey yoktu… Kürdler, kendi baĝımsız otoritelerini kurarak, Bizans imparatorluĝu ve islam halifesi arasında tam bir tambon oluşturuyorlardı….Bu esnada Kürdler Bizansların hıristiyanlaştırma çabalarına karşı sürekli direndiler… Kürdlerle Bizanslar arasında bir çok savaşta oldu… Ama bunun yanında sorunları barışçıl bir şekilde çözme çabalarıda vardı…Kürdler, Bizanslarla Selçuklar arasındaki sorunlarda çeşitli dönemler aracıda oldular… Bunlardan biri, 1049 yılında Selçuklu komutan Ibrahim Inan tarafından esir alınan Bizans kralı Constantin’in kardeşi Qaris’in kurtarılması olayıdır…

Bizans kralı Constantin, Mervani Kürd hükümetinin başkanı olan Nesruldewle’den kardeşinin kurtarılması için aracı olmasını istiyor… Nesruldewle bu görevi başarıyla yapıyor ve Bizans kralı kendisine bir dizi hediye gönderiyor.. Ayrıca Istanbul ve Meyafarqin arasında çok yoĝun diplomatik geliş-gidişler vardı.. (Daha fazla bilgi için Abdulreqib Yusuf’un Dostike devletiyle ilgili çalışmasına bakınız).. Mervanilerin Mısır ve Suriye’de bulanan Fatimilerlede geniş ilişkileri vardı..Bizans kralı 2. Basil, 1000 yılında Malatya, Xarput, Karer dağlarını aşarak Erez’e geldiği zaman Mervani Kürd devletinin başı Muhahid Ad Daoula Ebu Mençur Said gidip kendisini görerek bağlılığını bildirdi.. “Basil bu Kürdü bir Magistros yaparak, koruması altına aldı… Ve yeni vasalı yaptı ”(Asolik, Cronologie suivie par Samuel d’Ani, p.164)Kürdler, Kafkasya bölgesinde de etkili bir güç olarak varlığını sürdürüyordu… Bugün Ermenistan ve Azerbeycan denilen bölgede büyük oranda Şeddadi ve Rewadi Kürd devletlerinin denetimindeydi… Bizanslar, Anı Ermenileriyle devlet çıkarları ve mezhepsel sorunlar yüzünden ortaya çıkan çelişkilerden dolayı Şeddadi Kürdleriyle ittifaklar kurmuşlardır.. 1042 ve 1054 yılları arasında imparator olan “Constantin Monomaque Şeddadi Hanedanlığının zalim Emiri olan Abu Uswar bir mektup yazarak Anı’yı işgal etmesini ve 2. Gagik’e verebilidiği kadar zarar vermesini istiyor.. Constantin Monomaque’ın komutanı Nikolaos bu mektuba ek olarak ona bir dizi servet ve onurlandırma konusunda da söz veriyor”… (Schlumberger, Epopé Byzantine III. 482-83)

Abu Uswar kendisine yapılan öneriyi kabul ediyor, ama İstanbul sarayına şartlarını ileri sürüyor… Abu Uswar; „Anı yönetiminde koparacağım tüm topraklar bana ait olacaktır” diye şartını ileri sürüyor..İmparator Constantin Monomaque; “Devlet başkanlarına mahsus olan damgalı bir mektupla bu antlaşmayı kabul ediyor” (Schlumberger, Epopé Byzantine III. 482-83) Şeddadi Kürd Hanedanlığı, bu durumdan yararlanarak bir bölge ve kaleye el koydu… Bizans ordularıda Anı üzerine yürüdüler.. Kürdler ve Bizanslar arasında kalan 2. Gagik Kürdlerle anlaşmaya çalıştı.. Bazı kaynaklara göre kısmi antlaşma sağlanmıştı… Bizanslar Ermeni emiri 2.Gagik’ı kandırarak İstanbul’a götürdüler.. Ermenilerin ileri gelenlerinden bazıları şehri Bizanslardan ziyade Şeddadi’lere teslim etmek istiyorlardı.. Çünkü Şeddadi kralı Abu Uswar bir Ermeni prensesiyle evliydi.. Ama Bizanslar şehri aldılar ve Şeddadilerle yaptıkları antlaşmaya uymadılar.. Bizanslar Ermeni ve Gürcülerinde içinde bulunduğu ordularını Abu Uswar’ın üzerine gönderdiler… Abu Uswar; “Bir savaş adamı olarak saldırılara karşı koyamayacağını anlayarak Dwin’e çekilip, tuzak kurmaya başladı” (age).. Şehrin bir çok alanında yoğun bir şekilde su setleri oluşturulmuştu.. Bizanslar tam şehre girmek üzere olduğu bir anda bırakılan sular ve oluşan çamur ortamında korkunç bir yenilgi aldılar. Fakat şunu da vurgulamak gerekir, Selçuklu Sultanı’nın adamlarında olan Horasanlı Salar bazı hıristiyan yerleşim birimlerine saldırarak bir çok insanı öldürdü ve esir aldı… Mervani Kürd devletinin kralı Salar’a bir mektup yazarak esirleri kendisine vermesini ve Amed’te satılmasını öneriyor… O böylelikle hıristiyanları kurtarmak istiyordu.. Çünkü “Nasırdol iyi bir olup hıristiyanlara karşı merhamet duyuyordu” (Matthieu d’Eddese, Chronique, LXXXVI).Ama ne yazık ki esirlerin bir çoğunu öldürüyor.. Selçuklar İran’a kaçarken, Bizans orduları Amed üzerine yürüdüler…

Matthieu de Eddese’nin verilerine göre Bizanslılar, Amed şehrinde 15000 Kürdü oldürdüler….Çok kısa bir şekilde özetleye çalıştığım bu ortamda Selçuklar diye yeni bir güç alanda belirlenmeye başladı.Ertuğrul Anı’ya saldırdığı zaman yanında Şeddadi Kürdleride vardı.. O yenilgi aldığı zaman, Bizanslılar “tüm doğu ordularını Şeddadi kralı Abu Uswar’ın üzerine gönderdi.. O, yeniden Bizanslıların vassalığını kabul etti..Daha sonra Alparslan’la Bizans kralı Romanus Diogenes arasında yapılan Malazgirt savaşında yine Kürdler çok zarar gördüler.. Hem Kürdistan savaş alanı oldu ve hem de Kürdler esas savaş gücü olarak zarara uğradılar.Bizans ordusu Ibni El Esiri’ye göre 200 000 askerden, Imadedine göre 300 000 ve El Fariqi’ye göre 400 000 bin askerden oluşuyordu… Ama sonuç olarak çok büyük bir güç… Bu sayıları daha aşağılarada çeksek dahi büyük bir askeri yığınak.. Bu güçlerin 30 bini Roussel de Bailleul önderliğinde Xelatı kuşattı… Xelat o dönemler Kürdlerin elindeydi… Diğer güçler Malazgirt’e…. Ama Selçuklu güçler sayısal olarak azdı.. René Grousset’te göre, “15000 Kürd ve Türk“ Sıbt İbnu’l-Cevzî’nin „Mir’atu’z-Zamân“ı „10 bin Kürd“, başka bazı tarihçiler 30 000 kişiye çıkarıyorlar… Şimdi bazı eski kaynaklara dayanarak Bizans kralı Romanus Diogones’in esir alınış öyküsüne değinmek istiyorum.. Selahadin Üniversitesi Öğretim görevlilerinden Dr. Niştiman Beşir Mehemed, Raman dergisine yazdığı bir makalede;“Bizans kralı Romanus Diogones’in Şadi adlı bir Kürd tarafından esir alındığını” yazıyor.. Dr Niştiman bu tezini tarihçi İbni El Ebri’nin “Tarix El Zeman” adlı eserine dayandırıyor..İbni El Ebri şöyle yazıyor;“Şadi adlı bir Kürd Bizans kralı 4. Romanus’u esir alabildi.. Bu gerçeği ispatlamak için diyebilirim ki Şadi Kürdçe bir kelimedir.. Ayrıca Selahedin Eyubi’nin babasının ismide Şadidir” (akt. Dr. Niştiman) Kürdistan ve Anatolia’ya taşıyan Türkelerin „Malazgirt Fatihi“ dediĝi Alpaslan yine bir Kürd tarafından öldürüldü.. Bu konu da, en ciddi Kaynak 11 ve 12 yüzyılda yaşamış, Fransızların Mathieu de Edesse ve bizim „Urfalı Mateos“ olarak bildiĝimiz Ermeni tarihçisidir. Urfalı Mateos „Vekayi-Name’sinde Alpaslan, Bizans kralı Diojeni yendikten sonra Semerkant memleketini feth etmek üzeri yola koyulduĝunu söylüyor ve ekliyor;„O büyük bir ordunun başında olduĝu halde metin ve meşhur bir kale olan Hana* üzerine yürüdü ve kuşattı… Bu kalenin sahibi cesur ve aynı zamanda azgın ve merhemetsiz bir adamdı.** Sultan Alpaslan, kaleyi günlerce muhasara altında tutup çok sıkıştırdı.. O, aynı zamanda kalenin reisini, atalarının topraklarının daimi sahibi kalmak şartiyle kendisine itaate davet etti.. Kale reisi, hayli sıkıntılara göĝüs gerdikten sonra Sultana arzı tazimat etmiye karar verdi.. O, korkunç bir plan düşündü. O gün, karısı ve çocuklarıyla beraber şenlik ve ziyafet yaptı. Davullar çaldırarak ve şarkılar söyleterek onlarla beraber büyük neşe içinde içinde yedi ve içti. Fakat geceleyin karısını ve 3 oĝlunu Sultan’ın eline düşüp ona köle olmamaları için vagşiyane bir surette kendi eliyle kesti. O, ertesi sabah erken de oĝullarını kesmiş olduĝu iki biçaĝı yanına aldı ve Sultan’ın huzuruna gitmek üzre kaleden çıktı.. Sultan Alpaslan, onun geldiĝini haber alınca huzuruna getirilmesini emretti. Reis, huzura çıkınca eĝildi, fakat ona yaklaştıĝı sırada aniden Sultanın üzerine atıldı ve cizmelerinin içine saklamış olduĝu iki biçaĝı çekti. Onu Sultanın huzuruna getirmiş olanlar bu sırada kaçtılar. Vahşi bir hayvan gibi Sultanın üzerine atılan adam, iki biçaĝınıda onun vucuduna sapladı.. Sultanın adamları ileri atılıp onu olduĝu yerde öldürdüler… Sultan 3 yerinden yaralanmıştı, çok tehlikeli bir halde bulunuyordu ve şiddetli acılardan kıvranıyordu. O, memleket halkının bundan haberdar olmaması için ordusuna ilerleme emrini verdi.. Beş gün sonra vahim bir vaziyette olduĝunu hissedip başlıca İran reislerini ve mabeyincisini*** yanına çaĝırdı.. Sultan henüz bir çocuk olan oĝlu Melikşahı onlara takdim edip, işte ben yaralarımın tesiriyle ölüyorum. Oĝlum sizin hükümdarınız olsun ve tahtıma otursun‘ dedi.. Sultan, bu sözleri mutâakıp hükümdarlık esvaplarını çikardı ve oĝlu Melikşah’a giydirdi. Onun önünde eĝildi ve onu gözyaşları içinde Allaha ve Iran emirlerine emanet etti.. Sultan Alpaslan aynı günde ehemmiyetsiz bir adam olan bir Kürdün eliyle bu suretle ölmüştü….“ (Urfalı Mateos, Vekaliye-Name, sayfa 146)

Evet, Kürdistan’ı işgal eden o dönemin iki büyük gücün başında bulunan Alparslan Kürdler tarafından öldürülüyor, Romanus Kürdler tarafından esir alınıyor… Burada bir çok sonuç çıkarılabilinir… Kürdler, bölgenin en büyük halkı olarak tüm gelişmeleri büyük oranda etkileyebiliyordu.. Eğer din meselesi olmamış olsaydı, Kürdler Selçuklara karşı tavır alsaydılar, Türkler asla Kürdistan’a ayak basamazlardı… Daha sonra tüm yukarıda saydığım Kürd hükümetleri Selçuklar tarfından yıkıldı.. Biz Kürdler bir anlamda kendi ipimizi kendimiz çektik.. Sayın Ilıcak makalesinde uzun bir şekilde Basklıların ve İrlandalıların durumuna değiniyor ve şöyle diyor: „Baskların yaşadığı Navar Krallığı, bir zamanlar Kastilya ve Aragon Krallıkları gibi, müstakil bir devletti; bölge, İspanya ve Fransa arasında paylaşıldı. İrlanda ise, İngiliz hâkimiyetine karşı baştan beri direndi ancak, başarısız kalan pek çok ayaklanmanın sonucunda, 1801’de İngiltere’ye katıldı. Katolik orta sınıf, İngiltere’ye bağlı kalmayı hiçbir zaman içine sindiremedi; onlar bağımsızlık mücadelesi verirken, Kuzey İrlanda’daki Protestanlar da Birleşik Krallığın bir parçası olmayı tercih ettiler. İrlanda böylece ikiye bölündü. Bu ülkede terör, etnik temelli olmaktan ziyade, mezhep ayrılığına dayanıyordu.“ *** Gelelim bizim tarihimize… 1071’de Selçuklu hükümdarı Alparslan, Anadolu’ya girdiğinde, Malazgirt’te bir Kürt devletiyle karşılaşmadı; bir Kürt devletini yıkarak Anadolu’yu fethetmedi. Aksine Müslüman halklar, Bizans devletinin hâkimiyetine el birliğiyle son verdiler“ Ben sadece burada sayın Ilıcak’a bazı şeyleri hatırlatmak istiyorum: 1)Malazgirt Merwani Kürd Devletinin denetimi altındaydı. Merwani Mîr’i Mîr Baz Musul savaşında ölünce bu durumda yararlanan Gürcüler ve Ermeniler Malazgirti ele geçiriyor ve büyük bir Kürd kıyımını yapıyorlar. Buna tepki olarak Rewadi Kürd Kralı Memlan onlara savaş ilan ediyor. (Kaynak olarak Urfalı Mateos, René Grousset’in Ermeni Tarihi vs) 2)Neden Alparslan Şeddadi Kürdlerine Ani şehrini sattı? (Gerard Dedeyan, Les Armenies entre GRecs, Musulmans et Croises, sayfa 294) Eğer Kürdler güç değilse bu satış niye? (Soru iki gazeteciye) Bilindiği gibi Ani 1072 yılında Şeddadi başkenti oluyor. 3)Sayın Ilıcak’a bir önerim daha olacak.

Eğer gerçekten Kürdlerin tarihi hakkında Türk tarih tezini kısmen aşmak istiyorsa eşi rahmetli Kemal Ilıcak’ın 1980 sonrası baskıya verdiği Keykawus’un „Kabusnamesini“ okusun. Kabusname’nin iki cildi de herhalde kendilerinde vardır. Birinci cilt’te „Abulasvar Şawêr“; İkinci cilte ise „Mîr Fadlun“ ile igili birer hikaye var. Keykawus onlara „Padişah“ diyor.. Onların önderliğindeki „gazalar“dan sözediyor. Sonuç olarak toparlamak gerekirse Türkler bölgeye gelmeden ve geldikleri zaman alanda Kürd devletleri vardı. İlk dönemler Kürdlerle iyi geçinmeye ve dost olmaya çalıştılar. Örneğin Alpaslan bacısı “Safiye Hatun’u Kürd Mîrlerinden Hezarhesp Kurê Benkîr’e eş olarak” verdi( İbni El Esir, El Kamil, birinci bölüm sayfa 61) Yine 1067 yılında Alpaslan’ın evlendiği Abhaz Paşasının bacısı, daha sonra bunlar ayrılıyorlar. Sözkonusu olan kadın Şeddadi Kralı II. Fadlun evleniyor. Yine Alpaslan 1067 yılında “bir kızını Ennaz Kürd Mirine veriyor”(akt Dr. Niştiman Beşir, Selçuklular üzerine, sayfa 224) Hediyelerede değinmek istemiyorum. Ama güçlendikleri zamanda Kürdleri biçmeye başladılar. Sayın Zaman gazetesi yazarı Sıbt İbnu’l-Cevzî’nin „Mir’atu’z-Zamân“ı „10 bin Kürd“,ün Malzagirt savaşına katıldığını” yazıyor. Aynı kitabın yanı Mir’atu’z-Zamân“ın 117.sayfasına bakmasını tavsiye ediyorum. Ne var? Türklerin Kürdlere karşı yaptığı toplu kıyım var. Sıbt İbnu’l-Cevzî‘? “Nizami Mülk ve Melik Şah Rewadi Kürdlerin kaldığı Dvin kalesini kuşattılar, kaleyi savunan savaşçılardan 30.000 kişi öldürdüler ve 50.000 kişi esir aldılar” Ama sayın Mustafa Armağan’ın okuduğu , Mükrimin Halil Yınanç gibi yönlendirici kitaplarda ve tarih çalışmalarında böyle alıntılar olmaz. Çünkü, “Türke hakaret olur” ve “Kürdün varlığı ortaya çıkar” korkusuyla tüm tarihi gerçekler altüst ediliyor ve belli bir tarih anlayışı çerçevesinde topluma empoze ediyorlar “Kürd açılımı”nın tartışıldığı bu günlerde “bir tarih açılımı” da gündeme getirmek gerekir. Aso Zagrosi

Türkler gibi kardeşlerimiz olduktan sonra düşmana ne gerek var….

 

Aso Zagrosi

Geçenlerde Yaşar Kemal’ın açılış konuşmasını yaptıĝı Kürd sorununu konu alan „Türkiye Barışını Arıyor“ adlı bir konferans yapıldı..Bu konferansa ve Yaşar Kemal’ın konuşmasına ilişkin hem Türk ve hem de Kürd basınında bir çok deĝerlendirme yazıları çıktı..Yaşar Kemal’ın açılış konuşmasında saĝa sola serpiştirilmiş ve konuşma metnine yabancı duran „ Malazgirt savaşından Kurtuluş savaşına kadar Türk-Kürd Kardeşliĝi“ vurgusuydu. Ayrıca Yaşar Kemal konuşmasında Türk çevrelerine çaĝrı yaparak „ Dünyada bir tane dostumuz varsa diyelim, o da güneyimizde petrol kuyuları üstünde oturan Irak Kürdleridir“ demişti..Radikal gazetesi yazarlarından Nuray Mert Yaşar Kemal’ın „petrol hesabını araya sıkıştırarak kardeşliĝe ikna etme“ meselesine karşı çıkarak „bundan Kürd veya Türk kime ne hayır gelecek?“ diye soruyor..Yaşar Kemal’ın Türkleri kardêşliĝe ikna etmek için rüşvet olarak petrol olayı beni Kürdlerle Türklerin ilk karşılaştıkları Malazgirt savaşı öncesine kadar götürdü.. Aslında Selçuklular Abbasilerin Başkenti Baĝdat’tı ele geçirdikten sonra giriştikleri saldırılar esnasında Kürdler bugünkü Kürdistan’da ve hâtâ bugünkü Ermenistan ve Azerbeycan’da devletlere sahiptiler..O dönem, Kürdistan’ın savaş alanı dışında kalan bölgelerindeki Kürd Hükümetlerini saymasak, savaştan doĝrudan etkilenen ve o dönem siyasal aĝırlıĝı olan 4 Kürd Hükümetinden söz etmek gerekir..

1)Rewadi Kürd Hükümeti: Rewadi Hükümeti, Hazbini aşiretinin bir kolu olan Rewadi’lerin lideri, Muhamed Rewadi tarafından 893 yılında Tebriz ve çevresinde kuruldu… Rewadi Kürd Hükümeti Selçuklular tarafından 1070 yılında yıkıldı..

2)Şedadi Kürd Hükümet: Bu Hükümet, 951 yılında Aran bölgesinde kuruldu….. Gence ve Ani gibi şehirleri kendisine başkent olarak seçen Şedadiler, 1197 yılında iç çelişkiler ve dış saldırılar neticesinde yıkıldı..

3)Mervani Kürd Hükümeti: Bu hükümet ise 983 senesinde kuruldu ve 1096 tarihinde yıkıldı… Bu Kürd hükümetinin başkenti Meyafarqin di…

4)Salari Kürd Hükümeti: Bu Kürd Hükümeti Muhamed’in Salar tarafından 942 yılında bugün Batı Azerbeycan diye tabir edilen eski „Küçük Med“ de kurulmuştu… Bu hükümetin başkenti Erdebil di… Bu hükümet 1096 senesinde yıkıldı..Kısaca kuruluş ve yıkılış tarihlerini verdiĝim bu Kürd hükümetleri Rewadiler hariç(1070 yılında yıkıldı) diĝerleri Malazgirt savaşı sırasında varlıklarını sürdürüyorlardı..Şeddadi ve Mervani Kürd Hükümetleri o dönem ciddi siyasal ve askeri aĝırlıĝı olan yapılanmalardı… Bu iki Kürd hükümeti, tüm çevre güçler tarafından ciddiye alınan, güçler dengesini deĝiştirebilen siyasal aktörlerdi..Selçuklar alana gelmeden çok önce, bu Kürd hükümetleri kurulmuştu… Fakat, bu Kürd hükümetleri bir çok nedenin yanında dinsel nedenlerden dolayı Bizansların sürekli saldırıları altındaydılar… Abbasi devletinin merkezi otoritesinde ortaya çıkan sorunlardan dolayı, kendisiyle meşgul olan Baĝdat yönetiminin Kürdler için yapacaĝı bir şey yoktu… Kürdler, kendi baĝımsız otoritelerini kurarak, Bizans imparatorluĝu ve islam halifesi arasında tam bir tampon oluşturuyorlardı…. Selçuklular geldikleri zaman Kürdler alanda büyük bir güçtüler ve Kürdler olmadan hiç kimse başarı elde edemezdi..Bu durum yeni ortaya çıkmış bir olay deĝildi… Medler iktidarlarını Perslere kaptırdıktan sonra Perslerle Yunanlar, Sasanilerle Bizanslar arasında, daha sonra Islam Arap ordularıyla Bizanslar arasındaki savaşlarda Kürdler her zaman ciddi ve önemli roller oynadılar..Çünkü, Kürdistan hem bu büyük güçler arasındaki sınırı teşkil ediyordu ve hem de bu güçlerin üzerine kapıştıkları bir alandı.. Kürdler hep kendilerini savaşın ortasında buldular ve savaşmak zorunda kaldılar..Bundan dolayı alana gelmek istiyen ve gelen tüm güçler Kürdlerle bir antlaşmaya varmak zorundaydılar..Türk çevrelerinin en çok övdükleri ve Türklere Malazgirt savaşından sonra Anadolu’nun kapısını açan Alparslan, büyük Kürd Miri Hezarhesp Kurê Benkir‘e bacısı Sefiye Hanımı eş olarak veriyor..Bazı kaynaklara göre Ahwaz, Kuzistan ve Basra’da cuma günü camilerde okunan hutbe bu Kürd Miri adına yapılıyordu..Alparslan’ın kendisi Gence’yi ziyaret ettiĝi zaman ve Mir Fezlunla görüştüktükten sonra Ebxaz Kürd Paşasının yeĝeni Qiratla evleniyor. Ayrıca aynı Alparslan kendi öz kızını Ennaz Kürd Devletinin Kürd Miri Ebu Fewaris Serxab Kurê Bedir Kurê Muhelhil’e veriyor.Biraz durumları iyileştikçe bu sefer var olan Kürd Hükümetlerini haraca baĝladılar..Rewadiler, Şeddadiler ve Merwanilerin Selçuklu Sultanlarına gönderdikleri hediyelerin dökümünü bir çok eski tarihçi yapıyor.((ibni El Hibiri, Ibni El Esiri, Qazi Reşid, Yezdi, Huseyni, Ebni El Cewaz vs…)Aslında o dönem Selçukluların güçleri Kürdlere ve Kürd Hükümetlerine yetmiyordu.. Bundan dolayi aldıkları haraçlarla yetinmeye çalışıyorlardı..Selçuklular biraz daha güçlenmeye başlayınca bu sefer Kürd Hükümetlerine yönelmeye ve onları tasfiye etmeye çalıştılar.. Bu süreç Alparslan döneminde başladı… Bundan dolayi Alparsan Kürd Yusuf tarafından öldürüldü( Aso Zagrosi’nin bu konuya ilişkin makalesine bakınız)…Ama aslına bakılırsa Kürdler olmadan Türklerin Anadolu’ya ve Kürdistan’a ayak basmaları hayal olurdu… Kürdleri Türklerle bu ilişkiye götüren olayda islamdı..Osmanlılar döneminde de aynı şeyi yaşadık.. Çaldıran Savaşı dönemini düşünün… Osmanlılar zayıftı.. Kürdler olmadan Sefavilere karşı o savaşı kazanma imkanları yoktu.. Yavuz Sultan Selim Idrisi Bitlisi’yi Kürd Mirlerini kazanmak için altına mühürünü vurduĝu boş ve beyaz sayfalarla gönderiyor.. Ne istiyorsanız kabulumdur anlamında…Dr. Cemal Nebez „ Idrisi Bitlisi gibi büyük bir alimin, siyaset ve diplomasi şahsiyetinin kendisi için deĝilde bir Türk aşiret reisi için çalışmasını “ anlamaktan zorlanma konusunda haksız deĝil..Zaten savaştan sonra Yavuz Sultan Selim tüm ordusunu geri çekiyor ve yine sınırları Kürd hükümetleri koruyorlar..Daha sonra Osmanlılar güçlendikleri oranda Kürd hükümetlerinin baĝımlılık ilişkileride artıyor ve yetkileri sınırlandırılıyor.. Bin sekiz yüzlerde ise artık ihtiyaç duyulmadıĝından dolayı birer birer tasfiye edildiler.Cumhuriyet döneminde de aynı şeyler yaşandı.. Mustafa Kemal’ın elinde hiç bir şeyi yokken, Kürdlere sıĝındı.. Din, Kürd ve Türk kardeşliĝinden dem vurmaya başladı, kendisine Kürdistan’da Diyap Aĝalardan, Suleyman Aĝalara ve Haci Musalara kadar bir çok „manevi babalar“ buldu… Cemilê Cetolar gibi bir çok „kan kardeşi“….Aynı Mustafa Kemal, iktidarı ele geçirir geçirmez Kürdistana karşı tam 20 yıl boyunca savaştı hayatın tüm alanlarında Kürdleri soykırımdan geçirmeye başladı. Ne „manevi babaları“ ne de „kan kardeşleri“ kaldı..Diyarbekir’de „kann kardeşinden habersiz tutuklandıĝını sanan“ Cemilê Çeto idama giderken gerçeĝi anlıyor.. Ama iş işten geçmişti.. Bundan dolayı „Bana Cemilê Çeto demeyin Kerê de keto“ demişti..Aslında Kürdlerle Türklerin bin yıllık kardeşliĝi, Mustafa Kemal ile Cemilê Çeto’nun kardeşliĝidir.Devlet onların, ordu onların elinde, eĝitim ve öĝretim onların dilinde, Türkiye’de „tek bir millet, tek bir dil, tek bir bayrak var“. Bunların hepsi onlara ait.. Bize ait olan her şey yasak ve yok ediliyor..Onlar cellat biz kurban..Ama, her ne hikmet ise „biz bin yıldan beri kardeş kardeş bir arada yaşıyoruz“ diyorlar. Eĝer kardeşlik buysa, içine tüküreyim ve alın başınıza çalın…E. Kazan’ın „Amerika-Amerika“ adlı filmini seyretmiştim.. Bir Yunan asılı vatandaş Istanbul’da geziyor.. Bir Türk kendisine yaklaşıyor: „Kardeş!! Kardeş!!“ diye sesleniyor.. Yunanlı hemen paniĝe kapılıyor ve kendi kendisine bu benim başıma bir şey getirir diye korkmaya başlıyor.Aslında o filmde gösterilmek istenen asırlar boyunca yaşanan tarihi tecrübenin küçük bir senteziydi..Güney Kürdleri yıllardan beri tüm kapılarını Türklere ve Türk firmalarına açtılar… Türk firmaları, Güney Kürdistan’ın yeni yapılanmasında var olan ihalelerin aslan payını aldılar. Şimdi 400 civarında Türk şirketi bu alanda aktif durumdadır. Temel gıda maddelerinden beyaz eşyaya, inşaat malzemelerinden suya kadar Türkiye’den gidiyor..Türkler milyarlarca dollar kazanıyorlar..Güney Kürdleri onları susturmak için tüm bu olanakları haraç veya rüşvet olarak onlara sunuyorlar..Ama, Türkler doymuyor.. Onlar, daha fazlasını ve hâttâ „Kerkük, Hewler, Telafer, Musul, Tuz Xurmatu vs..vs. Türk yurdudur“ diye hezeyana gelmişler..Bugün Türklerin zere kadar imkanı olmuş olsaydı, Kürdleri soykırımdan geçirir ve Güney Kürdistan’ın 1000 yıllık Türk yurdu olduĝunu dünyaya ilan ederlerdi.Işte Türklerle Kürdlerin kardeşliĝi böyle bir şey..Türk devlet yöneticileri ve bizim bazı Kürd çevreleri her gün „Kürd-Türk kardeşliĝi“ adlı bin yıllık yalanı sakız gibi çiĝniyorlar..Türk devleti bizi Kuzey Kürdistan’da köle olarak kullanıyor.. Aslında kölelerden daha kötü durumdayız.. Çünkü, kölelerin köle olarak hakları vardı.. Bizim Türkiye’de Kürd olarak hiç bir hakkımız yok… Birde kimse kölenin diline ve kültürüne de karışmazdı.Birde her gün Türk devlet yetkilileri „ kardeşlerimizin akrabaları“ dedikleri Güney Kürdlerine tehditler yaĝdırıyorlar.. Çünkü onların „kardeşlerinin akrabaları“ onların „kardeşlerini“ yok edecekmiş…Bunun ismi açıkçası sahtekarlıktır…Eĝer Kürdlerle Türkler arasında zere kadar insani bir ilişki ve baĝ olsaydı, yüz binlerce asker sınıra yıĝdırılmazdı, yüzbine varan koruyucu para karşılıĝında kendi kardeşine karşı suça zorlamazdı..Türk Parlamentosu 23 Ocak’ta Güney Kürdistan’a karşı düşmanlık yapmak ve Kürdleri yok etmek için hain planlar yapmak amacıyla gizli oturum yapmazdı..Sonuç olarak, Türkler gibi kardeşlerimiz olduktan sonra, düşmana ne gerek var….

Aso Zagrosi

21.01.07

 

Filistinliler Kürdistan’a mı?

FİLİSTİN VE KÜRD İLİŞKİLERİNİN TARTIŞILDIĞI BU GÜNLERDE ŞUBAT 2007 TARİHİNDE BAŞKA BİR KONU VESİLESİYLE KALEME ALDIĞIM BİR YAZIYI YENİDEN GÜNCELLEŞTİRİYORUM.

Filistinliler Kürdistan’a mı?

Bir kaç günden beri Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abas’ın özel temsilcisi Cirbil Recub’un Irak’a ve Kürdistan’a gelmesi ile birlikte Kürdler ve Filistinliler arasındaki ilişkilere dair Kürdistan basınında ciddi bir tartışma başlamış bulunmaktadır..Bilindiĝi gibi Filistin delegasyonu Baĝdat’ta gelerek, Irak Cumhurbaşkanı Mam Celal Talabani, Irak Dışişler Bakanı Hoşyar Zebari vb.. Kürd yetkililerle görüştükten sonra Kürdistan’a gelerek Kürdistan Başkanı Kek Mesud Barzanî, Kürdistan Parlamentosu Başkanı Adnan Mufti, KDP ve KYP üst düzey yöneticileriyle görüştüler. Bu görüşmeler esnasında tarafların kamuoyuna yaptıkları ortak açıklamalarda „Filistin ve Kürdistan halklarının arasındaki tarihi ilişkileri canlandırma“ , Kürd siyasal partileri olan YNK, KDP ve Filistinli El Fetih arasındaki eski ilişkileri yeniden canlandırmak istediklerini vurguluyorlardı.. Taraflar yaptıkları tüm basın toplantılarında „görüşmelerin çok olumlu geçtiĝini“ vurgulamaktan geri kalmıyorlardı..Ama, bu arada hem Güney Kürdistan basını ve hem de bazı Arap ülkelerindeki basın çevreleri bu ziyaretin esas amacının „Irak’ta bulunan ve can güvenlikleri tehdit altında olan Filistinlilerin Kürdistan’a yerleştirilmek “ olduĝunu gündeme getirdiler. Her ne kadar taraflar organize ettikleri basın toplantılarında „Filistinli göçmenler meselesini konuşmadıklarını“ söyleselerde yine bu meseleye ilişkin tartışmalar devam etti..Çünkü, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abas, Mam Celal’a ve Kek Mesud’a göndermiş olduĝu mektuplarda „Irak’taki Filistinli göçmenlerin güvenliĝi ve koruma altına alınması“ konusunda yardımlarını istediĝi bilinmektedir. Kürd tarafı basın toplantılarında her ne kadar „göçmenler meselesi konuşulmadı“ diyorlarsada diplomatik bir dille böyle bir sorun gündeme gelirse, “ insani amaçla gerekenin yapılacaĝını“ ifade ediyorlardı..

Sorun Islam ve Arap cehennemin ortasında tüm handikaplarına raĝmen Kürdlerin yaratabildikleri kuşatılmış özgür ada olan Kürdistan’a Filistinli göçmenleri kabul edip etmeme meselesi deĝildir. Sorun; Filistinli siyasal partilerinin, Filistin hükumetinin, Filistinli halk ve aydınlarının Kürd halkına, Kürd kıyımına karşı takındıkları düşmanca tavır ve pratiklerden kaynaklanıyor. Kürdler, her zaman tek taraflı ve karşılık beklemeksizin Filistin halkını Israil devletine karşı desteklediler… Kürdistan’ın bir çok parçasında Kürdler Filistin’e giderek Israil devletine karşı savaştılar… Bu savaşlarda ölen Kürdler Israil’in eline saĝ düşen Kürdler oldu.. Kürdler, millet olarak, islami, liberal, solcu tüm siyasal partileriyle, Kürdistan için gerçekleştirmeyi başaramadıkları ulusal konsensusu Filistinlileri desteklemek için gerçekleştirmişlerdi.. Geçmişte çıkan Kürd siyasal partilerin basınına hafif bir göz atılsa Filistinlileri destekleyen binlerce makaleye rastlanır. Geçen yüzyılın doksanlı yıllarına kadar eser veren tüm önde gelen Kürd şairleri Filistin ve Filistinlilere ilişkin bir kaç şiir yazdıĝı görülür….Yaser Arafat ölene kadar özel doktoru bir Kürdtü… Filistin’de El Fetih ve Hamas arasındaki bu son çatışmayi durdurmak amacıyla iki taraf arasında ara buluculuk yapan bir Kürd işadamıdır!!! Son Hewlêr ve Suleymaniye basın toplantılarında Filistinli temsilciler „Kürd ve Filistin dostluk ilişkilerini“ Selahadin Eyubi’ye kadar götürebiliyorlardı..Filistin ve Kürdistan arasındaki ilişkiler hep tek taraflı, Kürdlerin hiç bir karşılık beklemeksizin Filistinlilerin hizmetine koştuĝu, onların sesini dünyaya duyurmaya çalıştıĝı ve gerekli gördüĝünde uĝruna öldüĝü bir ilişki tarzı oldu..Hiç bir Kürd geçen yüzyılın 90‘lı yıllarına kadar, Kürd ulusal çıkarlarıyla Israil devletine karşı savaşma habitusumuzu masaya yatırma ve bu paradoksu deşifre etmeyi aklının ucunda bile geçirmedi..Kürdleri köleleştiren Türk, Arap ve Fars devletleri gibi islam ülkeleriydi… Biz ise Kürdistanı işgal eden sömürgeci devletlerin perspektifiyle israil devletine karşı solculuk, saĝcılık yada islam adına düşmanlık yaptık. Bu devletler kendi ulusal çıkarları için Israil ile kapalı yada açık ilişkilere geçerken, biz kraldan daha kralcı olarak Israil’e karşı tavır alabiliyorduk.. Islam ve Arap devletleri, Israil devletiyle girdikleri ilişkileri kendilerine „hak“ ve „helal“ görürken, bize ise bu ilişkiyi „haram“ etmişlerdi.. Biz ise bizim düşmanlarımızın bize „haram“ ilan ettikleri şeyi içselleştirmiştik. Biz hâlâ da bizim düşmanlarımızın bize empoze ettikleri „haram“ ve „helal“ paradigmasını aşmış deĝiliz…

Filistinliler, Kürdlerin kendilerine karşı gösterdikleri bu karşılıksız dayanışmaya nasıl cevap verdiler?

Kürdlerin Filistin için savaştıĝı dönem, Güney Kürdistan siyasal partileri FKÖ ile olan ilişkileri esnasında Irak rejimine karşı savaşmayı gündeme getirdikleri zaman FKÖ „Arapların Israil devletine karşı savaşını zayıflatıyorsunuz“ diyerek reddetmişti…Baas rejiminin Kürdistan halkına karşı giriştiĝi soykırım olan Enfal operasyonları esnasında FKÖ, Saddam’ın yanında olmuş ve Kürdlere karşı işlenen suçlara ortak olmuştur.. Ayrıca, Saddam rejimi Kürdistan’da etnik arındırmayı gerçekleştirdiĝi, Kerkük vb.. tarihi Kürd şehirlerini Araplaştırmaya çalıştıĝı zaman binlerce Filistinli gönülü bir şekilde bu politikaya katılmış ve yerlerinden kovulan Kürdlerin arazi ve evlerine yerleşmişti. Bazıları Kürdlerle Filistinlilerin ilişkilerinin bozulmasını bu son yıllara dayandırıyor.. Ama bunun gerçeklik payı yok.. Çünkü, Kürd ve Filistinlilerin ilişkileri Filistin’e hizmet temelindeydi. Kürdler, ne zaman kendileri için ilişkilere girmeye başladı ve özgürlükleri için harekete geçti, ilişkiler koptu..1991 yılında Güney Kürdistan’da Kürdlerin gerçekleştirdiĝi büyük Raperin’inden sonra yaşanan yenilgi ve „büyük göç“ esnasında tüm dünya kamuoyu Kürdlerin yaşadıĝı trajediye kilitlenmişti.. Tam da o dönem bir gazeteci Yaser Arafat’a: „Irak uçaklarının Kürdlere karşı giriştıĝı saldırılara karşı ne düşündüĝünü?“ soruyor. Yaser Arafat Kürd milletini rencide eden aşaĝılayan ve Baas rejimini destekleyen şu açıklamada bulunuyor: „Kürdler Hükümete karşı isyan ettiler.. Irak uçaklarının onlara kızartılmış tavuk götürme durumu yoktur“!!! diye cevap veriyor.(Nureddin Weysî)… Daha dün Filistin Başbakanı Ismail Hania Kürdistan Peşmergelerine „çete“ diye hakaret etti..Filistinlilerin solcu şairi Mahmud Derweş geçmişte „Kürdistan“ diye bir şiir yazmıştı.. Son yıllarda şiir kitabının yeni baskısını yaparken, söz konusu olan şiiri yayınlamadı..El Qaide teröristleri 1 şubat günü Hewlêr’de Kürdlere karşı giriştiĝi intihar saldırıların da yüzlerce Kürd şehit düşerken Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Yasin „hakettiler“ diye açıklamalarda bulunabiliyordu.. Daha sonra Israil’in bir saldırısında o hakettiĝi cezayi buldu..Hâlâ da Kürdlere karşı esas yaklaşımları deĝişmiş deĝildir.. Geçenlerde Kürdistan’da yapılan basın toplantılarda Mahmud Abas’ın özel temsilcisi Cirbil Recub’e Irak’ta federasyona ilişkin bir soru soruluyor… O ise özür dileyip sorulan soruya cevap vermemeyi tercih ediyor.. Buradan çıkan gerçek Filistinliler devlet kurmayi kendilerine hak, federasyonu dahi bize haram görüyorlar..Yine aynı basın toplantısında kendisine Hewlêr’de Filistin Konsulosluĝunun açılıp açılmaması soruluyor.. O, El Fetih’in bürosunun açılabileceĝini söylüyor.. Cirbil Recub kendisi Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abas’ın özel temsilcisi olarak Kürdistan’a gelmesine raĝmen, ilişkileri Filistin ve Kürdistan Hükümetleri arasındaki bir ilişki temelinde deĝil, El Fetih- KDP, El Fetih-YNK olarak kurdu.. Bu ise Kürdistan hükümetine, Kürd kazanımlarına düşmanlıktır..Ayrıca KDP yalanlamasına raĝmen bir çok Kürd basın çevresine yansıyan bir bayrak krizininde yaşandıĝı söyleniliyor.. Çünkü, ilk defa birileriyle yapılan bir basın toplantısında Kürdistan bayraĝı yoktu… Ayrıca Kürdistani Niwê gazetesi muhabirinin detaylı bilgi vermediĝini sebeb göstererek özür diliyor.. Ama, „basın toplantısı öncesi bir Kürdistan bayraĝı olduĝu ve sonradan sebebi belli olmayan nedenlerden dolayi bayraĝın kaldırıldıĝını“ yazıyor.. KDP ise açıklamasında „KDP politbürosuyla yapılan toplantının Kürdistan ve KDP bayrakları altında yapıldıĝını“ söyüyor.. Ama tartışılan bayrak meselesi toplantı salonuna ilişkin deĝil, basın toplantısı yerine ilişkindi.. Filistinli temsilciler basın toplantılarında „Irak’ın birliĝi“ni aĝızlarına sakız gibi almış ve Kürdlerin bu hususda oynadıkları „pozitif“ tavra övgüler yaĝdırıyorlardı..Aslında Filistinliler Arap şövenizminin bir parçası olarak Saddam rejiminin saflarında Kürdlere karşı jenosid suçunu işlediler..

Yazar, politikacı ve Irak Komünist Partisinin eski polit büro üyesi Dr. Kazım Hebib Medya gazetesine yaptıĝı açıklamada: „Kürdlere karşı Enfal operasyonlarında bazı özel birliklerde baştan Filistinliler olmak üzere Irak dışındaki Araplarda yer aldı“ diyor..Sayin Hebib uzun söyleşisinde Saddam rejiminin Kürdlere karşı soykırım yaptıĝı zaman gelişmelerden haberdar olan, gerçekleri gizleyen ve sessiz kalarak kırıma ortak olan Arap rejimleri ve Arap Birliĝi Kürd milletinden özür dilemelidir, diyor. Yine sayın Hebib Arapların biri kesimi siyasi gelişmelere karşı duyarlı deĝil , ama birileri onların adına Kürd soykırımına girişti ve bundan dolayi onlar sorumludur diyor. Filistinliler, bir yandan Kerkük’te Kürdlerin evlerini işgal ederken, diĝer yandan ise Filistin yönetimi Kerkük’te çıkan petrol gelirlerinden Saddam’dan gereken parasal yardımları alıyordu..Kürdlere de Kerkük petrolleri, kurşun olarak geri dönüyordu….Saddam Hüseyin rejimi Kuveyti işgal etmeden önce bu ülkede yüzbinlerce Filistinli vardı.. Baasçılar, Kuveyti işgal ettiĝi zaman Filistinliler Saddam güçleriyle beraber Kuveytlilere karşı ortak hareket ettiler.. Amerika tarafından Kuveyt Saddam güçlerinden temizlendikten sonra Kuveyt yönetimi sadece Filistinlileri kovmakla yetinmedi, Filistin yönetiminden ve Yaser Arafat’tan kamuoyu önünde açık özür dilemelerini istedi.. Fakat Yaser Arafat kabul etmedi, ama defalarca Kuveyt’e gitmek istemesine raĝmen bu ülkenin yönetimi kabul etmedi. Mahmud Abas Kuveyt’te gitmeden önce özür diledi ve ancak bu ülkeye gidebildi..1991 yılında Kürd ve Şii ayaklanmalarının bastırılmasında, Filistinli Baasçılar önemli bir rol oynadılar.. Saddam’ın kanlı rejimi yıkıldıktan sonra Şiiler bu çevreye karşı intikam almaya giriştiler.. Bu süreç hâlâ devam ediyor ve can güvenlikleri yoktur. Şiilerde, Kuveytler gibi kendilerine karşı yapılan suçları unutmuyor….Genel olarak Arapların ve özel olarak Filistinlilerin Kürd milletine hiç olmasa bir özür borcu var… Kuveyt topraklarında taşıyan insanlar kadar Kürd soykırımdan geçirildi ve Kürdistan harabeye çevrildi..Bugün Güney Kürdistan yönetimi hiç bir şey olmamış gibi davranamaz.. Kürdlere karşı işlenen suçlar var… Bu suçların bir hesabı olmalıdır. Irak’a yerleşen Filistinlilerin büyük bir kesimi Kürdlere karşı suçlara iştirak ettiler.. Kürd milletininde ve şehit ailelerinde duyguları var, açılan yaralar var. Eĝer Filistinlilerin Irak’ta can güvenliĝi yoksa, gidebilecekleri 20‘nin üzerinde Arap ülkesi var.. Sonuç olarak, Kürdlerin kıyımının sorumlusu Arap şövenizmidir… Kürdlerle Filistinlilerin „tarihi ilişkileri“ yerine Kürdler Israil ile olan „tarihi ilişkilere“ kafa yormalı.. Bizim ulusal ilişkilerimize hizmet edecek ve bizlerin önünü açan ilişkilere ihtiyacımız var..Neden Kürdler, Israil’e göçetmek zorunda bırakılan Yahudi Kürdlerin Anavatanlarına geri dönmeleri için girişimlerden bulunmuyor?Filistinlilerin gelmesi helal, Yahudi Kürdlerin gelmesi haram mı? 14.02.2007

13 TEMMUZ’DA İRAN  SÖMÜRGECİLERİ  TARAFINDAN ALÇAKCA  ŞEHİD EDİLEN  DR. QASİMLO’YU   SAYGI İLE  ANIYORUM!!

 

Yıllar önce  Dr. Qasimlo ile  ilgili  kaleme aldığım ve  çevirdiğim  bazı  yazıları   ölüm  yıl  dönümü  vesilesiyle  yeniden yayınlıyorum.

Aso Zagrosi

Ağustos’un ortalarından Eylül ayının ortalarına kadar yıllık tatilimi kullandım.. Tatile çıktığım zaman Newroz.Com’a bu yönde bir not düşmüştüm.. Sevgili HeK’te tatil sonrası gördüklerimi ve gezdiğim yerlerle ilgili anılarımı yazmamı istemişti.. Bu gidişle çok zor olacak.. Zaten döndüğüm zaman Güney Kürdistan’da Irak devleti ile yaşanan sorunlar ve Türk devletinin Kürdlere karşı kabadayilikları gündemimizi tümden kaplamıştı.. Böyle bir ortamda anımı kalır..Ama, yine de HeK’i kırmamak için Paris’te kaldığım bir hafta içinde bir anımı vesile yaparak bir şeyler karalamak istiyorum. Paris’e tatil yapan ve Paris’te oturan her Kürd’ün mutlaka uğradığı yerlerden biri “Paris Komuncularının Mezarlığı” olarak bilenen “Perres Lachaise”dir..Çünkü, büyük Kürd sinama sanatçısı ve film yönetmeni Yılmaz Güney’in, İran Kürdistan Demokrat Partisinin iki sekteri Dr. Abdulrahman Qasimlo’nun, Şerefkendi’nin mezarları orada bulunmaktadır.. Kürd ses sanatçısı Ahmet Kaya ve daha bir çok Kürd’ün mezarı Perres Lachaises’de bulunmaktadır..Aslında ben Paris’e ve Perres Lachaises Mezarlığına yabancı değilim.. Daha önce yıllarca Paris’te kaldım.. Bu sefer benim ile birlikte bir grup arkadaş vardı. Ben gittiğimizin hemen ertesi sabahı arkadaşların yönünü “Kürdistan şehidlerinin gurbet diyarı” olan Perres Lachaises’e verdim.. Qasimlo’ya, Şerefkendi’ye, Yılmaz’a ve Ahmet Kaya’ya birer gül bırakarak Paris gezintimize başladık… Dr. Qasimlo ve arkadaşları İran devleti ile Viyana’da yaptıkları bir görüşme esnasında 13 Temmuz 1989 yılında alçakça şehid edildiler.. Biz o dönem Dr. Qasimlo ve arkadaşları için görkemli bir cenaze töreni düzenledik.. Bende o cenaze törenini örgütleyen insanlardan biriydim.. Cenaze yürüyüşü sessiz olacaktı.. Biz yürüyüş boyunca o sessiz ortama denk gelecek Kürdçe bir müzik parçasını aradık.. Sonunda kaval ile seslendiren bir parça bulduk ve yürüyüş boyunca o parçayı çaldık.. Kaval ile seslendirilen o parçayı hiç unutmam.. Yürüyüşe katılan herkes bir duygu seline dönüşmüştü, bir çokları duygularını serbest bırakarak göz yaşları döktüler. O sessizlik, şehidler ve kaval sesi herkesi Paris’ten, göz yaşlarından utanmadan, erkekler ağlamaz geleneklerinden koparmış, rüyası görülen vatana ve duygu seline dönüşmüş Kürd’ün yekpare diyarına götürmüştü..Mezarlığa vardığımızda bugün Fransa’nın Dış İşleri Bakanı olan Kürd dostu Bernard Kouchner “Sevgili Arkadaşım Qasimlo!!” diye başlayan konuşmasını göz yaşı ve hıçkırıklar içinde bitirdi.. O, gün herkes tüm tabulardan uzak, insan olmuştu.. Bernard Kouchner Kürdçe’yi İKDP’nin kamplarında Dr. Olarak çalıştığı dönem öğrenmişti.Kürdistan Demokrat Partisi(İran)nin diğer bir Genel Sekreteri Şerefkendi ve arkadaşları 1992 yılında Berlin’de İran devleti tarafından öldürüldükleri zaman ben Kürdistan’daydım. Güney Kürdistan’da İran Kürdistan Demokrat Partisi liderlerinden Mustafa Hicri, Abdullah Hasanzade ve Celil Gadani tanıdım.. Başka Doğulu Kürd partilerinin önde gelen kişilerini de .. Bizim ile ilişkileri iyiydi, gittikleri yerlerde yemek yemezlerdi. Çünkü İran devleti ajanları aracılığı ile yemeklere zehir katıyordu.. Bu yönde acı tecrübeleri olmuştu..Paris’teki Doğu Kürdistan liderlerinin bulunduğu mezarlıktan çıktığım zaman aklıma Güneydeki liderleri, Simkolar, Qazi Muhamedler geldi. Evet, Doğu Kürdistan liderlerinin İran devleti tarafından fiziki olarak yok edilmesi siyaseti yeni değil.. Aslında bu siyaset Kürd ve Fars tarihi kadar eski..Daha fazla eskilere gitmeye gerek yok.. Safeviler döneminde(1502-1836), Qaçariler döneminde(1796-1925), Pehlewiler döneminde(1925-1979) ve İran İslam Cumhuriyeti(1979…) döneminde Kürdlere karşı aynı politikalar uygulandı ve Kürd liderleri öldürülerek Kürdler başsız bırakılmaya çalışıldı.. Farsların Kürdlere yönelik söz konusu olan bu siyaseti sistem haline gelmiştir. Sefeviler döneminde(1502-1836) Şah İsmail’in Tebriz’de 20 bin Sünni Kürdü ve bir yıllık Diyarbekir kuşatması sırasında 15 bin kişiyi katlettiğini burada anlatmayacağım.. Eğer onlar Diyarbekir’i alsaydı, tam felaket olurdu.( Kürd Mirlerinin Osmanlı Sultanı ile beraber hareket etme espirisini burada aramak lazım)Dr. Firset Hirehi İran devletinin bu tip terör faaliyetlerini anlattığı bir makalesinde Sefeviler döneminde Kürd liderlerini yok etme siyaseti hakkında çeşitli örnekler verdiyor:1) Hesnewi’ler ailesinden gelen Loristan Kürd Miri Şah Rustem’ın oğlu Cihangir İran Şahı Şah Tehmast tarafından öldürüldü.2) Yine Loristan’ın Kürd Miri Muhamedi’nin oğlu Şah Werdi, 1596’da İran Şahı Şah Abbas tarafından öldürüldü..3) Dimdim Kalesinin Miri, Xanê Lepzêrîn Şah Abbas tarafından öldürüldü.. Bu konuda Dr. Firset Sefewi tarihçilerinden İskender Beg’den bir alıntı yapıyor, alıntıda yazar: “ Safewiler, hem Kürd şavaşçıları ve hemde sivil kesimlerin hepsini tek bir insan kalmayıncaya kadar herkesi hünharca öldürdüler” diyor.4) İran Şahı, 1690 yılında Mukri aşiretinin lideri Mir Qubaxan’ı 150 adamıyla birlikte öldürüyor.. İran Şahı Mukri aşiretinin yok edilmesi için ferman çıkarıyor. O dönem söz konusu aşiretten birlere varan insan öldürülüyor. Bilindiği gibi, İran Şahı, Şah Abbas Kürdlerden kurtulmak için büyük bir Kürd kesimini Horasan’a götüp yerleştiriyor.. “Çemişgezek göçü” var.. Nasıl Osmanlı Sultanı savunma için “Kürdlerden etten duvar” oluşturduysa Şah Abbas’da Özbeklerin saldırılaraına karşı Kürdleri savunma kalkanı olarak o bölgeye yerleştirdi.Nadir Şah döneminde baş gösteren Mukriyan, Botan ve Hewlêr direnişleri ve ayrıca Dumbuli Kürdlerinin geniş alana yayılan direnişleri kanla bastırıldı.. Bir çok tarihçiye göre Şah Nadir Kürdlere karşı toplu katliamlar yaptı.. Şah Nadir’ın Kürdlere yönelik katliamları Kürdçe’nin Goran edebiyatında önemli bir yer alıyor. Neyse sonuçta Şah Nadir 1747 yılında Horasanlı bir Kürd tarafından öldürüldü..Bilindiği gibi Şah Nadir’dan sonra Kürd kökenli Zend ailesi İran’da iktidara geçti.(aslında bu meseleye ilişkin daha geniş yazmak lazım)Daha sonra Muhamedxan Qaçari, son Zend Şahı Letif Elixan’a karşı başarılı olduktan sonra 6 bin esiri öldürüyor.. Bir çok tarihçiye göre Muhamedxan Qaçari Kürdlere karşı çok merhametsiz ve barbar davranıyordu.. 1797 yılında Şikak aşiretinin lideri Sadikxan Muhamedxan Qaçari’yi Kafkas cephesinde öldüryor. Yine Qaçarilerden Meraxa hakimi Ahmedxan Meqdem meşhür Kürd aşireti Mangur’ların lideri Birinci Bapir Ağayi öldürüyor.Şeyh Ebeydullah Nehri 1880 yılında Farsların üzerine yürüdüğü zaman orada şartlar elverişliydi.. Tüm İran Kürdleri hareketi desteklediler.. Van gölünden Urmiye gölüne kadar tüm alanın kısa bir süre içinde kontrol altına alınmasının nedenleri birazda burada yatmaktadır.. Daha sonra o dönemin büyük güçlerinin Farslara verdikleri destekten dolayı hareket yenilgi aldı. Şeyh Ebeydullah’ın yandaşlarından 50 kişinin İran Şahı tarafından idam edilmesi, tanınan Kürd şahsiyetlerden Feracullahxan’ın işkence ile öldürülmesi Şeyh’i daha sert davranmaya götürdmüştü.. Hareketin yenilgisi esnasında Celil Ağayı topun önüne koyarak param parça etmeleri, Mengur aşiretinin lideri Cafer ağanın Emir Nizam tarafından görüşme masasında katledilmesi bunlardan sadece bir kaç örnek..Farsların Kürd liderlerine pusu kurma ve görüşme masalarında öldürmeleri tarihsel bir gelenek.. Bir Fars geleneği..Simko Şikak’ın abisi Cewahir ağa yine görüşme masasında öldürüldü. Daha sonra Pehlewiler döneminde Simko’nun kendisi yine görüşme esnasında alçakca öldürüldü.. Qazi Muhamed, Sadir Qazi ve Seyfi Qazi’nin Çarçira Meydanında idam edilmeleri. Yine sonraki dönemde İKDP lideri Mehini’nin öldürlmesi.. Evet, Paris’te mezarları ziyaret ettiğimiz, Dr. Qasimlo ve Şerefkendi gibi liderlerinin ölümü bu kanlı Fars kültürünün ne ilk ve nede son halkalarıdır.Not: İmkan bulduğum andan itibaren sayın Dr. Firset’in Metin dergisinde çıkan İran devletinin Kürd liderlerine karşı uyguladığı teröre dair olan bu değerli çalışmayi çevireceğim.. Ayrıca Dr. Firset geniş bir kaynak taraması yapmış.

 

Dr. Qasimlo’ya ilişkin bazı anılarım/Dr. Mahmud Osman

Dr. Qasimlo ile 30 yıl boyunca yakın ilişkilerim oldu. Onun düşünce ve görüşlerini belli ölçülerde biliyorum. Dr. Qasimlo’nun şehit edilmesinin 10.yılında kısada olsa onun hakkındaki düşüncelerimi yazacağım. Daha çok onun düşünce biçimine değineceğim ve halkımızın, Kürd milletinin bu ünlü mücadeleci şahsiyetinin çalışmaları hakkında daha fazla bilgi sahibi olması için bir şeyler karalayacağım.

1)Şehid Qasimlo’nun Kürd sorunu hakkında büyük oranda stratejik bir düşünüş tarzı vardı. Kürd sorunun nasıl değerlendirileceği ve nasıl çözüleceğine noktasında uzak görüşlüydü. Dr Qasimlo geniş bir perspektif ile Kürdistan’ın durumuna bakıyordu. Onun yaklaşımı dar partici sınırlarının ötesindeydi.Örneğin: 11 Mart 1970 Antlaşmasından sonra 1972-1975 yılları arasında Eylül Devriminin Önderliği ile Bağdat arasında şiddet bir hayli yoğundu ve 1970 Antlaşmasının pratiğe aktarılması önünde engeller daha çoğalıyordu. Dr. Qasimlo’nun hem şovenistlerin yanında ve hemde diğer kesimlerde saygılı ilişkileri vardı. Dr. Qasimlo, diğer aracılarla birlikte engelleri bertaraf etme ve barışın sağlanması için büyük çabaları oldu. O dönem Irak Kürdistan’ında İran Kürdistan Demokrat Partisinin durumu iyi olmamasına rağmen Dr. Qasimlo böyle bir yaklaşım sergiledi. Özellikle o dönemler Eylül Devrimi İran’ın yardımına ihtiyaç duyduğundan dolayı günden güne İran’a daha çok yaklaşıyordu. Dr. Qasimlo, Kürd Siyasi Önderliğinin başarılı olmasını istiyor, Kürdistan’ın geleceği için Kürdistan’ın bu parçasında barışın yerleşmesinin ileri bir adım olduğunu düşünüyordu. Bu noktada Dr. Qasimlo kendisini partisinin dar çıkarlarına hapsetmedi. Daha sonra gördüğümüz gibi barış sağlanmadı, Eylül Devrimi 1975 yılında yenilgi aldı. Dr. Qasimlo’nun Bağdat’ta işi vardı, orada yaşıyordu ve siyasi faaliyetlerini de yürütüyordu.Dr. Qasimlo, çok kısa bir zaman içinde Bağdat’ta kalan İKDP yöneticileriyle birlikte, Bağdat’tı terk ederek yurtdışına çıktılar. Dr. Qasimlo ve arkadaşlarının bu tutumu Irak rejiminin yenilgi almış, durumları kötü olan Irak Kürdlerine karşı onlardan yararlanmayı engellemekti.

2)İran Kürdistan Demokrat Partisi, İran rejimine karşı silahlı çatışmalar içinde olduğundan dolayı Irak rejimi ilişkileri olduğu doğrudur. Fakat, Dr. Qasimlo Irak ve İran savaşı(1980-1988) boyunca İran KDP’sinin Irak güçleriyle ilişkilerini çok aza indirgemesine önem veriyordu. İran’a karşı savaşta Irak güçleriyle ortak bir pozisyona düşmek istemiyordu. Irak ile ilişkileri olmalı ve böyle bir ilişkiden kaçınmamalı… Fakat, bu ilişkiye bir sınır konulmalı ve Irak Kürdlerinin sırtında olmamalı düşüncesindeydi.

3)Dr. Qasimlo potansiyel sahibi biri olarak siyasi ve diplomatik faaliyetler yürütüyor, yabancı dilleri bildiğinden ve oralarda okumuş ve yaşamış olduğundan dolayı dünyadaki gelişmeleri biliyordu. Dr. Qasimlo dünya arenasında, doğuda, batıda ve Avrupa’da çok ilişki yakalamış ve seviliyordu. Özellikle de uluslararası sosyal demokrat partileri tarafından seviliyordu. Onun Uluslararası Sosyal Demokrat Örgütle geniş ilişkisi vardı. İran Kürdistan Demokrat Partisinin Sosyalist İnternasyonala gözlemci olarak alınması onun çabaları sayesindeydi. Her ne kadar ne yazık ki kendisi katılmasada Dr.Qasimlo’nun 1989 yılında Paris’te yapılan Uluslararası Kürd Konferansının örgütlenmesinde önemli bir rolü vardı.

Dr. Qasimlo, şiddetin ve terörün kullanmasına karşıydı. Ona göre bu girişimler sorunları daha da çoğaltıyor. Dr. Qasimlo, diyalog ve barışçıl çözüme inanıyor ve insan haklarını savunuyordu. Bundan dolayı uluslararası arenada tanınıyordu. Fakat şunuda görmek gerekiyor. Dr. Qasimlo, Kürd halkının haklarını savunmak ve İran işgalci güçlerinin saldırılarına karşı koymak için İrak’ta ve İran’da elde silah bir Peşmerge olarak İKDP güçleriyle birlikte nasıl savaştığını ve dağların o kötü şartlarına nasıl adapte olduğunu biliyoruz. Yani Dr. Qasimlo’yu hem içerde ve hemde dışarda farklı ortamlarda kabiliyetli ve dirayetli bir lider olarak tanıdım ve gördüm. Ne yazık ki Kürdler böyle bir liderlerini kaybettiler ve bertaraf edilmez bir kayıp.Kürdlerin tanınan bir devletleri yok. İşgalciler her zaman Kürdlere karşılar. Büyük devletler Kürdlere zülum yaptılar. Bir çok Kürdistan lideri hileler neticesinden çok çabuk şehid edildiler ve zulme uğradılar. Bunlardan Şeyh Mahmud, Şeyh Said, Seyid Riza, İhsan Nuri Paşa, Simko, Qazi Muhamed ve Barzani….

Dr. Qasimlo ve yoldaşları barış görüşmeleri sırasında İran rejimi tarafından Viyana’da 13.07.1989 tarihinde alçakca katledildiler. Avusturya bir Avrupa devleti olarak tüm uluslararası yasaları ve en basit insan hakkını çiğniyerek Qasimlo ve yoldaşlarının katillerini güvenlik içinde Tahran’a gönderdi.

Dr. Qasimlo ve yoldaşları ölümsüzdür!!

Dr. Mahmud Osman

Çev: Aso Zagrosi

 

Dr. Qasimlo canlı bir ansiklopediydi/Chris Kutschera

Çev Aso Zagrosi

Soru: Sayın Chris Kutschera siz ilk defa ne zaman, nerede Dr. Qasimlo ile tanıştınız? Aranızda ne gibi konuşmalar geçti?

Cevap: İlk görüşmemiz ilginçti. İlk defa 1971 yılında Molla Mustafa Barzani’nin „Derbendi Çoman“ daki misafirhanesinde Dr. Qasimlo’yu tanıdım. Molla Mustafa Barzani’yi görmek için oraya gitmiştim. Misafirhanede Avrupa elbiseli saygılı bir adam gördüm. Öyle sanıyordum bizim dilimizi bilen kimseler burada yok.. Fransızca olarak eşime „bu adam sabah kahvaltısını bizimle yapacak mı yapmayacak mı“ diye sordum. Bu arada sözünü ettiğim adam bizim hayretli bakışlarımız altında Fransızca „ Evet bu adam sizinle sabah kahvaltısını yapacak“ dedi. Sabah kahvaltısını yaparken siyaset üzerine konuştuk. Qasimlo çok çabuk bir şekilde beni kendisine bağladı. Çünkü Qasimlo çok bilgiye sahipti. Bize rehber ve gözlemci olarak verdikleri adama bu adam kimdir? diye sordum. Dedi Dr. Qasimlodur. Dr. Qasimlo’ya Bağdat’ta kendisini görebilirmiyim diye sordum.. Dr. Qasimlo Bağdat’taki telefon numarasını bana verdi. Dr. Qasimlo Kürdistan tarihine ilişkin benim ilk hocamdır. Dr. Qasimlo rahmetli babasının 1946 yılında Qazi Muhamed ile Baku’ye yaptıkları seferi ve Mahabad Cumhuriyeti hakkında bana bilgiler verdi. Molla Mustafa Barzani’ye ilişkin bana detaylara dair çok bilgi verdi. Gerçekten de Dr. Qasimlo canlı ansiklopediydi. Konuşmaları arasında güldürmek için nükteli şeylerde anlatıyordu. Çok güler güzlüydü. Paris’te öğrenci olduğu zamana ilişkin anılarını bana anlattı. Kısacası var olan dostluğumuzun temelini böyle attık.

Soru: Duyduğumuz kadarıyla ilk görüşmenizden sonra eşinizle birlikte Bağdat’ta İran Kürdistan Demokrat Partisinin Politbürosunu ziyaret etmişsiniz? Güya siz Dr. Qasimlo’ya Kürd meselesinin çözümü için İran yetkilileriye görüşeceğinize dair söz vermişsiniz? Acaba böyle bir imkan doğdumu? İran’ın hangi yetkilileriyle görüşmeler için konuştunuz? Hangi sonuçlara vardınız?

Cevap: Ben sayın Huweyda ile görüştüm. O, Zahidan’a gidiyordu ve kendisine refakat etmek istediğimi söyledim. Uçakta olduğumuz zaman kendisiyle söyleşi yaptım ve Kürd meselesine ilişkinde kendisine bazı sorular sordum. Sanıyorum bu yolculuk 1973 yılındaydı. Bu röportaj Expres Dergisinde yayınlandı. Görüşmenin tümünü tam hatırlamıyorum, sanıyorum Huweyda İran’da „Kürd sorunu diye bir problemlerinin olmadığını“ söylemişti. Bu röportaj İran ve Irak arasında imzalanan Cezayir Antlaşmasından önce bana hasıl oldu. Fakat, Huweyda hiç önemli bir şeye işaret etmedi. Bu röportajın tamamı benim Paris’deki arşivimdedir. Ne yazık ki şimdi hepsi aklımda değil. Huweyda kabiliyetli bir siyaset adamıydı, hasas sorulara kaçamak cevaplar vererek geçiştiriyordu. Şah döneminde bir kaç defa İran’a gittim. Orada kaldığım hotellere gizli mikrofon yerleştirdiklerinden dolayı , Dr. Qasimlo’dan söz ettiğimiz zaman A.R.G diyorduk( isim ve soyismin ilk harfleri) Şimdi dahi Avrupa’da dostlar meclisinde Dr. Qasimlo’dan söz ederken A.R.G diyoruz. Rahmetli Qasimlo’nun eşi bizimle olan konuşmalarında ondan sözederken bu harfleri kullanıyor.Ayrıca birinci sorunun cevabını verirkende Dr. Qasimlo’nun dikkat çeken bir şahsiyet olduğunu söylemiştim. Dr. Qasimlo, Kürd milletinin tarihi ve kültürü hakkında bana o kadar değerli ve dikkat çekici bilgiler verdi ki, ben Kürd meselesinin yol arkadaşı oldum. Biz çok yakın dost olduk. Sık sık görüşüyorduk. Bir kaç defa Bağdat’ta kendisine misafir oldum. Eski Pegeo arabasıyla geziyorduk. Bazen bana „ beni sevmiyenler modası geçmiş en eski araçla gezdiğimi söylüyorlar“ diyordu. Dr. Qasimlo beni Hejar ve Hemin gibi meşhur Kürd şahsiyetleriyle tanıştırdı. Hemin ile birlikte şarap dışında bizim hiç ortak bir yanımız yoktu. Buna rağman çok hoş ve eğlenceli geceler geçirdik. Onların dışında birde beni yerlilerden „Hamza Abdullah“ gibi şahsiyetlerle tanıştırdı. Bu sorun benim için çok önemliydi. Çünkü, benim için büyük şaysiyetlerle tanışmak ve onlarla söyleşiler yapmak çok önemliydi. Önemli bir haber yazmak için kilit şahsiyetler gerekiyor. Benim Kürd meselesine olan ilişkimde Dr. Qasimlo önemli bir anahtardı. Gerçekten de Dr. Qasimlo çok bilgili ve derin humanist bir kişiliğe sahiptı.

Soru: Duyduğumuz kadarıyla İKDP’nin bir merkez komitesi toplantısı Paris’te sizin evinizde yapılmış. Qasimlo toplantıyı yönetmiş. Eğer cevap vermek istiyorsanız nasıl oldu evinizde toplantı yapmaya izin verdiniz?

Cevap: Kürd meselesine ilişkin ikinci kitabımda bu meseleye vurgu yapmıştım. Biz Chambur vadisine yakın büyük bir köşkte oturuyorduk. Çok geniş yerimiz vardı. O dönemler İKDP’nin ev konusunda durumu iyi değildi. Ben Dr. Qasimlo’ya evin uygun olduğunu ve yoldaşlarıyla birlikte oraya gelebileceklerini söyledim. Bir ihtiyar kadın kalıyordu ve Dr. Qasimlo’yu çok iyi tanıyordu. O kadın İKDP Merkez Komitesinin sürdüğü 3 yada 4 gün boyunca yemeklerini hazırladı. Merkez Komitesi toplantısına katılanlar onu çok sevmişlerdi ve işlerindede yardımcı oluyorlardı. Fakat, o bu mücadeleci insanlar grubunun siyasi olduğunu ve Şah rejimine karşı mücadele ettiklerini bilmiyordu.

Soru: Şahlık rejimin yıkılmasından sonra kaç defa İran’a ve Kürdistan’a gittin? Bildiğimiz kadarıyla İran İslam Cumhuriyeti ile Kürdistan halkı arasında yapılan „3 Ay Savaşı“ sırasında Kürdistan’a gelmiştiniz. Kuşkusuz o zamanda Dr. Qasimlo ile görüşmeleriniz oldu.. Sizin bu ziyarete ilişkin ne gibi anılarınız var.. Görüşmeniz daha çok hangi meseleler üzerineydi?

Cevap: 1989 yılının eylül ayında İran Kürdistan’ına geldim. O dönem ne savaş ve ne de barış vardı. Dr. Qasimlo ile „Pişkawe“ köyünde görüştüm. Tek odalı taştan yapılmış bir evde yaşıyordu. Dr. Qasimlo bana ilk defa ev sahibi oldum diyordu. Dr. Qasimlo Kürd elbiseleri içindeydi ve belinde bir tabanca vardı. Dr. „Peşmergeler bana tabancayı nasıl kullanacağımı söylediler, fakat şimdiye kadar denemedim“ diyordu. Bizim o günlerde orada olmamız büyük bir şanstı. Çünkü, Dr. Qasimlo bir kaç gün sonra bizi kendisiyle birlikte Mahabad’daki büyük bir mitinge götürdü. Mahabad’ta bana Qazi Muhamed’in idam edildiği yeri gösterdiler. Binlerce insan meydanda toplanmıştı. Bu olay beni çok etkiledi. Çünkü, Mahabad’ın kenarındaki bir tepede tankları gördüğümüz zaman hayrete düşmüştük. Sanıyorum en son şair Hemin’i orada gördüm. Dr.Qasimlo’nun, bir kardeşinin ve şair Hemin’in güzel bir resimlerini çektim. O resim hala benim yazı masamın üzerindedir. Bu ziyaretim esnasında Peşmergelerin bazı eğitim alanlarını gördüm, çok düzenli ve örgütlüydüler.. İKDP’sinin bir merkez toplantısına katıldım. Çok huzurlu bir ortamda tam 3 hafta kaldık.

Soru: Acaba Dr. Qasimlo, Kürd meselesine dair, bir gazeteci olarak ve Kürd meselesinde uzman biri olarak sizlere danışma ve soru sorduğu oldumu?

Cevap. Biz Kürd meselesi üzerine çok konuştuk. Fakat ben Dr. Qasimlo’ya yol gösterecek seviyede değildim. O, öğretmen ve ben öğrenciydim. Fakat, bir çok defa onunla Kürd hareketinin stratejisi üzerine, Kürdlerin mücadelesinin geleceği, İKDP ile Bağdat ilişkileri ve diğer bazı meseleler üzerine konuştuk. Ben Kürdistan’ın dört parçasının birleşmesine inanıyorum. Bunun gelecek için amaç edilmesi gerekiyor.

Soru: Sayın Chris Kutscher Dr. Qasimlo’nun şehid edildiğini duyduğun an nasıl bir duygu sizde hasıl oldu?

Cevap: Dr. Qasimlo Avrupa’da okuyan tek Kürd lideridir. Bir kaç yabancı dili çok iyi biliyordu. Avrupa haklarını çok iyi tanıyordu ve onlarla nasıl konuşabileceğini ve davranacağını da biliyordu. Dr. Qasimlo’nun Avrupalı liderlerle dostluk ilişkilerini kurmada çok büyük bir becerisi ve kabiliyeti vardı. Dr. Qasimlo, kültürlü bir adam ve tam anlamında bir siyaset adamıydı. Bana göre eğer Dr. Qasimlo şimdi yaşamış olsaydı, belki de Irak, İran ve Türkiye Kürdistan’ının Kürdlerinin durumuda değişmiş olacaktı..

Kawe Behrami

Dr. Qasimlo, Rêbereki modern, şoreşgereki demokrat adlı eserinden çeviren: Aso Zagrosi

 

Rahmetl Prof. Dr. Maruf Xaznedar’ın Şehid Dr. Qasimlo’ya İlişkin Anıları

Aso Zagrosi

Dr. Qasimlo ile 1959 yılında Bağdat’daki ilk karşılaşmamız:

Dr. Qasimlo ile ilk karşılaşmamız ve tanışmamızla birlikte ellimde hiç bir belge ve veri olmamasına rağmen aklımdan iyi bir insanla karşılaşma duygusu doğdu. Benden onunla gelecekte arkadaş olma arzusu doğdu. Onun arkadaş olmak beni mutlu edecekti.

1959 yılıydı ve ben Kerkük’te yaşıyordum. Fakat Bağdat’ta gidip geliyordum. O dönem Bağdat’ta gitmiştim. Bir gün öğleden önce Bağdat’taki Eğitim Bakanlığına bağlı „Kürdçe Eğitim ve Öğretim Kurumu“na uğramıştım. Bu kurum Kürdler için yeni oluşturulmuştu.. 14 Temmuz 1958 askeri devriminin kazanımlarından biriydi. Bir oturum esnasında Dr. Sıdıq Etroşi, beni yaşıtlarımdan bir genç ile tanıştırdı. Bu genç „Abbasi Enweri“ydi.. Uzun yıllar sonra 1965 yılında Avrupa’da „Abbasi Enweri“ bana Kekecan : „benim asıl ismim Abdulrehman Qasimlodur“ dedi.

Dr. Qasimlo Bağdat’ta olduğu zaman iki defa daha görüştük. Böylelikle Dr. Qasimlo tamamiyle gönlümde yer edindi. O dönem ve şimdide siyaseti günlük meslek olarak seçenlerle yıldızım pek barışmıyor. Fakat Dr. Qasimlo ile böyle olmadı. Baştan itibaren benim için açıktı ki Qasimlo canı gönülden zamanını siyasete ayırmış ve aktif biriydi.( İran Kürdistan Demokrat Partisi aracılığıyla)Gerçi öğrenciydi, öğrenmek istiyordu. Her şeyi, dilleri, bilimleri, edebiyatı ve ulusal kültürünü vs… Bağdat’ta görüştüğümüz o bir kaç gün içinde bir birimizden haberdar olmaya karar verdik. Hiç olmasa dünyanın neresinden olursa olalım, mektuplar aracılığı ile birimizin durumundan haberdar olalım diye..

1960 yılında Berlin’de Kürd Öğrencilerin Kongresi:

1960’da Berlin’de Kürd öğrencilerinin Kongresi toplandı. O dönemler Berlin Doğu ve Batı diye ikiye bölünmüştü. Fakat, hala Berlin Duvarı inşa edilmemişti.Bu Kongre, Kürd Öğrencilerinin en büyük kongrelerinden biriydi.Avrupa’da okuyan Kürdistan’ın tüm parçalarından öğrenciler katılmıştı. Hata İran Şah yönetimi siyasi ilticacı olan Türk Kürdlerinden „İhsan Nuri Paşa“ya misafir olarak Berlin gelip kongreye katılma izni vermişti. İhsan Nuri Paşa’nın yanına da bir Sanandajlı ve diğeri ise Mahabadlı iki Kürdü refakat olarak göndermişlerdi.Bana mutluluk veren yakınen tanıdığım iki kişi daha gelmişti.. Biri Çekoslovakya Kürd öğrencilerini temsilen gelen Abdulrehman Qasimlo; diğeri ise Paris’ten gelen Dr. Kamuran Bedirxandı. Kürdistan’ın farklı parçalarından gelen ve Kongreye katılan öğrenciler arasında kardeşçe bir ortam vardı. Kürdler böyle huzurlu bir ortamı çok ender yakalıyorlar. (Fakat, ne yazık ki bu kurum fazla sürmedi.)

Kek Qasimlo’nun rolü büyüktü. Çünkü, onun aktiviteleri, görüşleri yaşından çok daha büyüktüler. Onun Kürd öğrencilerinin faaliyetlerine katılımı çok aktifti. O dönemler İran ve Türkiye Kürd öğrencileri çok az olmalarına ve Irak Kürd öğrencileri çoğunluğu teşkil etmesine rağmen Qasimlo’nun önemliydi.O 10 gün boyunca Berlin’de Qasimlo ile birlikteydik. O süreçte Qasimlo’nun düşüncelerini, ahlakını ve eğilimlerini daha iyi anladım. Benim için açık bir şekilde ortaya çıktı ki, bu öğrenci yalnızca siyasi bir şahsiyet ve illegal bir partinin üyesi değil, aynı zamanda okuyan bir insan, aydın ve edebiyat zevki olan bir şahsiyettir. Eğer var olan akademik taraflarına ve ulusal kültürüne önem verirse belli başlı bir uzman oldur. Bu arada mektuplarla ilişkilerimizi sürdürelim yönünde karar verdik.. Bu arada kendisine 3 ay sonra yani önümüzdeki sonbahar da Moskova’dan Saint Petersburg(eski Leningrad)e taşınacağımı ve yeni adresimi kendisine göndereceğimi söyledim.

1961 baharı Saint Petersburg da :

Saint Petersburg Doğu Bilimler Akademisindeki yüksek eğitimimin üzerinden kısa bir zaman geçmişti ki, bir sabah Akademinin Sekreteri beni arıyarak bir Kürd misafir olarak Saint Petersburg’a gelmiş, Astorya hotelinde kalıyor ve seni sordu dedi. Bu hotel bu şehrin en eski ve en büyük hoteliydi. Yaklaşık 200 yıl boyunca Çarlık Rusyasının başkentinde hizmet veriyordu. Ben gelen misafirin tanıdığım 3 yada 4 kişiden biri olduğunu düşündüm.. Bunlardan biri de Qasimlo’ydu. Hemen Astorya hoteline doğru yola düştüm.. Çünkü, bu hotel Akademimize yakındı. Qasimlo’yu gördüğümde sevinçten uçuyordum. Birbirimize sarılıp öpüştük ve ben kendisine „Kak Qasimlo sen siyasi bir insansın, özel iş ve görevler için gelmişsin.. Rıca ediyorum bana söyle kaç günlüğüne gelmişsin ve benim payıma kaç gün düşüyor?“ dedim.

Dr. Qasimlo: „ 3 gece kalacağım. Bir gün ve bir gece sana düşüyor. Sonra Mosokava’ya gideceğim.“ dedi.İlk işimiz birlikte Yüksek Araştırmalar Akademi’sinin öğrenci yurduna gitmek oldu. Ben orada ikamet ediyordum. Öğrenci yurdunda Mahabad’da kalan ve Kürdçe bilen İran Azerbeycan’dan biride vardı. Bu İranlı Azeri ile Qasımlo benim odamda karşılaşıp tokalaştılar.Qasimlo bana dönerek: „ Bu Asker Suleymandır. Komela döneminde (Demokratik Kürdistan Cumhuriyeti ve İran Kürdistan Demokratik Partisi kurulmadan önce oluşan Komela JK kastediliyor) bizimle birlikte gençlik örgütündeydi. Kürdistan Cumhuriyeti yıkıldıktan sonra Sovyet Azerbeycan’a geçti.“ dedi.

O dönemler Askeri Baku’da yaşıyordu. Yüksek Tarih eğitimi için Saint Petersburg’a gelmişti. Qasimlo’nun meşhur Armitaj müzesini ziyaret etmek için sadece iki saatı vardı. Biz birlikte müzenin o dondurucu ortamında iki saat kaldık.

Benim kaldığım Michalovik Yurdu ile Armitaj müzesi çok yakındı. Qasimlo zevkle başını salıyarak : „Sen çok mutlu olmalısın. Her gün başından sonuna kadar Armitaj’ın kapısının önünden geçiyorsun“dedi.

Armitaj’ı ziyaret ettikten kısa bir süre sonra Doğu Bilimler Akademi’sindeki Kurdoloji bölümünü ziyaret etti. Oradaki bilim adamlarıyla tanıştı. Özel olarak bölüm başkanı Qanatê Kurdo ile tanıştı. Bu kadar dar zaman içinde Qasimlo Çaykowski’nin „Sone Gölcülüğü“ adlı balesini görmek istiyordu. Qasimlo: „eğer burada yada Moskova’da onu görsem çok iyi bir iş olur. Fakat, çok zor bir iştir. Çünkü, her zaman gösterilmiyor ve ayrıca billet bulmakta çok zor“ dedi.

Bende kendisine: „Eğer bu gece bu Bale gidersek ne dersin?“ dedim.

Qasimlo: „Bu şakadır. Olamaz“ dedi.

„ya olursa“ dedim.

Qasimlo: „Sen Kureşçev misin?“ dedi.Bende gülerek „öyle“ dedim.

Qasimlo Saint Petersburg’a gelmeden 2 ay önce ben o Bale için iki bilet almıştım.. Qasımlo benim yanıma geldiği zaman söz konusu olan Bale oynuyordu. Biz ikimiz birlikte Saint Petersburg’un Büyük Tiyatro’sunda romantik ve duygulu bir Bale seyrettik. Politikacılarda böyle hakiki ve yüksek sanat tadına sahip insanlar çok ender çıkar.Fakat, gerçekten de Dr. Qasimlo bilinçli mücadeleci, çalışkan, alim, yazar ve sanatı seven bir insandı. O, kendi pratik özel yaşamında bunların her birine yer ayırmaya ve yerlerini tespit etmeyi biliyordu.

1968’den 1970’li yılların başında Bağdat:

1968 yılında tümden Bağdat’ta geri döndüm. Bağdat Üniversite’sinde Kürd Edebiyatı üzerine öğretmenliğe başladım. Qasimlo da Bağdat’taydı. Kuşkusuz yoldaşlarıyla birlikte siyasi aktiviteler içindeydi. Yoldaşlarıyla birlikte partilerinin merkezi faaliyetlerini Bağdat’ta taşımak istiyorlardı. O dönem özellikle de Irak merkezi hükümetiyle Molla Mustafa Barzani önderliğindeki Kürd Devrimi arasında imzalanan 11 Mart 1970 Antlaşmasıda Qasimlo ve yoldaşlarının işlerini daha da kolaylaştırıyordu..

O dönemler bizim evimiz Bağdat’ta Davudi Mansur mahalesindeydi. Bizim evimiz onlarında dedikleri gibi evlerinden biriydi. Haftadan bir bizim eve geliyorlardı. Hepsinden daha fazla Qasimlo bize gelip gidiyordu. Şair Hemin, Abdullah Hasanzade,Kerim Hisami ve diğerleri de sürekli bize gelip gidiyorlardı. Bu arada Qasimlo daha önce Prag’da birinci baskısını Arapca yaptığı doktora çalışması olan „Kurd û Kurdistan“ı Beyrut’ta basıma vermek istiyordu. Bu işi kendisi için yerine getirmem konusunda benden beklentisi vardı. Özellikle de Beyrut’ta kitapları basan yayın evi ile yazışmak konusunda…. Fakat ne yazık ki yayın evi Qasimlo’nun şartlarını görmezlikten gelmiş ve kitabı basmıştı. Bundan dolayı Qasimlo mecburi olarak Bağdat’ta çıkan „El taxi-Brayeti“ gazetesine bir açıklama yaparak Beyrut’ta yapılan kitap baskısının kendisine ait olmadığını deklere etti. Her ne kadar 1970’lerin ilk yarısında Qasimlo’nun ikamet yeri Bağdat’ta olsa yurt dışına sık sık gidip geliyordu. O dönem Kürdistan Demokrat Partisi(İran)nin merkezi yayın organı olan „Kürdistan“ gazetesini düzenli olarak çıkarıyordu. Kürdistan gazetesi birleşik Kürd edebiyat dilinin pratiğe aktarılmasında iyi bir kaynaktı.

1974 baharındaki olaylar, Kürd Devriminin yeniden dağa çekilmesi ve 1975 baharındaki yenilgi Kürd Ulusal Hareketinin geleceği üzerine büyük bir etki yaptı. Kuşkusuz İran Kürdistan Demokrat Partisi, yani Qasimlo ve yoldaşları da kötü bir duruma düştüler. Bazıları İran’a ailelerine döndüler. Diğerleri ise yurtdışına çıktılar. Böylece bir daha Qasimlo ile birbirimizden ayrıldık. Daha sonra İran-Irak savaşı başladı. 1981 yılında beni emekliliğe ayırarak Bağdat Üniversite’sinden uzaklaştırdılar. Daha sonra Cezayir’e giderek Ennabe Üniversite’sinde göreve başladım.Qasimlo ise siyaset ve partisinin işleriyle ilgileniyordu. Avrupa, Kürdistan, İran ve Irak arasında mekik dokuyordu. Bu arada ne ben onu ve ne de onun beni unutuğunu sanmıyorum. Mektup ve dostlar aracılığıyla ilişkilerimizi sürdürüyorduk. Bana ve aileme karşı vefası sınırsızdı. Qasimlo 1983-1984 yıllarında Hewler’den geçip dağa gittiği zaman bizim aileyi sorar ve arkadaşlarına benim çocuklarıma bakmalarını temeni ediyordu. Qasimlo iyi bir dosttu. Yaşama ilişkin en detaylı işlerden haberdardı. Kendisine, ailesine, partisine, yoldaşlarına dair her hangi bir gelişmede her türlü iyiliği yapar ve yardım elini uzatırdı.

1986 Yılında Paris

1986 yılının ağustos ayının son günlerinin bir akşamında Fransız Kurdolog’u J. Bleu ile vedalaştım ve iki sonra Cezayir’e dönecektim. Qasimlo’da bir gün önce Paris’e gelmiş, benim Paris’te olduğumu ve iki gün sonra döneceğimi duymuş. Gece bana bir telefon geldi. Benim sevdiğim bir arkadaşımın beni ertesi gün öğle saatlerinde Notre Dame’ın karşısındaki bir Çin restaurantında beklediğini söylediler.Beni bekleyen arkadaşımın Qasimlo olabileceğini düşünmüştüm. Gerçektende tahminim doğruydu. Bizim bu oturumuz unutulamaz. Yemek ile birlikte tam 3 saat sürdü. Yemekte Qasimlo vardı. İKDP’nin Avrupa sorumlusu Qadiri, J. Bleu ve komunist bir Fransız gazeteci bayan vardı.Ben Qasimlo’ya „ bu güzel kadını niye getirdin? Ben Fransızca bilmiyorum“ dedim..

Qasimlo: „ ben onu da çağırdım, çünkü Rusça biliyor. Ben nasıl ortak bir dil olmadan birini senin davetine getirebilirim“ dedi. Bu 3 saat içinde biz 3 gün değerinde sohbetler yaptık. İyi bir anıdır. Onu hiç unutamam. Daha sonra Qasimlo ve yoldaşları Kürd düşmanlarının kanlı elleri tarafından şehid edildiler. Paris’teki bu 3 saat Dr. Qasimlo ile olan son görüşmemizdi, yani veda görüşmesi… Onu bir daha görmedim.Qasimlo, eşsiz bir dünyalıydı, vefadarlığı, mücadeleciliği, yurtseverliği, aydın duruşu ve şairce duygusallığıyla insanlığın çok ender özelliklerini tek bir şahsiyetten toplamıştı. Bu konuda daha çok şey söyleyebiliriz. Qasimlo’nun dünya ufkusu çok genişti ve ender biriydi.Kürd şehidi Abdulrehman Qasimlo ve yoldaşları ölümsüzdür!!

Prof. Dr. Maruf Xaznedar

Son

Çev: Aso Zagrosi

 

Dr. Qasımlo’nun Anısına(7)

Yeniden General İhsan Nuri Paşa Üzerine(2)

Aso Zagrosi

Bu yazının daha önceki bölümünde CİA ajanı Archie Roosevelt’ın anılarında İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin bölümünü çevirerek yayınlamıştım.

Bugün ise Dr. Abdulrahman Qasimlo’nun Çek asılı eşi Helene Krulich- Chassemlou’nun 2011 yılında Paris’te Karthala yayınları tarafından çıkarılan “Une Europeenne au Pays des Kurdes”adlı eserinde General İhsan Nuri Paşa hakkında yazdıkların aktaracağım.

Kitap hâlâ elimde yok, yeni sparişini verdim.

Fakat, kitap olmadan nasıl İhsan Nuri Paşa ile ilgili bölümünü bulduğumu ve çevirdiğimi sormayın… Kendi başına bir serüven..

Değerli Kürd araştırmacılardan Rohat Alakom bir hafta önce bana bu kitaptan söz etti, Google kitap bölümünde var olduğunu ve İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin bölümün sayfasınıda vererek içeriğine bakmamı istedi.

Ben Google kitap bölümüne baktım ve kitabı buldum.

Fakat, kitabın İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin 43 ve 44. Sayfaları yoktu.. Diğer bazı bölümleride kesintili bir şekilde verilmişti. Ne de olsa okuyucuların merakını uyandırmak için kitabın bazı bölümlerini de vermişti.

Tamam kitabı satın alacağım, kitapta Kürdlerle ilgili bir hayli bilgi var.

Fakat, kafama takılan husus, niçin Rohat bu kitabın sözkonusu sayfalarına ulaşbiliyor da ben ulaşamiyorum?

Bu sefer değişik bilgisayarlar üzerine kitaba ulaşmaya çalıştım.. Fakat, hiç bir sonuç almadım.

Bugün yeniden kitaba ulaşmaya çalıştım. Fakat bu sefer, “google Books”, “Google Bücher” ve “Google Livres” gibi farklı dillerden sözkonusu kitaba ulaşmaya çalıştım..

Nihayet Helene Krulich- Chassemlou’un İhsan Nuri Paşa’ya ilişkin yazdığı sayfalara ulaştım..

Millet Facebook üzerine “devrimlerin örgütlemesini” yapıyor. Alman Piratları kısa bir süre içinde Berlin seçimlerinde %9 oranında oy toplayabiliyor..

Ben nasıl sevgili Rohat’ın ulaştığı bu iki sayfaya ulaşmam?

Helene Krulich- Chassemlou Anılarını 3. Tekil şahısın ağzıyla anlatıyor. Burada ismi “Lena” olarak geçen kendisidir.

“İhsan Nuri Paşa” ara başlığıyla ondan şöyle söz ediyor:

“Bir gün İhsan Nuri Paşa’nın evine gittiler.(Helene ve Dr. Qasimlo-Aso) İhsan Nuri Paşa Türk ordusunda subay olan Kürdtü.

1927-1931 yılları arasında Türkiye Kürdistan’ın Bitlis bölgesinde bir ayaklanma oldu. Bu ayaklanma ‘Otonomi İçin Ararat Komitesi” tarafından yönlendiriliyordu. İhsan Nuri Paşa harekete katıldı ve askeri kanadının genel komutanlığını üstlendi. 4 yıllık mücadeleden sonra Komite Türk ordusundan tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. İhsan Nuri Paşa büyük bir yolculuktan sonra İran sınırını geçmeyi başarabildi.

İhsan Nuri Paşa İran’da olduğu zaman genç eşini Yaşar Hanım’ı yanına götürdü. İhsan Nuri Paşa, sürekli olarak ilişkileri iyi ve kötü arasında gelip giden Türkiye ve İran arasındaki iyi olmayan ilişkilerin ortamında yararlandı.

Onlar(İhsan ve yaşar) Tahran’da küçük bir evde oturuyorlardı. İhsan Nuri Paşa belli bir yaş seviyesine varmıştı. Fakat, fiziki olarak iyi bir konumdaydı, uzun boylu ve aklı zehir gibi çalışıyordu.. Tavırları her zaman biraz militerceydi. İhsan Nuri gelenekselci ve önün gözünde kadınlar her zaman erkeklere göre daha alt kademedeydiler. İhsan Nuri, Abdulrahman(Dr. Qasimlo) ile ciddi bir şey konuşmak istediği zaman, kadınların olmadığı bir yere götürüp konuşuyordu.

Yaşar Hanım küçük( onun boyundaydı), yaşlı, yönlendirilen ve hassas bir kadındı. Yüzünün hatlarından eski güzeliği görülüyordu. Misafirperver ve çok nazik olan Yaşar Hanım Lena’yı kanatları altına aldı. Yaşar Hanım hiç bir zaman Persçe’ye öğrenmedi. Onların(Yaşar ve Helene) ortak bir dilleri yoktu. Fakat onlar birbirlerini anlayabiliyorlardı.. Allah bilir nasıl??

Yaşar Hanım Lena’nın hiç bir zaman karşılaşmadığı doğunun farklı ve leziz mutfakların en iyi Cordon-Bleu suydu.(Cordon-Bleu bir yemek çeşitinin yanında Fransız mutfağını temel alan uluslararası bir mutfak okulu anlamına da geliyor. Burada ikinci anlamda kullandığını sanıyorum-Aso) Lena, eşsiz bir dizi Kürd, Türk ve Pers aşçılarını daha önce görmesine rağmen bu böyleydi.

Lena ziyaretleri sırasında , Yaşar Hanım’dan bölge mutfağının temel özelliklerini ve mutfak sanatının tadını aldı.

Fakat onlar(Lena ve Yaşar) Lena Kürdistan’a gittiği zaman birbirlerinden ayrıldılar ve bir daha görüşmediler.”(Helene Krulich- Chassemlou, Une Europeenne au Pays des Kurdes, Edition Karthala, 2011, sayfa 43-45)

Not: Sayın Helene Krulich- Chassemlou’nun İhsan Nuri Paşa’ya, Yaşar Hanım’ın İran’a gitmesi tarihine, Ararat Hükümetini yönlendiren siyasal yapıya ve hareketin başlayış bölgesine dair yaptığı tespitlere katılmama rağmen yada eksik bulmama rağmen bu kısa yazıyı Ararat Hükümeti üzerine yapılacak çalışmalar için çevirmeyi gerekli gördüm.

2.Not Daha sonra Helene Krulich- Chassemlou, Une Europeenne au Pays des Kurdes, Edition Karthala, 2011 adlı kıtabının aslınıı elde ettim. Aso Zagrosi

 

Çok yönlü ve kabiliyetli olan bir lider: Dr. Qasimlo

 

Prof. Dr. Kemal Mazhar

 

1959 baharında yani bundan tam 40 yıl önce ilk defa „Enwer“ adlı birinin ismini duydum. „Enver“, Dr. Qasimlo’nun kullandığı takma isimlerden biriydi. O dönem Bağdat Üniversitesinde Kürdçe bölümü yeni açılmıştı. Bu bölüme giden Kürd öğrenciler yararlarından dolayı hocalarından büyük bir saygı ve takdirle söz ediyorlardı. Bu öğretim görevlerlilerden Dr. Qasimlo ve Şair Goran ilk sırada yer alıyorlardı. Elbette böyle ilerici ve kabiliyetli bir aydını tanımak her samimi Kürdün istemi ve umut ettiği bir şeydi. Sevgili kardeşim Dr. İzeddin Mustafa Resul aracılığıyla benim için çok kısa bir zaman içinde böyle bir imkan hasıl oldu. İlk defa onu Bağdat’ta Kerada Meryem mahalesindeki evinde gördüm. Qasımlo’yu gördüğüm zaman onun tüm alanlarda kabiliyetli, eşi ve emsali bulunmayan, konuşmasını bilen, hoş sohbetli, yurtsever ve gerçekten derin ileri görüşlü bir alim olduğu düşüncesi benden hasıl oldu. Fazla sürmedi, onu „Derdekurd“ın ölümcül, bulaşıcı hastalığından dolayı Irak’tan sınır dışı ettiler. Bu karar beni o kadar etkiledi ki kendimi tutamadım „Niçin?“ anabaşlığı adı altında çok sert bir makale yazdım. Bu makale de çok içten şehit Qasimlo’nun eşsiz kabiliyetinden söz ettim ve Irak’daki 14 Temmuz Devriminin kapılarını şehid Dr. Qasimlo gibi insanlara sonuna kadar açık olması gerektiğini yazdım. O dönem „Jin Gazetesi“nin baş yazarı şair Piremerd’in torunu olan Ahmed Zirengiydi.. Benim yazım Ahmed Zirengi’nin gönlüne hitap etmiş olacak ki Jin’in baş yazısı olarak yayınladı. Benim makalem bir Kürdün uğursuz kinini deşmiş olacak ki, „Derdekurd“ mikrobu bedeninin tüm damarlarının kanına bulaşmış olacak ki kinini çok sert bir şekilde Jin Gazetesinin sayfalarında bana verdiği cevapta kusmuştu. Sokak diliyle Qasimlo’ya saldırmıştı. O bana verdiği uygun olmayan cevabına da „Çünkü“ başlığını koymuştu. Bu „Derdekurd“un cevabı yayınlandığı zaman ben yüksek eğitimimi yapmak için Sovyetler Birliğine gitmiştim. Şehid Qasimlo, bana cevabın yayınladığı Jin Gazetesinin bir nüshasını Prag’tan Moskova’ya göndermişti. Qasimlo Jin ile birlikte ders alınacak ve çok güzel bir kaç satırda bana yazmıştı.. Sanıyorum 1960’ın sonu yada 1961 yılının başlarında olacak, şehid Qasimlo doktora çalışması için materiel toplamak için Moskova’ya gelmişti. O zaman da ben de doktora çalışmamla uğraşıyordum. Kitapları nasıl karıştırdığını ve yorulmaz biri olduğu görüyordum. O günlerde fark ettim ki bu dünyada onun gibi hem Doğu ve hemde Avrupayi dilleri bilen çok insan var. Kürdçe’nin iki temel lehçesi, Farsça, Azerice, Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca, Rusça, Çekce, Slovakça ve diğer dilleri biliyordu. Bağdat’ta benim evimde bir oturumda Mobik(Chris Kutschera) ve eşiyle nasıl sorunsuz ve bülbül gibi Fransızca konuştuğuna şahit oldum. Karşılıklı olarak çok nükteli sohbetler yapılıyordu ve aynı zaman Dr. Qasimlo bize Kürdçe’ye çeviriyordu. O sohbet hepimizi sarsmış ve mutlu etmişti. Dr. Qasimlo meclislerin gülüydü. Tüm bilim dalları üzerinde rahatça sohbet ediyor ve konuşuyordu. Siyaset, tarih, edebiyat ve diğer bir çok dalda o cirit meydanlarının suvarisiydi. Hatta Dr. Qasimlo sohbet esnasında ses tonunu da değiştiriyordu.. Eğer birileri onun tanımasaydı, onun siyaset adamı mı yoksa şair, edebiyatcı mı yoksa alim, tarihçi ve dilbilimcisi olduğunu bilmezdi. Çünkü, gerçekten de o hepsinin toplamıydı.

Onunla onlarca defa bir araya geldik. Onun gibi arogant olmayan, temiz dili ve yumuşak ruhlu çok az insan var. Bir buğday başağının bir danesine zarar gelmesini istemezdi. Dr. Qasimlo gerekli olduğu zaman dahi kimseyi kötülemezdi, yanan ateşe gaz dökmezdi. Tam tersi farklılıkları bir araya topluyordu. Bu konuda kimse onun gibi usta değildi. Dr. Qasimlo ile Batı ve Doğu gazetecilerinin yaptığı bir çok röportajı okudum. Hemen hepsi içtenlikle Dr. Qasimlo’nun çok yönlü ve kabiliyetli bir lider olduğuna dikkat çekmiş, ileriyi gören, demokrat, özgürlükçü, toleranslı, barışçıl, edebiyat dostu, kendine güvenen ve hoş sohbetli bir lider olduğunu yazmışlar. Hepsinin heybesinde Dr. Qasımlo’ya ilişkin detaylı ve ender bilgiler mevcut ve sevgiyle rahmetliye veda ettiler. Chris kutschera ve eşi „Heidi El Huseyni“nin Dr. Qasımlo için söyledikleri samimi tüm Kürd yurtseverlerinin gurur duyabilecekleri bir şeydir. Dr. Qasimlo’nun yoldaşları bunları ayrı bir kitap olarak yayınlayacaklar. Kürd davasını destekleyecek ender bir rehber olacağını umut ediyorum. Dr. Qasimlo’nun batılarla olan konuşmaları yerinde ve düşünceleri detaylıydı. Sonra lafı değiştirir ve sorardı: „ Kürdlerde uçak kaçırabilir, rehine alabilir, fidye istiyebilir ve suçsuz insanların kanını dökebilir. Kürdler bunları yapmadıklarından dolayı mı sizler sitem gören bu halkı anlamıyor, yardımına gitmiyor ve insani bir göz atmıyorsunuz“ ?

 

Eğer biz Dr. Qasimlo’nun eşsiz eserlerine gelirsek, şunu söyleyebilirim. Dr. Qasimlo’nun doktora çalışması öneminden dolayı bir kaç Avrupa ve doğu dillerine çevrildi. Buna ilişkin özel bir makale yazmış ve yayınlamıştım.Ben bu eseri Kurdoji’nin çok ender eserlerinden biri olarak değerlendirmiştim. Şehid Qasimlo’nun Kürd ve Kürdistan’a ilişkin aşkının sınırı yoktu. Hiç kimse onun kadar o kutsal aşkın susamışlığını Avrupa’ya ulaştıramadı. Dr. Qasimlo onlarca ve onlarca Avrupalı politkacının, tanınmış şahsiyetlerinin, meşhur gazetecinin dikkatlerini Kürd milletine kanalize etti. Dr. Qasimlo aynı zamanda İranlı bir yurtsever ve dünyanın büyük bir humanistiydi.

 

Kısaca Dr. Kemal Mazhar Dr. Qasimlo ile ilgili anılarını Sınır Tanımayan Doktorlar, Dünya Doktorları gibi kuruluşların kurucusu ve bir ara Fransa’da İnsan hakları bakanlığınıda yapan ve aktüel olarak Fransa’nın Dışişler Bakanı olan Bernard Kouchner’in Dr. Qasimlo’nun mezarı başında ve göz yaşları arasında „Tüm 3.Dünya ülkeleri içinde hiç kimseyi senin kadar sevmemiştim“ sözüyle bitiriyor.

 

Çev: Aso Zagrosi

 

“Erzincan Hükümeti” ve bazı eleştirel notlar

Davut  Hoca’nın     yıllar önce  KAWA  çevresinin  çıkardığı     bazı yayınlarda   yayınlanan “UNUTULAN TARİH: ERZİNCAN HÜKÜMETİ 1917-21“ adlı  makalesi    son  dönemlerde    yeniden  bazı   internet  sitelerinde   yayınlandı.

Kürd  tarihine   ilişkin  araştırmaları   önemsiyorum ve  büyük  değer  biçiyorum..

Kürd  tarihine  ilişkin    araştırmalar   her zaman   dikkatimi  çekiyor.   Bir  çok yazıyı  defalarca  ve  tekrar tekrar    okuduğumu  hatırlıyorum.   Davut  Hoca’nında   bu  yazısını    defalarca  okumuşumdur.
Sonuçta     Kürdler,  kendi  tarihlerine    ilişkin    sahip  oldukları    bilgi ve  belgeleri   eksik ve yanlışları  içerse  dahi     yayınlamalılar..  Çünkü,    bu tip yazılar/araştırmalar  daha  sonra    aynı  konuya   ilişkin   olarak   yapılacak  araştırmaların  önünü açar  ve  daha da  zenginleştirir.

Davut arkadaşın  makalesinde  gündeme getirdiği    Ermeniler, Kürdler ve Türkler  tarafından    kurulan  „Erzincan   Şûrası“    yıllar önce     ideolojik duygularıma    bir hayli    hitap ediyordu.   Hatta    bende       20 yıl önce    „Mahabad         Kürd  Cumhuriyeti „(Demokratik  Kürdistan Cumhuriyeti)  üzerine  yaptığım  bir araştırmada      Sovyetlerin     Cumhuriyetin   yıkılışından    hiç  bir  rolleri olmadığını   ispat etmeye  çalıştım.   Bu makaleyi  bazı arkadaşlar  Almanca’ya  çevirmiş ve  Navend’in  çıkardığı  dergide de yayınlamışlardı. Başkalarıda    bu  makaleyi  geniş bir  şekilde  kullandılar.  Fakat  gelinen aşamada      yayınlanan  bir  dizi belgeden  sonra   Sovyetlerin   Cumhuriyetin  yıkılışında   o kadar da  pirûpak  olmadığı  biliniyor..(Bu  konu  üzerine   ayrı  bir  makalede  duracağım)

Davut’un „Erzincan   Hükümeti“ adlı makalesini  okuduğum  zaman    yararlanan yazılı kaynaklar  ciddi bir şekilde  dikkatimi  çekti.

Bu  kaynaklar:

„Ben makalemi şu kaynaklara dayanarak yazdım.
1- Belgelerle türk tarih mecmuasi
2- Kazım karabekir, anılar
3- Erzincan valisi Ali Kemali, Erzincan tarihi
4- Erivan doğu bilimleri akademisi üyesi .,Astranyan….
5- Erivanda 1986 yılına kadar çıktığı söylenen Dersim adlı derginin konuyla ilgili bir makalesi“

İlk   üç   kaynağın  sahipleri  biliniyor.  Üçüde  Kürd  düşmanı.  Kürdlerin   ulusal hareketini  karalamak ve  Kürdlerin  millet  olarak  varlığını    inkar eden   çevreler…  Ali  Kemali ve Kazım Karabekir gibi..
Dörtüncü  kaynak ise  „Erivan doğu bilimleri akademisi üyesi .,Astranyan…“.dır.   Yani   Prof. Dr.  Garnik ASATRİAN….

Bu   adamda  Kürd  düşmanıdır. Asatrian’ın  Kazım Karabekir ve  Ali  Kemali  ile   Ermeni  oluşu  dışında     hiç  bir farkı  yok.   O  Türkiye’de  yaşasaydı     bugün  MHP ve benzeri çevrelerle hareket edecek  bir perspektife   sahip.

Bir  kere  Asatrian    yüzlerce  yıl boyunca  Ermeni tarihçileri tarafından   „Kürdler  Medlerin(Marlar)  torunlarıdır“  tezini reddediyor.    Kardoxilerin  Kürdlerin atası olmadığını ileri sürüyor.   Zaza ve Êzidilerin  Kürd  olmadığını  savunuyor.   Kuzey Kürdistan’da   Kürd  olarak  bilinenlerin   Ermeni etnisine  mensup  olup  Kürdleştiğini  ileri sürüyor.  Kürdlerin ise  „XVI. yüzyılın ilk yarısı, Kürtlerin kütle halinde Hayasdan’da yayılmaya başlamalarının tarihidir“ diyor. Bu  söylemini   ise   Kürdler  konusunda   hiç  bir araştırması  olmayan  N.Adonz’a   dayandırıyor.  ( daha detaylı bilgi  için  Asatrian’ın         „Ermeni Siyasal Düşünce Sayfalarından“ adlı makalesini  okuyunuz)

Asatrian’ın  Kürdlere  karşı olan  düşmanlığı ve kini   bir dizi tarihsel    gerçekleride    altüst ediyor.  9. Yüzyılda   kurulan  Merwani Kürd Devleti ve  bugün   yaşadığı  Erivan ve çevresini de  kapsayan   9.yüzyıldan  12.yüzyıla kadar   varlığını sürdüren  Şeddadi  Kürd Devleti gibi  tarihsel  gerçekleri dahi göremiyor.(Şeddadi  devleti üzerine    yaptığım   araştırmayı  okuyabilirsiniz.  Newroz.Com’un arşivinde   var)

Ayrıca   Asatrian   açık bir şekilde   Kürdlere karşı   Türk devletini  destekleyen  bir insandır.
Bu konuda    sözü kendisine bırakalım:  „Fakat bugün Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bu ülkenin istikrarı Ermenistan’ın çıkarınadır. Öteki tüm durumlarda Türkiye’nin parçalanması ve batımızda bir Kürt devletinin kurulması Ermenistan’ın ulusal güvenliği için ciddi bir tehlike olacaktır………………………….. Şu an komşuluğumuzda önemli bir devlet geleneğine sahip ve dünya ile uygarca temaslara dayalı ilişki kurmaya çalışan Türkiye bulunmaktadır. Türkiye’nin parçalanması durumundaysa sınırlarımızda aşırı saldırgan ve nasıl davranacağı kesinlikle önceden kestirilemeyen etnik bir afetin bileşiminden oluşan bir devlet peyda olacaktır. Milli ideolojimizin bir unsuru olan Batı Ermenistan’ı kaybettiğimizde, kutsal değerlerimiz olan Ararat, Aktamar, Mıher Kapıları, Haçkarlar, Urartu kitabeleri de kaçınılmaz olarak bu yeni devletin sembolleri olacaktır. „

Asatrian‘ın    bilim,  vicdan ve  gerçeklik  diye  bir sorunu  yok.  Onun  tek  kaygısı  „Ermenistan  Ulusal Güvenliği“dir.   Zaten   Karabekir ve Kemali’nin de   ortak  kaygıları  „Türk  Ulusal Güvenliği“idi.    Aslında    o  dönemde   Kürdler   bu  iki kardeş  zihniyet arasında  kalmışlardı.(Bu meseleyi  sonra açacağım)
Daha  fazla  uzatmadan   Ali Kemali, Kazım Karabekir ve Asatrian  gibi     Kürd  düşmanlarının  yazılarında   „Erzincan Hükümeti“  ve Kürdlere    ilişkin    oluşturdukları  bataklıktan       altın  bulma  gibi    zor  bir olay  ile  karşı karşıyayız.   Davut’da   bu   bataklığın  bilincinden  olduğundan  dolayı   bazı aşırı   yorumlara    gitmek  zorunda  kalmış.

Dünyanın  en  ünlü  tarihçilerinden  Arnold Toynbee   haklı  olarak , “bir millet için en büyük felaket, tarihinin düşmanları tarafından yazılmasıdır” diyor.

Arnold Toynbee’nin  bu   tespiti  belki de en çok Kürdler  için geçerlidir.
Davut’un  makalesinde   kullandığı  iki  gurup   kaynak ise    Amerika’dan  gelen Kürdler(Xoybun  bazında    o Kürdlere ilişkin  bir hayli kafa yormuştum) ve   Dersim  yaşlıların anlatımlarıdır.  Bu  kesimin    anlatımlarını    önemsiyorum. Fakat  ne yazık ki,      o  süreci  yaşıyan     fazla  insanımız da   yok..   Geçmişte       o  süreçleri  farklı  şekillerde yaşıyan  bir  dizi insanın  bilgilerine  başvurabilir ve anlatımlarını arşivleyebilirdik.  Fakat,  ideolojik  nedenlerden ve  tarihsel  ulusal  bilinç  yokluğundan   dolayı  bir  dizi  canlı ve ayaklı  kutuphanelerimizden   yararlanmadık.

Kaynaklar  hakkında   bir kısa  değerlendirmeden  sonra     Davut’un   makalesine gelmek  istiyorum.

Erzincan  Hükümetidenilen olay  işgal   idaresi mi   yoksa  Ermeniler ve Kürdlerin   özgür  iradeleriyle  oluşturdukları   şûra mı?
“Erzincan  Hükümetine”  ilişkin   kafamı kurcalayan  soruları      sormadan  önce    bazı  hususlara   dikkat  çekmek  istiyorum.

Birinci  Dünya  Savaşı    sırasında    Kürdler  sadece    Osmanlı  devletinin  saflarında  savaşmadılar.    Kürdlerin bir  kesimi de  Rus  ordusunun  saflarında  savaştılar..   Êzidi  Kürdlerden  Cihangir  Ağa’nın  önderliğindeki   birlikler  dışında    Kürd  siyaset  dünyasının   tanınan   iki  önemli  şahsiyetlerinden   Abdulrezak Bedirxan(Abdulrezak  üzerine  olan   çalışmamı  Newroz.Com arşivinde bulabilirsiniz) ve  Kamil  Bedirxan    Rus  ordusunun  saflarında    Osmanlı  devletine   karşı  savaşa  katıldılar.
Sözünü  ettiğim  Bedirxaniler    farklı  dönemlerde  Kürdistan’ı  özgürleştirmek  için     Çarlık  Rusyasından    destek alacakları   umuduyla     savaşa  katıldılar.

Abdulrezak ve Kamil  Bedirxan’ın     savaş sırasındaki   konumları,    Rus  yetkilileriyle  yaptıkları  görüşmeler ve  talepleri   büyük   oranda      belgelidir.   Çarlık  Rusyası    Bedirxanilere    Kürdistan’ın geleceği  hakkında    söz vermiyor.   Kaçamaklı ve   her tarafa  çekilebilen    bazı    şeyler  söyleniyor..  Buna  rağmen      Kürdistan’ın  özgürleştirecekleri umuduyla   ilk  önce Abdulrezak  daha  sonra   Kamil     Kuzey Kürdistan’da    ciddi  faaliyetler  içine giriyorlar.  Bedirxaniler   Kuzey Kürdistanlı   biri dizi   ileri  gelenlerine   mektuplar  yazarak   yada     doğrudan  ilişkiye geçerek    Rusya’nın  saflarına  çekmeye çalıştılar.
Fakat,  onlar  bu amaçlarından  başarılı  olamadılar. Kuzey  Kürd  ileri gelenleri    bırakın  Bedirxanilerin   çağrılarına     olumlu  cevap vermeye,   hakaretlerle  cevap  verenler  de az değildi.(Kör  Hüseyin Paşa  örneği gibi)

Rusya,  Kürdleri   tarih boyunca   İran ve Osmanlılarla  yaptığı  savaşlarda   çok yakından   tanımıştı.    Kürdler  gibi  savaşkan  bir  halkı   karşısına   almak  istemiyordu.  Bunun  için  Bedirxaniler  aracılığıyla    Kürdleri  en azından  nötral     bir  pozisyona       sokmak  istiyordu.   Rusya’nın amacı   bizim bugün  Kuzey Kürdistan  dediğimiz  topraklarda      kendisine  bağlı  bir  Ermenistan     oluşturmaktı..  Bu mesele bir  dizi   uluslararası  toplantı ve konferanslarda gündeme  gelmiş ve  Kürdler arasında da  büyük  kaygı  ve  huzursuzluklara  neden  olmuştu.

Birinci  Dünya  savaşı  başladığı zaman  Ermeniler    çok  yaygın  bir  şekilde     Rus  ordusu    saflarında   savaşa  katıldılar..    Ermeni  Birlikleri   Rusya   saflarında    Doğu,  Güney  ve Kuzey  Kürdistan’ın   tüm cephelerinde   aktif  bir  şekilde  savaşa  katıldılar.(bu konuda   daha detaylı  bilgilere  ulaşmak  için    kendiside  Ermeni  asılı    olan   General  G.  Korganoff’un    la  Participation   des  Armeniens   a  la   Guerre  Mondiale  sur  le  Front  du  Caucase,  1927,   Paris, adlı  eserine  bakınız)
Rusya   saflarında  savaşa  giren  Ermeniler   ciddi bir ulusal  bilince   sahip  olan    Taşnak ve Hinçak     gibi    siyasal  partiler  tarafından   yönlendiriliyordu.

Savaş  sırasında   bugün   Kürdlerin yaşadığı  topraklara  ilişkin     iki  proje vardı…Biri   Türklerin  “Büyük Turan Ülkesi”  ve diğeri ise  Ermenilerin  “Büyük Ermenistan”   projesiydi.   İki  projede de  Kürdlere     yer yoktu.  Ermeni  Birliklerinin  Kafkasya’da  Mahabad,   Revandiz, Erzurum,  Bitlis ve  Van  gibi alanlarda    Kürdlere  karşı   yaklaşımları    Kürdleri tümden   Osmanlı  devletinin  saflarına   zorladı..  Çünkü,  Ermeni  birlikleri    Osmanlı    devletine  karşı   savaşma  yerine   Kürdlere   yönelik    etnik  temizlik  yapıyordu.    Rus ve Ermeni  birliklerinin   elinden  kurtulan  Kürdleri’de    Türkler  kar da ve  kışta    ölüm  yolculuğuna  çıkarıyordu.   O  dönemler   Osmanlı Ordusunda    subay olan  değerli  Kürd  siyaset adamı  Mustafa Paşa  Yamulki’nin  oğlu  Aziz Yamulki   o  dönem için 700.000  Kürd’ün   ölümünden  sözediyor.   Abartılmış  olsa daha  incelemeye  değer  buluyorum.

Savaş esnasında   Kürd ve Ermeni   ilişkilerini  daha  iyi kavramak  için   Aris  Arda   araşadaşın  Newroz.Com’da   yayınladığı    Rus ve Sovyet Arşivlerinde   Kürdler  adlı  yazı  serisinde   Kamil Bedirxan’ın    ve Prens Şachovski’nin    raporlarını      okumak  gerekir.    Hamidiye Alaylarının   bazı komutanları    Rusların  saflarına   geçiyor. Fakat,  Ermenilerin   kendilerine karşı yaklaşımlarından  dolayı pişman  oluyorlar.   Abdulrezak Bedirxan’ın   Van’ın  çevresinde  3  Kürd   köyünün  sakinleri geri getirme  girişimi ve Ermenilerin tavrını     görürseniz  gelişmelerin vardığı  boyutu anlarsınız.

Savaş esnasında   ele düşen ve teslim   olan  Kürdler   sistematik  bir şekilde    öldürülüyor.  Bundan dolayı   tüm cephelerde  Kürdler   teslim olmuyor ve   ölesiye  savaşıyorlar.   Bu realiteyi  Şachovski  raporunda  göreceksiniz.   Bundan  dolayı  Prens    Şachovski  Rus    Çarı’na   Ermenileri   cepheden   geri  çekin       önerisinden  bulunuyor.

Enteresan  bir  olaydır ki  Prens Şachovski,    yıllar  boyunca   Çarlık  Rusyasının     Kürd  danışmanıydı.  Daha   sonra Kürdler  konusunda    Bolşeviklere  danışmanlık  yaptı. Şachovski’nin  hazırladığı raporlarda    sadece  değişen  şey,  eskide  “ekselans”larla  başlayan raporlar, bu sefer   “Yoldaş”   diye  değişmeye başladı.
Aslında   Çarlık Rusyasıyla   Bolşevik  Rusya’nın   Kürd  politikalarından   yapılan  değişiklik   Şachovski’nin    “ekselans” ve  “yoldaş”   değişikliğidir.  Bolşeviklerde  bağımsız Kürdistan’a, federal Kürdistan’a    ve  hatta   kimin denetinde  olursa  olsun  otonom  Kürdistan’a  karşıdır.  Bu  söylediklerim   Sovyetler Birliği’nin    resmi  belgelerinde   söyleniyor.  Ben  sadece  toparlamaya çalıştım.(merak eden Aris Arda’nın  yukarıda  sözünü ettiğim      çeviri serisine  baksın)

Çarlık ve Bolşevik  Rusya’sının    Kürd  politikasını  gündeme  getirmemin   nedeni  Davut arkadaşın makalesinde  sözünü  ettiği  “Erzincan  Hükümeti”  tamda  Rusyadaki  iktidar  değişikliğinden  sonra    gündeme   gelmesindedir.
Bilindiği gibi Rus Orduları Osmanlı ordularını yenilgiye uğratarak Temmuz 1916 yılında Erzincan’ı işgal ediyor. Erzincan’ı işgal eden Rus birliklerinin komutanı bir bildiri yayınlayarak “karma ve gecici bir hükümet kurulduğunu, Osmanlılar zamanına ait davaların dinlenemeyeceği, günlük olayların her kavmin kanununa göre çözüleceği………………” şeklinde bir “işgal idaresini” öngörüyor.
Rusların Erzincan işgalı 1917 Ekim devrimine kadar sürüyor. Ekim devriminden sonra Bolşevikler Çarlık Rusyasının yaptığı gizli antlaşmaları kamuoyuna açıkladılar.
Ayrıca Bolşevikler 21 kasım 1917 tarihinde Müttefik Elçilerine verdiği notalarla bütün cephelerde mütareke yapılması teklifinde bulundu.

Osmanlılarla “Sovyet” güçleri arasında 18 Aralık 1917 tarihinde Erzincan’da 14 maddeyi kapsayan “Erzincan Mütarekesi” imzalandı.

Mütareke görüşmelerine Türk delegesi olarak, III.
Ordu Kurmay Albay Omer Lütfi’nin başkanlığı altında, 1. Harekat Şubesi
Müdürü Binbaşı Hüsrev Bey ve III. Ordu tercümanı Yüzbaşı Yakup
Bey katılmışlardl. Rus heyeti ise asker ve sivil temsilcilerden karışık
bir grup olup, Rus devriminin karakterini taşımaktaydı. Heyetin Başkanlığına,
Rus Kafkas ordusu Kurmay Başkanı General Vişinski getirilmiş beraberinde;
156. Rus Alay Kumandanı Albay Petzenger, Rus Köylü Cemiyeti
üyesinden Ermeni Arşak Cemalyan, Rus Ordusu Kumandanı Yaver.
Yüzbaşı Vedrinski, Rus asker Cemiyeti üyelerinden iki asker, Rus Amele
Cemiyeti üyesinden Gürcü Victor Tedzaya, ordu karargahında foto memuru Albay Esadze görevlendirilmişlerdi..(Dr. Nurcan Yavuz, Erzincan Mütarekesinin Türk Tarihindeki yeri ve önemi, sayfa 217)
Mütareke öncesi savaşan güçler arasında bir dizi görüşmeler yapılıyor. Osmanlı ve Rus devletleri de mütareke şartlarını hazırlamak için Vehip Paşa ile General Perjevaleski’yi görevlendirmişlerdi. Tabi ki perdenin arasında ise Rus ve Osmanlı devletlerinin yetkilileri barış antlaşmasına kadar yapılacak ateşkesin koşullarını detaylara kadar oluşturmaya çalışıyorlardı. Rusya General Vişinski’yi Mütareke görüşmeleri için başkan seçip göndermişti.
General Vişinevski’ye ise, Zakafkasya Komiserliği
10 Aralık 19l7’de Mütareke şartları hakkında talimat vermiş ve
bu talimat dairesinde, Mütarekenin hazırlanmasını istemişti. Talimat’ın altında General Lebedinski
Genelkurmay Albay Şatilof
Genelkurmay Yüzbaşı Dolgof’un imzaları var.
13 maddeden oluşan bu talimatın Kürdleri doğrudan ilgilendiren 12. Ve 13. Maddelerini aktarıyorum.
12- Görüşmelerin yapılması ve mütarekenin imzalanması esnasında,
Kürt çeteleri tarafından tehlike yaratılabilir. Onlar savaştan önce yaşadıkları
topraklara gitmek isteyeceklerdir. Bunun için hıristiyan halka kötülük
, yapabilirler.
13- Buna göre de bu hareketlerinin önüne geçmek için, Kürtler hususunda
ayn bir madde düzenlenmeli ve talep edilmelidir ki, Türk kumandanlığı
Kürtleri mütareke şartlarına tabi tutmak için bütün tedbirleri alsın.
Tedbirler alınmadığı ve Kürt hareketleri başladığı anda bizim birlikler,
onların hiçbir hakimiyet tanımadan haydut sayacak ve uygun şekilde davranacaklardır„(N. Yavuz, age sayfa 214)
Yukarıda aktardığım talimatı Davut yoldaşın şu tespiti ile birlikte okunması yararlı olacaktır:

“1.Kızıl ordu, Lenin ve Sovyet hükümetinin direktifleri doğrultusunda 24 kasım 1917 de Osmanlı hükümeti ile bir barış antlaşması imzaladı. Antlaşma hükümlerine göre, kızıl ordu işgal bölgesinde üç ay içinde çekilecek ancak çekildiği bölgelerde yönetimi yerel halkın seçimle oluşturacağı konseylere devredecek, Osmanlı hükümetinin de halkın yönetimine saygı duyacağını ve tanıyacağını, Osmanlı idaresi ve ordusunun herhangi bir şekilde bu yönetimlere müdahale edemeyeceğini, herhangi bir karışıklık durumunda sovyet ve osmanlı hükümetlerinin ortak kararları ile ve bölgede oluşan hükümetin talebi doğrultusunda hareket edileceği, ve benzeri hükümler yer almıştı.”

 

 

Rusya’dan gelen talimatlar pek de Davut Hoca’nın söylediği temelde gelmiyor. Davut 24 Kasım 1917’de Rusya ile Osmanlılar arasında bir barış antlaşmasından sözediyor. Böyle bir antlaşma yok. Yazının içeriğinde “Barış Antlaşması” denilen olayın “Erzincan Mütakeresi” olduğu anlaşılıyor. Mütareke barış değil, ateşkes anlamına geliyor.
Ruslar, 12.maddede görüldüğü gibi, sürülen, yerlerini ve yurtlarını terkeden yüzbinlerce Kürd’ün Erzurum, Kars, Van, Muş, Bitlis vb şehirlere geri dönmelerini dahi istemiyor.
Tüm okuyuculardan özür dileyerek Erzincan Mütarekesinin 14 maddesini de yayınlıyorum.
“Madde 1- Bu mukavelename hükümleri, 18 Aralık 1917 öğlen saat
1.00’den itibaren kesin sulh ün imzalanmasına kadar her iki taraf için geçerli olacaktır. Taraflardan’biri bu mütarekeyi feshetmek lüzumu görürse,
harbe tekrar başlamaden ondört gün önce durumdan. karşı tarafı haberdar
etmeye mecburdur.
Madde 2- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu andan itibaren,
her iki taraf bütün Osmanlı-Kafkas cephesinde harp hareketlerini durduracaktır.
Her iki taraf değil yalnız karşı taraf birliği üzerinde hatta kendi
hattı faslının on verst gerisinden geçen hat ile sınırlanan bölge dahilinde bile hiçbir hava harekatı yapılmayacaktır.
Madde 3- Hatt-ı fasıllar bu mukavelenameye bağlı bir ilavede tamamen gösterilmiş bir krokide de işaret edilmiştir. Müstakil 7. Kafkas Kolordusu
ile, 1. Kafkas. Müstakil Süvari Kolordusu bölgesinde ve Kafkas
Osmanlı Ordusu cephesindeki hattı fasıllar bu kolordular ile Osmanlı
askeri kuvvetleri arasında tarafların katılması ile oluşturulacak komisyonlar
muvafakatle tespit edilecektir.
Madde 4- Bu mukavelenamenin imzalanmasından itibaren, her iki
taraf askeri harekatta bulunmayacak, birlikler değiştirilmeyecek, tabii durumlar
hariç askeri nakliyat yapılmayacaktı. Bu maddeye aykın harekatta
bulunanlar harb harekatlarını tekrar başlatma alameti olarak sınıflandırılacaklardı.
Yalnızca 15 Aralık akşam saat 6.oo’dan sonra verilen emirler yerine
getirilecek ve bu saatten sonra bu maksatla verilen emirler geri alınacaktır.
Madde 5- Her iki taraf için tespit edilen hatt-ı fasıllar dahilinde, her
iki taraf birlik değiştirme veya iskan yapma hususlarında serbest hareketlerini
koruyacaklar. Şu şartla ki; cephenin fırka mıntıkaları mütareke
imza zamanında kuvvetlerini çoğaltmasınlar.
Madde 6- Bu mukavele hükmünü koruduğu müddetçe taraflardan
hiçbiri, gelecekte saldrıın için hiçbir hazırlıkta bulunmayacaklarına söz verirler.
Ancak mevcut inşaat-ı ahkamiyenin geçmiş halinin korunması için
çalışması uygundur. Tüfenk ve makineli tüfenk atış talimleri asıl hattın
beş verst gerisinde ve top atış talimleri, hattın onbeş verst gerisinde yapılacaktır.
Bu atış talimlerinden her iki taraf, önceden birbirlerini haberdar
edecektir.
Madde 7- imzalayan taraflardan hiçbiri, sınırın ilerisine emniyet ve
keşif bölükleri göndermeyeceklerdir.
Madde 8- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu müddetçe tarafların
hattı fasılları ile sınırlanan tarafsız bölgeye gerek askeri ve gerek
yerli halkın geçişi men ‚edilecektir. Tarafsız bölgeye gelen asker ve asker
çağında bütün erkekler harp esiri sayılacaktır. Ancak müracaat ettikleri
için, yine aynı sebeple tarafsız bölgeye geçmelerine tarafların izin vermesiyle
müsaade edilecektir. .
Madde 9- Mukavelenamenin hükümleri uygulanırken, meydana gelebilecek
herhangi bir kötü durum, iki tarafın görevlendireceği delegeler
tarafından halledilecektir. Her bir olayın halli için herşeyden önce, usul
gereği birleşecek görüşme memurları vasıtasıyla tarafların delegelerinin
toplanacakları zaman ve mekan kararlaştınlacaktır. Ordular karargahları
arasında haberleşme gereği duyulursa görüşme memurları Refahiye Erzincan
yolu üzerine gönderileceklerdir.
Madde 10- Tarafsız bölge dahilinde süküneti bozacak olayın cinayet
ve ihtilal hadiseleri, tarafların uygun görmesiyle ve tayin edilecek delegeler
tarafından halledilecektir. Tarafların suçluları talep halinde derhal geri
verilecektir.
Madde 11- Osmanlı komando heyeti, Kürtleri bu mukavelename hükümlerine
harfiyyen uymaya mecbur etmek için çalışmaya söz verir,
Kürtler tarafından Rus hattı faslının üst tarafındaki toprak dahilinde fiili
tecavüz hareketi yapılırsa, Rus askerleri Rus Hatt-ı faslını geçmemek
üzere, bunları hiçbir hükümet emri tanımayan eşkiya gibi farz ederek gerekli muameleyi yapacaklardır.
Madde 12- Mütareke imzalayan taraflardan biri, bu mukavelenamenin
herhangi bir maddesini değiştirme veya yeniden ilave hususunda
teklif hakkına sahiptir. Rus Cumhuriyetinin Avrupa cephesinde
merkezi devletler ile imzalayacağı genel mütarekenin bütün maddeleri
Kafkas cephesi için de geçerli olacaktır.
Madde 13- Karadenizde tarafların savaş filoları arasında müweke
imzalanmaktadır. Mütarekenin denizlere ait maddelerinin diğer ayrıntıları
filoların toplanacak olan özel komisyonları tarafından düzenlenecektir.
Tarafların deniz, kara ve hava kuvvetleri karşı taraf sahillerine on verstten
daha yakın hareket etmesi ve her ne şekilde olursu olsun taarruzda bulunması
yasaktır.
Madde 14- Bu Mukavelename Türkçe ve
Rusça ikişer nüsha hazırlanarak
tarafların delegeleri tarafından imzalanıp, imza eden tarafların delegelerine
birer nüsha verilmiştir“
Yani kısacası Rusya bu mütarekeyi imzalarken halklara özgürlük, kardeşlik ve eşitlik için yapmadı. Zaten mütarekenin amacı da bu değildi. Mütarekenin amacı var olan savaşı durdurmak barış görüşmelerinin önünü açmaktı.
Eğer bu mütakere ve çizdiği sınırlar barış antlaşmasına çevrilmiş olsaydı, Kürdler yaşadıkları felaket ve trajedilere bir başkasını daha eklerlerdi.
Bolşevikler Kürdlere karşı daha önceki talimatlarını „Erzurum Mütarekesinin“ 11.Maddesi olarak yerleştirdiler.
Davut Hoca makalesinde Enver Paşa’nın bu antlaşmaya karşı çıktığını söylüyor.. Bu konuda haklı. Enver’ın bazı itirazlar var. Bunlardan biri de „Kürdlere karşı niye Ermeni maddesini eklemediniz“ diye itiraz ediyor. Fakat, iş işten geçmiştir.
Erzincan Mütarekesi” ile Osmanlı ve Rus devletleri arasındaki sınır hattı tespit edilmiş ve bir dizi yanıyla protokollere bağlanmıştı. Barış Antlaşmasına kadar Mütareke ile tespit edilen bu sınırların tespiti konusunda detaylara ilişkin detaylı bilgiler var. Bu makaleyi daha fazla detaylara boğmamak için N. Yavuz’un çeşitli kaynaklara dayandırdığı sınırlar hakkında kısa bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Bu bilgi okuyucunun söz konusu iki devlet arasındaki sınırlar hakkında küçük bir resme sahip olması açısından gereklidir.
Sınırlar şöyle bir hat izliyor:
“Mütareke ile her iki taraf kuvvetleri arasında tarafsız bir saha bırakılmak üzere sınır çizgisi tespit edilmişti. Buna göre; Deniz kuvvetleri sahile altı milden fazla
yanaşmayacak, Karadeniz kıyısından başlıyarak Munzur Dağına kadar her iki taraf siperleri mütareke hattını oluşturacaktı.. Munzur Dağından sonra Türk hattı; Mercan
Dağları, Karacakale, Zağki, Erik Dağı,Sağnis-Oğnut, Şerafettin Dağları, Buğlan Gediği, Soluk Köprüsü, Murat Nehri Uzerinde Kertakom-Azakpur-Mişagsin-Bitlis
kuzeyindeki 5. Tümen siperleri- Van Gölü güneyi Erik Dere-Munzur Dağından sonra
Rus hattı; Kırahdah Dağı Akbaba-Kösmer dağı, Şeytan dağları-Çoriş Dağı-
Bahçe-Izrak-Muhacirköy-Belicen (Dokument i Materiali po Vneşney …, Belge No:
44, s. 68; Kazemzadeh- The Struggle for Transcaucasia, s. 82). ( N. Yavuz, age, s 230)
“Erzincan Mütarekesi” öncesi, esnasında ve özellikle sonrasında Rusya’da ve Kafkasya’da ciddi iktidar savaşları başlamış, Rus Ordusu saflarında tam bir kaos ortamı oluşmuştu… Bolşevikler Rusya’da Pandora kutusunu açmışlardı bir kere….. Çarlık Rusyasının denetiminde olan halklar ve özellikle Kafkas halkları kendi yol haritalarını çizmek için pratik adımlar içine girmişti.. İktidar kavgası ve esas hesaplaşma savaş öncesi sınırların içinde oluyordu.( daha sonra bu noktaya döneceğim)
Yeniden Erzincan’a ve Davut Hoca’nın makalesine dönmek istiyorum.
General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.”
(General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)
General G. Korganoff’un “ Gönülü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.
Türklerin iddialarına göre Bolşevikler bilinçli olarak “ Rus Birliklerinin yerine Ermeni birliklerini bıraktılar”.
Erzincan Mütarekesinin imzalandığı 18 Aralık(görüşmeler 15 Aralık’ta başlıyor) ile Ermeni Alayının Erzincan’ı terk etmeye zorlandığı 13 Şubat 1918 tarihi arasında yaklaşık olarak 2 ay gibi bir bir zaman dilimi var. “Ovacık Şûrasını” bir kenara bırakırsak Davut arkadaşın sözünü ettiği Erzincan merkezli Şûra bir ay ve yirmi beş gün yaşaması gerekir.
Davut Hoca Şûra’nın oluşum sürecini şöyle açıklıyor:
“Mütarekeden hemen sonra, 1.Kızıl ordu komutanı Arsak Cemalyan, Kürt,Türk ve Ermeni ileri gelenleri ile bir toplantı yaptı.bu toplantiya Ermeniler adina Muradov,kürtler adina Aliser ve Alisan beyler, türkler adina istanbuldan gönderilen erzincan müftüsü katildilar. Bölgede nüfus sayımı na göre halk temsilcileri sayısı belirlendi ve en kısa zaman içinde Erzincan, Bayburt, Dersim bölgelerini kapsıyacak 25 (ermeni kaynaklari 75 temsilci oldugunu söyler)halk temsilcisinin hemen belirlemesi çalışmalarına başlandı. Kızıl ordunun desteği ile çevre bölgelere propaganda birlikleri seferber edildi. Birinci kızıl ordu parti ve askeri komitesi Türk, Kürt ve Ermeni halkına ve emekçılerine çağrısı adı altında ki bildiri bölgede büyük bir heyecan uyandırdı. Halk büyük bir heyecanla olanbitenleri anlamaya, istanbul hükümetini tanımamayı ve kendi hükümetini kurmaya başladı. Çarlık ordusu korkusuyla kaçanlar yerlerine döndünler. Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir. Dersim delegeleri 8 bin kişilik bir askeri güçle Erzincan‘a gelirler. Dersim Delegeleri Erzincan‘a gelirken, Soveyt ordusu ve Ermeniler askeri törenle karşılar. Erizincan‘da bulunan 5 Türk delegesi karşılama törenlerine katılmıyorlar. Ermeni temsilciler heyeti başkanı Muradof Paşa, törende bir konuşma yapar. Muradof Paşa, Ekim devriminin dünyadaki ve bölgedeki etkilerini anlattıktan sonra Türkler Kürtler ve Ermeniler kardeştir. Bizi birbirimize kırdıranlar emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileridir. Biz çektiğimiz acıları unutuyoruz ve barış elimizi uzatıyoruz. Bütün Kürt, Ermeni ve Türk rençberleri ve amaleleri birleşerek kendi şuuramızı kuralım. Bizim Sultanlara ihtiyacımız yoktur. Rus amalesi zalim Çarı devirerek kendi hükümetlerini kurdular, bizde birleşerek kendi hükümetimizi kuralım. Lenin ve Ordusu bizi destekliyor.dedi.“
Hoca’nın makalesinden yaptığım alıntı uzun oldu, ama sözünü ettiği oluşumun yapılanması ve katılımı hakkında bir hayli bilgi veriyor.
Bu bilgiler temel alındığında Kürdlerle Ermenilerin ortak bir Şûra konusunda antlaşmaya varıldığı görülüyor.
Türk resmi tarihçileride Kürdlerin Erzincan’a yaptığı bu ziyareti gündeme getiriyorlar.
Örneğin Ali Kemali Erzincan üzerine yazdığı eserinde bu gelişi şöyle açıklıyor:
„O sıralarda Seyyit Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin(İlk Millet meclisinde mebus olarak girmiştir) Pir Ahmed’in oğlu ve Ağa Bey ve daha iki kişiden oluşan bir Kürt heyeti Erzincan’a geldi. Bunlar Ermeni komitesi tarafından davet edilmişlerdi. Bir gece komite nezdinde konuk olduktan sonra ertesi gün belediye de yapılan toplantıda hazır bulundular. Halk heyecan içindeydi. Ne olacağını, ne yapılacağını soran gözlerde , derin bir endişe okunuyordu. Kürtlerden Ağa Bey: ‘Ateşkes koşullarına gore Erzincan cephesinin korunmasının Ermenilere ait olduğunu ve Fırat’ın öte ‘geçe’sinin Kürtler, bu ‘geçe’sinin de Ermeniler tarafından savunulacağını, kasabaya göçmüş olanların köylerine gitmelerini ve tarlalarını hazırlamalarını, bunun içinde Hüseyin Bey’in konağında oturan ‘Ermeni Kurbuz’undan belge almaları gerektiğini söylemiş, sözde ortalığı yatıştırmak istemişlerdi” diye yazıyor.(Ali Kemali, Erzincan……… Kaynak Yayınları, İstanbul, sayfa 103)
Ali Kemali yazısının devamında Kürdlerin daha sonra “davulcu yada zurnacı İbiş’in evine” gittiklerini, “halk büyük bir kalabalıkla onları izliyor ve kendilerinden kurtuluş dileniyordu” diyor.
Daha sonra İbiş’in evinden yeniden belediyeye dönüyorlar. Ali Kemali’nin anlatımlarına gore “halk akın akın arkalarından koşuyordu” diyor. Yine onun anlatımlarına gore başka Kürdlerde belediyeye gelmişti. Bunlardan “ Lolanlı Mamo, Mamo’nun dayısı Ali Ağa, Yusuf’un oğlu Kako ve başkaları” diyor.
Ali Kemali’ye gore Kürdlerin bu son grubu da “Ermeni Paşalarının davetiyle gelmişti“..
Fakat ilginç olan durum yazar Kürdlerin Ermeni komitesinin daveti sonucu geldiğini yazmasına rağmen, hemen ardından Ermenilerin Kürdlerin Erzincan’a gelmesi karşısında paniğe kapıldıklarını yazıyor. Ermeni komitesi Mehmet Emin Efendi’yi, komiteye çağırıyor “sorular sordular, Kürd ağalarının Erzincan’a gelme nedenini sorarak, ertesi güne kadar güvenliği bozan bir harekette bulunmayacakları konusunda güvence istediler. Onlardan başka Kürt gelecek mi diye sordular” vs. vs..”(Ali Kemali, age, sayfa 104)
Ali Kemali’nin verdiği bilgilere gore “Ermeni Komitesi” daha sonra Belediye Başkanı Osman Osman Nuri’yi ve Belediye Meclis üyesi Haci Hatipzade Yusuf’u çağırarak Kürdlerin gelişleri hakkında sorular soruyor. Onlarda bir malumatları olmadığını deklere ediyorlar.
Nuri Dersimi’de Ermenilerle Kürdler arasında yapılan bu görüşmelerden söz ediyor.
Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “ Kumandan Lahof 1918 yılı ocak ayında Erzincan’ı terketmiş olduğundan, orada kalan Ermeni kumandanlarından Murat Paşa Dersimlerle kuvvetli bir ittifak yapmak istemişti. Bu hususta Alişêr Efendiyle yapılan görüşmelerde bazı önemli şartlar üzerinde uyuşulamamış ve Murat Paşa’nın teşebbüsü akim(sonuçsuz) kalmıştı.
Alişêr Efendinin beyanatına göre Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklalı hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan, kendisiyle uyuşmak mümkün olmamış ve bu sebeple meyusen Batı Dersim’e çekilmeye mecbur kalmıştır.” diyor.
Davut’ta makalesinde Alişêr ve Alişan Beylerin Kürd temsilcileri olarak Murat ile görüştüklerini ve daha sonra “Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı” diyor.
Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırdığı teze göre taraflar “Kürdistan ve Ermenistan meselesinde” anlaşamamışlar..
Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşmayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.
Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)
Kürdlerin Erzincan’a gitmesi ve Ermenilerle görüşmesi tarihsel bir hakikattır. Fakat, bu toplantılarda Kürdlerle Ermeniler “bir Şûra” yada “ortak bir hükümet” meselesi konusunda anlaştılarmı? Eğer bir hükümet kurulmuşsa ismi neydi? Kürdlerin bu hükümette sahip oldukları görevler nelerdi?
İşgal döneminden kalan belediye yapılanması ve kadrosu “Erzincan Mütarekesi”nin imzalanmasından Ermeni Birliklerin şehri terketikleri 13 Şubat’ta kadar görevden kalmaları Şûra’nın ruhuna nasıl bağdaşıyor?
Yukarıda Ali Kemali’den aktardığım alıntıdaki Ağa Bey’in konuşmasını önemsiyorum.. Orada Ermenilerle Kürdler arasında Fırat’ın sınır olarak tespiti meselesi var.
Baytar Nuri’de bu mesele üzerine duruyor ve şöyle yazıyor:
“ Dersimliler, Rus kumandanı Lahof ve Ermeni kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fırat’ın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve hususiyetiyle Ovacık mıntıkalarında Kürdistan hakimiyeti altında muvakkat bir siyasi varlık taraflarca tanınmıştı.” (Dr. Vet. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, sayfa 113)
Davut Hoca, Muradov Paşa’nın bir konuşmasını aktarıyor. Muradov Taşnak Partisinin tanınan önder kadrolarından biriydi. “Sivaslı Murad” olarak biliniyor. Sivas’tan İstanbul’a gidiyor ve uzun yıllar orada kalıyor. Dahas sonra Kafkasya’ya gidiyor. 1904 yılında Sason ayaklanmasına katılıyor…. 1908 yılında yapılan darbeden sonra yeniden Sivas’taki köyüne dönüyor, evleniyor ve yerleşiyor. Murad, Antranig Paşa gibi milliyetçi bir Ermeni olarak Ermeniler tarafından “Ulusal Kahraman” olarak görülüyor. Daha sonra Murad Birinci Dünya Savaşına katılıyor ve 4 Ağustos 1918 tarihinde Baku’deki çatışmalarda yaşamını yitiriyor.( Murad hakkında daha fazla bilgi için Taşnak Partisi teorisyenlerinden Mikayel Varandiyan’ın 1931 yılında Boston’da(Ermenice) yayınladığı daha sonra 2006 yılında Murad of Sebastia adı altında İngilizce’ye çevrilen biografisine bakınız.)
Davut makalesinde Murad’a ait olduğu söylediği bazı konuşmalar var. Fakat, bu konuşmalarda söylenen bazı şeyler gerçek ile ilgileri yok. Örneğin Murad’ın “Ben 17 yıl Dersim Dağlarında yaşadım ve savaştım”.. söylemi Murad’a dahi ait olsa basit bir propagandadır. Zaten Murad’ın biografisine bakıldığı zaman da doğru olmadığı ortadır. Ben aynı kuşkumu çeşitli halkların kardeşliği konusunda Murad’ın açıklamalarına karşı da ifade etmek istiyorum.( belge lazım)
Fakat, şu noktanın altını çizmek lazım. Kürdler olmadan ne Ermeniler Erzincan savunmasını yapabilirdi, ne de Türkler Erzincan’ı alabilirdi. İki tarafta Kürdlere kazanma faaliyetleri içindeydiler. Munzur Dağlarına sahip olan Kürdler iki taraf üzerinde de Demokles Kılıcı gibi salanıyordu. Kürdlerin Ermenilerle ortak hareket etmesi durumunda Türkler Erzincan’ı yeniden işgal etselerde dahi çok zorlanacaklardı.
Davut hocanın makalesinde Murad’ın Türkleri tehdit eden ve 17 yıl Dersim’de kaldım adlı bölümüne benzer bazı tespitlerde Ali Kemali’nin kıtabında var(sayfa 104) Fakat, Davut Hoca’nın yazdıklarından farklı olarak Ali Kemali Muradov’un konuşmasında dinleyicilere “Dersim’den dört çipil Kürd getirmekle beni korkutamazsınız” diye bir tespit var.
Nuri Dersimi bu tespiti onaylar anlamında şöyle yazıyor: “Murad Paşa şartlarını tadil ve her iki taraf için kabulu mümkün makul tekliflerde bulunacak yerde Kürd köylerine hakarete ve Kürdlerin alehine konferaslar vermeye başlamıştı”(N. Dersimi, age, sayfa 117)
Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırarak söylediği şeyler bana daha mantıklı geliyor.
Alişêr’in “Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklalı hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan” dolayı antlaşma sağlanmamıştır yönündeki söylemi gerçeğe yakındır.
O dönemler ve daha sonraları Taşnak Partisine ait yayın organlarında çizelen “Büyük Hayastan” sınırlarını gördüğümüz zaman Alişêr’in söyledikleri daha da anlaşılır. (Bu konuyu merak edenler Ermenilere ait kaynaklara bakabilirler. Bırakın Erzincanı, Amed, Urfa Maraş’ta Büyük Hayestan’ın sınırları içindedir)
Zaten Ali Kemali’nin, Davut’un ve daha başka bir çok kaynağın Erzincan’da yapılan toplantı ve konuşmalarda bir dizi şahsiyetleri saymaları ve Alişêr’in isminin geçmemesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Alişêr, 20.yüzyılın başlarında Kürdistan’ın yetiştirdiği en büyük liderlerin başında geliyordu. Kürdistan’ın bağımsızlığı konusunda tutumu biliniyor. Eğer Alişêr, Murat Paşa ile anlaşmış olsaydı, Erzincan’da yapılan toplantılarda Kürdler adına konuşurdu. Eğer Kürdler delege seçip Erzincan’a göndermiş olsaydı, Alîşêr delegasyonun başkanı olurdu.
Daha fazla uzatmaya gerek yok. Alişêr ve Seyid Riza’nunda içinde yer aldığı bir grup Kürd liderinin Kurdistan Teal-i Cemiyeti aracılığıyla Paris Barış Konferansı düzenleyicilerine gönderdikleri mektup o dönemi daha iyi ifade ediyor.
Alişêr Koçgirizade
Kürdlerin Dêrsim, Erzıngan, Kangal, Sêwaz, Akteke,….. delegesi
Seyd Rıza
Dêrsim Şix Hesen Aşireti Lideri
Brahim
Dêrsim Seydan Aşireti Lideri
Mehmet Emin
Aşiret Lideri
Husên Mustafazade
Erzıngan Aşiretleri Lideri
Mahmud ve Mehmed Kamıl
Koçgiri Aşiretlerinin Liderleri’nin imzaladıkları mektuptan konumuza ilişkin kısa bir bölümünü aktarıyorum.
“Koçgirili Alişer Efendi 1916’da Erzingan’a geçti ve kürd delegasyonunun şefi olarak ruslarla görüşme yaptı.
11.11.1916’da, Rus İmparatorluğu ve müteffik güçler, Alişêr Efendi ile bir antlaşma imzaladılar.
Alişêr Efendi Dêrsim’li 11 aşiret lideriyle birlikteydi. Bu liderler savaştan sonra Kürd ulusunun bağımsızlığını ve haklarının tanınmasını istediler.
İmzalanan bu antlaşma özel bir komisyon tarafından Erzingan’da tercüme edildi. Dêrsim Ordular Komutanlığı tarafından Rus İmparatorluğu’na gönderildi. Gazetelerde yayınlandı.
Doğal olarak bu antlaşma Rus Ordusu tarafından mütefiklere de gönderildi. Bu dokumanın bir nushası bizim elimizdedir.
Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.“(Sevê Evin Çiçek , “17 bin kişiyi ırmağa atıp boğdular“ adlı makalesine bakınız)
Alişêr Efendi, Seyid Riza ve arkadaşlarının bu mektubu ciddi bir şekilde irdelenmesi gereken tarihsel bir belgedir.
Ben burada bu mektup hakındaki görüşlerimi yazmayacağım. Konumuzu aşıyor. Ama şu tespiti yapmaktan geri durmayacağım. Bu mektubu Alişêr ve Seyid Riza’nun önderlik ettikleri Koçgiri ve Dersim hareketlerinin Kürdlüğüne gölge düşürenlere tarihsel bir tokat olarak görüyorum.
Alişêr ve arkadaşlarının mektubunda yer alan bilgileri bugün başka kaynaklarla doğrulayacak pozisyondayız.
Örneğin Alişêr bu mektupta şöyle yazıyor: ““Koçgirili kürdler geri çekilen Osmanlı Ordusuna darbe vurdular.” gerekçesiyle ordular sivil halka karşı saldırıya geçirildiler.”
Alişêr’in mektubunda geçen bu bilgileri yani Osmanlı orduları geri çekilirken Dersim Kürdleri tarafından saldırıya uğradıkları meselesini General G. Korganoff’da doğruluyor. Korganoff şöyle yazıyor: “1916 yılının Şubat ayında Türkler Erzurum kalesini boşaltmak zorunda kaldı. Yüzlercesi şimdi Türklerle ittifak halinde olan bu Dersimli Kürdler tarafından haince öldürüldü ve talan edildi”( General G. Korganoff, age, sayfa 96)
Korganoff’un burada sözünü ettiği Sansa boğazındaki çatışmalardır. Daha sonra Ermeni Birlikleri Erzincan’dan geri çekilirken bu boğazda Dersim Kürdlerinin saldırısına uğruyorlar.(sonra bu hususa geleceğim)
Diğer bir husus ise Alişêr efendinin Rus Çarlığı yetkilileriyle bir antlaşmaya varmasıdır. Bu antlaşmanın içeriğine dair elimizde resmi belgeler yok. Fakat, buyük ihtimale Rusların Abdulrezak Bedirxan ile yaptıkları antlaşmanın bir benzeri olacak.(Kamil Bedirxan ve Prens Şachovski’nin raporlarına bakınız)
Nuri Dersimi’de Alişêr’in Ruslarla olan ilişkilerini farklı bir şekilde gündeme getiriyor. Türkler o süreçte Kürdleri kazanma politikalarını hayatta geçiriyorlar. Bu konuda sözü Nuri Dersimi’ye bırakalım: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusyaya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)
Burada açık bir şekilde görüldüğü gibi Alişêr’in Çarlık Rusyası ile işbirliği içine girmiştir.
Nuri Dersimi “Alîşêr, daha 1914 Dünya Savaşı’nda, Kürdistan’ın özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Erzincan’a kadar gelmiş bulunan Rus Ordusu’na katılmış; Koçgiri, Sivas, Malatya ve Dersim bölgelerinin Kürt temsilcisi sıfatıyla, Rusya koruması altında özerk bir Kürdistan yönetimi kurulması için çalışmıştır” diyor. Daha başka kaynaklarda bu ilişki üzerine duruyorlar.
Alişêr Efendi ve arkadaşlarının mektuplarında
“Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.“ yönündeki tespitleri Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” yada “Erzincan Şûrası” tezinin içini boşaltıyor.
Davut arkadaş makalesinde Erzincan’da yapılan ilk görüşmelerin mimarının Alişêr olduğu ve daha sonra Alişêr Dersim bölgesine geçiyor ve seçilen Kürd temsilcilere önayak oluyor gibi tespitlerde bulunuyor. Davut’un makalesinde ileri sürdüğü iddialar Alişêr tarafından doğrulanmadığı gibi, Alişêr ve Seyid Riza Bolşeviklere karşı savaştıklarını söylüyorlar.
Bolşevik dedikleri de Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği yapılanmaya karşı savaştır.
Alişêr, Seyid Riza ve arkadaşlarının bu mektubu Paris Barış Konferansına göndermeleri gözönüne bulundurarak “anti Bolşevik” vurgusunun Batılı devletlerin sempatisini kazanmak amacıyla yapıldığı hipotezi ileri sürülebilinir.(Bu konuya ilişkin belgeleri ortaya koymak gerekecek)
Daha önce Nuri Dersimi’nin Kürdlerle Ermenilerin niçin anlaşamadıklarını Alişêr’e dayandırdığı aktarmıştım.
Türk resmi kaynakları Alişêr’den nefret ettikleri ona ilişkin tüm bilgileri çarpıttıkları biliniyor. Ali Kemali bir olayı anlatıyor. Olay şöyle: “Öbür yandan Koçgiri Aşiret reisinin katibi, Alişan Bey namında bir adam Erzincan’a gelerek Rus ordusuna etlik hayvan bulmaya başladı. Binilecek 2, eşya taşınacak 8, yani 10 baş hayvanla da Erzincan’dan hareket etti. Emrinde er olarak 10 Rus askeri vardı. Alişan Bey, atları zorla alarak ve erlerden üçünü esir ederek Rus sınırını aşmıştı” diyor(Ali Kemali, age, sayfa 99)
Daha sonra Ali Kemali Kürdlerle “sırdaş” olduğunu ileri sürdüğü Abdülmabut Bey’in devreye girdiğini atları ve esirleri geri aldığını böylelikle müslümanların Lahof’un hışmından kurtulduğunu yazıyor. Ali Kemali’nin aktardığı bilgiden “Alişan’ın tucarlığını” bir kenara bırakırsak, Alişan “Koçgiri aşiret reisinin katibi” değil, aşiret reisidir. O dönemler Koçgiri aşiret reislerine “katiplik” yapan Alişêrdir.
Nazmi Sevgen de bu olay üzerine duruyor, bu olayı gerçekleştireninin Alişan değil, Alişêr olduğunu şöyle yazıyor: “. Erzincan’da Ruslar’ın et müteahhidi olarak ortaya çıkan Alîşêr, Rus komutanlığından, orduya sığır almak üzere yediyüz Türk altını, yanına da bir manga kadar Rus askeri ve on beygir almış, Munzur Dağları’nı aştıktan sonra Ruslar’ın elinden hayvanlarını alıp ve askerlerden de üçünü esir ederek Dersim’e yürümüştür. Bu olay, esasen Türk düşmanı olan Erzincan’daki Rus komutanı Lahof’un büsbütün Türkler’e karşı harekete geçmesine sebep olmuştur.”diyor.(aktaran, M. Bayrak, „Koçgiri İsyanı Alîşêr ile Zarîfe“ adlı makalesi)
Türk resmi ve anti Kürd tarihçilerinin Alişêr’i „ticaret işleri“ yapan biri olarak göstermeleri onun o dönemler içine girdiği siyasal faaliyetlerini gölgelemek amacını taşıyor. Eğer Alişêr’in „Rusların hayvanlarına el koyması ve askerlerini esir alması“ bilgisi doğruysa bu Ruslarla olan kopuşun başlangıcı olabilir. Yani Davut’un makalesinde „Erzincan Hükümeti“ dediği sürece denk geliyor. Çünkü, burada devreye giren Abdülmabut Beydir. Davut’un makalesinde Müfti olarak geçen Türkler adına Alişêr ve Muradov ile “Şûra” için ilk görüşmeleri yapan adamdır. Bu ise bu gelişmenin “Erzincan Mütarekesi” sürecinde yaşadığını gösteriyor. Bu bilgileri Alişêr’in Dr. Nuri Dersimi’ye niçin Ermenilerle anlaşamadıkları yönünde aktardığı bilgilerle birleştirdiğimiz zaman Davut’un arkadaş makalesinde ileri sürdüğü “Kurulan Erzincan Rençber ve amale Şuurası” tarihsel gerçeklikliği ifade etmiyor. Davut, Mitingde kızıl ordudan bir yetkili de konuşma yaptı:“……………Kurulan Erzincan Rençber ve amale Şuurasına her türlü desteğin verileceğini söyledi. Mitingde Kürt Ermeni ve Türk temsilcileri adına da konuşmalar yapıldı. Miting bir bayram havasına dönüşmüş, eski düşmanlar barışıyordu, eski güzel anılarını anlatarak nasıl kapı-komşu ve iç içe kardesçe yaşadıklarını anlatıyorlardı.“
Davut’un makalesini var olan belge ve verilerle birlikte yeniden okuduğum zaman halkların kardeşliğini temel alan güzel bir konsturksiyon yaptığı düşüncesi bende hasıl oldu.
Davut’un makalesinde bir hayli yanlış bilgiler var. Bunların içinde bir hayli yanlış bilgiler var.
Bunlardan biri Mehmet Emin ile Hatipzade Yusuf’un Türkler tarafından idam edilmeleridir.
Davut şöyle yazıyor:
„ Hasan Lütfi bey komutasındaki 9.kolordu birliklerinin, tekrar Paluya geri dönmesi ve Dersim üzerinden Erzincana saldırılmaması koşulu ile kuşatmayı kaldıracaklarını bildirirler. Ancak Dersimlilerin uyarılarını dikate almadan gelen Hasan Lütfi bey dönüş için Dersimlilerden çekinmekte ve kendisine birkaç rehber verilmesini ister. Dersimliler yanlarına Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi verirler. Hasan Lütfi bey, Peri suyuna kadar refakat ederek, oradan ayrılmak isterken bu iki kişiyi tutuklar, paluda �divanı harp�te şuura çalışmalarına katıldıkları, askere mukavemet ettikleri ve vatana ihanet ettikleri suçlamaları ile idama mahkum edilirler ve aynı gün asılırlar. bu olayda öfkelenen Bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar.“
Şu noktanın altını çizmek istiyorum. Seyid Riza’nun Erzurum’a gidişi ve gelişi denilen süreç, Ermenilerin Erzincan’ı terketmesinden sonradır. Yani Erzincan’dan itibaren Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerini kovdukları süreçtir.
Seyid Riza’nun kendisi ve ona bağlı olan güçler hâlâ Kazim Karabekir’in güçleri Erzincan’a gelmeden yarım gün önce Erzincan’a giriyorlar.(bu meseleye sonradan geleceğim)
Evet, Davut’un makalesinde sözünü ettiği „Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi“ tutuklanması bir olay var. Fakat bu olay Davut’un sözünü ettiği gibi Türk ordusunun Dersim’den çekilmesi için kuriye olarak verilmiyor. Bu olay Doğu Dersim’de gerçekleşmiyor.
Bu olay Erzincan çevre köylerinde oluyor. Davut’ta makalesinin bir yerinde “Mehmet Emin Bektaşi’nin Erzincan Belediye Başkanı“ olduğunu söylüyor.(Fakat bu konuda farklı bilgiler var) Yine makalesinde “Şûra faaliyetlerine katıldıkları için idam ediyorlar” diyor.
Burada sözkonusu olan “Erzincan Şûrası”!!!dır.
Mehmet Emin Bektaşi ile Katipzade Yusuf Erzincan Belediye’sinde çalışıyorlar. O dönemler Fırat’ın Kuzey yakasında bulunan Cimin (aktüel olarak Üzümlü Kazası olarak biliniyor) Köyünde bazı olaylar oluyor. Söylentiye gore: “Cimin köyü halkı ücretli Kürd fedaileri tutarak Erzincan’a o yönden baskı yapmak, yani kasabadaki hemfikirleriyle birleşip Ermenileri öldürmek girişimindeymişler; bir yandan kuşkuları gidermek, öbür yandan Cimin halkıyla Kürdleri uyuşma yoluna çekmek için bir heyet gönderilmesi uygun görüldü”(Ali Kemali, age, sayfa 107)
Daha sonra bir Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf bey’den oluşan bir heyet Cimin köyüne gidiyor. Heyet Alana varmadan once Cimin köyüde dahil olmak üzere bölgedeki bazı köyler “Milislerin” denetimine girmiş bulunmaktadır. Eğer Dr. Nuri Dersim’inin verdiği bilgiler doğruysa Seyid Rizo’ya bağlı güçler Deli Halid Paşa ile birlikte o alanda olması gerekir.(Çerkez asılı olan Deli Halid Paşa 1925 yılında Türk meclisinde öldürülüyor)Dr. Nuri Dersimi “Seyid Rizo ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334(1918) Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi” diyor(Geniş bilgi için Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119)
Ali Kemali’nin Heyet “milisler tarafından yakalandı” yönündeki tespiti Nuri Dersimi’nin söylemiyle birleştirilirse belkide Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi tutuklayanlar Seyid Rizo’ya bağlı güçlerdi.(bu konuyu başka belgeler ışığında irdemek lazım.)
Davut makalesinde bu iki şahsiyetin idam edildiğini yazıyor, fakat bu bilgi eksiktir. Hatifzade Yusuf bey idam edilyor. Mehmet Emin Bektaşi ise yargılamak amacıyla Elazığa gönderiliyor.
Ali Kemali kitabında “Erzincan Rus İdaresinde” adlı bölümünün altına şu notu düşmüştür: „ Bu sözü geçen olayın bizzat tanığı ve “Bektaşi” adıyla anılan Avukat Mehmet Emin Efendi’nin ayrıntılı ve kanıtlı anı defterinden aldım. Adı geçene şükran borçluyum. A.K)diyor.
Acaba Mehmet Emin Bektaşi daha sonra serbest mi bırakıldı? Ali Kemal’i gibi birinin Davut’un Türklerin „hain“ olarak gördükleri ve öldürdükleri düşündüğü bir adama „şükran borçluyum“ demesi pek bana mantıklı gelmiyor. Her halde serbest bırakıldı.
Davut makalesinde tarafların silahlarını “Belediye Başkanı Mehmet Emin Bektaşi’nin adamlarına teslim etmesi gerekiyordu.” diyor ve ardından Muradov’un Türkleri azarlayan devrimci bir konuşmasını veriyor. Alınan bir karara bağlı olarak taraflar 5 gün içinde silahlarını teslim edecekler. Sözü Davud’a bırakalım: “Tanınan beş günlük süre içinde, Ermeniler, ellerindeki silahları, Türkler teslim etmediği takdirde geri almak kaydıyla silahlarını teslim ettiler. Beş gün sonra, Türkler silahları teslim etmediği için ermeniler silahlarını geri aldılar” diyor.
Ermenilerin silahlarını teslim etmesi meselesi doğru değil ve mâkulda değildir. Ermeni Birlikleri silahlarını Belediye Başkanı’na teslim edecek kadar saf ve hayalci değillerdi. Rus Birliklerinin çekilmesinden sonra Ermeni Birlikleri onların yerini aldılar. Rus asılı General Lahof’un gitmesinden sonra onun yerine Rus ordusunda albay olan ve aynı zamanda Ermeni asılı olan Morel geldi. Ermeniler “Erzincan Mütarekesi”nden Ermenilerin Erzincan’ı boşaltıkları 13 Şubat 1918’e kadar yani Davut’un “Şûra süreci” olarak gördüğü aşamada tüm güçleriyle silahlanmaya ve askeri güç oluşturmaya çalışıyor.
General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.”
(General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)
General G. Korganoff’un “ Gönülü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.
Ermeniler tüm güçleriyle Erzincan ve çevresini gelecek olan Türk genel saldırısına ve özellikle sürekli çatışma içinde oldukları Kürdlere karşı güçlendirme çabaları içindeydiler.
Ortada düzenli bir askeri yapı var. Bu askeri yapı Ermenilerin hayat sigortasıydı.
Ermenilerin silahlarını götürüp ne olduğu dahi tartışmalı birine, Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına silahlarını teslim etmeleri kendi elleriyle ölüm fermanlarını imzalamaktı.
Ali Kemali Mehmet Emin Bektaşi için “ istihbarat ve basiretli hareket etme görevleriyle Belediyede kalmış olan Mehmet Emin Bektaşi” diyor.(Ali Kemali, age, sayfa 103-104)
Ali Kemali’nin notlarında yararlandığı şükran borçlu oduğu istihabat amaçlı belediyede kaldığı ve daha sonra serbest bırakılan bu adama neden Ermeniler güvensin siahlarını teslim etsin..
Ermenilerin silahlarını teslim etme meselesinin maddi ve gerçekçi dayanakları yok.
Eğer Ermeniler Erzincan ve çevresindeki Kürd ve Türkleri silahsızlandırmak istiyordu, denilse akla yakın ve mantıklı olurdu.
Erzincan Mütarekesinden 18 Aralık 1917’den 13 Şubat’ta kadar bölgede, Erzincan ve çevresinde sürekli çatışmalar var.
Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 25 Aralık 1917 tarihinde Cephe Komutanlığına gönderdiği telgrafta Rus askerlerinin geri çekilmesinden sözederek “ Bu şartlarda eğer Ermeni Birliklerinin cepheye gönderilmesi gecikirse, Erzincan Türklerin yada en azından Kürdlerin işgaline uğrar. Böyle bir durum beni bölgeyi boşaltma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakır. Bu da Türk Ermenistan’ın geriye dönüşü olmayan kaybı olur” (Korganoff, age, sayfa 81)
Yine Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 8 Ocak 1918 tarihli raporunda Rus birliklerinin Erzincan’dan geri çekilmesinden sonra doğacak olan ortama vurgu yaparak şöyle diyor: “ Bizim güçlerimizin geri çekilmesi ve Erzincan’ın Kürdler tarafından işgal edilmesi hali Mütarekenin Türkler tarafından ihlali anlamına gelecektir. Türkler genel saldırıya geçerler. Erzincan’ın işgalı beraberinden bizim tüm Doğu Cephesini boşaltmamıza neden olacaktır” diyor(Korganoff, age, sayfa 81)
Yine aynı raporda Erzincan’ın kaybı 3 yıl boyunca savaşta elde ettiğimiz tüm kazanımların kaybı ve Türk Ermenistan’ın yitirmesi anlamına geleceğini vurguluyor.
Erzincan askeri anlamda çok stratejik bir konumdadır. Her ne pahasına olursa olsun Erzincan’ın savunmasını güçlendirmek istiyorlar. (bu konuda bir hayli resmi belgeler var, aktarmaya kalkarsam, makale değil başka bir plan yapmam gerekecek)
Bu reel durumdan dolayı Erzincan Ermenilerinin silahlarını Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına teslim etmesi düşünülemez.
Yukarıda da vurguladığım gibi Erzincan çevresinde çatışmalar var..
Çatışmalar daha çok Kürdlerle Rus ve Ermeni Birlikleri arasındadır.
General Korganoff Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği süreç için “Erzincan’dan Fam’a kadar olan birlik rakip olarak yalnızca Kürdleri bulacaktır”
Tespitinin devamında Türk askerlerinin karda kışta o bölgelerde bir fonksiyonu olmayacağını söylüyor.
General General Korganoff esas askeri gücün Erzincan’da olduğunu Erzincan ile Erzurum arasındaki bölgelerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığı, Kürdlerin telefon hatlarını keserek iletişimi engellediklerini geniş geniş anlatıyor.
General Korganoff Erzincan, Fam, Mamahatun ve Erzurum arasında iletişim sağlayan güçlerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığını, Erzurum’daki merkez ile irtibatın zora düştüğünü yazıyor.. Bilindiği gibi General Adranig Paşa Erzurum’daydı..
General Korganoff 27 ve 28 Ocak tarihinde Surpiran’daki bir çatışmadan sözediyor. Surpiran’ın 60 kişilik bir Ermeni Birliği tarafından işgal edildiğini ve bu birliğin Kürdlerin saldırısına uğradığını yazıyor. Daha sonra Erzincan’dan ağır silahlarla bir birlik gönderiliyor ve “Kürdler 65 ölü vererek geri çekiliyorlar” diyor. (General Korganoff, age, sayfa 92)
General Korganoff, Erzincan’a(doğusunda) 25 km uzaklıktaki Khan köyünün yakınında “Kürd çeteleri”yle yapılan bir çatışmadan sözediyor. Saldırganların sayısal olarak çokluğundan dolayı başka güçler gönderildi. Fakat, saldırganları silahsızlandırmadan şehir ile olan irtibat sağlamadan 3 Şubat 1918 tarihinde birlikler Erzincan’a geri çağrıldılar, diyor.( Korganoff, age, sayfa 93)
Kısaca da olsa aktardığım bu bilgiler ışığında bakıldığı zaman ciddi bir karkaşa var. Her tarafta çatışmalar var. Böyle bir ortamda hiç bir taraf yada etnik grup kendi elindeki silahları başkasına teslim edemez.
Davut’un makalesinde Xalid Begê Cibrî ve Seyid Riza ilişkileri meselesinde bazı tespitler var. Bu tespitler bir çok yanıyla sorunludur. Biraz uzun olacak ama, Xalid Begê ilişkin Davut’un makalesinde bazı alıntılar yapacağım.
Davut şöyle yazıyor:
“Cemiyeti islamiye ise artık Ermenilere açıkça savaş çağrısı yapıyor ve Dersim delegelerini cihad’a kazanmak için yoğun çabalar harcıyor, etkili kişileri ve Subayları araya koyuyordu. Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi. Cibranlı Halit Bey, Dersim ileri gelenleri ile gizli görüşmelerde yaptı ve onlara, henüz ayaklanma ve savaş zamanı olmadığını, kürtlerin belli bir hazırlıktan sonra topluca ayaklanmaları halinde sonuç alabileceklerini telkin ve tavsiyelerinde bulundu. Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”
Bu uzun alıntıda sorunlu gördüğüm noktaları açmak istiyorum. Bizim kafa yorduğumuz dönem “Erzincan Mütareke”sinden(18 Aralık 1917) Ermenilerin Erzincan’ı terkettiği 13 Şubat arası dönemdir.
Acaba Xalid Begê Cibrî yukarıda sınırlarını çizdiğim zaman dilimi içinde Dersim’e geçip Seyid Riza’yı ikna etmeye çalıştımı?
Davud’un söylemine bakılırsa “Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul ettiler” diyor.
Xalid Begê Cibrî’nin sözünü ettiğimiz dönem Dersim’e gittiğine dair elimizde belge yok.
Davut’ta bu konuda belge ve kaynak sunmuyor.
Aslında bu konuda esas zorluğumuz, Türk devletinin Albay Xalid Cibrî hakkında var olan tüm belgeleri gizlemesinden kaynaklanıyor. Xalid Begê Cibrî’nin mahkemesi dahil onun tüm faaliyetleri hakkında yüzyıllık bir sansür ve suskunluk var. Benim gördüğüm kadarıyla devlet Kürd davasına kendisini adamış ve Azadi gibi bir örgütlenmeyi oluşturan Xalid Beg gibi bir lideri hafızalardan silmek istedi.
Davut 1918 yılında “Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi” diyor.
O dönemler Azadi örgütlenmesi yok.. AZADÎ daha sonraları oluşuyor. Eğer İsmail Hakkı Şawes’e bakılırsa “1921 yılında Erzurum’da kurulmuştur”. Bu konuda daha başka belgelerde vardır. Aris Arda arkadaşın çevirisini yaptığı Rus ve Sovyet belgelerinde Azadi ve Xalid Begê Cibrî hakkında bir hayli belge var(Newroz. Com arşivine bakınız)
O dönemler Xalid Beg’in İstanbul’daki Kürd örgütlenmeleriyle olan ilişkilerinden sözedilebilinir, ama Azadi örgütlenmesinden değil.
Xalid Cibrî’nin 1916 yılında Palu’da olduğu biliniyor. Onun Dersim ileri gelenleriyle ilişkiye geçmesi düşünülebilinir. Xalid Bey gibi geçmişte İstanbul Kürd siyasal yapılarıyla ilişkisi olan birinin ve bir kaç yıl sonra Kürdistan tarihinde en modern, en kapsamlı ve en ciddi siyasal yapılanması olan Azadi’yi oluşturan birinin o dönemler boş duracağını düşünmek bana pek doğru gelmiyor. ( Azadi’nin saflarında bulunan Kürd subayları bir günde yanyana gelmediler. Bu konu ciddi ve derin bir araştırmayı gerektiriyor)
O dönemler(1917 yılının sonu ve 1918’in başında) Seyid Riza ile ilişkiye geçen “Binbaşı Halid” var.
Bu “Binbaşı Halid” Kürd değil, Çerkezdir. Osmanlı Ordusu tarafından Dersim’e gönderiyor. Seyid Riza ile birlikte Erzincan alınmasında ve Erzurum’a karşı saldırıda bu “Binbaşı Halid” var. Bu “Halid” “Deli Halit Paşa” olarak biliniyor. 1925 yılında Türk Meclisi’nin ortasında öldürülüyor. Bugün Erzincan’dada onun adını taşıyan çok uzun bir cadde var.
Dr. Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “Seyid Rizaya ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334’te Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi.
Erzincan işgalinden sonra Erzurum’a doğru hareket başlarken Seyid Riza ile beraber bulunan ve Deli Halit şöhretiye maruf olan kumandanı, Seyid Riza’ya: Aman Seidim Kara Kazim’den evvel Erzuruma biz girelim!! Demiş ve hakkikaten Erzuruma ilk olarak giren Seyid Riza kuvvetleri olmuştu”(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119)
Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilere bakılırsa hem Erzincan ve hemde Erzurum’a ilk giren Seyid Riza’nın güçleriydi.
Başka kaynakları yanı sıra Kazım Karabekir’de Erzincan’ın alınması meselesi üzerine duruyor ve şöyle yazıyor: “ Garbi Dersim müfrezesi kumandanı Halit Bey askeri dairede bana mülaki olmuştu. Halid Bey Dersim’den 735 kişilik milis ve bir nizamiye taburuyla hareket etmiş, fakat Erzincan’a ancak 250 milis ve 30 nizamiye askeriyle gelebilmiş” diyor.(Kazım Karabekir, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, Sarıkamış, Kars ve Ötesi, 1990, Erzurum, sayfa 72)
Kazım Karabekir yazısının devamında “Halid Bey’e şunu sordum:
Şehre daha evvel girdiğin halde ve yanında 30 da nizamiye efradı varken neden bana veya en yakın kıta kumandanına bir rapor göndermedin?
Bu süretle saat kaçta girdiğin de tespit olunur, vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı” diyor. (Karabekir, age, sayfa 73)
Kısacası tüm bilgilerden ortaya çıkan olay, Seyid Riza “Kürdleri korumak amacıyla”(Nuri Dersimi) Erzincan’ın alınmasına katılıyor ve Seyid Riza yanında bulunan Komutan Cibranlı Xalid değil, Çerkez asılı “Binbaşı Deli Halit”tır.. İki “Binbaşı Halit”ı karıştırma olayı sık sık oluyor, buda bir dizi anti-Kürd çevrelerinin spekülasyonlarına neden oluyor.
Cibranlı Xalid’ın 1919 yılında Ovacığa gitmesi olayı var. Bunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Ahmet İzzet Paşa Anılarında Seyid Riza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Riza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)
Farklı cephelerde yer alan Dr. Nuri Dersimi ile Ahmet İzzet Paşa’nın söylediklerinde çıkarılan ortak payda Seyyid Riza’nın Ermeni Birliklerinin Erzincan ve Erzurum’da çıkarılmasında ciddi bir rolü olmuş.
Davut makalesinde Osmanlılar tarafından Mehmet Emin ve Hatipzade Yusuf’un idam edilmelerini(yukarıda bu mesele üzerine durmuştum) anlattıktan sonra,“bu olayda öfkelenen Bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar.” diyor.
Bu yaptığım alıntıda ciddi sorunlar var ve bir dizi eklektik ve çelişkili bilgileri içerir.
Çünkü, Mehmet Emin ile Haci Hatipzade’nın meselesi Ocak ayının(1918)sonuna doğru geçiyor. Erzurum’un alınması 12 Mart 1918 tarihine tekabül ediyor. Çünkü Andranik Paşa 11 Mart günü akşamı saat 8’de savaşı konseyini topluyor ve Erzurumu boşaltma emrini veriyor. Ermeni güçleri 12 Mart günü saat sabahın 5’inde şehri boşaltıyorlar. (General Korgannoff, age, sayfa 112)
Davut’a göre halk Xalid Beyi tutuklamak istemiş “ancak Erzurumdan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar” diyor.
Bu olay Seyid Riza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonrasınında oluyorsa, var sayalım Mart sonu olsun. O dönem Xalid Bey’in Dersim’de ne işi var?
Osmanlılar tüm güçleriyle Kürdleri cephelere sürdüğü bir dönemde Xalid bey Dersim’de oturuyor? Xalid Bey’in 1918 yılının Mart ayında Dersim’de olduğuna dair ciddi belge göstermek gerekiyor.
Aslında Davut makalesinde kendi kendisiyle çelişkiye düşüyor.
Davut Seyid Riza’nın Cibranlı Xalid tarafından ikna girişimlerini anlattıktan sonra
“hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”diyor.
Görüldüğü gibi Davut iki “Halid’ı ” karıştırmış ve bir dizi yanlış yorumlara gitmiştir.
Xalid Begê Cibrî aynı anda hem Erzurum’da ve hemde Dersim’de olamaz.
Aslında Davut Seyid Riza ile Hasan Vefa’nın Erzurum’dan geri dönüşlerini gündeme getirerek makalesinin Dersim şûrası boyutunu da boşa çıkartıyor. Davut şöyle yazıyor: “Erzincandaki şuura çalışmalarına delege olarak katılan ve Ermeni katliamına karşı çıkan ve 1917 de alay komutanı iken istifa ederek Dersime sığınan albay Hasan Vefa Bey karşılar. Hasan Vefa bey aynı zamanda, Merkezi Yeşilyazıya taşınan şuura hükümetinin de askeri komutanı idi.”
Eğer Hasan Vefa Bey “Yeşilyaziye taşınan Şûranın askeri komutanı” ise ve Ermenilere karşı Erzurumdaki çatışmalara katılmışsa demek oluyor ki “Yeşilyazı Şûrası”, “Erzincan Şûrası”na karşı Osmanlılarla beraber hareket etmiştir.
Yukarıda “Hasan Vefa” eğer Yeşilyazı Şûrasının askeri komutanıysa Türklerle birlikte Ermeni Birliklerini Erzincan’dan Erzurum’a kadar kovuyorlarsa, bu bağımsız Şûranın bağımsızlığı nerede kaldı? Davut arkadaş makalesinde Şûra’nın Ovacık’a mıntıkasına taşıma gerekçesini Osmanlılara karşı savunma meselesini gerekçe olarak ileri sürmüştü.
Şimdi ise Şûra’nın askeri komutanı Osmanlılarla kolkola Erzurum’a kadar Ermenilere karşı savaşıyor.!!!!!
Davut’un makalesinde sözkonusu olan ve Davut’un “Hasan Vefa” diye adlandırdığı binbaşının ismi “Hasan” değil, Mustafa’dır. En azından karıştırdığım bir çok kaynak bu Kürd şahsiyetinden Mustafa Vefa diye söz ediyorlar. Mustafa’nın Hasanlaşmasının nedenini hâlâ anlamış değilim!!
Nurcan Yavuz Mustafa Vefa için şöyle yazıyor: “1916’da Ruslar Mamahatun’a ilerledikleri sırada Ermenileri ve firari Mustafa’yı Dersim’e gönderip Balabanlı, Kureyşanlı ve Kozuşağı aşiretlerine silah vererek Türklerle mücadeleye teşvik etmişlerdi”(Dr. Nurcan Yavuz, İşgal ve Mezalimde Erzincan, Ankara, sayfa 344)
Türk Genelkurmay arşivlerinden çalışan Türk ordusunun tam güvenine sahip olan N. Yavuz’un burada sözünü ettiği “Firari Mustafa” Mustafa Vefadır.
Davut makalesinde “1917 de alay komutanı iken istifa ederek Dersime sığınan albay Hasan Vefa Bey”diyor. Aslında Mustafa Vefa istifa etmiyor.
Mustafa Vefa taburuyla birlikle Osmanlı Ordusunun saflarını terk ediyor.
Bundan dolayıdır ki Türk kiralık kalemleri ondan sözederken hep kin ve nefretle sözederler.
Ali Kemali Mustafa Vefa hakkında şöyle yazıyor: “Memleket başsız kalmıştı. Ruslar kendi menfaatlarını, Ermeniler kendi emellerini izliyorlar, Müslümanlar- Türk ve Kürtler- kendilerini tesadüflere bırakarak bocalıyorlardı. Mustafa Vefa adında bir adam bu halden aklınca yararlanmaya kalkmıştı. Bu adam, Türk ordusu subaylarındandı. Bir alaya vekâleten kumanda etmekteyken, asaleti tasdik olunmamıştı. Yerine başkasının atanmasından gücenmiş olarak Osmanlı ordusundan kaçmıştı. Bu adam Kürdlerden bir tümen oluşturulmasına girişti; amacı Dersimi elde etmekmiş. Önerisine hiç kimse ilgi göstermedi. Bu yolla hem milletinin lanetlenmesine hemde Rusların nefretine uğradı” (Ali Kemali, age, sayfa 99)
Ali Kemali ve benzerlerinden bu Kürd subayı hakkında olumlu şeyler söylemelerini beklemek hayal olur. Mustafa vefa 1916’larda Rus ordusunun bölgeye gelmesiyle birlikte Osmanlı Ordusunu terk ediyor. Davut’un makalesine ilişkin kaygı, kuşku ve eleştirilerimi 18 Aralık 1917 ve 13 Şubat 1918 süreciyle sınırlamaya çalıştığımdan dolayı geçmişe giremiyorum. Kendimi 2 ay ile sınırlıyorum.. Aslında Kürdlerle Ruslar ve Ermeniler arasında en enteresan ilişkiler Alişêr Efendi’nin başkanlığında Kürdlerle Rusların görüşme ve ilişkilerinde mevcuttur. O süreçte Mustafa Vefa’da var. Kürdlerin yoğun bir şekilde Ruslara ilgi duydukları bir dönem.. Hatta Kürdler bir çok alanda Osmanlı Ordularına büyük darbeler vuruyorlar ve bir çok alanda Osmanlıları atıyorlar. Bu yazıda buna girme imkanım yok.
Yeniden konumuza dönersek Ali Kemali’de bu Kürd subayından “Hasan Vefa” olarak değil, “Mustafa Vefa” olarak sözediyor.
Bu konuyu Dr. Nuri Dersimi’den bir alıntı vererek kapatmak istiyorum.
Nuri Dersimi bu konuya ilişkin Murat Paşa ve Rus Generalı Lahof Erzincan’a geldikten sonra(1916) Kürdlere bir çağrı yapıyorlar “Bu davete, Elaziz vilayetinin Koruk köyünden olup Alay Kumandanı vazifesiyle orduda bulunan Kürd Mustafa Vefa icabet etti ve taburuyla beraber Erzincan cephesinden Ruslara iltihak etti” diyor.(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa, 112)
Yani hem Kürd ve hemde Kürd düşmanı kaynaklar bu Kürd subayından “Mustafa Vefa” diye sözediyorlar. Davut’un makalesinde “Hasan Vefa” başka bir şahsiyet mi bilemiyorum. Ama, hiç bir kaynakta böyle bir isme rastlamadım..
Benim bu isim meselesi üzerine bu kadar ısrarlı durmamın nedeni Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi tarihinde bir çok Kürd subayı sömürgeci orduları terkederek Kürd ulusal kurtuluş davasına angaje olduklarını görüyoruz.. İhsan Nuri Paşa ve arkadaşlarının Türk Ordusunu terkederek Beytüşebab Hareketine katılmaları, Mir Haç ve arkadaşları Irak ordusunu terkederek daha önce Barzan hareketine(1943) daha sonra Kürdistan Demokratik Cumhuriyetine(Mahabad) katılmaları,(bu subayların dörtü daha sonra Irak rejimi tarafından idam ediliyor. Mir Hac ise General Barzani ile Rusya’ya gidiyor) Xalid Cibri’nin Türk ordusu yerine Azadi gibi bağımsızlıkçı bir yapıya gitmesi ve burada Mustafa Vefa var.. Bu bilgilere yarın “Kürd Subayları ve Kürdistan Devrimi” diye kendi başına bir akademik çalışmaya kaynaklık edebilirler..
Davut’un makalesinde “Seyid Riza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonra” Xalid Bey ile ilgili yaşanan olay meselesinde kafama bir dizi soru takıldı. Bu sorulara ilişkin yukarıda kısmen cevap vermeye çalıştım.
Kafama takılan sorulara cevap bulmak için farklı kanallarla Xalid Bey’in ailesinden olan Simko Sever ile, ve yine aynı aileden gelen Xalid Bey ve Azadi sürecine ilişkin değerli çalışmalar yapan Tahsin Sever ile ilişki kurdum ve bilgilerine başvurdum. Bu iki arkadaşa verdikleri bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum
Tahsin Sever’in bana bu konuya ilişkin gönderdiği mesaj bir hayli değerli bilgileri barındırıyor.
Bu bilgileri okuyucularlada paylaşmak istiyorum.
Tahsin Sever şöyle yazıyor:
“Benim öğrenebildiğim kadarıyla; Xalit Bey’in Palu’ya gelmesi ve kalması 1917 Ekim Devrimi ile beraber Rus ordusunun çekilmesine kadar devam ediyor. Rus ordusunun Varto bölgesinden geri çekilmesinden sonra Varto’ya dönüyor. Geri döndüklerinde Bütün köyleri yakılmış.Dolaysıyla Alevi-Kürt aşiretlerinin köylerine yerleşiyorlar. Xalit Bey, Varto’nun Kalçık Köyüne İsmalê Seyithan’ın yanına, kardeşleri Ahmet ve Selim beyler Kovik köyüne, amcası İsmail ağa zaçeğ köyüne yerleşir. Bu köyler Kürt- Alevi olup, Avdelan ve Kımsoran aşiretlerine mensupturlar. İlişkileri de son derece sıcaktır. Bilahare kendi köylerini inşa edip yerleşiyorlar.
Xalit Bey’in Dersim’e gidişi bir kezdir. Tarih 1919. Bu olayı Vet. Dr. M.Nuri Dersimi anlatıyor. O dönem Ovacık’ta olaylar çıkmış ve bunun bastırılması için Xalit Bey’in alayı görevlendirilir. Xalit Bey bunun bir tuzak olduğunun farkındadır. Ovacık’a gittiğinde bölgenin ileri gelenleriyle toplantılar yapar. Bunların başında Hıdır Bey(M.Ali Eren’in dedesi) gelmektedir. Taraflar , olayın Alevi-Sunni Kürtleri birbirine düşürmek için tezgahlandığı konusnda ortak kaanate varırlar ve çatışmaya fırsat vermenden kendi aralarında çözerler. Bu durum hükümetin dikkatinden kaçmaz ve derhal alay orduya katılmak için geri çekilir. Xalit Bey Varto’ya geri döner. Aynı tarz toplantıları Varto’daki Alevi-Kürt aşiretleri Hormek ve Lolanlarla yapar. Ünlü KÊRAJ toplantısı. Bu bardağı taşıran son toplantıdır ve Ankara hükümeti Xalit Bey’in derhal Erzurum’a gönderilmesine karar verir. Tarih 1920.
Burda dikkat edilmesi gereken bir başka husus var. Cıbranlılarda iki tane Miralay Xalit bey var. Bir tanesi Harbiye mezunu Azadi lideri Xalit bey. Diğeri yaşça biraz daha büyük, Kanireş’teki 3.Cıbran Alay komutanı Cıbranlı Xalit Begê Meksudi. Bu farklı birisidir. Birinci Dünya Savaşında Erzurum- Pasinlar cıvarında hayatını kaybetmiştir. Tarihi kesin olarak bilmiyorum. Bu ikisi bazen bilerek bazen bilgi yetersizliğinden karıştırılır. Cıbranlı Xalıt Begê Meksudi’nin Dersim-Erzincan mıntıkalarına gönderlip-gönderilmesiğini kesin olarak bilmiyorum.. Bunu araştırıyorum.Çünkü Kanireş’teki(Karlıova) 3.Cıbran alayı Dersim-Erzincan’a çok yakındır.
Mehmet Şerif Fırat, Doğu İlleri Varto Tarihi adlı kitabında 1919-1920’de Ermenilere karşı başalatılan hareketa Cıbranlı Xalit bey’in katılmadığı ve kendilerinin de katılmasını engelediği ve bu durumu Muş’taki hükümet yetkililerine ilettiklerini anlatır. Selam ve saygılarımla.“
Cibranlı Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’e geçtiğine dair elimizde hiç bir belge yoktur. Eğer bu konuda belge ve kaynak varsa ortaya koymak gerekir. Kürdlerin kendi aralarındaki dinsel ve mezhepsel farklılıkları Kürd düşmanları tarafından sürekli kaçınmaktadır. “Şafi” Kürdlerden Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e hiç bir kan dökülmeden gidişi(1919), CHP’nin başında olduğu Türk devletinin Dersim’de yaptığı katliamlar kadar kollektif hafızadan yer almıyor!!! Belge ve ciddi kaynaklar olmadan Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’de olduğunu söylemek, yeni spekülasyonlara zemin hazırlamaktan başka bir şeye yaramıyor.
Şimdilik bu konuyu kapatıyorum.
Şûra meselesine yeniden dönersek iyi olur. Bu konuda Davut arkadaş şöyle yazıyor:
“Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılmas ı kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.”
Aktüel olarak ellimizde Dersim’de seçimlerin yapıldığı ve temsilcilerin seçildiğine dair bir belge yok. Daha önce Muradov Paşa’nın Alişêr ile “Kürdistan ve Ermenistan” meselesinde anlaşmadıklarını kaynaklara dayanarak yazmıştım.
Davut’un burada Doğu ve Batı Dersim delegeleri olarak yazdığı isimler Alişan bey hariç diğerleri Doğu Dersim aşiret reisleri yada ileri gelenleridir.
Doğu Dersim’den Erzincan’a giden bu aşiret reisleride Muradov ile bir anlaşmaya varamıyorlar.
Ayrıca Alişan Bey’in o süreçte Erzincan’a gidip gitmediğine dair hiç bir belge yok. Zaten Alişêr Efendi ilişkilerini koparmış ve Dersim’e çekilmiştir. Alişan Bey niye gitsin?
Alişan Beylerin Erzincan’a gitmeleri yada Şûra’ya katılmaları sorununda tam tersi durumunu doğuracak bazı veriler var ellimizde …
Alişan ve Haydar Beylerin 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa tarafından Suşehri’nde gözaltına alınmaları meselesi var.
Dr. Nuri Dersimi Alişêr’in Ruslarla ilişkiye girmesi ve Kürdistan uğruna pratik faaliyetler içine girdiği dönem de “Kürd reislerinden Alişan ve Haydarla görüşülüp ve takip edilecek hareket hattı tespit edilerek Dersimlilerle işbirliği meselesi kararlaşmak üzre iken, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa Alişan ve Haydarı ordu merkezine getirterek göz hapsi altına almış ve Dersimle irtibatlarını kesmişti.” diyor.(N. Dersimi, age, s,112)
Alişan ve Haydar Beylerin esir alınmalarından sonra da Alişêr Çarlık Rusya’sının yetkilileriyle görüşmeleri sürdürüyor ve Erzincan’da kalıyor.
Davut arkadaşın Doğu Dersim delegeleri olarak gördüğü kesim, Dr.Nuri Dersimi’nin söylenmiyle Muradovla anlaşamıyorlar ve Dersim’e dmnüyorlar.
Hemen bu süreçte Türk tarafı devreye giriyor.
Dr.Nuri Dersimi’den daha önce aktardığım bir alıntıyı yeniden yayınlama gereğini duyuyorum. Dr. Nuri Dersimi :: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusyaya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)
Burada çıkan sonuç Alişan ve Haydar Beyler o Şûra kuruluş döneminde Türklerin elinde esir olarak tutuluyorlar. Çünkü, Suşehri toplantısı Kürdlerle Ermeniler arasındaki Erzincan’da yapılan toplantının sonrasına denk geliyor. Vehip Paşa’nın Suşehri’nde Kürd ileri gelenleriyle yaptığı görüşmeden sonra “Alişan ve Haydarı serbest” bırakıyor.
Bu şu anlama geliyor: Alişan Bey Şûra’ya katılmamış ve Batı Dersim delegesi olarak Erzincan’a gitmemiştir.(1918 yılının başında)
Vehip Paşa’nın çağrısı üzerine Suşehri’ne giden Kürd aşiret liderlerinin isimlerini tespit etmek kötü olmayacaktır. Döneme ilişkin daha sağlıklı bir resim elde için de gereklidir. (Atase Arşivinde var)
Acaba Davut’un Doğu Dersim delegesi olarak gördüğü şahsiyetlerden bazıları Vehip Paşa’nın çağrısına uyarak Suşehri’ne gittilermi?
Bu konuda kafama takılan bir soru var.
Mevcut olan verilerden hareketle Ermenilerle Kürd arasında bırakın ortak bir “ŞÛRA”nın kurulması, bazı konularda ortak hareket etme konusunda bir antlaşma olsaydı, en azından bir kaç Kürd aşireti Ermenilerle birlikte Osmanlılara karşı savaşırdı.
Fakat, tam tersi var. Bayburt’tan Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerinin geri çekilişi sırasında tüm esas çatışmalar Kürdlerle Ermeniler arasındadır.
Türklerde hem bunu teşvik ediyor ve hemde örgütlemek için bir dizi faaliyet içindeler. Yani kısacası bir taş ile iki kuş vuruyorlar.
Kazim Karabekir Erzincan hareketi’ni örgütlemeye çalıştığı sırada Mustafa adında birileriyle görüşüyor ve ona “Rus belâsından kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden de kurtulacaklarını söyledim.”(Kazım Karabekir, age, sayfa 45)
Yine Kazım Karabekir ve Vehip Paşa Erzincan hareketi örgütlemek için Dersim ileri gelenlerini kazanmak için her türlü iki yüzlülüğü ve riyakarlığı yapıyorlar.
Fakat, bir arada kaldıkları zamanda Vehip Paşa, Kazım Karabekir’e Dersim için “Burası vahim bir çıbandır, şimdiye kadar sarfolunan paranın ve dökülen kanların had ve hesabı yoktur”diyor.(Kazım Karabekir, age, s 91)
Tamda Dersimlilerle nasıl hesaplaşacaklarını düşündükleri bu ortamda yine Dersim ileri gelenlerine para ve hediyeler gönderiyor ve her zaman olduğu gibi kardeşlik üzerine yalana dayalı söylevler ve nutuklar çekiyorlardı.
Bu süreç içinde bir dizi Kürd ileri gelenleri osmanlılarla birlikte hareket etme kararı alıyor.
Davut’un makalesinde Doğu Dersim delegelerinden biri “Use Seydali” dir. Bu isim Dr. Nuri Dersimi’nin kitabındada geçiyor. Dersimi onun Ezincan görüşmelerine katıldığını ve ondan “ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini” diye söz ediyor.
N.Yavuz Atase belgelerine dayanarak Ermenilerle yapılan bir çatışmada “ Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi otuz silahlı askeriyle muharebeye katılmış” diyor.(N. Yavuz, age, 352)
İsim benzerliğide olabilir!! Fakat başka bir husus bu konuda kuşkumu daha da artırdı.
Davut makalesinde Erzincan’a giden delegeleri sayarken “Use Seydali, … Memo Loliz vs” diyor.
Dr. Nuri Dersimi yine Erzincan görüşmesinden söz ederken ““ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini ve Lolanlı Mehmet”en söz ediyor.
N.Yavuz Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi’den söz ettikten sonra “Lolatlı Mehmet Ağa 30 askeriyle gelip çatışmaya katılmış”diyor(age)( N.Yavuz, Genelkurmay arşivine dayanarak yüzlerce Kürd ismini kıtabında veriyor. Bu tip kaynaklar daha farklı kaynaklarla doğrulanmadığı sürece kuşkuyla yaklaşmak lazım. Aynı durum bu iki Kürd içinde geçerlidir.)
Dr. Nuri Dersimi’nin sözünü ettiği Suşehri’ne giden Vehip Paşa ile görüşen “Ovacık aşiret reisleri” kimler? O görüşmede ne oldu ki, Alişan ve Haydar Beyler serbest kaldılar?
Sözünü ettiğim iki Kürd şahsiyeti ile ilgili benzetme provokatif bir soru olarak alınıp daha derinlemesine o süreç üzerine gidilebilinir. Günü gününe sözkonusu 2 ay içinde yaşanan gelişmeler yeniden inşa edilebilinir.
Osmanlı Ordu Komutanları Kürdleri öncü güç olarak savaşa sokarak hedeflerine varmak istiyorlar.
Bu konuda 2. Ordu kumandanı Binbaşı Nihat, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta “Doğu ve Batı Dersim milislerini kullanacaklarını” söylüyor. Vehip Paşa’da bu öneriyi kabul ediyor.(N. Yavuz, age, sayfa 350-51)
Erzincan ve çevresinde bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor, Rusların protestolarına karşılık Türkler “Kürdleri kontrol edemediklerini ve Kürdlerin bağımsız hareket ettikleri” bahanesine sarılıyorlar. Kürdlerle Ermeniler arasındaki ilişkiler kopmuş ve tam bir çatışma ortamına girmişlerdi.
Albay Morel, Tschaplikine görderdiği bir telgrafta “Kürdler Erzurum ve Erzincan arasında sürekli güçlerimize saldırıyorlar, yolun iki tarafında Kürd çetelerine yataklık yapabilecek köyleri yıktırdım” diyor(.N. Yavuz, age, s 293)
Kazım Karabekir Dersim milisleri için “919 insan Şarkı Dersim’de 2567 insanda Garbi Dersim’de besliyorduk. Erzincan hareketine pek zayıf mevcutlu bir nizamiye taburu da beraber olduğu halde Garbi Dersimden 735 insan iştirak etti, Erzincan’a gelince de 250 milis ve nizamiyeye inmişti. Şimdi ise bu milislerden elimizde 80 kişi kalmış”diyor(Kazım Karabekir, age, s, 100)
Aslında General G. Korganoff ve çeşitli Türk kaynakları dikkatli bir şekilde okunduğu zaman çatışmalar esas olarak Kürdlerle Ermeniler arasında oluyor. Gül Ağa önderliğindeki Balabanların akibeti biliniyor. Bako Ağa, Şah Hüseyinzade Mustafa, Şêx Hasananlar, Seyid Riza ve çevresi gibi çok geniş bir çevre bu savaşlarda yer alıyor. Ayrıca Erzincan ve çevresindeki yerleşik köylülerle de aktif bir şekilde savaşa katılıyorlar. Erzurum’a kadar Osmanlı ordusu çatışmaları arkadan takip ediyor ve Erzincan’da dahil alınan yerlere sonradan giriyor ve kendi sömürgeci idaresini kuruyordu.
Erzincan çevresinde meydana gelen çatışmalara, Erzincan’dan Erzurum’a yol boyunca atılan pusulara bakıldığı zaman Karabekir’in verdiği rakamlar pek mantıklı değildir. Bazı Kürdler evlerine dönüyorlar, fakat çok yoğun bir şekilde Kürd yaşamını yitiriyor. Birde şubat ayında iklim koşullarının sertliğinden dolayı bir çok insan donarak ölüyor.
Karabekir kitabının daha sonraki bölümünde Erzurum çatışmalarından sonra Doğu ve Batı Dersim’in “235 milisinden” sözediyor. 14 Mart’ta terhis ettiğini yazıyor.
Ermeni kaynaklarında Erzincan’dan Erzurum’a kadar Kürdlere verdikleri kayıplara baktığımız zaman yoğun bir Kürd kitlesi yaşamını yitiriyor. Aynı durum Ermeniler içinde geçerlidir.
Daha fazla uzatmadan Davut arkadaşın makalesine ilişkin bazı temel noktalara dikkat çekerek bu yazıyı sonlamak istiyorum.
1)Bolşevikler, Rusya’nın işgali altındaki toprakları “Türk Ermenistan’ı” olarak görüyor. Bu konu Halk Komiserleri Sovyet Başkanı, Lenin’in imzasıyla 11 Ocak 1918 tarihte yayınlanan 4 maddelik karar da sabittir.
2) Bolşeviklerin, Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı diye bir sorunları yoktu. Bolşevikler, kimin denetiminde olursa olsun otonom Kürdistan’a dahi karşıydılar ve devlet güvenlikleri için tehlikeli buluyorlardı.
3)Erzincan’da Kürdler ve Ermenilerin kurduğu ortak bir Şûra olmamıştır.
4)Taşnak Partisinin Batı Ermenistan’ın bir parçası olarak gördüğü Erzincan’da bir idare kurma girişimi olmuş ve Erzincan’da yaşıyan bazı Kürdleri ve Türkleri de entegre girişimleri de olmuştur. Fakat, sonuçta bu politika başarısız olmuştur.
5)Ermeniler zaman kazanmak ve Albay Morel’in söylemiyle “Kürd aşiretleriyle iyi geçinmek” için bazı girişimlerde bulundular. Fakat, Ermenilerin bu girişimleri hem Doğu Dersimliler ve hemde Batı Dersimliler tarafından ciddiye alınmıyor.
6) Bu anlaşmazlığın esas nedeni ise Taşnak Partisinin “Büyük Ermenistan” projesiydi.
7)Alişêr Efendi, savaşın başlarından itibaren Osmanlılarla ilişkilerini koparmış, bağımsız bir Kürdistan amacıyla Çarlık Rusyasıyla ilişkiye geçmiş, Ekim Devriminden sonra Ermenilerin bölgede Ermenistan’ı kurma girişimlerinede tavır almıştır. Alişêr Efendi, Çarlık Rusya’sıyla ilişkiye geçerkende, Ermenilerle ilişkilerini koparırkende, Koçgiri Hareketine önderlik ederkende ve Dersim Hareketine katılırkende o toprakları Kürdistan olarak görmüş ve ona göre davranmıştır.
8)Yıllarca Ermenilere sahip çıkan ve binlerce Ermeni’yi soykırımdan kurtaran Dersim Kürdleriyle Ermeniler arasında en kanlı çatışmalar o dönem yaşanmıştır.
9)Dersim Kürdleri Erzincan Mütakeresi sonrası tarafsız kalsaydı yada Ermenilerle birlikte ortak hareket etmiş olsaydı, Ermenilerin alanı boşaltması o kadar hızlı olmayabilirdi. En azından Erivan’daki Taşnak yönetimine karşı Bolşevik-Türk ittifakına kadar devam ederdi.
10) Tüm savaş boyunca Ruslarla birlikte hareket eden Abdulrezak ve Kamil Bedirxan ile, savaş sırasında Ruslarla ilişkiye geçen Alişêr Efendi’nin Ermenilerle olan ilişkilerinin bozulması o toprakları adlandırma meselesi ve iktidar sorunuydu.
11)Sonuç olarak o süreçte hem Kürdler ve hemde Ermeniler büyük kayıplar verdiler ve büyük acılar yaşadılar.
Fakat yıllar sonra Taşnak ve Xoybûn antlaşması imzalandığı zaman Taşnak Partisi farklı bir noktaya geldi. Fakat çok geç olmuştu.
Keşke Kürdlerle Ermeniler Birinci Dünya savaşı sırasında 1927 yılında geldikleri pozisyonda bulunsaydılar.
Iki partinin ortak protokolunun B kısmının 2.maddesi „Sevres Antlasmasında Ermenilere Van, Bitlis ve Erzurum’u veren 89.maddesi geçersizdir“diye yazıyor. ( Wahe Tachjian, age sayfa 365)
Sayın Wahe Tachjian’nın Fransız belgelerine dayanarak verdiği bilgilere göre, 2 Ocak 1929 yılında Mir Celadet Bedirxan Haleb’teki Taşnakçıların Club’unda yaptığı konuşmada:
„Kürdler ve Ermeniler aynı ırktan geliyorlar, yalnızca dinsel olarak farklılar. Uzun zamandan beri biz acı çekiyoruz ve Türk sultasına karşı mücadele ediyoruz. Biz bilmeden ve bilinçsizce bir birimizi katlettik.. Fakat biz bundan sonra ayrılmamak için birleştik. Türklerden rövanş almak için ve onlara karşı koymak için dostluğu ve barışı yerleştirmek için tüm çabalarımızı kanalize edelim..“ diyor( Wahe Tachjian la France en Cilicie et en Haute Mesopotamie, sayfa 365)
“Erzincan Hükümeti” ve bazı eleştirisel notlar( Xalid Begê Cibrî -Ekler)
Xalid Begê Cibrî’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle 1916-1918 yıllarında Dersim’e gidişi konusunda yapılan spekülasyonlar maddi temelden yoksundur.
Xalid Cibrî’nin bu süreçte Dersim’e karşı saldırılarda bulunduğuna dair hiç bir belge yoktur.
Bırakın saldırılar için Dersim ileri gelenleriyle Osmanlı devleti arasında aracılık yaptığına dairde belge yoktur. Aslında böyle bir ihtimali de gözönünde tutmak lazım. Çünkü, Xalid Cibrî Birinci Dünya Savaşı boyunca Rus Ordularına karşı savaştı.
Fakat, belge yok.
Yazı serisi boyunca “Deli Halit Paşa” ile “Xalid Cibrî”nin karıştırıldığına dair hususu gündeme getirmiş ve bu konuda bir hayli kaynak vermiştim. 1916 ve 1918 yılının başında bölgede olan “Deli Halit Paşa”dır. Seyyid Riza ile birlikte Erzincan’ı alan ve Erzurum’a kadar gidende Deli Halid Paşadır. Xalid Cibrî bu süreçte Erzurum’da olabilir ve hatta daha sonra Rusya sınırına kadarda gidebilir. Fakat, bu konuda elimizde belge yok. Türkler Xalid Cibrî hakkında tüm belgeleri yokettiler yada gizliyorlar.
Davut arkadaş makalemin altına düştüğü yorumda
“bunun üzerine Karabekir Halit begi ovaciga tekrar göndermistir, bu 1918 mart veya nisan aylari olmasi gerekir. —-Nuri Dersimi Desimliler gerek alay komutanin sahsina gerek fertlerine karsi iyi bir karsilama yaptiklarini ve Halit begin kaymakamlik kurduktan sonra ovacikta kalmaya devam etmesi türkleri kuskulandirdigini yaziyor.( Kürdistan tarihinde dersim.s.84)diyor.
Davut Hoca Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişini “1918 mart veya nisan aylari olmasi gerekir” diyor ve bu tezini Dr. Nuri Dersimi’ye dayandırmaya çalışıyor.
Sadece Davut arkadaş bu yanlışlığı yapmıyor. Xalid Begê Cibrî’nin ailesinden olan Mehmet Emin Sever’de benzer bir yanlığa düşüyor.
M.E Sever Kovara Bîr’de yayınladığı “Azadî Örgütü Lideri Cıbranlı Miralay Halit Bey” başlıklı makalesinde “Rus ordusu, Hınıs-Varto’ya kadar gelince Halit Bey’in alayı Elazığ bölgesine gelir, Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl, Hükümet Halit Bey’e Ovacık’ta hükümet konağı kurma görevi verir. Halit Bey, o sırada Belediye Başkanı olan Hıdır Bey’e (İstanbul milletvekilli M. Eren’nin amcası) misafir olur. Alayı onun arazisinde yerleştirir. Oradaki tüm aşiret reisleriyle görüşür, dostluklar kurar. Hükümetin o bölge halkına bakışının iyi olmadığını, bir kaç eski silah falan vererek bu işin savuşturulmasını ister. Öyle de olur. Ancak hükümet, Cibranlı Halit Bey’in niyetini anlar. Onun bu konudaki düşüncelerinden ve onlarla yakınlık kurmasından rahatsız olur. Bu nedenle de Halit Bey”in alayını geri gönderir.“diyor
Sayın M.E Sever Xalid Beg “Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl” Dersim’e gönderiliyor diyor. Daha sonra anlatıkları ise Dr. Nuri Dersimi’nin tespitleridir. Bilindiği gibi 1916 yılında Osmanlı Devleti tüm gücüyle Dersim Kürdlerini Ruslara karşı kazanmaya çalışıyor. Eğer Xalid Begê Cibrî 1916 yılında Ovacığı işgal etmiş olsaydı Osmanlılar için bulunmaz bir nimetti.. Ama böyle bir şey yok.. 1916 yılında Dersim’e yönelik genel bir saldırı var. Fakat, hiç bir belgede Xalid Begê Cibrî’nin bu saldırılarda ciddi bir görevle rol aldığından sözedilmez. (Dersim’e yönelik 1916 saldırısıyla ilgili ayrıca gerekiyor. Çünkü bazı iddialara göre Seyid Riza’nın Osmanlılara yaklaşması o süreçte oldu)
Hem Davut arkadaş ve hem de M.E Sever Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Xalid Begê Cibrî’nin 1918 veya 1916 yılında Dersim’e giittiğini söylemeleri doğru değildir.
Dr. Nuri Dersimi Xalid Begê Cibrî’nin 1335 yılında yani 1919 yılında Dersim’e geldiğini şöyle aktarıyor:
“Erzincan ve Erzurum mıntıkaları Rus ve Ermeni kuvvetlerinden tecrid edildikten sonra, Dersimde yeniden bazı mahalli ihtilaller baş gösterdi.Aldandıklarını anlamış olan Ovacık aşiretleri, Türk mıntıkalarına akın etmeye başladılar.
Türk hükümeti bu hareketlere karşı yeni bir hile tasarlamış olmalı ki, bu mıntıkaya Kürt aşiret alayı kumandanı Cıbranlı Halit kuvvetlerini gönderdi.
Dersimliler, gerek alay kumandanının şahsına ve gerekse efradına karşı hüsnü kabül gösterdiler ve hiçbir hadise çıkarmaksızın, alay mümanaatsız Ovacığa yetişti. Bu durum Türk hükümetinin dikkat nazarından kaçmamıştı. Her fırsattan istifadeyi bilen Türkler, Kürt Halit sayesinde Ovacık mıntıkası aşiretlerinde hasıl olan sükünden dahi faydalanarak, Ovacıkta bu Kürt kumandan sayesinde yeniden bir Türk kaymakamlığı tesisini başarmışlardı.
Kaymakamlık tesisi işi başarıldıktan sonra, Kürt Halit Bey alayının Dersim’de ipkası Türklerce mahsurlu görüldüğünden, bu alay orduyla birleşmek üzere geri çektirilmişti.“(Dr. Nuri Dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim, sayfa 119-120)
Aslında Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gidişi konusunda yaptığı bu tahlili yorumlamaya dahi gerek yoktur.
Bir hayli bilgiyi içeriyor.
Tarih olarakta 1919 yılını veriyor.
Türk resmi tarihçileri ve süreci yaşıyan Türk subayları pekte Xalid Beg’in Dersim’e gidişini önemsemiyorlar ve bu konuda yazdıklarıda yok.
Dersim tarihinde Dersim’e yapılan tek kansız bir hareket yok.
Dersimliler kendi topraklarına ayak basanlara karşı birlikte olmasa dahi karşı koymuşlar ve kanlı çatışmalara girmişlerdir.
Xalid Begê Cibrî’nin 1919 yılında Dersim’e gidişi sırasında kanlı çatışmalar olmuş olsaydı, Kürdler arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrılıkları sürekli olarak kaşıyan çevreler var olan yaraları daha derinleştirmek için çoktan bir dizi belgeyi piyasaya sürerlerdi.
Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişi ve Dersim ileri gelenleriyle olan dostane ilişkilerini okuduğum zaman Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından basılan Dersim adlı kitapta ismi geçen “ Miralay Halit Bey’e” takıldım.
21 Ocak 1921 tarihinde Elaziz Vilayetinde İçişler Bakanlığına gönderilen bir rapor var.
Bu rapor yada mektupta Seyid Abdulkadir ve Sabık Polis Müdürü Miralay Halit Bey’in Dersim aşiretleri üzerindeki etkileri ve mektuplaşmalarından sözediyor.
Acaba burada sözü edilen Miralay Halit Bey kimdir?
Eğer burada sözü edilen Xalid Begê Cibrî ise bu bilgiler Dr. Nuri Dersimi’nin tahlilleriyle çakışıyor. Xalid Begê Cibrî 1919 yılında Dersim’e gidiyor ve pro Kürd faaliyetlerinden dolayı geri çekiliyor. 1920 yılının Ocak ayında Xalid beg’in Dersim aşiretleriyle ilişkileri, mektuplaşmaları ve Jin gazetesi hepsi kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Benim burada ileri sürdüğüm sadece bir hipotez…. Araştırılması gereken bir husustur. Acaba Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişkisi olan ve aynı ismi taşıyan başka bir Miralay Halit Bey varmı?
Şimdi o belgeyi aktarıyorum:
“Mütarekeyi takip eden günlerde ise Dersim yeniden kımıldamağa ve etrafa sarkıntılık yapmaya başlıyor. Bu sırada Kürtçülük ceriyanlarıda sokulmağa ve Dersimde fikirlerini neşredecek elemanları bulmağa çalışıyordu. Ve buna kısmende muvaffak oluyor. Bu sırada Dersimlilerin azgınlıkları arttıkca artıyor. Dersim’in mütareke ile milli mücadele arasındaki vaziyeti Elaziz vilayetince şu suretle İstanbul’a anlatılıyor.
Vilayetin 21 kanunu sani 1920(ocak ayı-Aso) tarihinde dahiliye nezaretine(İçişler Bakanlığına-Aso) yazdığı tahrirat hulasatan( özet resmi mektupta-Aso): Hükümet kuvvetli iken evamire serfüru(emirlere başeğme) ve zaif iken gaile(sıkıntı yada başbelası) yapmaktan çekinmeyen Dersim aşairi son günlerde hükümetin zafı ve bazı hainlerin tahriki neticesi olarak Dersim’e cıvar Egin, Çemişkezek, Arapkir ve Pertek köylerine tecavüzle ağnam ve mevaşi gasp etmişlerse de jandarma ve ahalinin muaveneti ve mevsimi şıtanın hululile bunların tecavüzleri menedilmişti. Dersim mutasarrıflığından alınan telde Koç ve Şam uşağile diğer aşair rüesassının Karaballı aşiret reisinin ikametgâhı olan Ağzonik köyünde içtima etmekte oldukları ve maksadı içtima ise tekmil aşiretin temini itifakı ile Çemişkezek ve Pertek köylerine ve bilhassa Türk köyleri aleyhine vasi mikyasta bir kiyam ve tecavüz icrası olduğu cihetle hemen kuvvei askeriye izami talep olunmakta ve diğer bir telde de bilcümle aşiretlerin bilhassa Karaballı ile Koç Uşağı aşiretinin Meclisi Ayandan Seyid Abdulkadir efendi ve sabık polis müdürü Miralay Halit bey ve Kürt Teali Cemiyetile ile münasebette bulundukları sansur edilen mektuplarla muhbirlerin ifadesinden anlaşıldığı ve hükümeti, kararsızlığından dolayı acızla tevsim ettiklerinden yakın bir atide istifadeye şitap edecekleri dermeyan olunmaktadır. Halbuki öteden beri Koç, Şam uşağı ile Karaballı aşireti arasındaki münaferet ve rekabetin mevcudiyeti şimdiye kadar muvazene tesis eder ve müttefikan tecavüzlere mani iken bu iş’arat mühim görülmüştür. 13. Kolordu ile muhabere yapılmış ve Çemişkezek ve Pertek ve cıvar Türk ahalisinde şayani itimat görülenlerin kefaleti müteselsile ile şimdilik teslih ve filhakika Dersimliler tarafından bir kiyam ve tecavüz gibi bir zarüreti mübreme halinde kuvvei kafiye sevk ve izame teemmül ve temin edilmiştir. Ancak harekatı ekseriyeyi mucib hadisatın düveli itilafiyeye mütarekenamenin 24. Maddesinden istifadeyi temin tehlikesi olduğundan buna meydan bırakmamak için her tedbire başvululacaktır. Maahaza Abdulkadir Efendi ve Halit Bey’in daha ne gibi teşvikatta bulundukları mutasarrıflıktan sorulmuştur. Mektupların sansor edilmesi, Türklük ve Kürtlük neşriyatı yapan gazetelerin ve bilhassa Jin gazetesinin Dersime ve mülhakatı saireye ithal olunmaması esbabının istikmali emredilmiştir” (T.C Dahiliye Vekaleti, Jandarma Umum Kumandanlığı, Gizli ve zata mahsustur, DERSİM-Kayit altında yüz tane basılmıştır- sayfa 169- kitabın arjinalinden-Aso)
Devlet Kürd aşiretleri arasındaki barış ve Türklere karşı ortak hareket etme girişimlerini tehlikeli buluyor ve bu gidişatın sorumlusu olarak da Seyid Abdulkadir ve Miralay Xalid Beyi görüyor.
Koçan aşiretinin 1925 Devrimine karş olumlu yaklaşımı Karaballı’lardan olan Hasan Hayri’nin 1925 devrimi sırasında idam edilmelerinin bir boyutuda devlet tarafından tespit edilen Kürdler arasındaki bu ilişkilerden yatıyor.
Faik Bulut’ta daha önce eleştirilerini yaptığım arkadaşlarla aynı hatayı yapıyor.
Faik Bulut şöyle yazıyor: “ Geçerken belirtelim; 1915-1916 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rus birliklerinin Erzincan’dan çekilmesinden sonra, Osmanlı ordusu Cibranlı Halit Bey komutasındaki Kürt Süvari Alayı ile birlikte iki koldan harekete geçer. Ordu, Erzincan’ı Ermeni komitelerinden temizlemek, Cibranlı Halit ise Osmanlı adına, Ovacık’ta lağvedilen resmi yönetimi yeniden kurmak amacındadır.. Dersimli Kürtler Halit Beyi uzaktan izler, ancak tek kurşun sıkmazlar. Ovacığa giren Halit Bey yerel yönetimi lağveder, yerine Osmanlı yönetimini kurar. Bir süre sonra da çekilir. Bu Ovacık’ta kurulan ‘ikinci resmi yönetimdir”. (Faik Bulut, Belgelerle DERSİM RAPORLARI, Yön Yayıncılık, 1991, sayfa 28)
Görüldüğü gibi Faik Bulut’ta isim vermeden Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Cibrî’nin Ovacığa gidişi sırasında yaptıklarını ve aşiretlerin ona karşı yaklaşımını anlatıyor. Fakat, bu sefer Xalid Begê Cibrî’yi “Deli Halit Paşa”nın yerine geçirmiş..
Faik Bulut yazının devamında Xalid Begê Cibrî hakkında bazı tespitler yaptıktıktan sonra “ nitekim aynı Cibranlı Halit Bey, Koçuşağı isyanını te’dip için görevlendirilmesi yolundaki Mustafa Kemal’ın talimatlarını reddetmiştir” diyor.(Faik Bulut, age, sayfa 28)
Fakat, ne yazık ki sayın Bulut bu konuda hiç bir belge sunmuyor.
Bildiğimiz kadarıyla Türklerin “Koçuşağı Tedibi” yada “1926 Hareketi” dedikleri Koçan başkaldırısı 1926 yılında oluyor. Xalid Begê Cibrî , 1925 Devriminin hazırlık faaliyetleri içindeyken Yusuf Ziya Bey ile birlikte Türkler tarafından yakalanıyor ve Bitlis’te kaleşçe katlediliyor.
Koçan hareketi 3/6/10/1926’da başlıyor.
Xalid Cibrî Kemalistlerle çoktan tüm ilişkilerini koparmış ve o güne kadar Kürdlerin başarmadıkları en geniş kapsamlı ve illegal örgütü AZADİ’yi oluşturmuştu.
Bir dizi yerli ve yabancı belgelerde Xalid Cibrî’nin 1920 ve 1924 yılları arasında sahip olduğu ulusal bilinç, bağımsız Kürdistan için yaptığı çalışmalar sabittir.(Aris Arda’nın çevirisini yaptığı Kürd-Sovyet İlişkileri, İsmail Hakkı Şawes’in Azadi ve Xalid Cibrî hakkındaki anıları-kendiside Azadi üyesidir-na bakınız)
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın bazılarına göre 1932 ve bazılarına göre daha sonra basılan DERSİM adlı kıtapta Dersim’e yönelik bir dizi hareketi veriyor.
Her ne hikmet ise Xalid Begê Cibrî’nin önderliğinde Osmanlı’nın “Ovacık’ta ikinci resmi yönetim” inin tesisinden söz etmiyor.
İkinci defa Osmanlı’nın resmi idaresini Ovacık’ta inşaa edeceksin, Dersim ile ilgili böyle bir kapsamlı çalışmada hiç bir yer verilmeyecek?
Şunu görmek lazım. AZADİ örgütü Türk ordusu içindede örgütlüydü. İhsan Nuri Paşa, İsmail Hakkı Şawes ve diğer Beytülşebbab Hareketine katılan subaylar Türk ordusundaydılar. Bir yandan Türk Ordusundan yana görünmek ve diğer yandan Bağımsız Kürdistan için örgütlenme faaliyetleri içindeydiler.
Xalid Begê Cibrî Azadi’nin beyniydi. Azadi 1921 yılında kurulduğuna göre Xalid Cibrî’de illegal bir örgüt kurma düşüncesi eskiye yani bir kaç yıl öncesine kadar gider.
Bu anlamda Xalid Begê Cibrî Türklerin istemlerine bağlı olarak Dersim’e gittiği zaman, onların istemlerini yerine getirmemiş, kan dökülmemiş ve Türkler bundan rahatsız olduğundan dolayı geri çekmişler.
Aslında Xalid Begê Cibrî’nin bu pozisyonunu Dr. Nuri Dersimi ve Seyid Riza’da görüyoruz.
“Koçan Direnişi”nden sözetmişken bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi’nin Kürdistan Tarihinde Dersim adlı eserini okuyanlar, onun “Koçan Direnişi”ne karşı Türk Ordusunun “saflarında” yer aldığını bilir. Dr. Nuri Dersimi o serüvenini geniş geniş açıklıyor. Türkiye’ye giden delegasyon , Dersim toplantıları vs.vs…. Dr. Nuri Dersimi bu harekete niçin katıldıklarınıda izah ediyor.(kitabını Koçan Hareketi bölümünü okuyabilirsiniz)
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın(JUK) çıkardığı gizli kıtapçık Dr. Nuri Dersimi’nin söylediklerini tehid ediyor.
JUK’nın “Dersim” kıtapçığına göre Seyid Riza’da “Koçuşağına karşı” Türklerin saflarında yer almış.!!
Bu kıtapcıkta uzun bir alıntı yapmak istiyorum. Çünkü, o dönem Kürdlerin takındığı tavır konusunda bir hayli ilginç bilgiler veriyor:
“Koçuşağı aşireti üzerine yapılan harekette Dersimlilerin takip ettikleri siyaset icabı her ne kadar hükümet kuvvetleri ile müşterek Koçuşakları tedip için hareket etmişlerse de bu harekette de Dersimlilerden istifade olunamamış, bilhassa harekâtın ciddi şekilde ve süratle yapılmasına engel olmuşlar ve askeri kıtalara en müşkül ve en çetin yerlere taaruzlarını tevcih ve sevkederek hareteti akamete uğratmak ve askeri kıtalarla yaptıkları hareketler de askerin maneviyatını bozarak bozgun bir vaziyette çekilmelerine sebep olmuşlardır. Hükümete yardım maksadiyle gelen Seyid Riza ve Ovacık aşiretleri yardımdan sarfı nazar Koç uşaklarına yardım ve yataklık ederek onları imhadan kurtarmışlar.
Koç Uşağı harekâtında orduya yardım için gelen aşiretlerin maksatları, bu hareketın tetkiti neticesinde şu süretle tespit olunabilinir.
1)Esaslı bir hareket ve taaruza girişmemek,
2)Bu maksatlarını tamamen saklıyarak verilen vazifeyi yapacak görünmek ve bunun için kı’talardan mümkün olduğu kadar çok cephane koparmağa çalışmak,
3) Hareket zamanında en ufak bir bahane ile geri kaçmak ve bu süretle kı’taların harekâtını da muvaffakiyetisizliğe uğratmak,
4)Kumandanın ciddi ve seri hareketlerine mahal vermemek bunun içinde asilerle kumandan arasında müzakerelere yol açmak, mümkün mertebe uzunca mühletli müddetler ile harekâtı tevakkufa uğratmak ve neticede harekâtı daha gayri müsait mevsimlere bıraktırmak, Kumandanlığın maksatlarından asi aşiretleri haberdar etme ve yer değiştirmek, kıtaatın tesirinden korumak için zaman kazanmak…
5)Kıtaatı hareketleri çetin yerlere çattırmak,
6) Askerin maneviyatını bozmaya çalışmak,
7)Fırsat kollamak, küçük müfrezelere veya nakliye kollarına baskın yapmak,
8)En nihayetinde asi aşiretlerin imhadan kurtulmaları için kaçmalarını ve kendi aralarında saklanmalarını temin etmek…”
Devamında “Dersim aşiretlerinin hükümete taraftarlıklarına ve sadakatlarına itimat asla caiz değildir” dedikten sonra:
“Evvelki hareketlerle beraber 1926 Koçuşağı hareketide böyle oldu. İdarecilerin telkini ile askeri kumandan Seyit Riza ile başına topladığı aşiretlere inandı. Bunlar asker asker arasında harp etmeyeceklerini söyleyerek kendilerinin sağ cenahta Şimala giden yolları tıkamaları vazifesini istediler. Bunlara istedikleri vazife verildi. Fakat ne oldu. Mustafa Bey(33 Kürd’ün katili Muğlalı Mustafa-Aso) Ali Boğazına hakim olduğu zaman burada kimseyi görmedi. Çünkü Koçuşaklılar onlara Ovacık yolunu sedde memur millisler tarafından parça parça Şimala geçirilmiş ve muhtelif aşiretler arasına dağılmış ve şu süretle imha edilmekten kurtarılmışlar. Seyit Riza’nın son dakikaları Koçuşaklara lehdar cephe almasının içyüzü işte budur”(JUK, Dersim, sayfa 174-177)
Seyid Riza’nın bu harekete katılıp katılmaması bir yana(başka kaynaklarca doğrulanması gerekir) Türk devletinin Kürd aşiretlerine karşı yaklaşımı açıktır. Kürdlerde Türk devletine karşı çeşitli hesaplar içindeler. Koçanlardan sonra sıranın kendilerine geleceğini bilirler. Bunu için karşılıklı olarak bir dizi labirentler oluşturulur, hesaplar yapılır ve “ittifaklar” kurulur.. Asırlar boyunca savaşlar içinde olan ve özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın farklı cephelerinde savaşan, tecrübe sahibi olan ve Kürd Ulusal bilincine kavuşan Kürd kadroların sömürgeci Türk devletinin hesaplarını boşa çıkarma kadar doğal bir şey olamaz.
Xalid Cibrî’nin 1919 Dersim olayını, Seyid Riza, Dr. Nuri Dersimi’nin ve diğer Kürd aşiretlerinin Koçan Direnişi sırasında takındıkları tavırlar, Yusuf Ziya Bey’in parlamenterlik sürecinde Bolşeviklerle Trabzon’u da içeren bağımsız Kürdistan için yaptığı pazarlıklar ve Koçgiri Direnişi sırasında “Hilafet Ordusu Müfettiş-i Umumisi” sıfatını kullanan Alişêr ‘in bu tutumu bu bağlamda değerlendirilebilinir.. (Burada devletin yandaşı olan yapıları dıştalamıyorum…)
Türk devleti bunların hepsini görüyor ve arşivliyordu.
Tüm bunlar bilince çıkarılmadan TC’nin 1938 yılında uyguladığı en iyi Kürd ölü Kürdtür politkasını anlamakta zorlaşır.
ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP/ DAVUT KURUN
1980 yılının sonunda yazdığım “Erzincan hükümeti 1917-21” adlı makaleme Aso arkadaş on bölümlük bir eleştiri notları yazdı. O
dönemdeki bilgi ve siyasi perpektifimle,
mümkün olduğu kadar gelişmeleri “doğruya yakın “ bir öykü şeklinde
vermeye çalışmıştım. Bir kaç ay önce birçok sitede yeniden yayınlanması
üzerine, birçok eleştiri ve suçlama
alınca , cevap mahiyetinde bazı eklemeler yaptım ve kaynaklar verdim. Makalenin Tarihsel belgelerin derlemesi veya
belge olma iddiası yoktur. “doğruya yakın” bir öykü terimini kulanmak zorundayım, çünkü kürtlerin
yazılı belgeleri yoktur veya çok azdır. Türk ve Ermeni kaynaklarını “tersinden
okuyarak” bazı sözlü duyumlarımla
birleştirmeye çalışarak, gerçeği bir “yargıç “ gibi sorgulayarak bulmaya
çalıştım. Aso”nun dediği gibi “…kürt düşmanlarının yazılarında Erzincan
hükümeti ve kürtlere ilişkin oluşturdukları bataklıktan altın bulma gibi zor
bir olay ile karşı karşıyayız”. Bunun bilincinde olan Aso arkadaşım da aynı
bataklıkta gerçekleri ararken bulduklarını 10 bölüm halinde yayınladı. Asonun yazı dizilerini okudukça
tekrar konuya kafa yormaya, elimdeki
notlarımı ve bazı kaynakları tekrar gözden geçirmeye çalıştım. Bugünükü bilgi
ve siyasi kriterlerimle makaleyi yazsam
daha farklı ve daha geniş yazardım, ama ogünkü siyasi formasyonumuzu ve tarihe
bakışımızı yansıtan bir belge olması açısında
olduğu gibi kalmasını daha uygun buluyorum. Ancak aynı konuda daha
kapsamlı bir araştırma çabası içindeyim. Bilinen nedenlerle “bataklıkta altın
arama” olan bu çabamda fazla yol alamıyorum.
Aso arkadaşın verdiğim kaynaklar hakındaki değerlendirmesi yanlış değil.
Bunu bir kaç ay önce makaleye yaptığım ek de
aynı değerlendirmeleri bende yapmıştım. Ek olarak şunları yazabilirim.
Garnik Asatrian ı Danimarkada şahsen
tanıdım. Kendisi ile iki günlük tarih
tartışmamızdan sonra ücüncü gün birlikte
Almanyaya yolculuk yaptık.
Sanırım Erivan doğü bilimleri
akademi üyeliği ve Ermenistan komünist partisi genclik örgütü başkanlığını
yapmıstı. Konuşmalarımızın çoğunu not ettim, daha sonra Erivanda bir arkadaşı
üzerinden bana bir gazete gönderdi. Dil
ve harf farklılığından dolayı gazetenin içeriğini halada bilmiyorum. Tanıdığım
bir kaç ermeni arkadaşıma gösterdim ancak bana tercüme edemediler, hala dosyamdadır. G.Asatrian türkce , kürtçenin her üç lehcesini, farsca
gibi bölge dilleri dışında birçok dil bilen, tarih bilgisi oldukça iyi olan
biri idi. Benim Dersimli olmamda dolayı Dersim Tarihi, yerleşim yerleri, hatta
benim doğum yeri olan Tomayik köyünün tarihçesi hakında detaylı bilgiler verdi.
1917-18 yıllarında Dersim ve Erzincanda gelişen olaylar hakındaki konuşmasından
da bazı notlar almıştım. Asatrian militan bir ermeni milliyetcisiydi,
yezidilerin kürt olmadığını, Kuzey Kürdistanın önemli bir kısmının hala
Ermenistan olduğunu, zazaların ermeni olduğunu vs bir çok konuda, ermenilerin
resmi görüşlerini dile getiriyordu. Konumuz G. Asatrian değil , ama neden
kaynaklarımızın bilgilerini tersinden okumamız gerektiğinin anlaşılması için,
bunları belirtmek zorundayım.
2
ASO.NUN ELEŞTİRİLERİNE GELİNCE..
Aso notlarının ikinci bölüme “Erzincan hükümeti” denen olay işgal idaresi
mi yoksa Ermeni ve Kürtlerin özgür iradeleriyle oluşturdukları şura mı?
Sorusuyla başlıyor. Notlarının
sonunda da “ Kürtlerle Ermenilerin kurduğuortak bir şura olmamıstır” diyor
Çarlık ordusunun işgal ettigi bölgelerde,
kendisine bağlı ve ermeni
güçlerinin güvenlik güçleri olarak hizmet ettiği bir işgal yönetimi kurduğu bilinen tarihi bir olgudur. Bu durum,
çarlığın devrilmesinden sonra da Kerenski
geçici hükümeti döneminde de devam
etmiştir. Ancak Ekim Devriminden sonra durum değişmiştir. Çünkü sovyet yönetimi
savaşa tek taraflı olarak son vermekte ve osmanlı devletinde işgal ettiği toprakları tahliye etmektedir.
İşgal biteceğine göre, yeni bir işgal
yönetimi kurma sözkonusu olamaz. işgal
bölgelerinin kaderinin ne olacağı,
konusunda, türkler, ruslar, Ermeniler, Kürtler, Potnuslar,
Gürcüler,Azeriler farklı tavır ve siyasi bakışlara sahiptir. Bunun dışında
İngilizler Fransızlar Amerika ve İran bölgenin kaderini belirleyen siyasi
aktörler olarak, o dönem yoğun çaba içindedirler.
Erzincan mütarekesi de bu dönemde
yapılmıştır. Daha işgal döneminde, Ermenilerle Kürtler arasında belirli
konularda antlaşmalar sağlanmıştı. İleriye doğru bazı siyasi adımlar atılmış,
karşılıklı dayanışma ile ortak siyasi
yönetimler oluşturma konusunda itifak sağlanmışıtır. Ancak Rusyadaki Ekim Devermi, 1. dünya savaşını sona erdireerek, işgal
bölgelerini tahliye etmeye başlaması, bölgemizdeki dengeleri altı üst ederek
yeni bir süreci başlatıyor, ve bu değişen yeni dönemde Kürt –Ermeni ilişkilerini, Türk –Rus
ilişkilerinide yeniden şekillendirdi. Kürtlerle Ermeniler arasındaki eski
antlaşmalar yeni zeminde ele almak ve kalicılaştırmak içi heyetler bir dizi
görüşmeler yapar . makalede sözü gecen görüşmeler bu döneme aittir
Sovyet ordusu ile Osmanlı ordusu
arasındaki ilk temas 4 kasım da başlamış ve 24 kasımdaki heyetler arası
görüşmede ateşkes antlaşmasının tam metni hazırlanıyor ve 5 aralıkta imzalanıyor. Tarih konusunda kesin bir şey söyleyemiyorum, çünkü bazı
kaynaklar eski tarihi kulanarak tarih verirken bazı kaynaklar yeni tarihi
kulanmışlardır. İki tarih arasında 13 günlük fark vardır. Gürcü kaynaklar 17
kasım tarihini ( Dokumanti materiali po Vneşney..belge no.44) , Ermeni
kaynakları 30 kasımı (R.Hovanisian.Armania on the Road independ. 1918 los
Angeles.1967..s.109) türkler ise 18(diger takvim ile 5 aralık) Aralık tarihini
vermektedir. Mütareke sürecinde ilk görüşme den antlaşmanın imzalanmasına kadar
bir kaç görüşme yapılıyor ve bu gürüşmelere farklı isimler de katılıyor. Ancak türklerin verdiği tarih olarak 5 aralık saat
15.00 imzalanan metinde rus kaynakları
ile türk kaynakları imzalayan heyet hakında farklı bilgiler veriyorlar.
Stefanos Yerasimos türk sovyet ilişkileri adlı eserinde (s.40) Rus Heyetini, Tuğgeneral Vişinski,
Yelizvetensk, bir albay(imza okunmadı),Smirnov, doçent V.Tavazaya, Vedrinski isimlerini sayarken, türk heyetinide söye
saymaktadır. 3. ordu genelkurmay başkanı (imza okunamadı), Ömer Lütfü, Hüsrev
bey, tercüman Yakup. Ali Kemali de “Erzincan tarihi “ adlı eserinde farklı
isimler vermektedir. Burada isimlerden
çok, bu heyetlerin kimin adına yetkili oldukları ve ateşkes antlaşmasını
imzaladıklarıdır. Bilindigi gibi,
bolşevikler merkezi rusyada hala
eski rejime bağlı olan generallerin ordularıyla boğuşmaktadır ve
iktidarını kafkasya kadar
geliştirememislerdi. Erzincan heyeti,
kendisini hem merkezi rusyada kurulan sovyet hükümetine hem de
kafkaslarda kurulan Menşevik Gürcüstan ,
Taşnak Ermenistan ,Müsavaat Azeri hükümetlerine bağlı görmektedirler. Daha
sonra bu hükümetler, merkezi tifliste olan
Mavera-i Kfkas, yada zakafkas,
yada kısaca seym olarak adlandırılan bir güney kafkaf
fedarasyonunu kurdular . Erzincan
mütarekesinde sovyet ordusunu temsil
eden heyetin başkanlığını yapan Tuğgeneral
Vişinski, daha sonraları güney kafkas Federasyonuna bağlı ordunun
komutanlığını yapacaktır. Konuyu fazla dağıtmadan, Aso arkadaşın notlarına
dönersek. 1-mütareke tarihini türk
kaynaklarınca belirtilen 5 aralık 1917 tarihli tarihi problemli ve diger kaynaklarca doğrulanmamaktadır.
2-çarlık ordusunun işgal ettigi
bölgelerde ilhak politikası amacına uygun olarak kurdukları işgal
idaresini, savaşa son verip çekilen
sovyet ordusun, bu bölgelerde kurmayı amaçladıkları yönetim arasındaki farkı
görmeyip, aynılaştırması doğru bir yaklaşım degildir. Sovyet hükümetinin
kürtlere karşı ermeni yanlısı politikasının olduğu açıktır, ancak ilhak amaçlı bir işgal hükümeti kurma çabası
olarak görmek yanlıştır. Sovyet hükümeti bu dönemde ilhakçı politikasından çok
kendi eski çarlık sınırları içinde kendi yönetimini oluşturma çabası içinde
olduğu bir gerçektir ve Ekim devriminden hemen sonra da “emperyalist savaşa”
son vererek, rus ordusunun işgal ettigi bölgelerden çekileceğini açıklamıştır.
Ancak geri çekilirken işgal bölgelerini
oraada yaşıyan halkların oluşturacakları yönetimlere devredileceğini,
osmanlı ordusunun bu halklar üzerindeki hakimiyet kurmaya yardımcı
olmıyacaklarını da açıklamıştır. 11 Ocak 1918 de SSCB hükümeti, geri çekilen sovyet ordusunun
“ yönetimi kurulan halk temsilcileri sovyetine devredeceklerini” bir kararname
olarak açıklamıştır….(Akdes Nimet, Kurat. S.334-34.) (Genel kurmaybaşkanlığı
CJL. S.423-28)
Stefan yaresimos bu konuda aktardığı
Lenin ve Stalinin imzaladığı kararnamede 1. 2 ve 3 maddelerinde güvenliği sağlayacak bir ermeni milis gücünün oluşturulması, başka
yerlere zorla göçettirilmiş ermenilerin topraklarına dönmesinin barış
görüşmelerinin ön koşulu olarak belirttikten sonra Türkiye ermenistanında “Ermeni halk
temsilcileri sovyeti “ adiyla gecici bir yönetimin oluşturulmasını ve Türk Ermenistanın coğrafi sınırlarının
demokratik esaslara göre seçilen ermeni halk temsilcileri ile komşu münaşakalı
illerin halkında demokratik esaslara
göre seçien temsilciler Kafkas işleri olağanüstü komiseri ile birlikte kararlaştırırlar
ve saptarlar, demektedir ( türk sovyet ilişkileri. S41) Burada sökonusu edilen
ve topraklarına dönecek olan Ermeniler, ittihat Teraki partisinin . 1. dünya
savaşı yıllarında tehchir ettiği Ermenilerdir. Bir hatırlatma olarak belirteyim
ki, bu kararnamenin yayınlandığı yıllarda Ermeniler hala Sovyet hükümeti ile
birlikte hareket etmektedirler. Ancak bir kaç ay sonra, mondros
mütarekesinden sonra, ingilizler, Fransızlar ve Amerikalılar bölgeye girmeye
başlaayınca Ermeniler ikiye bölünür,
Taşnak partisi ingilizlerin safında sovyetlere karşı tavır alırken, bir kısım Ermenilerde sovyet hükümetiyle aynı
cephede saf alır ve Ermenistan sovyet
hükümetini oluşturmak için Taşnaklarla savaaşa tutuşurlar. Daha sonra SSCB bağlı Ermenistan cumhuriyetini
kuracak olan bu partinin yayınladığı
bildiride, “milli müdaafa komitesinin (Taşnak) siyasi mesleginin
esasını,Trabzon,Mahahatun,Diyarbakır,Musul memeleketlerininde ermeni
egemenliğine alarak geniş topraklara sahip olma havasının teşkil ettiği ve
bundan vazgeçmediği için emperyalistlerin propağandasina kapılarak büyük
Ermenistan hayali ile uğraştıkları ifade edilmiş, bunların miletlerin refahi
saadetinin topraklarının genişletmesinde değil, birbirine kardeşlik ve dostluk
göstermeleri ile, birbirinin hukukuna riayetle kaim olabileceğini bilmeleri
gerektiği belirtilmiştir.” (Sabahatin Özel,milli müc. Trabzon, ankara 1991,
s.228)Yani saflar oldukça karıışıktır. Dolayısıyla sovyetlerin 11 ocakta yayınladıkları
kararnameye “Türki Ermenistanda “ yegane
güç olan Taşnakyum partisi uymayınca, uygulama sansını da yitirmiştir.
Sovyetlerin, Taşnaklara yardım etmesi bir yana, türklerle birlikte taşnak
güçlerine karşı ortak savaştılar. İngilizler, taşnaklara verdikleri sözleri
tutmayıp yanlız bırakınca, taşnak güçleri, sovyet ve kemalist güçleri arasında
ezildiler. Türkler burada kurnaz davranarak, hem eski osmanlı sınırları içindeki
ermenileri temizleyip, taşnak güçlerini
ezip rusya ermenistandaki iktidarını yıktıktan sonra, işgal ettikleri gümrüde teslim olmaya zorlanan taşnak temsilcileri ile Gümrü antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma
imzalandıktan bir gün sonra Ermenistan
Bolşevik partisi Erivanda
iktidarı elegeçiip SSCB bağlı
Ermenistan cumhuriyetini ilan etti. Ancak Kemalistler Gümrü antlaşmasını
hem SSCB ne hemde yeni Ermenistan hükümetine karşı
işgal ettiği bölgelerdeki yönetimini meşrulaştırmak
için kulanmıştır. Bugünkü Nehcivan ve
karabağ sorunu bu anlaşmaların doğurduğu sorunlar olarak günümüze kadar
sürmektedir.
3
Aso arkadaşın eleştiri notlarına dönersek, kürtlerin ve ermenilerin birlikte oluşturdukları Erzincan şuurasının olmadığını, Ermeni ve
Kürtler arasındaki görüşmelerin sonuçsuz kaldığı şeklinde tesbitine gelince.
1950 lerde ve 60 larda yayınlanan Belgelerle Türk tarih mecmuasında Erzincan şurası hakında önemli belgeler var. Ne yazık ki bugün bu belgelere
ulaşmak mümkün değildir ve alıntı veremiyeceğim. İkincisi G.Asatrian dan aldığım notlar, ki bunları da
yukarda belirttiğim gibi kürtleri küçük
düşüren, ama satır aralarında kürtlerin
önemini vurgulayan sözlerle gerçeği
yakalamak mümkündü. Diger bir sözlü
kaynağım, çocukluk yıllarında dinlediğim ve bugün hala belegimde iz bırakan Dersim yaşlılarının anlatımıdır.
Bunlardan 1900 den itibaren Dersim
olayları hakında bilgisi olan İman Tahran’ın hatırımda kalan
anlatımlarını, bir kaç ay önce oğlu
tarafında da teyid edilince, buraya aktarmayı uyğun buuldum. Bunun dışında
eldeki yazılı kaynakları de vermeye çalışcağım.
Konuya dönersek.
Başlangıçda rus ordusunun denetimi altında
olan taşnak güçleri, uzlaşmacı davrandılar.
ama Ruslar çekilince, Bolşeviklerin Ermenistan komitesinin dediği
gibi, “büyük Ermenistan” hayali için Dersim güçlerini dayanak yapmaya
çalıştılar. Hem Bolşeviklerle hem Türklerle savaş haline giren Taşnaklar,
Kürtlerle itifak kurmak için tavizkar davranacağı yerde , kendi şartlarını
Kürtlere empoze etmeye çalıştıkları görülmektedir. Taşnak güçlerini destekleyen
Rus işgali döneminde, konjuktürel güç dengesine uygun olarak, Taşnaklarla ortak
yönetim konusunda Dersim uzlaşmacı
davranarak beli antlaşmalar yaptılar, ancak rusların geri çekilmesinden sonra ,
türklerin saldırıya hazırlandığı ,güç dengesinin tamamen değişdiği bir dönemde
dersimlilerin bölge üzerindeki iddialarını dikate almadan, Türklere karşı
kürtlerle itifak kurarak ortak yönetim konusunda uzlaşma yerine, bilinen Büyük
Ermenistaan projesinden israr ettiler . Kürtlerle Taşnak güçleri arasında
uzlaşı sağlamak için yapılan görüşmelerden birini Sasuni söyle aktarıyor.. “ Uyuşma ve anlaşma yönünde yapılan
atılımlardan birini de ben şahsen 1918 ocak ayında Hınus ta iken
yaptım….Orada Bingöl, şuyar, Tekman ve Varto bölgelerinde ki Kürt liderlerini
ve delegelerini bir Kürt –Ermeni
toplantısına davet ettim. Bu kongreye 40 kadar
Kürt geldi ve konuşmalar tam 24 saat sürdü. Zanederim ki bu kongre öz vatanda yapılmış
olan ilk Ermeni-Kürt kongresi olarak kabul edilebilir. Biz Kürtlere bütün
tarihi izah ettik. Bu savaşın
neticelerini, Türklerin Ermenilerin
katledişlerini ve Kürtlere yaptıkları kötülükleri belilrterek, Ermeni kürt
dostluğunun ve işbirliğinin kaçınılmazlığı üzerinde durduk, Kürt deleğelerinin
bazıları Ermeni Kürt dostluguna tamamen
inanmışa benziyor idise, teklifi onaylamakla beraber, düşmanca bir tavır
içiinde olduklarını gösteriyorlardı. Kongreye gelmiş olanlar sadakat ve dostluk
yeminleri içerek dağıldılar.Fakat şubat sonlarına doğru Osmanlı orduları bize
baskı yapmaya başladıkları zaman kürtlerin büyük bir çoğunluğu yine onlara
yardımcı oldular.” Garo sasoni, Kürt
ulusal hareketleri, Ermeni-Kürt ilişkileri. S.158” Bu görüşme Erzincan şurası
döneminde yaapılan Kürt – Ermeni
görüşmelerinin bir devamı olduğu
anlaşılıyor, ve Erzincanda Dersim güçleri ile yapılan görüşmelerin de aynı
minval üzeri yürüdüğü, şartların dengelerin hızla değişmesi nedeniyle, daha
önce yapılan antlaşmaların gecerliliğini
yitirdiği, ermeni güçlerin intikamcılığı
ve büyük ermenistan hayali, türk birliklerinin toparlanıp ilerlemesi,
Kürtlerinede hızla yeni duruma uyğun tavır geliştirdikleri bir durum
sözkonusudur.
Yine o dönemde Ali Şerle Erzincana
giden, daha sonra Ermeni-kürt
çatışmalarına katılan İmam Tahran ın anlatımları,ki bu anlatımları yakın dönemde oğlu H.T iye yaptığım söyleside tasdik etimiştir.
Dersimin yakın tarihi hakında kendisinden çok şey dinlediğim İmam amcanın
bu konu hakında anlatıkları kısaca,:
Alişer yanında bir kaç süvari ve eşi ile Merxho köyüne geldi.
Merxho suran ağalarına aitti ama
yarıcıları ermeni idi. Gelenler Paşa ağaya misafir oldu. Zarife “caxht”nı
cıkarıp silahını ile birlikte alişerin yanına koyduktan sonra dam evine gitti..”
alişer küs olan ve aynı zamanda akraba olan bu ağaları ikinci gün tek tek
ziyaret ederek akşam hepsini bir araya getirdi. Kendisininde katıldığı
toplantıda “alişerin Erzincandan geldiğini, rus ordusunun subayları ve Ermeni ileri gelenleri ile
görüştüğünü, osmanlıya karşı istiklali
olan bir “şura” yapacaklarını, rus ordusunun
idareyi bu şuraya bırakacağını” vs açıklamalar yaptı. Suran ağaları
Alişere destek sözü vererek uğurladılar. O zamanlar Merxhodan Sorpiyana kadar
olan köyler suran ağalarına aitti. Bunların Erzincana gönderdiği milisler arasında bende vardım. Ancak biz
erzincana girmedik. Ermeni ileri
gelenleri dersim milislerinin şehre
girmesini istemiyorlardı. Alişer efendi ile yaptıkları anlaşmayı
bozmuşlar. On gün içinde yüzlerce milis
erzincanın etrafında biriktii. Ermenilerin Pülümür tarafından bizim köylere saldırdığı
yakaladıkları erkekleri öldürdükleri söylendi. Daha sonra ermeniler bizim
kaldığımız bölgedeki bir köylüyü
öldürdükleri söylendi. Dersimliler
Erzincana almak için ağaları
sıkıştırıyorlardı. Bir gün, birkaç türk
askeri geldi ve biz Erzincana girdik. Ermeniler fazla direnmediler. Erzincanın
dışına çıktılar. Bir iki gün sonra türk askeri girdi şehre, rus ordusunun deposunda aldığımız postal va
paltoları bizden toplayıp kendi askerlerine verdiler. Biz yine kendi
çarıklarımızı giydik. Daha sonra Pülümür tarafında Ermeniler ile bizimkiler arasında çatışmalar başlayıncı
o bölgeye gittik. Bizimle gelen ermeniler korktukları için geri dönüp köylerine
Merxhoya geri döndüler. Biz daha pülümür
dağına varmadan Ermeniler orayı da terketmişlerdi. Biz daha ileri gitmedik.
Türk askeri bir kaçgün sonra oraya da geldi. Onlar hiç savaşa
katılmıyorlardı. potinleri bile çamura
degmiyordu. Bizim çarıklarımız o kayalıklarda parçalanmıştı, hiç olmazsa birer
postal vermelerini söyleyince çamur ve taşlık yerde çarıkla dolaşırsanız tabii
ki yırtılır, dışarda yaya gezin
çarıklarınızı içerde giyin
cevabını verdiler. Türk subaylarından nefret ediyorduk “
İmam amcanın anlatımlarına benzer
bazı anlatımları da ikinci ağızlardan,
yanı gidenlein çocuklarından da dinlemiştim. Hatta o zaman şura çalışmalarına
katılanların çocuklarının evlerinde rusların verdikleri büyük
“bakır siniler” “ her biri 20
teneke su alan sekiz kulplu kazanlar,
kırılmaz cam bardaklar, ve rus
mavzerleri” vs hala onların torunlarının evlerindedir.
Yine başka bir kaynak bu konuda şunları yazıyor. “ Koçgirideki ayaklanma
aniden patlak vermiş değildir. Bu Hareket 1917-18 yıllarında Erzinda kürtler ve
ermeniler tarafından kurulan şuura hükümetinin devamıdır. 1918 Rus askerlerinin
ateşkes nedeniyle Erzincandan
çekilmesinin ardından koçgiriye çekilen
Kürtlerin kemalistlere karşı direnmesi olarak görülmelidir koçgiri ayaklanması”(prol.
Devrimci köz. Sayı 16, şubat 2004)
Devam edecek

ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP (2)Davut Kurun
Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa
Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra
baska bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde
özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne da
bölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da
seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı
anlamına gelmez, ancaak demokratik
olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediilen, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri
denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların
belirlenmesi kastedilmiştir.
Osmanlı devletinin savaşta yenilmesinden sonra her yerde yerel yönetimler, cemiyetler,
şuuralar, heyetit-i temsiliye ler çıkmıstır.hatta çete reisleri bile Trabzonda
görüldüğü gibi bir hükümet kurmuşlardır.Bunların
halkın özgür iradesiyle kurulmamışlardır
ama bir vaka olarak vardırlar. Artvin Ahıska bölgesinde Acar milli şura hükümeti, Kars, Ardahan, Göle
bülgesinde Güney batı kafkas hükümeti, Kağızman milli şurası, kulp
şurası,zenginbaşar şurası, Nahcivan ve ordubad milli şurası….Ekim devriminden
sonra 1917 sonları 19 başlarında kurulan bu şuralar, osmanlı ordusunun Çar
ordusu karşısında yenilip geri çekilirken, işgal bölgelerinde Rus birliklerine
karşı gerila saldırıları düzenliyen
işgal ordusunun lojistik desteğini kesmek amacıyla ittihat terakinin
kurduğu karakol örgütünün elemanlarıydı.
Daha sonra bu hükümetler 8 kasım 1918 de “milli islam şurası” adı altında
birleştiler. 18 aralık 1919 da “cenubi garbi
kafkas hükümeti” adını aldı.
Bu arada “cizre hükümeti”ne de, değinmek gerekir. Kemalistlerin
Fransızlarla ankara antlaşmasından sonra
türkiye –suriye sınırı konusunda
antlaşmazlık çıkar. Fransızlar sınırın dicleden sonra düz bir hat olarak cizrenin kuzeyinden
geçmesini ve Cizrenin Suriyeye
katılmasını söylerken, Ankara
dicle nehrinin sınır olmasını, ve Cizrenin Türkiyede kalmasını isterler ve bir uzlaşmaya varmayınca,,Cizre
halkının da isteğinin sorulmasına karar verirler. Bu karardan sonra kasım 1920
de Cizre belediye Meclisi Cizrenin
bağımsızlığını ilan eder. Ama diger yandan hem kemalistlerle hem Fransızlarla dirsek
temaslarını sürdürürerek, “bize baskı yapmayın, aksi takdirde diger tarafa
geçeriz” şeklindeki politikaları sonuç vermez. Aralık 1920 türk askeri, Cizreye
girerken askeri direnç gösteremiyen
çizre halkı evlerine kapanmışıtır..Cizre hala kendine özgü bir şehirdir. Sadece
tarihi ile değil, sosyal ve kültürel yapısı ile
kendini ayrıcalıklı görür. 1970 lerin ortalarına kadar, cizrelilerin
dünyanın her yerinde gayrı menkul alma hakları
varken, yabancı ve cizrede ikamet etmeyen birinin cizrede gayrı menkul
alması belediye kararı ile yasaklanmıştı.
Kürt-Ermeni ilişkilerinin düğüm noktası 1917-18 müzakerelerinde de görüldüğü ülke ve ikdirar
sorunu olmuştur. Kürtler ve ermeniler kürdistanın bir çok yerinden iç içe yaşamakdadırlar.
Hayalci Taşakçılarn, hemen hemen Kürdistanın
tamamını kapsayan topraklarda büyük Ermenistan kurma çabaları ve
bulundukları bölgelerı kürtlerden
arındırma çabaları kürtlerin
tepkisine yol açmış ve türklerle mecburi itifaka itmiştir. O dönemin “ruh-i
haleti”ni göstermesi açısından , okuyucunun afına sığınarak uzunca bir alıntıyı
kısaltarak vermek zorundayım.
1903 yılında, Taşnak partisi yetkili temsilcisi ile birlikte aktif üyesi Malhası özel yetki ile Şemdinana
Şeyh Mehmet Sıddık (Şeyh Ubeydullahın küçük oğlu) ile Kürtlerle anlaşma yapmak için gönderilir.
Taşnak üyeleri istek ve önerilerini
sunduktan sonra Şeyh Sıddık su cevabı verir.”Siz Ermeniler Hırıstıyan
olduğunuzdan ötürü belirli bir derecede himaye altındasınız. Herhangi bir köyde
bir Ermeninin burnu kanasa bu haksızlığa karşı
İstanbuldaki yabancı büyükelciler Osmanlılara hemen şikayette
bulunurlar.”Osmanlı” öldürür fakat suçlu daima Kürttür. Osmanlı baskı yapar
kabahatli olan yine Kürttür. Hiç bir fenalık ortada mevcut değildir ki bunu
yapan Kürt olmasın ve hiç bir zulüm
yoktur ki buna maruz kalan Ermeni olmasın. Büyük yabancı devletler buna böyle
inanıyorlaar ve sizde aynısını iddia ediyorsunuz. Sizi sevmek için hiç bir
neden bulamıyorum. Fakat biliyoruz ki bu tüpraklar üzerinde sizde bizler kadar
eskisiniz ve bu topraklarda yeni olanlar Türklerdir ve onlara karşı ikimizinde
dostane bir tutum takınmamamıza hiçbir
neden yoktur. Toprağımız geniştir ve iki halka da fazlasıyla yeterlidir.
Başkale ve Norduzdan başalayarak Musula
kadar olan bölgeler bizimdir, yukarısı da sizindir. İşte esas üzerinde duşunmemiz gerek konu budur…” (
Hayre dergisinin 1926 tarihli sayısından aktaran, Garo Sasoni, age. S.140) Şeyh
Sıddık, Kürt Ermeni ilişkilerinde kördüğüm olan noktayı çok yalın açık bir
şekilde vurgulamıştır. Ne yazıkkı Batılı devletlerin vaadlerine
inanan Taşnak temsilcileri , kürtlerin dile getirdikleri ve şeyh Sıddık ın önerilerini kabul etmediler. Soykırımdan sonrada aynı hayalci hedefler peşinden koşarak Kürtlerle bir anlaşmaya yanaşmadılar. Konuyu çok fazla dağıtmadan Aso nun notlarına dönelim.
5
Aso arkadaş eleştiri notalrının 4.ve 5. bölümünde çelişkili ve yanlış anlatımlarla doludur.
Sorun Asonun yanlışlarını düzeltmek, değil,
“ Ermenilerin ve Türklerin yarattığı bataklıktan” gerçekleri ortaya çıkarmaktır.
Aso notlarının sonunda Kürtlerin ve
Ermenilerin kurduğu ortak bir şura olmamıştır. Alişerin Ermenilerle görüşmelerinin sonuçsuz kaldığını
ve bu görüşmelerden bir bir sonuç çıkmadığını söylüyor ama aynı zamanda
notlarının 4. bölümünde Nuri Dersimiye
dayanarak “Dersimliler, Rus kumandan Lahof ve
Ermeni Kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fıratın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve
hususiyetiyle Ovacık mıntıkallarında Kürdistan
hakimiyeti altında mavakkat bir siyasi
varlık taraflarca tanınmıştır.”
Diyor.
Ustat Aso, aktardığı alıntının
hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir
edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla
ilgili yukarda verdigim kanıtları burada
tekrarlamadan, sadece hatırlatarak
geçiyorum.
N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin
birleşmesini sağlayarak Türk orduları
sivaas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek
arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına
alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge
arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut
bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu
kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı
bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ın
işgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak
Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin
komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği
türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak
Erzincana geri dönmesi Türk saltanat
heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür.
Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait
yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt
Hükümeti oluşturarak,
Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve türklerle her
çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersimde büyük sevinçle
karşılanmıştı.
Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş
olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle
ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık
taraflarca tanınmıştı”
Aso’
notlarının bir yerinde soruyor, “eğer böyle bir hükümet varsa ismi
neydi”. Burada önemli olan isim değil, böyle bir siyasi oluşumun
olmasıdır. Bu oluşumun kendi kararıyla kendisini nasıl isimlendirdiğini
bilmiyorum, Nuri Dersimi “hükümet”
“siyasi oluşum” diyor. Yine Ekim Devriminden sonra heryerde kurulun
siyasi oluşumların kendilerini “şura” olarak adlandırdıkları da biliniyor. Kars
milli şurası. “islam şurası”….vb.
Erzincandaki siyasi oluşum için
hükümet, şura gibi adlarla
anıldığı bazı kaynaklarda belirtilmiştir. Burada isimden çok oluşumun kendisi
önemlidir.
Bütün bu gercekleri Aso arkdaş da biliyor, ve elinin altındaki belgelerde
Kürtlerle Ermeniler arasında, ortak “hükümet” “şura” “siyasi oluşum” vs konusunda
anlaşma sağlandığı ortaya
koymasına rağmen, böyle bir şura yok
demesinin “hikmet-i harbiyesini” anlamış değilim.
Aso Zagrosi, eleştiri notlarının 4. ve 5. bölümünden Dersim ileri
gelenlerinin,Barış konferansına gönderdiği bir mektuptan bahs ediyor. Eger
böyle bir mektup varsa, ki muhtemeldir, içeriği
doğru değildir. “Mektupta
“Leninin yönettiği bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişmeler
sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın
dışına atmaya mecbur kaldık.” Demektedir
ki , sovyet ordusu ile Dersim kürtlerinin çatıştığına dair hiç bir belge yok, kaldıkı böyle bir çatışma için neden de yok.
Söz konusu olan Taşnak güçleri ile çatışma ise, bunların “Leninin ordusuyla”
bir ilgileri yok, . Bu durumda kürtlerle sovyet ordusu arasında çatışmadan
değil , dolaylı itifaktan bahsedilebilir. Böyle bir ifade, muhtemelen, barış
konferansının Taşnak taraftarılığı billindiği için, Asonun da ifade ettiği gibi, “anti-bolşevik” vurgusu batılı devletlerin sempatisini kazanma
amacıyla yapıldığı söylenebilir.
Aso arkadaşım, Ali Kemali ve Nazmi
Sevilgenin aktardığı bir olaya değiniyor.
Kısaca özetlersek, Ali Kemali ye göre Alişan Beyin, Nazmi sevilgene göre
de Alişer yediyüz kadar türkaltını ve
yanına bir manga rus askeri ve on beygir ile ruslara etlik hayvan temin etmek için Dersime
gidiyor, dersim sınırında atları zorla
alarak ve erlerden de ücünü esir ederek
Dersime kaçmaşıtır. Daha sonra Alişanın
veya Alişerin sırdaşı olan Abdulmabut
devreye girerek atları ve esirleri geri alıp ruslara veriyor ve müslümanları
rus mezaliminden kurtarıyor. Olay bu. Bir söz vardır. Zeki birinin beni
kandırması zoruma gitmiyor, ama aptal birisinin kendisini zeki sanarak beni kandırmaya çalışması zoruma gidiyor. Bu
olayda öyle bir şey, zoruma gidiyor. Bir kere Abdulmabut ne Alişan beyin ne de
Alişerin sırdaşıdır. Abdulmabut karakol örgütün bölge sorumlusu ve “cemiyeti
islemiyenin” sorumlusu ve kürtlerle
ermenileri birbirine kışkırtarak, vuruşturmaya çalışan pravakatör biridir.
Bunun Alişan bey ve Alişerin yanında hiç bir itibarı ve ihtiramı yoktur.
Velevki böyle bir olay olmuş farzetsek bile,
Alişan beye onun sözünü dinleyeceği , nazarında itibarı olan birini
gönderirler. Demek ki olayın iç yüzü farklıdır. Ben A.Kemali ve Nazmi Sevilgenin yazdıklarından anladığım
şudur. Ruslar ordusunun et ihtiyacını
Dersimden karşılamak için Alişan bey yada Alişer den yardım
istemişlerdir, onlardan 10 yük hayvanı ve 10 askeri yanına alarak Dersime
giderken, muhtemelen Abdulmabutun örgütlediği karakol örgütünün çeteleri tarafında yolda
önleri kesilerek soyulmuşlardır. Bir şekilde kurtulan askerler derhal
komutanlığı haberdar etmişlerdir ve Rus
komutan da“cemiyeti islamiye”nin sorumlusu olan Abdulmabuta, olayın kimler
tarafından yapıldığını bildiklerini, gaspedilen
malları, esir alınan askerleri ve
olaya katılan suçluları teslim edilmesini istemişlerdir. Aksi halde
kendilerinin olayı yapanları ve destekçilerini cezalandırmak için bölgeye
gireceklerini söylemişlerdir ve
Abdulmabut da çaresiz rusların dediklerini yapmıştır ve suçu kürtlere
yüklemeye çalışmıştır. Bunun başka türlü olması mümkün değildir. Alişan bey
veya Alişer, on rus askerini nasıl
enterne eder, ne amaçla, sonra neden
sadece üçünü esir alıp rus
ordusuna haber verecek digerlerini
serbest bırakır. Aslında türkler oyun kurmakta ustadırlar ama böyle mantıksız
durumlara düştükleri de oluyor deme ki. Gerçi aso arkadaş da türk yazarların Alişan beyi ve Alişer beyi küçük düşürmek
için böyle bir şey yazdıklarını söylüyor
ama doğrusunun ne olduğunu koymadığı için
okuyucunun kafasında soru işareti bırakıyor.
Aso notlarının 5 bölmünde, benim makalemde , Mehmet Emin ile Hatipzade Yusufun, Nazimiyede
kuşatılan Hasan Lütfü bey komutasındaki
Türk birliklerini Dersim bölgesinden
çıkması için refakat ettiğini, peri suyunda ayrılmak isterlerlerken, türk
komutanın bu iki kişiyi tutuklayıp
vatana ihanetten idam ettiğini belirlemelin doğru olmadığını yazıyor.
Ben
konuyla ilgili bir makaleyi
Belgelerle Türk Tarih mecmuasında yıllar önce okumuştum. Daha sonra
makaleyi yazdığım zaman elimdeki
veri ve kaynaklarla eski bilgilerimi harmanlamaya çalıştım. Türk
birliklerinin iki refakatçiyi aynı gerekçeyle idam ettikleri kesindir, ama bu
iki kişinin yukarda isimlerini verdiğim kişiler olduğu konusunda hafızam beni yanıltıyor olabilir.
6
Aso Zağrosi notlarının 7. bölümünde Cibranlı Xalid beg hakında
belirlemelerde bulunuyor ve benim
bazı belirlemelerimi yanlış algılayarak
yanlış eleştirilerde bulunuyor.
Ermenilere karşı savaşan Dersim güçlerinin Cibranlı Xalid ile birlikte savaşa
katıldıklarını ve Ezrumura kadar gittiklerini şeklindeki ifademe itiraz etmekte
ve sözkonusu edilen subayın Cibranlı Xalit olmadığını ve Deli Xalit olduğunu
söylemektedir. Nuri Dersimi de aynı belirlemede bulunmaktadır. Aso yine 1918 de Cibranlı Xalidin Dersimde
olduğuna dair bir belgenin olmadığını söylemektedir. Ben Asonun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum.
Cibranlı Xalid Beg 1916 dan 19
sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Paludur yani
Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış
durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi
aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur. Diger itirazım da, Nuri
Dersimiye Dayanarak, Ermenilere karşı savaşta Dersim güçlerine komuta edenin
Deli Xalit olduğudur
.Xalit, Teşkilatı Mahsusa nın kuruşusu E.Kuşçunun has adamıdır ve onun gibi
çeerkez asıllıdı. Daha sonrada Karakol örg ütünün kilit adamlarından biri olarak, Enverci
subaylarla birlikte işgal bölgelerinde bir çok katliam ve provakasyon eylemleri
düzenler veya örgütler. Kafkalardaki
karakol örgütünün oluşturduğu şura yönetimleri ve çetelerin faaliyetinde
Deli Xalitin parmağı da vardır. Topal Osamanı Trabzonda karakol örgütüne alip öne çıkarıp
silahlandıran da deli Xalid’dir. Topal Osmanın Mustafa Suphi ve arkaşlarının
Trabzonda boğması olayında Deli Xalid’in rolü araştırmaya değerdir. Galip
Devletler, suç işledikleri için aradığı
İttihatçıların listesinde Deli Xalid de
vardır. Okuyucunun afına sığınarak, konuyla doğrudan ilgisizda olsa, daha iyi
anlaşılması için bir ön bilgi vermek zorundayım. Aranan ittihatçıların bir
kısmı yurtdışına kaçarken, Anadoluda ve kürdistanda kalanlar bir müdet kendi
birliklerinin başında kalmaya devam ettiler. Ancak yakalanma tehlikesi
yaklaşınca kendi yarattıkları gizli örgütlenmelere sığındılar. Örneğin, kafkasyayı kurduğu islam orduları
ile kasıp kavuran ve kuzey ve güney Azerbeycanı işgal ederek
Müsavat partisini iktidara getiren Nuri ve Halil Paşalar (Enverin amcası ve
kardeşi) arandıkları için M. Kemal tarafında gizli görevlerle ve gizli
yollarla kafkasyaya gönderildiler ve
oradaki Enverin örgütlediği turancı- islamcı komiteleri yönetme görevi verildi.
Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan
Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı
ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi
verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli
surası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki
Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların
teslimini isterken türk yetkililer
“bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin
emrindedirler, onlardan isteyin”şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun
ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman
diliminde de Batumu daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime
geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum. Bu
konuda özel bir araştırmam yok ancak elimdeki kaynak da benim düşüncemi
doğruluyor. Kamuran Gürün, K. Karabekirin anlatımına dayanarak “ Geldiği gün
kendisine vekalet etmekte olan 9.Fırka komutanı
Şürkrü bey Rawlinsondan
gelmiş bir emri göstermişti. Bu
emirde, 3. tümen komutanı yarbaş Halit Bey’in Gürcülere karşı mukabelede
bulunduğundan tutuklanarak Trabzona nakli yazılıydı.” (Kamuran Gürün, Ermeni
dosyası. S.337) Karabekir anılarının
23.sayfasında.”bugün İngiliz miralayı Rawlinson’da ziyaretime geldi.
Görüştüğümüz şeylerin mühim hulasası şöyledir.
Vazifesini sodum, şark mıntıkasında mütareke ahkamının hüsnü tatbikine
nezaret etmek dedi. O halde fırkalara ve kolorduya neden emir verir gibi
yazdığını sordum…………bundan sonra arzunuzu bana söylersiniz…..bakınız ücüncü fırka komutanı
Hali Beyin derdesti olmazsa kolordu komutan vekili Rüştü gidecek
tarzındaki tahriratınız halkta fena
galeyan yapmış, daha dün geldim, bana bir çok halk ve zabit geldi.ilk günden
işi çığırından çıkarmaya sepep olursa ikimizde tehlikede kalabiliriz dedim”.(Karabekir
kendisini vatan kurtaran kahraman olarak tanıtmak için bir çok abartı ve
yanlış bilgilerde veriyor. Osmanlı
Sultanın ve hükümetinin önünde ceket iliklediği İngiliz temsilcisine, bir kolordu komutanın nazikce
seni öldürürüz tehdidinde bulunması pek mantıklı değil ama, neyse konu dışıdır).
Nuri Dersimi ise aynı dönemde
D.Halid in Dersim güçlerinin başında olduğunu söylüyor. Gerçeğin ortaya
çıkarılmasını “yaratılan bataklıkta altın arayan” ustat Aso’ya bırakıyorum. Kaldı ki Nuri Dersimi de
çelişkili bilgiler vermektedir. Aso Ustadın degerlendirmesi için N.Dersimi den
aşağıdaki alıntıyı veriyorum.” Türkler zayıflamış olan ordularını düzenliyerek
hücum hazırlığına başlamışlar ve Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ile Hasan
Lütfi Doğu, Halit adında diger bir
subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti. Bunlar Dersimlilerin ruhi
durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşşa katılmak üzere yerinde
teşkilat yapmışlardı. Erzincan ve Erzurum bölgelerini kurtarmak ve kara Kazım
Paşa ordusuna öncü olmak amacıyla Dersimlilerden önemli kuvetler seferber
edilmişti” (N. Dersimi.ağe. zel yayıncılık,s.83) Buradaki Halid’in Deli Halit
olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz
bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı türk silahlı
güçlerini ve yerel siyasi otoriteler
yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki
9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahs
ettigi Halit adındaki sabay,mutlaka
kürtçe bilen ve “dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe
bilen ikinci bir Kürt Halit mi var.?
Aso, notlarının ek 1 de ,aynı bölgede
olan, Kürt Teali cemiyeti ile ilişkili polis Müdürü Halid Bey den söz
ediyor. O dönemde de kırsaldaki
karakollar jandarmanın-ordunun elinde olması nedeniyle mi polis sıfatı kulanılıyor,
yada başka bir Halit mi. İç güvenliği ilgilendiren bu görev, bölgeye ve dile
hakim olan, ve bölge halkı üzerinde önemli bir etkisi olan kolordudaki
Cibranlı Halit beye mi tevdi edildi.? Hepsine soru işareti koyarak
geçiyorum.
7
Bu konuyu şu açıdan önemsiyorum. Cibranlı Halid’in komutasındaki Dersim
güçlerinin ile Deli Halid’in başındaki Dersim güçlerinin misyonu, siyasi
duruşları ve amaçları farklı olacaktır.
Birinci dünya savaşı yıllarında, ermeni soykırımına katılmayan, Dersimdeki Eremeniler dışında, kırımdan
kurtulan” 20 bin Ermeniyi korumaya alan”
(G.Sasuni. ağe.s.153) Dersim güçlerinin Ermenilerle savaşa tutuşmasının sebebi neydi. Türk ve
Ermeni kaynakları , yağma, talan hırsızlık
gibi aşağılayıcı nedenler gösterir. Nuri Dersimi, bölgedeki kürtleri
korumak için savaşa katıldıklarını
söyler. Türk ve Ermeni kaynaklarının kulandıkları aşağılayıcı sıfatları kendilerine iade ederek, Nuri
Dersiminin tezini de ikna edici bulmadığımı söylemek zorundayım. Bu koruma
Türklere karşı mı , Ermenilere karşımı, belli değil. O bölgedeki kürtler gerek
işgal döneminde gerekse işgalden sonra kısa bir dönem korumasızdı ve Ermeni idaresi altında idiler. Bölgedeki
kürtlerin esas koruma ihtiyacının olduğu, taşnakların en güçlü oldukları bu
dönemde kürt güçleri bir tedbir almıyor da, Taşnakların türklere karşı tedbir almaya çalıştığı kürt
desteğine en çok ihtiyaç duydukları bir dönemde, koruma gerekçesiyle kürtlerin saldırıya
geçmeleri inandırıcı olamıyor. Gerçek neden, Erzincanda ve Erzurumda
Kürt ve Ermeni nüfus yoğun bir
şekilde yaşamakta, türkler ise azınlık durumunda idiler. Bu bölgelerde Ermeni
hakimiyeti kalkacaksa, Kürt hakimiyetinin kurulması gerekir. Daha önceki Kürt heyetleriyle Ermeni heyetleri
arasındaki tartışmalar da bu noktada idi , yani kimin bu bölgelere hakim
olacağı sorunu idi ve bu sorun diyaloğ ile çözülmediği için, görüşmeler kesilmiştir. Taşnakların büyük Ermenistan
rüyası, hem çözümü engelledi hem
çatışmaları başlattı. Dersim güçlerinin kanatönderleri, ve savaşa katılanlar,
türk ordusu bu bölgelere girmeden önce Taşnak güçlerini kovarak kendi
hakimiyeti kurmak, bu mümkün olmazsa türklere karşı daha güçlü bir pozisiyonda
olmak için , türk desteği almaksızın Taşnak güçlerine karşı harekete geçtiler.
Kürtler ne cephelerde, nede Erzincan ve Erzurumdaki Rus ve Taşnak depolarına
dokunmadılar. Silah, yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını giderdikten sonra, savaşa
devam ettiler. Ama Kazım Karabekir gerek Erzincanda Gerek Erzurumda ilk iş olarak ganimetleri elegeçirmek
olmuştur. Kürt güçlerinin arkasına saklanarak,
şehirlerdeki çatışmaların bitmesini bekleyerek, silah seslerinin
susmasında 8-10 saat sonra şehre giren
karabekir ilk iş depolara el koymak olmuştur. Karabekir anılarında depolardaki mallarının dökümünü yaparken”
rusların Ermenileri destek olmak için bıraktıkları malzemeler “ olarak belirtiyor ve “aç ve sefil durumda olan
askerleri” giydirip yedirirken
sevinclerini de belirtmekten kaçınmıyor. Bu,Kürtler için sarfettikleri yağma ve talanın
kimin yaptığının da itirafıdır. Dersimli güçler ile Türk ordu yönetileri
arasında Erzurumda ihtilaf çıktığı Karabekirin “Dersim milislerini” terhis ettiklerini ifadesinden de anlaşılmaktadır. Aso
Arkadaşın Karabekirden aktardığı
alıntıda da bellirttiği, “Halid beye sordum, şehere daha evel girdiğin halde…
neden bana veya en yakın kıta komundana
bir rapor göndermedin,?…bu suretle
saat kaçta girdiğin de tespit olunur , vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı”
diyor. Karabekirin kızgınlığı nedendir? Acaba
askeri depolardan malzeme alınmasından mı bahsediliyor? Yada türk bayrağının hala neden
direklere çekilmediğini mi soruyor? Bence her ikisi. Halit Beg hakında ciddi
arastırmaları olan ustat Aso bu noktaya mutlaka değinmeli, ve “bu
bataklıktan”hakikatleri açığa çıkarmalıdır. Çünkü TC nin kuluş temelleri
olan bu olaylar, Kürdistan
cumhuriyetinin de kuruluş temelleri olabilirdi. Olayı biraz açmama müsaade
ederseniz, meramım ve sorularım daha iyi anlaaşılır.
Karabekir –M.Kemal çelişkisi cumhuriyetten sonra su yüzüne çıkıp, iktidar
kavgası başlayınca, Karabekir, o İzmir
fatihi ise ben Erzincan, Erzurum, Kars,Nahcivan fatihim, o yunanlara karşı
zafer kazandıysa, ben Rum, Ermeni, Gürcü
ve Ruslara karşı zafer kazandım, M.Kemali ben korudum , Kurtuluş savaşını ben
yaptım, anlamındaki gerekçeleriyle iktidarın kendisinde olması gerektiğinı
savunuyor. Söylediklerinde tamamıyla haksız da değil. Peki ona bu mezafer
Komutan edasını verenler kimlerdi. Erzincan, Erzurum , Kars fatihleri gerçekten
kimlerdi, Kara Bekir kimin omuzlarına
basarak oraya geldi, kimi azarlayarak, dıstalayarak, zeferine sahip çıkarak
kahramanlığını ilan etti. Karabekir ile ordusu, bu cephede hangi savaşa
katılmıştır. Bunların bilinmesi gerekir.
Cibranlı Xalit Bey’in komutasındaki kürt güçleri, Erzincan, Mamahatun,
Erzurumu aldıktan sonra, yani 1914
Osmanlı Rus sınırına dayandıktan sonra, Türkler büyük bir sevinç ve moral kazanıyorlar. Doğu ordularının
“kahramanlıkları”, dağılan Osmanlı orduların yeniden toparlanmasına,
özgüven kazanmasına neden oluyor. Yanlız
burada, Xalid Bey’in emrindeki Kürt güçlerinin arkasına saklanan, elinde
bayrağı ile biran önce askeri depolardaki ganimetlere konmaya çalışan
Karabekir’in bir sıkıntısı var. Gerçekler ortaya çıkar, kürtler kendi
zaferlerine sahip çıkarsa durum tam tersine dönebilir. Onun için, kürtleri
devreden çıkarmanın yollarını arıyor.Aso’nun aktardığı karabekirin şu sözleri
herşeyi tam yerli yerine oturtuyor. Karabekir Mustafa adlı birine(muhtemelen
karakol üyesidir-d) “Rus belasindan
kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden kurtulacaklarını
söyledim”. Bir kahraman muamelesi
bekleyen Xalid Bey , komutanı tarafıından dıştalanıyor, azarlanıyor. Bununla da
yetinmeyerek, emrindeki kürt güçleri “terhis”adı altında istihkakı kesiliyor,
karavanaları verilmiyor. Kürt güçleri
Kaarabekirin emri ile savaşmadılarki, onun emri ile terhis olsunlar.Dersim
güçleri türklerin katliamlarından ve
kendilerine yapılan uyğulamalardan
rahtsızdırlar ve bunları Xalid Beye de iletiyorlar, Xalid bey ise ordu
disiplini içinde komutanına bir şey yapamıyor.
Oysa Muzafer bir ordunun muzafer bir
komtanı olarak Karabekir ve ekibinine hadini bildirme, olmazsa tutuklaması
gerekirdi. Emrinde Kürdistan için savaşan,zafer kazanmış askerleri de vaardı, Gücü yetersiz idiyse Ermeni güçleriyle itifak
yapmalıydı. Ne varki, Xalid bey çok
ihtiyatlı biri olmalı ki, Kürtler henüz buna hazır değil diyerek, yapılan
aşağılamayı dıştalamayı üzülerek sineye çekiyor. Robert olson “”Cibranlı
Halit Bey, seferberlige katılmakla kalmayıp, 1918 yılında Doğu
Anadolu harekatlarında öne çıkmış
bulunmaktaydı. Gerçekten de öyle görünüyorki, Halit Bey, tam da bu hareketlar
sırasında Ermeniler’in tamizlenmesinin Kürtlerin Türk milliyetçiliğiyle
karşı karşıya kalması demek olacağını
farketmiştir.Zira ne bir tampon nede bir blöf imkanı olacaktır. bu konuda van Bruinnessen şü hadiseyi
aktarmaktadır.”Ermenilere karşı nihayi zafere ulaştığı günde herkes kutlamalar
yaparken Halit Bey üzgün olarak çadırında oturuyordu. Mehdi yanına
oturup,Halid’e yüzünün niçin asık olduğunu sordu. Biraz üsteledikten sonra Halit, Mehdiye, bugün, bir gün bizim gırtlaklarımızı kesecek olan kılıcı biledik”
dedi. Bu düşünce zihnini işgal etmiş ve onu rahat bırakmamaktaydı.”
(aga.s,52) Kara Bekir, kürt güçlerinin zaferini kendisine malederek, onları
dıştalayarak, onların kanlarının
döküldüğü topraklara bayrak dikerek, T.C temellerini attı.
T.C nin temellerinin atıldığı
Erzurumdaki gelişmelerin açıklığa kavuşturulmasi işini ustat Aso ‘ya havale ederek konumuza
dönüyoruz.
Kısaca Kürtler istedikleri bölge hakimiyetini
türklere karşı savunmadıkları için geri
çekilmeyi uğun görmüşlerdir. Türklerin
gerçek yüzünü bu savaşta daha iyi anlayan Dersim güçlerinin ileri gelenleri,
Seyit Rıza ve arkadaşları, döner dönmez dersimde sözde de olsa bulunan türk
memurları ve dairelerini dersim dışına
attılar, hatta daha ileri giderek, o döneme kadar, türklerle yapılan buncaa
savaşlara rağmen dokunmadıkları Çemişgezekteki türk köylerine bile, ilerde tehlike yaratabilirler düşüncesiyle,
saldırılar düzenlediler. Osmanlı ordusu ve idaresi, yine sözü
Dersimlilerce dinlenen Xalid beyi bölgeye gönderir. Ancak Xalid Bey “hükümet
otoritesini temsil eden konumları işgal etmekte ve bu otoriteyi aşiretleri
milliyetçi hükümete karşı isyan için teşkilatlanmaya zorlamak amacıyla kulanmaktadır.(age.s.53)
8
Aso’nun, benim “ Xalid Beyi tutuklanmasına, Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza
ve Hasan Vefa bey karşı çıkıyorlar” ifademe yaptığı eleştiri yerindedir. Bu
olay 13 şubat 1918 tarihinde önce olması gerekir, ikincisi Hasan Vefa Beyin bu
şavaşa katıldığına dair bir bilgim yoktur.
“Hasan Vefa bey ile Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza……karşı
çıkıyorlar” şeklinde olması gerekirdi. Ancak tarih olark yaptığım yanlışlığın
dışında, sözkonusu olayda iki refaketcinin idam edilmesine Dersimlerin tepki göstererek Halit beyin tutuklanmasını
istemi bir vakaadır.
Aso Arkadaşın Hasan vefa olarak yazdığım Kürt subayının isminin Mustafa
Vefa olduğu şeklindeki düzeltmesi doğrudur. Yukarda ismi geçen, 9.kolorduda
subay olan , Hasan Lütfi ile Mustafa
Vefa isimlerini karıştırarak yanlışlıkla Hasan Vefa olarak yazmışım Aso
arkadaşın düzeltmesine teşekürler.
Aso arkadaş, makalemde, Erzincaandaki şura toplantısı için seçilen doğu ve batu Dersim delegelerin, Alişan bey
hariç hepsinin doğu dersimden olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim
delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa
neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü
doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da
dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir.
Aso Erzincana giden Delegelerin
Doğu Dersim delegeleri olduğunu
neye dayanarark belirliyor bilmiyorum.
Murat Paşa olarak makalede ismi
geçen Murat muhtemelen Aso’nun belirlediği
Murat kırımiyan olarak da bilinen
Sebastasti Murattır. Hıncak üyesi olarak mücadeleye kadılan Murat daha
sonra Taşnak partisine katılıyor ve
Antranik’in en sadık ve cesur teğmeni olarak Erzincan olaylarında yer
alıyor. Murat isminde Ermeni mücadelesi içinde yer alan başkaları da var.
Ermeni ulusal hareketi içinde önemli bir
yeri olan Hınus’lü Ardaşes Murat, İhsan Nuri paşa önderliğindeki Ağrı isyanınd Zilan bey olarak ismi geçiyor, ancak bolşeviklerin tuzağına
düşüyor ve tutuklanıyor
Son olarak Bolşeviklerin Kürtlere yaklaşımi
ile ilgili Aso’nun bazı belirlemelerine de katılmıyorum, ama konuyu
başka bir tartışma alanına kaydırmamak için şimdilik bu konuyu kapatıyorum.

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN  DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(1)

Davut arkadaşın makalesine yönelik yaptığım eleştirilere verdiği cevab beni pek tatmin etmedi.
Çünkü Davut arkadaş makalesine yönelik bazı eleştirilerimi makalesinden soyutlayarak cevaplamaya çalışıyor.
Daha fazla detaylara girmeden ve biraz daha anlaşılır kılmak için anabaşlıklar halinde cevap vermeye çalışacağım.
1) Davut arkadaş makalesinde Mütarekeden sonra Erzincan’da „Ermeni, Kürd ve Türklerin ortak bir şûra kurduklarını“ geniş geniş anlatıyor. Hatta Davut arkadaş daha da ileri giderek „Şuuraya Kızıl ordunun ve RSDP(B) üyelerinin askeri, sayasi, ve ekonomik desteği ile kısa zamanda gerçek bir iktidar oldu. İlk etapta, Sovyetlerdeki Kolhozların benzeri bir kolektif üretim çiftlikleri oluşturuldu. Türk delegelerinin muhalefetine ragmen istihbarat ve askeri örgüt ve polis teşkilatı kuruldu. Maliye kanunu çıkarıldı ve vergilerin Istanbul hükümetine değil, şuuraya ödenmesi ve vergi miktarları belirlendi. Toprak kanunu çıkarıldı, topraksız köylülere toprak dağıtıldı , tenkil komitesinin el koyduğu ermeni toprakları sahiplerine iade edildi.“diyor.
Benim itirazım böyle bir Şûra’nın kurulmadığı yönündedir.
Çünkü, Mütareke sonrası Kürdlerle Ermeniler arasında yapılan görüşmelerde ortak bir siyasal yapı konusunda anlaşmaya varmamışlar.
Ben Davut’un makalesine yaptığım eleştirilerde Rusların Erzincan’ı işgal ettiği süreçten Müzakere’ye kadar olan bölümü dışardan bırakıyorum demiştim.(Elbette o süreç ciddi bir şekilde irdelenmeli) Benim ilgilendiğim dönem Müzakere sonrası ve Ermeni Birliklerinin Erzincan’ı terketmesi süreciydi. Defalarca 2 aydan sözetmiştim.
Davut arkadaş benim Dr. Nuri Dersimi’de yaptığım bir alıntıyı aktararak çelişkiye düştüğümü yazıyor. Şöyleki:“Ustat Aso, aktardığı alıntının
hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir
edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla
ilgili yukarda verdigim kanıtları burada
tekrarlamadan, sadece hatırlatarak
geçiyorum.
N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin
birleşmesini sağlayarak Türk orduları
sivaas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek
arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına
alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge
arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut
bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu
kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı
bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ın
işgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak
Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin
komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği
türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak
Erzincana geri dönmesi Türk saltanat
heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür.
Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait
yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt
Hükümeti oluşturarak,
Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve türklerle her
çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersimde büyük sevinçle
karşılanmıştı.
Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş
olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle
ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık
taraflarca tanınmıştı”
Benim Dr. Nuri Dersimi’den son pragrafını aktardığım bu tekstin tümünü Davut aktarıyor. Buradan çıkardığı sonuç ise Nuri Dersimi “hükümet”
“siyasi oluşum” diyor.
Alişêr’in Rus generalı Lahof ve Sivaslı Muratla yaptığı bu antlaşma eskiye dayanıyor. Şûra ile alakası yok. Alişêr’de Kürdistan teali Cemiyeti aracılığı ile Şerif Paşa’ya gönderdiği mektupta Ruslarla yapılan antlaşmadan sözediyor. Bir çok defa görüşmeler olmuştur.
Aslında Davut olayları kronolojik sürecine göre takip etseydi bu tip bariz hatalara düşmezdi. Çarlık Rusya’sı döneminde „Şûra“ yada „Sovyetler“ kurulamayacağına göre geçiyorum. Aslında Çarlık döneminde Erzincan’da ve Dersim mıntıkasında çok daha enteresan gelişmeler yaşanıyor.(ayrı bir yazıya bırakıyorum)
Mesela Davut arkadaş Mütareke sonrası bir „Ermeni İdaresi“ kuruldu, dese itirazım olmaz.. Bu idarede Bayburt’an Erzincan’a ve Erzurum’dan Kars’a kadar vs.vs. yayılan bir „iktidarın“ parçasıdır. Mütareke sonrasıda Dersim aşiret reisleri Ermenilerle görüşmeler yapmışlar ve anlaşamamışlar. Ermeniler „Büyük Ermenistanı“ dayatmış ve Dersim Kürdleride bunu kabul etmemişlerdir. Bundan sonrada herkes kendi başının çaresine bakmaya başlamış. Dersimliler kendi kendi bölgelerine çekilmiş ve „Erzincandaki Ermeni idaresini“ kendi başına bırakmıştır.
Aslında bu konuda sözü Antranik Paşa’ya bırakmak en mantıklı olanıdır. Bakalım Antranik Paşa „Erzincan Şûrası“ için ne diyor. Bilindiği gibi Andranik Paşa o dönem Ermeni Birliklerinin en tepedeki adamıdır. Sivaslı Murad ve diğer kadrolar hepsi ona bağlılar.
Andranik Paşa’nın anılarını derleyen A. Çelebyan şöyle yazıyor.
„Sivaslı Murad ve Albay Morel Erzincan’da bir Ermeni yönetimini kurmuşlardı. Rus Ordusundan Fransız asılı Albay Morel, Murad’ın sağ koluydu. Diğer kolu ise Beyrut’un Fransız fakültesinden eşsiz Doktor Arşak Bağosyandır. Murat Erzincan’dan trajik geri çekilişe kadar silah elde savaş cephesinde ve gönüllüler arasında çarpışmaktadır.
Murad Erzincan’da Kürdlerle dil bulmaya çalıştı. O aşiret beylerine kendisiyle görüşmesi için haber saldı. Murad özel bir araç göndererek iki Kürd ağasını Erznincan’a getirdi. Murad söylevde bulundu, antlaşmaya varıldı ve Kürd ağalarına bir at ve altın saat hediye ederek uğurladı.
Kürd beylerinin kendi yerlerine gitmesinden az bir müddet sonra , üçyüz silahlı Kürd gelip şehrin Türk muhtarlarının evlerini bastı. Onların yönetcileride Murad’a haber yollayarak kendilerininde antlaşmaya(birer at ve altın saat isterler) varmak istetediklerini belirtir.
Murad bunları da hediyelerle yola koyar. Tanınmış Sivaslı çetebaşı Kürd aşiret beylerine o kadar da inanılacak bir insan değildir. Fakat, onlara saat hediye ederek Tiflis’deki Ulusal Konseyi’nin yada General Andranik’in yardımcı kuvvet yollayana kadar zaman kazanmanın peşindedir.
Erzincan ve Bitlis General Andranik’in korumak istediği Batı Ermenistan’ın sınırlarının uzağına düşmekteydi……………………… Murad ve daha önce Armenak(Hrayr-Djokhk) Kürdleri yanlarına çekme politikaları iflas eder. Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. daha sonra uzun bir şekilde Erzincan’ı terketme olayından söz ediyor ve „Yolda şiddetli kar yağışına ve Kürtlerin saldırısına uğranılır. Sadece Vjani köprüsünde pusuya yatmış neyar karşısında 500 kayıp verilir“( Andranik Çelebyan, Andranik Paşa, Pêrî yayınları, İstabul, 2003, sayfa 225-226)
Burada görüldüğü gibi Erzincan’da bir „Ermeni Yönetimi“ kurmuşlar. Askeri güç gelene kadar Kürdlere oyalamaya çalışmışlar. Hediyeler!!! vermişler. Sonuçta „Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. “ !!!!!!
Davut’un haklı çıkmasını çok isterdim, ama, belgeler ve veriler başka şeyler söylüyor.
2) Davut arkadaş „Dersim’de delege seçimi yapılmamıştır“ yönündeki tespitimi eleştiriyor ve şöyle yazıyor:“Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa
Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra
baska bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde
özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne da
bölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da
seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı
anlamına gelmez, ancaak demokratik
olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediien, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri
denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların
belirlenmesi kastedilmiştir.“

Ben Davut arkadaşın seçimle ilgili tespitine katılıyorum. Ama bunu tartışmanın nedeni Davut arkadaşın makalesindeki seçimlerdi.
„Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılmas ı kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.
Birde işin içinde „Şûra hükümetine katılacak temsilciler“ meselesi olunca niye seçilmesin ki…. Yazıda „yapılan seçimlerde …………..seçildiler“ deniliyor. „atanma“ denilseydi zaten böyle bir tespitte bulunmayacaktım.
Aslında ismi geçen yada geçmiyen Kürd şahsiyetleri Sivaslı Murad tarafından davet ediliyorlar.
3)Davut arkadaş, Erzincan’a giden Dersimlilerle ilgili bir tespitimin hakkında bilgi istiyor ve şöyle yazıyor: „Aso arkadaş, makalemde, Erzincaandaki şura toplantısı için seçilen doğu ve batu Dersim delegelerin, Alişan bey
hariç hepsinin doğu dersimden olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim
delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa
neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü
doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da
dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir.
Aso Erzincana giden Delegelerin
Doğu Dersim delegeleri olduğunu
neye dayanarark belirliyor bilmiyorum.“

Aslında konumuz açısından fazla önemli bir husus değildir, Doğu yada Batı Dersimli olmaları…
Davut makalesinde Alişêr ile Alişan’ın Erzincan’a gidip Ermenilerle anlaştıklarını ve Dersim’e geçtiklerini yazıyordu. Ben Alişan Bey’in olmadığını, çünkü Alişan ve Haydar beyin Türkler tarafından Suşehrinde esir olarak tutulduğunu yazdım ve araştırmaya açık bıraktım. Davut makalesinda Erzincan’a giden Kürd temsilcilerinden söz ederken
„Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.
Davut „…………… Batı Dersimden de Alişan Bey iki delege ile gelir“ diyor. Burada diğer „delegelerin“ Doğu Dersimli olduğu anlaşılır. Genelikle Dersim Doğu ve Batı Dersim diye ikiye ayrıldığından dolayı başka şekilde anlaşılması zor. Zaten Davut cevabında Doğu ve Batı Dersimi dalgınlıkla karıştırmış. Biraz da benim yönümü şaşırtı. Neyse sorun değil, konumuzla ilişkisi yok.
Davut bana verdiği cevapta „Ben makalemde bilebildiğim
bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden
olduklarını da bilmiyorum. „diyor.
Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilerden itibaren de öyle bir sonuca vardım.
Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşmayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.
Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)
Aslında Erzincan’a gidip görüşenlerin Dersim’in hangi bölgesinde olduğu bizim konumuzun özüyle ilişkisi yok. Erzincan’a giden aşiret liderleri ve ileri gelenlerin hangi bölgede olduklarını tespit etmek kolaydır. Bunun için bir zaman harcamak gerekir. Davut’un kendisi dahi kendi makalesinde böyle bir ayırım yapmış. Ayrıca aynı şey Dr. Nuri DErsimi de var.
Benim burada söylemek istediğim Alişan ve Haydar Bey Suşehir’de 3. Ordu kararhagında esir durumdalar. Bundan dolayı Alişan Bey’in Alişêr ile Sivaslı Murad ile görüşmeleri/anlaşmaları ve hemen ardından Dersim bölgesine geçip „Şûra“ için çalışmaları olanaklı değildir.
Alişêr’in Erzincan’dan Dersim’e geçişi Ermenilerle bir kopuştur. Bunu Dr. Nuri Dersimi’de teyid ediyor. Alişan ve Haydar beylerin esir oluşları bir anlamda Alişêr’i de zorlamıştır. Açıkca şunu ifade etmek istiyorum. Benim bu söylediklerim elimizde bulunan kısmi belgelere dayanıyor. Yarın başka belgeler çıkabilir ve o dönem yaşanan gelişmeler daha farklı değerlendirilebilinir.
4) Yeniden Xalid Begê Cibrî ve Dersim olayına dönelim. Davut ana makalesinde Dersimlilerin Palu’dan itibaren Dersim üzerinden Erzincan’a saldırıları engellemeye çalıştıklarını uzun uzun anlatır. Dersim (makalenin o bölümünü tekrar okunsa iyi olur) Bu arada Xalid Begê Cibrî’yi arabulucu olarak gönderiyor. Dersim yol vermiyor….
Ben notlarımda 1916-1919 yılına kadar Xalid Cibrî’nin Dersim’de olduğuna dair belge yok demiştim. Yani Xalid Bey’in bir birliğin başında iç Dersim’e geçip Erzincan’a karşı hareketi örgütlenme konusunda belgenin olmadığını söyledim. Xalid Cibrî’nin Davut’un iddia ettiği gibi 1918’de Ovacığa gittiğine dair belgenin olmadığını söyledim. Yani daha açık ifade ile 1918 ve daha öncesi „yeşilyazı Şûrasını merkezine“ gitmediğini söyledim.
Davut buna karşılık Ben Asonun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum.
Cibranlı Xalid Beg 1916 dan 19
sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Paludur yani
Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış
durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi
aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur. “
Şimdi buna ne demeli…. Palu Dersimdir.. Sivas’ta Dersimdir. Erzincan’da Dersimdir. Biz Dersimi mi tartışıyoruz? Dersim’in sınırlarını mı tartışıyoruz.
Osmanlıların amacı Dersim Kürdlerini örgütleyip savaşa sokmaktır. Çünkü, Dersim Kürdleri sahip oldukları arazi ve askeri yapılamaları Bayburt’tan Erzurum’a kadar savaş meydanını kontrol edebiliyorlardı. Dersim Kürdlerinin takınacağı tavır savaşın gidişatını uzatabilir/kısaltabilir ve değiştirme imkanına sahipti.. Bundan dolayı Dersim önemliydi.
Devam edecek

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN CEVABINA  CEVAP(2)

Zaten Birinci Dünya Savaşı sırasında (en azında Kürdistan’da) Türkler Kürdleri savaşın en ön cephelerine sürerek Kürdlerden millet olarakta kurtulmak istiyorlardı. Bu stratejik planlarını pratiğe de geçirdiler.
Bu anlamda Kürdistan diğer alanlarında olduğu gibi Erzincan ve Erzurum güzargahındaki savaşlara da Dersimli Kürdleri sürmek istiyorlardı.
Bunun içinde İç Dersim’de Kürdleri örgütlemek gerekiyordu. Davut’un bana verdiği cevapta Xalid Cibrî’nin 1918’de İç Dersim’e geçtiğine dair hiç bir belgenin olmadığını söylediğimde “Aradığı belge,
özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur”
Tamda konumuzla ilgili olan husus budur. Xalid Cibrî ve Dersim ilişkisinde esas itiraz ettiğim noktanın özünü oluşturuyor.
Davut notlarımda Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Çerkez Deli Halit’in Erzincan ve Erzurum savaşlarında Batı Dersimli güçlerine komuta ettiğine dair söylemimi eleştiriyor ve doğru bulmuyor.
Ardından Deli Halid’ın “Teşkilatı Mahsusa“nın adamı olduğu, Gürcü ve başka kesimlere karşı yaptığı katliamlar vesilesiyle galip devletler tarafından arandığını geniş geniş anlatıyor.
Davut arkadaşın Deli Halit hakkında söyledikleri hepsi doğru. Gerçekten de katil ve belki de Mustafa Suphi ve arkadaşlarının olayıyla da ilişkisi var.
Fakat, Davut’un yanlışlığı olayların kronolojik sürecini takipetmemkten kaynaklanıyor. Davut arkadaş şöyle yazıyor: “Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan
Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı
ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi
verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli
surası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki
Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların
teslimini isterken türk yetkililer
“bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin
emrindedirler, onlardan isteyin”şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun
ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman
diliminde de Batumu daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime
geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum.”
Kısacası Davut Deli Halit’ın hem Karadeniz ve Ardahan’da ve hem de Dersim ve Erzincan’da aynı anda olmayacağını söylüyor.
Aslında ilk bakışta Davut’un söyledikleri çok makul görünüyor, ama olayların ve gelişmelerin seyri takip edildiği taktirde pekte oyle olmadığı görülüyor.
Aslında Davut’un kafasına takılan Deli Halit gibi bir katilin ve “Teşkilatı Mahsusa“nın bir elemanının nasıl olupta Garbi Dersim güçlerine Erzincan ve Erzurum savaşlarında komutanlık ettiğidir.
Çünkü, Davut’un Dersim ve Erzincan Şûraları perspektifi böyle bir adamın Seyid Riza birlikte Erzincan’a saldırmasına engel teşkil ediyor. Böyle bir Şûralar ortamında böyle bir adamın bırakın Dersimlilere komutanlık etmeye, o toprakları ayak basması bile gunahtır.!!!
Bunun için Davut ısrarla Deli Halit’ın yerine Xalid Cibrî’yi ikame etmeye çalışıyor.
1917 ve 1918 yılının başlarında Dersim’in durumuda pek iç açıcı değildi. Ciddi bir bölünmüşlük ve açlık vardı.
Dersim’in o sürecini tam olarak kavramak için 1916 yılında Türklerin Dersim’e yönelik saldırılarını, katliamlarını ve yaptıkları insanlık dışı suçlarını görmek lazım. Bunun için jandarma Umum Kumandanlığının çıkardığı tarihsiz “Dersim” adlı kıtabının 165-170 sayfalarında yer alan “332(1916) Hareketi”, yine Kurmay Bnb Bürhan Öztürk’ün 1937 yılında bastığı “Osmanlı devrinde Dersim isyanları” adlı kıtabının “Büyük Harpte Dersim İsyanı” 332-1916(sayfa 35-70) ve Dr Nuri Dersim’inin 1916 hareketine ilişkin yazdıklarını ve konuya ilişkin başka kaynaklara bakmak lazım. Türkler 1916 baharında büyük güçlerle Dersim’e yükleniyorlar. Okuduğum bazı kaynaklara göre 1916’da devletin Dersim’e yapmış olduğu saldırı halk arasında “Tertelo Vire “ diye anılıyor.. Yani “Birinci Tertele” 1937-1938 yıllarında yapılan “İkinci Tertele” den ayırmak için…. Türkler her ne pahasına olursa olsun Dersim’in Rus hakimiyetine girmesini istemiyordu. O dönemde Alişêr, Binbaşı Mustafa Vefa ve daha bir çok Dersim ileri gelenleri Ruslarla açık ilişkiye geçtiler. Türkler ciddi bir panik içine girdiler.(Dersim Kürdleri ve Çarlık Rusyası ayrı akademik bir çalışmanın konusu olabilir) Ahmet İzzet Paşa Anılarında 1916 hareketine değiniyor ve şöyle yazıyor: “Yine bu sırada Doğu Dersimlilerin gösterdikleri bazı haydutluk ve taşkınlık belirtileri üzerine , buraya bastırmak amacıyla üzere bir kuvvet gönderilmesi 3.Ordu tarafından gerekli görüldü ve Başkumandanlaıktan izin alındı.” Ahmet İzzet Paşa yazısının devamında kendisinede sorulduğunu ve ihtiyatlı davranmalarını istediğini, fakat eğer silah patlarsa “artık Dersim’de eli silah tutan kimse bırakılmaması gerekeceğini, şu sırada ise bunun çok güç bir mesele olduğunu bildirdim” diyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, sayfa 250)
Ahmet İzzet yazısının devamında Şevket Bey tümeni Doğu Dersim’i batırmakla görevlendirildi…. “Fakat, bereket versin Rusların yavaşlığı, bu kötülükleri mümkün mertebede ortadan kaldırıyordu” diyor(age, sayfa 251)
Ama bu arada Ahmet İzzet Türklerin Daha sonra Kürdistan’da yapacakları soykırımında işaretlerini veriyor. Fakat bugün zamanı değil….
İşte tam bu savaşın tahribatları sırasında ve sonrasında Devlet Dersim Kürdlerinin bazı ileri gelenleriyle ciddi ilişkiler içine girdi.
Mesele “Galatalı Şevket beyin şiddetli hareketi o sıralarda Ruslara yanaşan aşiretleri tekrar hükümete çevirdi(Yukarı Abbas ve Kırgan bu meyandadır)” (jandarma Umum Kumandanlığı “Dersim” sayfa, 168)
Bilindiği gibi Seyid Riza Yukarı Abbasanların lideridir.
Ahmet İzzet Paşa da Anılarında Seyid Riza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Riza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)
Ahmed İzzet Paşa Karer işgalına değinirken “Bunların reisi olan Küçük Ağa adında doksanlık bir piri fani, halkın bazı isteklerini bildirmek için yanıma geldi. Kendisine iyi muamele ederek çok makul ve ılımlı olan isteklerinin hemen hepsini kabul ettikten sonra, aynı mezhepten olan Dersimlileri de teselli etmekle görevlendirerek ve gönüllerini alarak oraya gönderdim. Mareşal Kurt İsmail Paşa merhumun kardeş çocuğu Alay Beyliğinden emekli Mehmet Bey’i de mahalli vukufundan istifade için daha önce karargahıma almış olduğumdan, Doğu Dersim’in büyük reislerinden olan Şah İsmailzade Mustafa Bey ile eskiden tanıştıklarından dolayı, beraberce gönderdim. Bu iki zatın gayret ve himmeti ve kurmay yüzbaşısı Ahmet Beyin gönül alıcı muameleleri ve hareketlerinin etkisiyle 1. Selim Han döneminden beri devlete düşmanlık besleyen ve bir kaç hafta önce bizimle kanlı bir şekilde savaşıp duran, şimdi de Ruslarla birleşen, hatta 3. Ordunun geri çekilmesi sırasında yanlarını ve arkalarını şiddetli bir şekilde tehdit eden Doğu Dersim tamaıyla tarafımıza geçti”(A.İ Paşa, age, sayfa 261)
Ahmet İzzet Paşa’nın Doğu yada Batı Dersim’in “tamamıyla” saflarımıza geçti gibi belirlemeleri doğru değildir. Türk subaylarının anlatımlarını ciddi bir şekilde mercek altına almak lazım. Birde kendilerini merkeze koyup kurtarıcı pozisyonuna giriyorlar. Sanki Yavuz Sultan Selim’den beri var olan sorunları Ahmet İzzet çözmüş….. 1937 yada 1938 neyin nesi? Türklerle ilişkiye geçenler olduğu gibi, ilişkiye girmeyen yapılar da vardır. Dersim Kürdlerininde kendilerine göre hesaplar var. Türklerinde bu arada kendilerine verdiği sözler sözkonusudur. En azından çarlık Rusya’sının verebileceği sözler gibi bir şey…. Kemalistler Şeyh Mahmud’u İngilizlerden koparmak için otonomiden daha ileri bir antlaşmayı kendisiyle yapıyorlar. (Newroz.Com’daki Rus Arşiv belgelerine bakınız)
Ayrıca Osmanlılar bu arada Cemilpaşazadelerden Ziya’yi Hozat’ta mutasarıf olarak göndermişlerdi. Ziya ile Seyid Riza arasında da ilişkiler var.
Sonuç olarak Türkler Dersimlileri Erzincan ve Erzurum savaşlarına katmak ve en azından bu iki şehir arasında Rus ve Ermeni birliklerinin rahat hareket etmesini engellemek için Türk subaylarının iddia ettikleri gibi değil, ama dayanacakları ilişkileri vardır. Bu ilişkiler Rus ve Ermeni birliklerinin Kürdlere karşı yaptıkları saldırılar sonucuda sürekli olarak besleniyordu.

ERZİNCAN HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(3)

Pülümür’de Şah Hüseyinzade Mustafa Bey’in konağına girip kadınlara tecavüz olayı gibi(Çakmak, Büyük Harpte Şark Cephesi, sayfa 261) gelişmeler daha sürecin başından itibaren bir dizi Kürd çevrelerini Ruslara karşı tavır almaya götürmüştü.
Hatta Kürdlerle Rusların ilişkileri o kadar kötü duruma geliyor ki, Ruslar 1917 yılının ortalarında Çakmak’ın söylemiyle “Rus tayyareleri Dersim’de Ovacık’ı bombalamışlardı”( age, sayfa 264)
Burada fazla detaylara girmeksizin 1917 yılın ortalarına doğru Kürdlerle Ruslar arasında bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor.
Böyle bir “Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ,Hasan
Lütfi adındaki bir binbaşıyı Doğu, Halit adında diger bir
subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti”….(Dr. Nuri Dersimi, KTD, s 117)
Davut yukarıda verdiğim alıntıyı ve ardındaki yorumuda aktararak şöyle yazıyor: “Buradaki Halid’in Deli Halit
olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz
bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı türk silahlı
güçlerini ve yerel siyasi otoriteler
yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki
9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahs
ettigi Halit adındaki sabay,mutlaka
kürtçe bilen ve “dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe
bilen ikinci bir Kürt Halit mi var.?
Davut arkadaşın burada yaptığı sadece bir yorumdur. Dr. Nuri Dersimi “Bunlar Dersimlilerin ruhi
durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşa katılmak üzere yerinde
teşkilat yapmışlardı” diyor.. Dil ve benzeri şeyler yok.
Kaldıki Dr. Nuri Dersimi hemen aynı kitabının yukarıda verilen alıntının bir sayfa sonrasında Seyid Riza ile birlikte olan “Halıt”ın “Deli Halit” olduğunu söylüyor.(s 118)
Hatta Dr.Nuri Dersimi “Deli Halit şöhretiyle maruf olan kumandanı, Seit Rizaya: ‘Aman Seidim, Kara Kazımden evvel Erzuruma biz girelim” demiş..
Zaten hem Erzincan’a ve hemde Erzurum’a Seyid Riza ile Deli Halit Kazım Karabekir’den çok önce giriyorlar.
Davut arkadaş ana makalesinde Seyid Riza ile birlikte Erzurum’a giden komutanında Xalid Cibrî olduğunu yazıyor ve şöyle bir olayı aktarıyor: “ Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Beyin önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”
Seyid Riza’nın Erzincan ve Erzurum’a gittiği artık biliniyor. Fakat, birlikte gittiği askeri komutan konusunda sorun var. Burada Davut yeniden Xalid Cibrî Deli Halit’a ikame ediyor.
Burada Dr. Nuri Dersimi’nin “Hatıratım” adlı eserinde bir alıntı vermek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi hem “Halitlar” konusunda ve “Ermenilerin katliamı” konusunda Davut’un tam tersini söylüyor.
Dr. Nuri Dersimi “ Seyid Riza bana aynen şu olayı anlatmıştı: ‘Erzincan’dan itibaren felakete maruz kalmakta olan Kürdleri Ermeni zulümünden kurtarmaya başlıyarak ve Ermenileri kovalayarak Deli Halit Beyle birlikte Kara Kazım Paşa’dan önce Erzurum merkezine 27 Şubat 19’8’de varmıştık. Oldukca büyük ve tamamen ahşaptan yapılmış olan binanın içerisindeki erkek, kadın,çocuğun bu binada ve canhıraş bir tarzda ateş dumanları içerisinde yanmakta olduğunu ve binanın dış kapısı altından yanmakta olan zavalıların kanlarının ve bedenlerindeki suların akarak adeta bir dere oluşturduğunu gözlerimle gördüm. Hayatımda bu gibi felakete ve acı verici sahneye asla raslamadım. Binlerce felaketzede insanın Kürt olduklarını ve hiç olmazsa insan olduklarını görerek ve bilerek hüngür hüngür ağlamaktan kendimi alamadım”(Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Yayınları, 1997, İstabul, sayfa 45-46)
Dr. Nuri Dersimi burada Seyid Riza’ya dayandırarak Erzurum’a birlikte gittikleri komutanın Deli Halit olduğu, orada Ermenilere değil Kürdlere yönellik katliamların yapıldığını yazıyor.
Batı Dersim komutanlığına atılanın Deli Halit olduğunu sadece Dr. Nuri Dersimi değil, bir çok kaynak sözediyor.
Ali Kemali bu konuya ilişkin olarak “9. Kolordu kumandanı Ali İhsan Paşa, istilaya uğrayan yerleri kurtarmak için önlemler almaktaydı. Hasan Lütfi bey adında bir binbaşıyı doğuya ve Halit Bey(merhum Halit Paşa) adında bir binbaşıya Batı Dersim’e kumandan atamış” (Ali Kemali, age, s, 108)
Ali Kemali’nin sözünü ettiği “Merhum Halit”, 1925 yılında “TBMM”de öldürülen Deli Halit’ır. Ayrıca Ali Kemali o süreçte “Binbaşı halit”tan sözediyor. Cibranlı Halit Bey Birinci Dünya Savaşı’nın başında Pasinler savaşında Miralaya yükselmişti.. Deli Halit o süreçte yani 1917-1918 yıllarında hâlâ yarbaydır.
Daha önce makalemde Kazım Karabekir ile Batı Dersim güçlerinin komutanı Halit Bey arasında geçen diyalogu Karabekir’e dayanarak aktarmıştım. Davut bu belirlememe bir dizi itirazdan bulunduktan sonra sözkonusu Halit Bey’in Xalid Begê Cibrî olduğuna dair şeyler söyler.
Kazım Karabekir “Doğunun Kurtuluşu” adlı eserinde Erzincan’da Sansa Boğazında Doğu Dersim “Komutanı” Hasan Lütfi’yi Batı Dersim “Komutanı” Halit beyin denetimine veriyor. Hasan Lütfi bu konuda bir dizi sorun çıkarıyor. Kazım Karabekir, Hasan Lütfi Bey ile uzun bir diyaloga giriyor ve yer yer azarlıyor. Bu yapmış olduğu görevlendirme meselesini tartışırken “aynı rütbede iki zattan kumanda mutlaka kıdemlisine değil, daha değerlisine verilir” (age, sayfa, 79)
Hasan Lütfi, Kazım Karabekir’in söylemiyle “Şamlıdır”… Halit Bey ise Teşkilatı Mahsüsa’nın aktif bir elemanı olarak daha savaşın ilk dönemlerinde Türk ırkçılarına bir dizi hizmetten bulunmuş biridir. Neden değerli olmasın ki…..
Kazım Karabekir’in kıtabına düşürülen dipnotta Halıt Bey’in kim olduğunu da açıklıyor: “Halit Bey(K.K). (1883-1925) Doğu Harekatında komutan. İstanbul’da doğdu. Ahmet beyin oğludur. 1903’de harbiyeyi bitirdi. 1915’de binbaşı, 1916’da yarbay ve 1920’de Albaylığa terfi ediyor. Erzurum hareketinde sağ kol müfreze komutanıydı. 6 Aralık 1919’da Kars’ın alınmasından rol aldı. 1925’de BMM’de öldürüldü” (Karabekir, age, s 440)
Ayrıca bugün Erzincan’da Belediye önünde geçen ve şehri boydan boya kesen caddenin ismi “Halit Paşa Caddesi” dir.
Deli Halit’ın Batı Dersim güçlerine komutanlık yaptığı ve K. Karabekir’den önce Erzincan’a girdiği biliniyor. Aynı Deli Halit yine aynı güçlerle Erzurum savaşına giriyor.
Kazım Karabekir Erzurum’un alınması sürecini anlatırken “ Sağ cenahtaki Halit Bey müfrezesi de saat 7 evvelde Harput kapısından girerek Erzurum’un şarkındaki Kars kapısında 9. Fırka kıtaatına iltihak etmiştir”(K. Karabekir, age, s, 149)
Yine Karabekir, Erzurum’daki bazı çatışmalardan söz ederken “İşlerimiz bitirdikten sonra telgrafhanenin bulunduğu 9.Fırka Karargahına gittim. Taşhanlar buraya daha yakındı. Taşnakların çoğu da burada idi. Halıt Bey Dersim milisleriyle bunları temizlemeye çalışıyordu. Fakat, az zayiatla bu işin başarılabilmesi kolay olmuyordu.” (K.K, age, s 149)
Yani kısacası Deli Halit, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan vb şehirlerin alınmasına katılıyor. Davut’un makalesinde sözünü ettiği, Deli Halit’ın Artvin, Şafşat, Ardahan vb alanlarda yaptığı katliamlar ve bundan dolayı aranması doğrudur. Ama bunların hepsi Erzurum savaşından sonra gelişiyor. Deli Halit’ın İslam Ordusu’nun 3. Fırka Komutanlığı’na atanmasından sonra bir dizi gelişme yaşanıyor. Bu konuya girmek istemiyorum. Çünkü, o kadar belge var ki merak eden herkes bir dizi belge bulabilir.
Benim ilgilendiğim Deli Halit’ın Batı Dersim Güçlerinin “komutanı “ olarak Erzincan ve Erzurum savaşlarına katılması olayıydı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle savaşın orta ve sonlarına doğru Kürdlerin niçin tüm alanlarda intiharvari savaşa katıldıkları hâlâ incelenmiş değildir.
Birinci Dünya Savaşı esnasında Kürdlere yönelik yapılan kıyımlar konusunda Kürdler tarafından yapılan tek bir araştırma yok.
Ya genel savaş bazında, ya Ermeni Meselesi bazında yada Türklerin “tetikçileri” bazında bazı Kürd çevreleri gündeme getirilmiş ve eserlere kaynaklık etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Sivastan Revandiz’a ve Mahabad’a kadar savaşla ilgili yazan yada anılarını yayınlayan, Rus, Ermeni, Türk, Kürd, Arap, İngiliz ve Fransızlar her tarafta Kürdlerden sözediyorlar.
Kürdlerin olmadığı alan yok gibidir. Ölen Kürd ve öldüren Kürd her tarafta var.
Ama, ne yazık ki bugüne kadar Kürdler tarafından bu süreç tüm boyutlarıyla incelenmiş değildir.
O süreç ciddi bir şekilde irdelenmeden yaşanan gelişmeleri kavramak çok zordur.
Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” adlı makalesinde çizdiği “Erzincan Şûrası” tablosu o dönemin gerçeklerine tekkabül etmemesine rağman, kendi tarihi hakkında zaten çok az bilgiye sahip olan Kürdlerin var olan bilinçlerinide handikapa uğratabilir.
Zaten Kemalistlerin yüzyıl boyunca Kürdistan’da giriştikleri Kürdsüzleştirme politikaları sonucu, Kürdlük dışında tüm limanlara gemilerini kırmaya hazır çevreler, bu sefer hayali ve olmayan “Kürd-Ermeni Erzincan Şûrasını” Seyid Riza yıktı!!! Diye Hawar edebilirler.
Aslında elimizde bulunan bazı Kürd kaynakları o dönem yaşanan gelişmelere ilişkin olarak tek taraflı da bulunsa, abartılmış da bulunsada bazı olaylara dikkat çekiyorlar. Aziz Yamulki’nin Anılarında Birinci Dünya Savaşı sırasında 700 000 Kürd’ün yaşamını yitirdiğini söylemesi yabana atılacak bir olay değildir.(Kitap sorancadır, çevirmek lazım)
Yine Dr. Nuri Dersimi’nin o sürece ilişkin yaptığı şu tespit var.
“ Gerek bizzat gördüḡüm ve gerekse bazı Kürt subayları aracılığıyla temin ettiğim ve gerekse bazı Türk harbiyesiyle ilgili dairelerdeki dosyalardan öğrendiğim ve aldıḡım bilgiler üzerine ve özellikle Cemal Paṣa´nın anılarında açıklanan yazı ve istatistiklerden savaşın baṣlangıcı olan 1914 yılından 1919 yılı sonuna kadar Kürdistan´da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürdler olmak üzere, 1,5 milyon insan mağdur olmuştur.Bu zararın çoğunluğu Ermeniler tarafından bilfil işlenmiş olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiḡi kesin olarak anlaşılmıştır.“ (Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, s 47)
Bu bilgileri hemen “bilimsel” ve “akademik” yada “ o süreci yaşıyan insanların ağzından” diyerek hemen bire bir sahip çıkmak doğru değildir. Fakat, bu bilgiler bize o dönemler çok ciddi katliamların yaşandığını gösteriyor. Kürd tarihçilerinin önünde duran en büyük görevlerden biri de o süreci incelemektir.
Son

29 Mayis 2011

Aso Zagrosi

NEWŞİRWAN MUSTAFA’NIN BİR SÖYLEŞİSİNDEN BAZI BÖLÜMLER !!!

 

1999 yılının sonlarına doğru YNK basınında çalışan gazeteciler, Newşirwan Mustafa ile geçen yüzyılın yani 20.yüzyılın üzerine bir söyleşi yapıyorlar. Söyleşi çok uzun ve hepsini tercüme etme imkanım yok. Newşirwan Mustafa ve düşüncelerini tanımak açısında bazı bölümlerini özetleyerek vereceğim.

Kurdistan Nwe gazetecilerinin Kürd Ulusal Hareketinin gelişimi üzerine sordukları bir soru üzerine Newşirwan Mustafa: “ Şêx Ubeydullah Nehrî öncesi Kürd hareketi vardı. Fakat, Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareketi Kürdistan geneline yayılan kurtuluş hareketinin başlangıcı olarak değerlendirebiliriz. Yani hareket çok yönlüydü ve Kürdistan’ın tüm parçalarını kapsamıştı.Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareket, bağımsız Kürd devletini kurmak için Uluslar arası dost ve destek elde etmek çabalar içine girdi. Şêx Ubeydullah Nehrî önderliğindeki hareket İran’da amansız bir şekilde bastırıldı. Onlarca yıl boyunca bölge de bir hareket görülmedi. Çünkü İran devleti 1000’e yakın Kürd köyünü yerle bir etti.

Siz kendiniz de bir hesap yapabilirsiniz. 1000 köy yerle bir edildiği zaman kaç bin aile öldürüldü, imha oldu ve derbeder oldu? Bu arada bir boşluk meydana geldi. Bazı aşiretlerin direnişini ayrı tutarsak 20. yüzyılın başına kadar silahlı Kürd direniş hareketi olmadı.” diyor.( Newşirwan Mustafa Şêx Ubeydullah Nehrî hareketi üzerine ciddi araştırmalar yapan bir Kürd tarihçisidir. Kürd ve Acem adlı eserinde bir bölümünün tümünde bu hareket üzerine duruyor. Ayrıca Newşirwan Fars ve İngiliz belgelerinde Şeyh Ubeydullah Hareketi adlı eseri hazırlayıp yayınladı. ASO)

Newşirwan söyleşinin devamında 20. yüzyılın başlarında Osmanlı devletinin başkentinde ortaya çıkan Kürd gazete, dergi ve siyasal örgütlenmeleri üzerine geniş bir şekilde duruyor.( Newşirwan Mustafa    Kürd  Gazeteciliği  üzerine  yazdığı   3.ciltlik  eserinde  İstanbul’daki  Kürd gazeteciliği  üzerine  geniş  bir şekilde  duruyor. Aso)

Bu arada Birinci Dünya savaşı üzerine duruyor: “Savaş başladığı zaman Kürdistan savaş meydanlarından biri oldu. Her ne kadar ne Kürdler savaşı başlattı ve ne de Kürdlerin bir kazanımı vardı. Fakat ülkeleri savaş meydanı oldu. Bu savaşta Kürd şehirleri ve yerleşim birimlerinin bir çoğu harabeye çevrildi. Kürdistan ekonomisi çöktü ve yeraltı kaynakları yerle bir edildi. Özellikle Osmanlının denetimi altındaki bölgelerde erkekler zorla savaşa götürüldü ve hayvanlarına el konuldu. Bu da açlığa ve hastalıklara yol açtı. Suleymaniye gibi bir şehirde 4 kişiden 3’ü öldü. Siz kendiniz artık yaşanan trajediyi tahmin edebilirsiniz” diyor.

Newşirwan söyleşinin devamında Birinci Dünya savaşı sonrası Sevres ve Lozan gibi antlaşmalara, Şeyh Mahmud önderliğindeki Kürdistan Hükümetine, Qazi Muhamed önderliğindeki Demokratik Kürdistan Cumhuriyetine ve 1991 Raperinden sonra ortaya çıkan Güney Kürdistan hükumeti üzerine duruyor.

Kürd hareketinin bağımsız Kürdistan stratejisinden otonomiye kayması meselesinde ise Newşirwan şöyle diyor: “ Birinci Dünya savaşından sonra Sykes-Picot Antlaşmasına göre bölge bölüştürüldü. Bizim ülkemizde Türk, Arap ve Farslar arasında bölüştürüldü. Birinci Dünya savaşı sonrası kurulan devletler, ikinci dünya savaşı sürecinde sağlamlaştı ve sınırları kabul gördü. Eski de Kürd hareketleri bağımsızlığı savunuyordu. Bu sınırlardan dolayı Kürd siyasileri artık bu sınırları değiştiremeyiz düşüncesinden hareketle bağımsız Kürdistan stratejisinden devletlerin sınırları içinde Kürd halkının haklarını elde etme stratejisine gittiler. Bana göre bu gerçekten de geri adım atmaktı. Çünkü, eğer Kürdler Irak’ta bağımsız Kürdistan mücadele etseydi , otonomi için verdikleri bedeller kadar ölü verirdi”…

Newşirwan Mustafa bir soru üzerine Şeyh Mahmud ile Simko’nun Kemalistlerle olan ilişkilerini şöyle değerlendiriyor: “Bana göre bu ilişkinin bir kısmı bilgisizlikten kaynaklanıyordu. Yani o hareketin ulusal tabiatını iyi tanımıyorlardı. Örneğin Şeyh Mahmud Mustafa Kemal den yardım almak umuduyla onunla ilişkilere girdi. Simko’da ayni şekilde Kemalistlerden yardım almak için ilişkiye girdi. Onlar bu hareketin ulusal doğasını tanımıyorlardı. Eğer Kemalistlerin tabiatını tanısaydılar, kuşkusuz girdikleri ilişkilere girmeyeceklerdi. “

Kürdlerin iç kavgaları üzerine sorulan bir soru üzerine Newşirwan Mustafa: “Bu felsefi ve sosyolojik bir sorudur ve cevap vermekte çok zordur. Fakat, bana göre bu büyük oranda geri kalmışlıktan kaynaklanıyor. Ne yazık ki şimdiye kadar Ulusal kazanç nedir?Ulusal güvenlik nedir? Gibi meseleleri bilmek için Kürdlerin saflarında ulusal bilinç o kadar yüksek değil.. Şimdiye kadar aileye, aşirette, şehre ve köye bağlılık halk ve millete bağlılıktan daha güçlüdür. Bana göre bu esas sebeptir. Ne yazık ki Kürdlerin çok kötü bir tabiatı var. Düşmanlarına karşı çok zayıflar, bazen çok kolay bir şekilde yabancılara ve düşmanlarına boyun eğerler. Fakat, kendi içlerinde birbirlerine karşı en küçük adımı geri atmazlar. Bana göre bu da ulusal bilincin zayıflığından kaynaklanıyor. Çünkü, eğer insanların ulusal bilinci güçlü ise halka ve vatana bağlılığı her şeyin üzerinde tutar. Ulusal bilincin güçlü olduğu ileri ülkelerde hırsızlar, kötü alışkanlıkları olan ve yolsuzluğa bulaşan insanlar vatanları tehlikeye düştüğü zaman ulusal meselelerine ve ulusal güvenliklerini savunurlar. Devletlerine, milletlerine ve ulusal güvenliklerine zarar verecek girişimlerden bulunmazlar. Bu ülkelerde halk parkları kendi parkı, caddeleri kendi caddesi, ağaç ve fidanları kendi malı, vahşi hayvanları kendi malı vs. vs. olarak bilir. Halk bunları kendi malı ve ulusal zenginlikleri olarak görür. Bizim ülke de ne yazık ki hala bu ulusal bilinç oluşmamıştır” ……………

Yine Kürd iç savaşı konusunda gelen bir soruya Newşirwan Mustafa: “Bana göre eğer bu konuda ciddi sosyolojik bir araştırma yapılırsa, Kürdistan’da merkezi bir devlet olmadı ve büyük şehirlerde olmadı. Kürdistan’da binlerce çeşme ve su kaynağı var. Kürd toplumsal yapısında aşiretsel ve köy de ikamet edenler yoğunluktadır. Bu durum Kürdler arasında küçük küçük birimlerin oluşmasına neden oldu. Örneğin, bir grup insan gidip bir çeşme başında bir köy kuruyor. Bu köyü savunabilecek bir hükumet, asker ve polis yoktu. Bu küçük birim mecburiyet karşısında işlerini yürütmek için kendi içinde bir idare oluşturmak zorunda kalıyor. Hatta evlenmek için komşu köylere gitmek gerekmiyordu ve kendi içlerinde evleniyorlardı. Ekonomileri çok zayıftı ve başkalarına muhtaç olmamak ancak kendilerine yetiyordu. Baş vuracakları başka mercilerde yoktu. Aşiretler yarım hükumetler gibi bir şeydi. Aşiret reisleri kendi bölgelerini yönetiyorlardı. Kendi içlerinde öldürülme olaylarını dahi hükumetlere götürmüyorlardı ve kendileri çözüm yollarını buluyorlardı. Bu küçük birimler kendi içinde ihtiyaçlarını karşılamak için ticaret ve işleri de yapıyordu. Bu küçük birimler büyük şehirlerin oluşumunu da engelledi. Büyük şehirlerde başkalarının savunmasına ihtiyaç var. Aşiretlerini savunacak ve gerektiğinde baş vuracakları bir merkez de yoktu. Çünkü bizim devletimiz yoktu. Devletimiz olmadığından dolayı bu küçük birimler bazen birbirlerine saldırırlardı. Biri diğerini alt ederdi. Toprak üzerine, hayvanlar üzerine sorunlar çıkar ve kavgaya tutuşurlardı. Bu geri gelenekler kalıyor. Kendi köyü ve kabilesinin çıkarlarını merkeze alma ulusal taleplerin önüne geçiyor. Yani kuşaktan kuşağa geç irsi  bir olay değildir.“

Gazetecilerden biri Amerika iç savaşında 300.000 insan öldü ve başka ülkelerde de iç savaşlar oldu. Sonuçta birliğini sağladılar. Kürdlerde niye olmadı? diye bir soru soruyor.

 

Newşirwan Mustafa cevaben: “Bölgesel koşullar hiç bir zaman Irak Kürdistan bölgesi üzerine bir tarafın tek başına hakim olmasına izin vermiyor” diyor.

Gazeteciler Kürdistan bölgesinde basın ve yayının 4. kuvvet olması için ne yapılması gerektiğini soruyorlar.

Newşirwan Mustafa cevaben: “Bana göre bizim bölgede basının bu yakınlarda 4. kuvvet olma imkanı yok. Çünkü hepsi partilere bağlıdır” diyor.

Not: Bu söyleş 1999 yılının sonuna doğru yapılmış ve sadece bazı bölümlerini çevirdim. Keşke zamanım olsaydı hepsini okuyucuya aktarabilseydim.

 

 

Aso Zagrosi

 

 

02.07.2017

 

 

 

 

SEVGİLİ XECÊ(HATİCE YAŞAR) İLE NEWŞİRWAN MUSTAFA ÜZERİNE!!!

 

 

19 Mayıs günü vefat eden Newşirwan Mustafa’nın 29 Haziran da ölümünün 40. Günün de “YADÎ NEWŞÎRWAN MUSTAFA- Xelk, Gul û Mum” adı altına anılacaktır. Yapılacak olan tören Newşirwan Mustafa’nın mezarının bulunduğu Girdî Zergete de olacak. Newşirwan Mustafa yarım yüzyıl boyunca Güney Kürdistan siyaset, basın, tarih, edebiyat, anılar ve askeri faaliyetlerine damgasını vuran ender insanlardan biridir. Newşirwan yaşadığı süre içinde Kürdlere dair farklı alanlarda 20 civarında esere imza attı. Vefat ettiği zaman da 100 binlerce insan kendisine son yolculuğunda refakat etti ve mezarını ziyaret etti. Bu 40 gün boyunca Newşirwan’ın cenaze törenine katılanlara, türbesini ziyaret edenlere, onun hakkında yerli ve yabancı basında çıkan yazılara ve gönderilen mesajlara baktığım zaman Kürd milliyetçiğinin babalarından olan HACÎ QADIRÎ KOYÎ’ni bundan 150 yıl önce kaleme aldığı bir şiiri aklıma geldi.

HACÎ QADIRÎ KOYÎ şiirinde şöyle diyor:

“Mirin û jîyan mîna sêber û tav e

ew ê baqî bimîne her nav e!!”

Sevgili Xecê Kuzey Kürdistan’da Newşirwan Mustafa’yı yakından tanıyan çok ender insanlarımızdan biridir. Bundan dolayı kendisine Newşirwan Mustafa hakkında bir kaç soru sordum ve aldığım cevapları yayınlıyorum.

Silav û rêz

Aso Zagrosî

Aso Zagrosi: Yıllar boyunca Newşirwan Mustafa ile ilişkin oldu,Newşirwan ile ilgili bazı anılarıni anlatırmısın?

 

Xecê: 40 yılı aşkın bir süredir yazıyorum ama ilk kez duygularımı yazı yoluyla ifade etmekten zorlanıyorum. 40 yıllık dost ile ortak anılar üst-üste yığılıyor hangisini seçeceğimi bilemiyorum. Aylarca aynı kaptan yemek yediğim, aynı evlerde kaldığım, aynı cephelerde omuz-omuza olduğum, açlığı , 4 yandan kuşatılmışlığı  ve 20 mart 1991’de özgür Kerkük ‘te Newroz kutlamalarının mutluluğunu birlikte yaşadığım bir dost ile yaşanan ortak anılar arasından seçim yapmak meğer ne zormuş. Kendimi dost zengini sayarım ama, kavga ederken dostluğa halel getirmeyecek kelime aramak bence dostluğu sınırlara hapseder. Asıl dostluk; kavga ederken, kelimeleri ağzında, beyninde dolandırmamaktır, beynini ve kelimeleri özgür bırakmaktır. Newşirwan ile böylesi ender rastlanan bir dostluğum var.  Bu dostluğun ilk taşları birçok insan için karşılıklı selamı-sabahı kesmeye yetecek olan  bir kavga ile başladı. Cins, yaş  farkı gözetilmeyen, sadece  karşıdakini alt etmeyi amaçlamayan eşit şartlar da birbirinin göz hizasında bir kavga.

1978 Haziranında YNK Hakkari de büyük bir felaket ile karşı-karşıya kaldı. Yüzlerce Peşmergesi katledildi ve efsanevi liderleri Eli Eskeri ve Dr Xalit gibi birçok lideri de Qiyade Muwaqet (O yıllarda ki KDP’nin adı) tarafından esir alındı. KDP’li bir yetkili bu durumu büyük bir gururla bana aktardı; “Saddam’ın cahşı Talabaninin 800 adamı Iran’ın da yardımı ile bize saldırdı, Talabani’nin kendisi de Ecevit’in temin ettiği bir helikopterden operasyonu yönlendiriyordu.”  Vasat bir zekaya sahip herhangi birisinin sorusunu sordum. “Kayıp  çok mu? Neler yapabiliriz?. Karşımdaki gülümseyerek; “ korkma bizde kimsenin burnu kanamadı,karşı taraf telef oldu ve en büyük komutanlarını da esir aldık.”

Karşısındakini ahmak yerine koyan bu cevap karşında gereken tavrı koyduktan sonra Rizgarî hareketinin koymasi gereken tavrı aldık.   Rizgarî hareketi olarak, benim tüm siyasi yaşamımda son derece ciddiye aldığım bir prensibimiz vardı. “ideolojik mücadele’ siyasi dostluk” diyorduk ve hiçbir gerekçe ile siyasi tutuklu kavramını kabul etmiyorduk. O dönemde bizim  QM ile dostça ilişkilerimiz vardı ve özellikle benim YNK ve önderleri konusunda Dr. Şiwan’ın KDP’nin resmi görüşlerini tekrarlayan yazısı dışında herhangi bir bilgim yoktu. Ama yine de bahsettiğim ilkemiz gereği dostumuz QM dan Eli Eskeri ve arkadaşlarını kayıtsız’ şartsız  serbest bırakmalarını talep ettik. Kürdçe ve  Türkçe “QM girtîyan berde”  manşetli 10 binlerce duvar gazetesi yayınladık.  Yanılmıyorsam böylesi bir Tavrı sadece biz gösterdik. Bir süre sonra Necmettin Büyükkaya aracılığıyla YNK temsilcisi Kemal Xoşnav zor koşullarda ulaştığı Ankara’da bizimle görüşme talebinde bulundu. Görüşmeye ben ve Ruşen Arslan katıldık.  Bu ilk görüşme benim açımdan bir çok ezberlerimi bozan bir görüşme oldu.

Kürdistanî idik, tüm Kürdistan’ı kurtarmaya aday proleter devrimci önder hareket idik ama Türk tarihini bildiğimizin binde biri kadar kendi tarihimizi bilmediğimiz gibi ülkemizdeki siyasi gelişmelerden de bi haberdik. Özellikle sol gelenekten gelen benim gibiler. ( Daha organik ve Kürdistani olan KDP’lileri ayrı tuttuğumu özellikle belirtmek isterim)

Türkler Kürdlere hangi gözle bakıyorsa bizlerde diğer parçalara  aynı gözle bakıyorduk. Feodal veya en hafifinden Küçük burjuva hareketleri demeye devam ediyorduk.

Kemal Xoşnav; YNK’nin  1975 felaketinden hemen sonra mücadeleye devam eden yarı cephe niteliğinde bir hareket olduğunu ve en büyük parçasının 1968 lerden itibaren örgütlenen ve bize çok yakın görüşler savunan Komelay Rençderanî Kurdistan olduğundan ve 2 sekreterinin Irak rejimi tarafından katledildiğinden bahsediyordu.

Bu arada biz Ala Rizgarî olduk ve yine Necmettin aracılığı ile Komelayla ilişkilerimizi geliştirme kararı aldık. Komela’nın sekreteri Newşirwan ile görüşecektik. Randevu  yeri olarak Necmettin kendi evini ayarlamıştı. Ben de aranıyordum ve Newşirwan’ın başına 1 milyon dolar konduğunu da biliyordum.  Salona girdiğimde Newşirwan”ın son derece rahat yerleştiğini gördüm. “ hemen burayı terk etmemiz gerek” demem üzerine Newşirwan ile ilk kavgamız başladı.  Yazarken Kürdçe kelimelerle oynayan arkadaşım kavga sırasında kelimeleri  özgür bırakıyordu. Bana baktı ve “biliyor musun tüm çirkin kadınlar devrimci oluyor” dedi. İkimizi de tanıyan Neco odayı terk etti.  O’na göre ilk diplomatik görüşme başarısız  hatta düşmanlık ile sonuçlanıyordu. Ben de karşılık olarak “sen ayna düşmanısın galiba “ dedim, şaşırdı ve “niye?” dediğinde “Darwin’in tezinin ispatısın” dedim. Birbirimize baktık ve 40 yıl sürecek kahkahaları koy verdik.

Daha sonra, hiçbir sömürgeci devletle ilişkili olmamak adına “Peşmergenin son başkenti “ olarak adlandırdığım Nawzeng’de beraber olduk. Günlük yaşantımızda işgali altında yasadığımız farelerden niye korkmamak gerektiğini kendi parmağını fareye ısırtarak , odamda vaktinden önce karşılaştığım akrebi kurşunla değil de ufacık bir taşla öldürebileceğimi hafiften dalga geçerek bana öğretiyordu. Akşam yemeklerinden sonra  odasında kurulan meclisler benim açımdan üniversite dersleri gibiydi. Her bölgeden gelen Pesmergeler kendi bölgelerindeki farklılıkları dillendiriyorlardı ve Newşirwan bu sohbetleri başlatırken en iyi dinleyici oluyordu. Kürdlerin niye her söze başlarken “bila mana” demek gereği duyduklarını da Newe’den benimle bolca dalga geçmesi bahasına öğrendim. Bir köyde son derece masum olan bir kavram yan köyde çok garip fantazilere neden olabiliyordu. Kek Newe benim için Kürdistan tarihi, coğrafyası ve 50 yıllık mücadele tarihi olarak başvurduğum bir ansiklopedidir. Kendi tezlerine aykırı bile olsa yalansız bilgi aktarmayı biliyor.

Aso Zagrosi: Dağdaki Newşirwan ile şehirdeki Newşirwan arasında nasıl bir fark görüyorsun?

 

Xecê: İktidar insan türünün tüm cilalarını söküp atan ve onu aslı  olan barbara dönüştüren bir güce sahip.  Newşirwan ; iktidarın her türünü tatmış olup kendisi gibi kalmaya devam eden ender ulusal kurtuluşçulardandır .  Iktidarı elde tutmak için adına taktik denen eğilip-bükülmeleri ve gerçek duygularını saklamayı bilmek yani real politiker olmak gerekir. Oysa , Newşiwan real politikanın göbeğinde, en tepesinde görünürken bile hayatının hiçbir döneminde real politiker olmadı.

Diyarbakır da ilk olarak karşılaştığım kaçak ve Hakkari felaketi nedeniyle kadroları neredeyse parmakla sayılacak halde olan Komela’nın  sekreteri Newşirwan nasıl idi ise 1991 Kûrd baharının askeri ve siyasi komutanı aynı insandı. Hiçbir koşulda eğilip-büküldüğüne elde ettiklerini korumak için bile olsa taktik yoluna başvurduğuna rastlamadım.  Xuşka Helîm’den Kewş adetini dinlerken gösterdiği özen Madame Mitterand’a gösterdiğinden daha fazlaydı.

1975 felaketinden hiç de geri kalır yani olmayan Enfal sonrası Newşirwan ile 2 haftada Saddam’ı Kürdistandan süpürüp atan ayaklanmanın tek lideri Newşirwan aynı insandı.

Aso Zagrosi: Newşirwan’ın Kürdistan’ın bağımsızlığına ilişkin tavrı nasıl dı?

 

Xecê: Newşirwan Kürdçeyi çok iyi bilen yazarken kelimeler ve nüanslarıyla oynayan biridir. 1960 ‘lı yıllarda hakim siyaset Kurdler  için otonomiden bahsederken Newşirwan Slêmanî ’de yayınlamaya başladığı dergisinin adını Rizgarî   koydu. Rizgarî ve azadî arasındaki farkı iyi bilen biri olarak bu adı tesadüfen seçmemişti. Rizgarî etrafında örgütlenen siyasi hareket daha sonra YNK ‘nin en büyük gücüne dönüşecek olan Komala’nın asli 3 kanadından birini oluşturmuştur. 1991 Kürd baharından sonra hemen “ Mafê Çarexwenivîsîn , li ser singîman dınivîsîn” şiarını gündeme getirdiklerinde, bu gün bağımsızlıktan bahseden birçok çevre ‘bunlar provokasyon yapıyorlar, dağı ve savaşı özlemişler”  propagandası yapıyorlardı. Kürdistan’daki 1992 seçim propagandalarının arşivlerine artık isterse herkes ulaşabilir. Ama Kuzeyli okur-yazar ve klavye kahramanları futbol takımı tutma hevesleri üzerinden siyasi taraf tutma yolunu tercih ediyorlar. Onlarca kitap yazmış, Kürdistan’ın her kulilkının  ve en küçük tepesinin adını bile sevgiyle yazıya dökmüş birinden bahsediyoruz.  Mahabad sonrasında “dostlarımız” tarafından Kürd Ulusal Kurtuluşçularına tek yol olarak dayatılmış olan ve sömürgeci devletlerden biriyle zorunlu ilişkiyi kader gören real politikanın çıkmazını  “Xulanewe le nav baznede” ( Kısır döngü içinde debelenmek)  kitabında birinci elden tanıklıklara dayanarak kitaplaştıran yine Newşirwandır. Kurd  halkını siyasi haklar itibariyle kendisiyle eşit şartlara sahip bir komşu olarak görmeyen türk, Arap ve Fars devletlerini lojistik-stratejik dost olarak görmenin Kürd halkını felaketlere sürükleyen bir kısır döngü olarak gözler önüne sermiştir. Bu 4 komşu Kürd ulusal kurtuluş hareketine birbirlerine karşı kullandıkları bir koz olarak yaklaşmışlardır-yaklaşırlar.

Büyük şairimiz Salim’in ;

“le gel dil şerte (Salim) ger necatim be la Tehran,

Behîşt ger beta deştî Rey, be Irana guzar nakem.”(Salim; yürekten şart olsun diyor; eğer Tahrandan kurtulursam;

Cennet Rey ovasında olsa bile , bir daha Irandan geçmem“

Dizelerini kendi pratiği ve de somut belgeleriyle ortaya koyan ender ulusal kurtuluşçuların başında geliyor.

Franz Fanon; sömürge okur-yazarlarının;  sömürgecileri karşısında içselleştirdikleri aşağılık duygusuna özel olarak vurgu  yapmış ve bu duygunun nedenlerini araştırmaya neredeyse ömrünü vakfetmiştir.

Ancak kendi tarihini, şarkılarını, şiirlerini, fıkralarını yani kendisini iyi tanıyan ve kendisi ile barışık olarak özgürlük kavgasına girenlere entegre aydın der. Kek Newe ile Kurdistan’ın 4 parçasında Paris, Viyana , Berlin, Londra gibi büyük şehirlerde, diplomatik görüşmelerde birlikte oldum, Her yerde herkes ile eşit şartlarda bir araya geliyordu. Fransızların siyasi olarak sahip olduklarının hepsini bir Kürd olarak kendisine de layık görüyordu.

Sömürgeci devletler de Newşirwan’i iyi tanıyorlardı. Ateşkes dönemlerinde üzerinde kendi resmi bulunan pahallı saatleri hediye olarak gönderen Saddam “nasılsa Newşirwan bu saati kırar bari resmimi çiğnemesin “ derken Türkler de, Mam Celal’den “görüşmelerde Newşirwan bulunmasın” ricasında bulunuyorlardı. (Newşirwan bir Ankara ziyaretinde arkasına 2 koruma takan Türklere “bunlar kim?” diye sorduğunda “sizi korumak için cevabını aldığında ‘ “burada sizden başka kimse beni öldürmez , beni kendinizden mi koruyorsunuz” demişti.

Enfal sonrası idi, Paristeydik.  Türk devletinin yine Kerkük Musul teranelerinin gündemde olduğu günlerdi.  Le monde ile röportajında “Türkler Güney’i ‘işgal etmesinden korkmuyor musunuz? “ sorusuna “gelsinler bakalım birde onlar kendilerini denesinler. Ayrıca bizim için fena da olmaz, 2 parçamız birleşmiş olur ve de  23 Arap devletinin ırkçılığından kurtulmuş oluruz” diyordu.

Kürdistan’i ve Kurd halkını daha doğrusu kendisini iyi tanıdığından sadece Rizgari yetmez “Kürdler Rizgari ve azadiyi aynı anda hakkediyor “ u savundu, ve savunmaya devam ediyor.  Bazı halkları ;  kutsal sloganlar ile oyalayarak, özgürlüklerinden feragat etmeleri sağlanabilir ama söz konusu Kürdler olunca Rizgari mutlaka azadi ile taçlandırılırsa bir  anlam ifade eder. Jekaf’ın yayın organı Niştiman ‘rêkeftin serkeftina” şiarını yüzyıllık tecrübelerden süzerek edinmişti.

Newşirwan , Kek Newe kayıtsız şartsız bağımsızlığı kendisine amaç edinen entegre aydın bir Kürd ulusal Kurtuluşçusudur. Yaşamı zaten gözler önünde bağımsızlık konusundaki görüşleri için yukarıda bahsettiğim kitabın yanında “pencekan yektir deşkênîn” (parmaklar  birbirini kırıyor) kitabını da okumak gerek. Kendi mücadele tarihimiz ile ilgili olarak sadece bizlere değil gelecek kuşaklara da birinci ağızdan tecrübe-bilgiler aktarıyor. Bağdat, Ankara, Tahran ve Şam’ı stratejik-lojistik  dost  görmenin Kürdlerde hangi katliamlara neden olduğunu eğilip-bükülmeden dosdoğru gösteriyor.

Teşekkürler

28.06.2017

Aso Zagrosi

 

 

AMEDLİ MAMOSTE ALÎ SEYDO GEWRANÎ’NİN ANISINA!!!

 

Aso Zagrosî

Onlarca yıldan beri değerli Kürd yazarı, tarihçisi, çevirmeni, diplomatı ve dil bilimcisi ALİ SEYDO GORANÎ/GEWRANÎ’nin çalışmaları hakkında bilgi sahibiyim. Fakat, hiç bir şekilde detaylı bir şekilde Mamoste Ali Seydo’nun kişisel yaşamı üzerine duramadığımdan dolayı kafamın bir yerinde onun “Goran Kürdlerinden olduğuna” dair bir düşünce doğmuştu.

Böyle bir düşüncenin bende peyda olmasının esas nedeni soy ismine ilk defa rastladığımda “Guran yada Goran” olarak yazılı olduğunda benim beynime ALİ SEYDO GORANÎ olarak yerleşmişti.

Yine yıllar önce çevirdiğim bir yazıda ALİ SEYDO GORANÎ’nin Goran Kürdlerinden olmadığını fark ettim. Onun yaşamı üzerine bir şeyler yazacağımı düşünerek “yarına” bıraktım. Benim “yarınım” yıllara yayıldı. Bu arada onun hakkında topladığım bir dizi belge ve bilgi farklı yıllara ait arşivlerin içinde gözümden kaçmaya başladı.

Mamoste Ali Seydo Kürdistan dışında doğan ve tüm yaşamını diyaspora da geçiren ender bir Kürd şahsiyeti olarak, ulusal kimliğini koruyan, hatta sonradan Kürdçe’yi öğrenen ve Kürdçe-Arapça sözlüğünü yayınlayan yurtsever bir Kürd şahsiyeti olarak hep hafızamda canlı olarak kalmıştı. Kürdistan dışında yaşamak zorunda kalan milyonlarca Kürdün ulusal kimliğini yitirerek Araplaştığı, Farslaştığı ve Türkleştiği bir ortamda Mamoste Ali Seydo’nun bir Kürd ulusal yıldızı olarak parlaması unutulacak bir olay değildir.

Mamoste Ali Seydo 16 Haziran günü yeniden aklıma geldi. Elimde bulunan belgelere bakmaksızın aklımda kaldığı kadarıyla Mamoste Ali Seydo soy ismini Amed ile bir kazası arasındaki ovadan aldığı geldi. Sevgili Rojhat’a telefon ederek “Amed ile Lice arasında Deşta Gewdanî” diye bir yerleşim alanı var mı? diye sordum. Rojhat ise araştıracağını söyledi.

Bu arada Facebook’a okuyuculara “Acaba Amed ve Lice arasında Gewdani Ovası/ Deşta Gewdani Var mı?” diye bir soru sordum.
Bu sabah facebook sayfama gelen yorumlara baktığım zaman Urarto Elyan arkadaşın “Li navéna. Amed Ergani testa Gewrani .Gewran yek mezintîrin deste heta gundé Cermîk Kondé Elyan bavé min jî li ew gondé dayik buyî” yorumu dikkatimi çekti.

Daha sonra sayın Eyub Alacabey, Abdurrahman Önen ve Bedran Xebinyan’ın Amed ve Ergani hattını gösteren yorumları geldi.

Bu yorumları görünce kendi kendime “Lice” ve “Gewdan” nerede çıktı. Pekala bu ova Ergani ve Amed arasında olabilir demeye başladım.

Mamoste Ali Seydo hakkında yıllar önce aldığım notları aramaya başaldım.. Çünkü o notlar içinde bir hayli bilgi vardı. Evet Kurdistan21 dergisinde Mamoste Ali Seydo’nun yaşamını konu alan makaleye ulaştım ve kısaca özetleyerek aktarmak istiyorum.

Mamoste Ali Seydo’nun kendi söylemiyle ailesi Osmanlılar döneminde Kürdistan’ı terk etmiş ve ailesi hakkında şöyle yazıyor: “Benim ismim Ali Seydo Ali Gewrani Kurdidir. Bizim aşiretimiz Dudikandır. Amed ile Ergani arasındaki Deşta Gewraniliyiz”….

Ali Seydo Gewrani ve Yaser Arafat’ın doktoru Eşref Kurdi Amed’ten Ürdün’e giden aynı ailenin çocuklarıdırlar.

Demek ki Mamoste Ali Seydo’nun asıl ismi ALÎ SEYDO GEWRANÎ KURDÎ dir.

Mamoste Alî Seydo Gewranî 1908 yılında Ürdün’ün başkenti Amman’da dünyaya geldi. Dedesi Osmanlılar döneminde 1880’li yıllarında Şam’a gelip yerleşiyor. Daha sonra Selb şehrine gidiyor ve Osmanlılar tarafında bu şehre kaymakam görevine getiriliyor.

Mamoste Alî Seydo Gewranî, ilk eğitimini Ürdün’ün başkenti Amman da yapıyor. Birinci dünya savaşından sonra Kudüs’da bir İngiliz okuluna yazılıyor ve eğitimine devam ediyor. Kudüs’daki eğitiminden sonra 1924 yılında Beyrut’ta gidiyor ve orada Amerika Üniversitesinde iktisat bölümünü bitiriyor. Mamoste Alî Seydo Gewranî Ürdün’ün Amerika üniversitesinde okuyan ilk öğrencisiydi.

Mamoste Alî Seydo Gewranî, 1929 yılında Ürdün’da eğitmen olarak göreve başlıyor. Mîr Celadet Bedirxan Hawar dergisini yayınladığı zaman Mamoste Ali Seydo Hawar’a Kürdçe yazılar yazıyor. Fakat, o dönemler Kürdçesi iyi değildir.
Mamoste Alî Seydo Gewranî Ürdün de uzun yıllar okul yöneticiliği yapıyor. O, 1949 yılında Ürdün Dış işleri Bakanlığının sekreterliğine getiriliyor.
Daha sonra Ürdün’ün Suudi, Ankara ve Şam büyük elçiliklerinde görevlere getiriliyor.
Bir ara diplomatik alandan çekiliyor ve Ürdün’de Eğitim Bakanlığında görevlendiriliyor. Bu süre içinde Ürdün eğitim ve öğretimi bazı kitaplara imza atıyor.

Ali Seydo Gewrani, belli bir dönem sonra yeniden diplomatik alana geri dönüyor ve Ürdün devletinin Cidde, Ankara, Şam ve Sina’da konsolosluklarında görev alıyor. Ali Seydo Gewrani 1960’lı yıllarında emekliğe ayrılıyor ve 8 Aralık 1992 tarihinde 84 yaşında Amman’da vefat ediyor. Ali Seydo Gewrani’nin 5 çocuğu var. Eşref, Mazin, Şîrîn, Nesrîn ve Nermîn. Eşref belli bir dönem önce Güney Kürdistan’a gelmişti.

Mamoste Ali Seydo Gewrani’nin bazı eserleri:

1)Min ‚Ammān il al-‚Imādīyah, aw jawlah fī Kurdistān al-janūbīyah (1939)

2) Hasan Arfa’nın Kürdler adlı eserini İngilizceden Arapçaya çevirerek basıyor.
3) William Eaglaton’un Mahabad Kürt Cumhuriyeti adlı eserini İngilizçeden Arapça’ya çevirerek yayınlıyor.
4) Dana Adams Schmidt’in Cesur Adamların Ülkesine yolculuk adlı eserini İngilizçe‘ den Arapça’ya çeviriyor ve yayınlıyor.
5) Lor ve Loristan adlı çalışması 1974 yılında Kori Zanyari Kurd dergisinde yayınlanıyor ve daha sonra kitap olarak bastırıldı.
6) Nûjen adlı Kürdçe ve Arapça sözlüğünün 2 Cildini hazırlayıp yayınladı.
7) Min amal ali Mlagiye adlı eserleri var.
Aso Zagrosi
18 Haziran 2017

 

 

Necmettin Erbakan, Kozanoğlu ve Kürdler

Aso Zagrosi

Ben Türkiye’deki islami siyasi hareketine ilişkin bilgi toplarken, Necmettin Erbakan’ın ismi her tarafta önüme çıkmaya başladı… İster istemez Erbakan’ın başında bulunduğu partinin veya yan kuruluşlarının Necmettin Erbakan’ın biyografisi hakkında verdikleri bilgiler dikkatimi çekmeye başlıyordu.. Verilen bilgiler içinde hemen hemen her tarafta : “Necmettin Erbakan Kozanoğulları soyundadır.. 1800’lü yılların son dönemlerinde Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nden gelip İstanbul’a yerleşen ve Sultan Abdülhamid’e yakınlığı ile bilinen Hüseyin Bey’in torunudur” deniliyor..Aslında Kozanoğlu hikayesi bu kadar basit değil.. Kozanoğulları kendiliğinden İstanbul’a gidip yerleşmemişlerdir. Kozanoğulları da bir çok Kürd Beyliği gibi Osmanlı devletine karşı başkaldırmış, Osmanlı devletini tanımamış olduklarından Osmanlı devleti “Fırka –i İslahiye” komutanı Derviş Paşa’nın önderliğinde gönderdiği askeri güçlerin hışmına uğramışlardır… Kozanoğlu Beyliği’nin siyasal varlığı sona erdirildikten sonra liderleri sürgüne gönderilmişlerdir..Aslında Kürdistan’da Avdalê Zeynikê’nin klamlarını dinleyenler “Wey Xozanê wey Xozanê” adlı klamı bilirler..Çünkü, Avdalê Zeynikê de Xozan ayaklanması bastırıldığı zaman oradaydı.. Avdalê Zeynikê, Osmanlı Sultanı’nın fermanına uyarak Kürdistan’ın Serhad bölgesinde Xozan giden Sürmeli Mehmed Paşa’nın dengbêjiydi… Gelişmeleri yakında yaşamış, ama ne yazık ki Xozanoğlu’nun etnik kimliği hakkında hiç bir bilgi vermemiştir, olsada ben bilmiyorum..Ama, bugüne kadar resmi Türk tarihi ve yazıcıları her zaman yaptıkları gibi Xozanoğlu ayaklanmasını “bir Türkmen ayaklanması” ve “Xozanoğlu’nu bir Türkmen” olarak lanse ediyor.. Bir çok konuda olduğu gibi Türk tarih çarpıtıcıları “Xozanoğlu Beyliğini” de Türklere mal etmişlerdi.. Bu konuda “ortak, genel bir düşünce birliğini” yaratabilmişlerdi.. Türk devletinin resmi tarih ideologları bilinçli olarak çarpıttıkları tarihi gerçekleri Kürdlere de empoze edebilmiş ve istedikleri sonucu elde etmişlerdi. Hatta, Türk resmi tarih yaratıcıları bırakın Xozanoğlu’nun Kürd olup olmamasını, söz konusu olan ayaklanmada Kürdlerin oynadıkları rolu tümden inkar etmişlerdi..Ben burada Xozanoğlu ayaklanması ve tarihçesi hakkında bilgi vermeyeceğim… Zaten amacımda bu değil. (Bu konuda bir dizi kaynak var) Burada esas olarak üzerine kısaca duracağım bu Beyliğin Kürd boyutudur..Fazla bu meseleyi uzatmadan elde bulunan bir kaç belgeyi sunmak istiyorum…Vital Cuinet 1891 yılında Paris’te bastığı “La Turquie D’Asie” adlı kitabının ikinci baskısının 6. ve 7.sayfalarında Kürdlerin Karduklar’dan geldiğini, Kürdistan’ın yerlileri olduklarını; Türkmenlerin ise Tükmenistan’dan geldiğini vurguladıktan sonra, bu iki yapılanmanmaya bağlı aşiretlerin birlikte hareket ettiklerini söylüyor… Ayrıca Vital Cuinet Adana çevresinde, Çebel-i Bereket ve Kozan’da bulanan ve çadırlarda yaşıyan aşiretlerden Berbes Aşireti, Türkmen Sirkintili aşireti, Cerid Kurd, Karsant aşireti ve Menemenci aşireti gibi aşiret isimlerini verdikten sonra: “Kürdler yazın dağlara çıkardıkları ve kışın ovalara indirdikleri büyük hayvan sürülerine sahipler.. Bu aşiretler 20 yıl önce bağımsız bir şekilde yaşarlardı ve Bey unvanını alan kendi şeflerinin dışında hiç bir otoriteyi kabul etmiyorlardı.. 1865 yılında kolera salgını bunların üzerine çöktü ve onları hafifte olsa zayıflatı.. Hükümet bu durumdan yararlanarak bunları ittihat altına almaya ve toprağa bağlamaya çalıştı.. Bu ise öyle direnişsiz olmadı.. En büyük ve güçlü iki Beyleri olan Kozanoğlu ve Küçük Alioğlu üzün süre boyun eğmeyi reddettiler.. Adana valisi Cevdet Paşa tarafından düzenli ordular bunların üzerine gönderildi ve ……. daha sonra iki şef yakalanıp sürgüne gönderildi” diye yazıyor…Yine Vital Cuinet değerlendirmesinin devamında “ o günden beri Kürd aşiretleri devletin otoritesi altına alındılar…….. toprağa bağlanmaya ve hayvanları için ahır yapmaya zorlandılar, ama onlar hâlâ eski yaşam biçimlerinden diretiyorlar” diye ekliyor..

Ayrıca Vahé Tachjan “La France en Cilicie et en Haute- Mesoptamie” adlı çalışmasında dönemin Fransız kaynaklarına dayanarak Osmanlı devletinin ““ Derviş Paşa ve Cevdet Paşa komutasındaki “Fırka –i İslahiye” ile 1865’de itaat etmeyen Beylere karşı harekete geçtiğini, Osmanlı güçleri ilk önce tam bir bağımsızlığa sahip olan Gavur Dağ Kürdlerine karşı bir harekat düzenlediğini ve ardından Sis Kozan’a Kozanoğlu’na karşı harekete geçip boyun eğdirdiğini” yazıyor.( Fransız Dışişler Bakanlığı arşivi, Halep Konsolosluğunun 12 Kasım 1865 tarihli raporu) Yine söz konusu olan raporda Kozanoğlu Yusuf kaçmaya çalışırken Osmanlı güçleriyle bu saldırıya katılan 3000 Ermeni’den biri olan Ekmekçi Mardiros tarafından yakalandığını yazıyor…Kozanoğullarından biri sürgünden kaçıp yeniden hareketi başlatıyor, ama, yenilgiye uğruyor… Bu konuda Celilê Celil V. Meliksetian’nın 1960’da Erivan’da yayınlanan “Zeytuni Erocamarter” adlı eserine dayanarak : “Ancak harpten sonra büyük bir askeri  gücünden istifade eden Türk hükümeti, Kozanoğlu Kürdlerini ve komşuları olan Zeytun Ermenilerinin ayaklanmasını bastırabilmiştir” diye yazıyor..1778’den 1865 yılına kadar yarı bağımsız veya bağımsız bir şekilde yaşıyan Kozanoğulları, aslen Antepliler… Kozanoğlu ailesinden geldiğini söyleyenler de dahil tüm resmi tarihçiler bu tezi destekliyorlar…O dönemler Antep Halep vilayetin bir sancağıydı… Vital Cuinet aynı kitabının 126 sayfasında gözlemciler tarafından Kürdlerle Türkmenlerin bazen karıştırıldığını ve “Halep vilayetinde çok az Türkmene rastlandığını ve bunlarında bir yılın içinde bir kaç defa büyük deve sürüleriyle geçiş güzergahı olarak bölgeyi kullandığını” söylüyor..Ayrıca yine bir Fransız olan M. Baptistin Poujoulat 1840 yılında Paris’te basıma verdiği “Voyage Dans L’Asie Mineure” adlı eserinin 2. sayfasında Antep’in nüfus yapılanması hakkında şu bilgileri vermektedir: “Antep nüfusu Kürd kökenli 12 bin müslümandan ve 3 bin Ermeniden oluşuyor” diyor..Ayrıca hepimiz Kürd Canpolatların 7. yüzyıldan itibaren bugünkü Kilis ve Antep mıntıkasında oynadığı rolu biliyoruz.. Daha sonra Osmanlı’ya başkaldıran Canpolatlarda tüm diğer Kürd Beyliklerin akibetine (Bu konuda yakında bir yazı yayınlayacağım) uğruyorlar..Antep’te Türkmenlerin öyle ciddi bir varlığı olmadı… Bir Aşiret olarak bölgede varlık göstermiş olsaydılar , bugüne kadar resmi tarih yazıcıları çarşaf çarşaf yayınlamaya kalkarlardı…Sonuç olarak burada benim amacım Erbakan’ın ulusal kimliğini yada kökenini ortaya çıkarmak değil, esas amacım tarihte yaşanan Xozanoğlu Beyliğinin bir bütün olarak Türkmenlere mal edilmesine soru işareti koymak ve bu yapılanma hakkında Kürd cephesinde bir bilimsel araştırmanın yolunu açmaktır..Çünkü, Kürdistan tarihi ve Kürdlere ilişkin tüm gerçekler çarpıtılmış, Kürdler yok sayıldığından dolayı var olan her şeyine sahip çıkılmıştır..

31 Ağustos 2007